Raina- Gölge Arayışı Akşamüstü. Şehir griye dönmüş, ışıklar erken yanmış. Yağmur yağıp yağmayacağına karar verememiş bir gökyüzü var; tıpkı benim gibi. Rafi’yle buluşacağımız yere giderken etrafıma bakıyorum. Her silueti Klaus’a benzetiyorum. Omzumun üstünden geçen her adamda kalbim hızlanıyor, sonra yine düşüyor. Yorucu. Ama duramıyorum.Barın kapısını ittiğimde içeri sıcak ve ağır bir hava çarpıyor yüzüme. Alkol, eski ahşap, sigara… Tanıdık. Fazla tanıdık. Klaus’un sevmediği ama hep girdiği türden. Rafi arka tarafta, loş bir köşede oturuyor. Sırtı duvara dönük. Beni görünce ayağa kalkmıyor; sadece başını kaldırıyor. Yüzündeki ifade ciddi. Bu iyiye işaret değil. Ama kötüye de. Yanına oturuyorum. Dizlerim hâlâ titriyor. “Konuş,” diyorum. “Lütfen.” Bardağına bakıyor önce. Parmakları camın kenarında dolaşıyor. Sonra bana bakıyor.“Kesin değil,” diyor. “Ama… biri onu gördüğünü söylüyor.” Nefesim boğazımda takılıyor.“Nerede?” diye soruyorum hemen. Sesim fazla hızlı çıkıyor. Kendimi dizginlemeye çalışıyorum ama olmuyor. “Bir bar,” diyor. “Liman tarafında. İki gün önce. Gece.” İki gün. Mideme bir yumruk iniyor.İki gün önce… benim onu gördüğüm gece.“Nasıl?” diyorum. “Emin miymiş?” “Emin olacak kadar,” diyor. “Yüzünü net görmüş. Yürüyüşünü. Omzundaki eski yarayı bile fark etmiş.” Ellerim masanın altında kenetleniyor. Tırnaklarım avucuma batıyor. “Ben… onu gördüm,” diyorum kısık bir sesle. “Evde.”Rafi’nin kaşları hafifçe çatılıyor ama şaşırmıyor. Bu daha çok korkutuyor. “Doktorum geldi,” diye devam ediyorum. “Bana bunun bir atak olduğunu söyledi. Daha ağır ilaçlar. Hastane. Yatış.” Yutkunuyorum. “Beni deli sanıyorlar, Rafi.” Bir anlık sessizlik oluyor. Barın gürültüsü aramıza doluyor ama ikimiz de orada değiliz.“Deli değilsin,” diyor net bir sesle. “Ama yanlış insanlara güveniyorsun.”Başımı kaldırıyorum. “Ne demek bu?” “Eğer Klaus yaşıyorsa,” diyor, “ve büyük ihtimalle yaşıyorsa… seni izole etmek isteyen çok insan olur.” “Doktor—” diyorum.“Doktorlar,” diye düzeltiyor. “Sadece doktor değildir bazen.” Bu cümle içime buz gibi oturuyor. “Beni kapatmak istiyorlar,” diyorum yavaşça. “Sessiz bir yere. Kimseyle konuşamayacağım bir yere.” Rafi başını sallıyor. “Ve sen kaybolursun.” “Buna izin vermeyeceğim,” diyorum. Sesim titremiyor bu sefer. “Eğer o yaşıyorsa… beni bulmaya çalışıyordur.”Rafi bana eğiliyor. Sesini alçaltıyor. “Onu gören adam,” diyor, “Klaus’un yalnız olmadığını söylüyor.”Kalbim tekrar hızlanıyor.“Kimle?” diye soruyorum.“Bilmiyoruz,” diyor. “Ama şunu biliyoruz: Klaus saklanıyorsa, iyi bir sebebi vardır. Ve eğer bir bara girdiyse… bu bir hata ya da bir mesajdır.” “Bana,” diyorum istemsizce. Rafi cevap vermiyor. Ama bakışı yeterince net.“Ne yapacağım?” diyorum. “Eğer hastaneye yatırırlarsa—” “Elimizde biraz zaman var,” diyor. “Ama az. O yüzden dikkatli olman lazım.” “İlaçları almayacağım,” diyorum hemen.“Hayır,” diyor sertçe. “Alacaksın. Ama bizim kontrolümüzde. Uyanık kalman gerekiyor, çökmen değil.” Derin bir nefes alıyorum. Başım ağrıyor ama zihnim ilk kez net.“Beni takip ediyor olabilirler,” diyorum. “Evet,” diyor. “O yüzden buradan yalnız çıkacaksın. Eve döneceksin. Normal davranacaksın.” “Ve Klaus?” diye soruyorum. Rafi hafifçe gülümsüyor. İlk kez. “Eğer gerçekten hayattaysa,” diyor, “çok yakında seni tekrar riske atacak kadar yaklaşır.” Bardağımdaki suya bakıyorum. Yansımam titriyor.“Bu sefer,” diyorum,“kaçmayacağım.”Rafi ayağa kalkıyor. “Zaten bu hikâyede kimse gerçekten kaçamıyor,” diyor. Barın kapısından çıktığımda hava daha soğuk.Ama içimde bir şey var.Bu sefer korku değil. Bu sefer…iz.
Hastanenin kokusu hep aynı. Temiz ama boğucu. Sanki her şey silinmiş de yerine hiçbir şey konmamış gibi. İki gün. İki gün boyunca saatler sayılmadı, sadece geçti. Beyaz duvarlar, düşük sesle konuşan hemşireler, kapının önünde duran güvenlik hissi… güvenlik. Ne kadar ironik. Doktorlar buna “koruma” dedi. Ben buna “kapatılma” dedim. İlk gün itiraz ettim. İkinci gün sustum. Çünkü ne kadar konuşursam, o kadar haklı görünüyorlardı. “Gördüklerin gerçek değil,” dediler. “Beynin seni koruyor,” dediler. “Biraz daha zaman,” dediler. Zaman. Zaman Klaus’u geri getirmedi. Üçüncü gün, kısa süreli izin verdiler. “Temiz hava,” dediler. “Kontrollü.” Bileğimde görünmeyen bir tasma varmış gibi hissettim ama kabul ettim. Çünkü duvarların içinde kalırsam gerçekten delireceğimi biliyordum. Direkt bara gittim. Onunla ilk tanıştığımız yere. Kapıdan girer girmez midem kasıldı. Aynı loşluk, aynı ağır hava. Hiçbir şey değişmemişti. Sanki ben hariç herkes aynı yerde kalmıştı. Bara oturdum. Bir içki söyledim. Sonra bir tane daha. Sonra bir tane daha. İçtikçe düşüncelerim bulanıklaştı ama kalbim hâlâ uyanıktı. Klaus’un oturduğu sandalyeye baktım. Yanındaki boşluğa. Elimle yokladım, sanki izi kalmış olabilir gibi. “Bir şey mi bekliyorsun?” dedi biri. Yanımda beliren adamı fark etmem birkaç saniye sürdü. Fazla yakındı. Nefesi alkol kokuyordu. “Yok,” dedim kısa bir sesle. “Git.” Gitmedi. Elini bileğime koydu. Hafif ama niyetli. “Yalnız görünüyorsun,” dedi. “Yardım edebilirim.” İçimde bir şey koptu. Bardağı masaya sertçe bıraktım. “Dokunma bana.” Adam güldü. Yanlış gülüştü bu. Elini çekmedi. Tam o anda bir ses duydum. “Raina.” Kalbim durdu sandım. Başımı kaldırdığımda Aeron’u gördüm. Yüzü tanıdık. Fazla tanıdık. Bir zamanlar güvenli sandığım türden. Adamın elini fark etti, bakışı sertleşti. Araya girdi. Adam homurdandı ama geri çekildi. “İyi misin?” dedi Aeron. İyi değildim. Ama başımı salladım. Kalkmam gerektiğini biliyordum. Ayakta durmakta zorlandım. Aeron kolumdan tuttu. “Gel,” dedi. “Burada olmaz.” İtiraz edecek gücüm yoktu. Dışarı çıktığımızda hava yüzüme çarptı. Soğuk ama ayıltıcı. Bir köşeye çekti beni. Duvara yasladım. “Beni neden buldun?” dedim. Sesim sertti. “Çünkü seni bu halde görmek istemiyorum,” dedi. “Ve çünkü konuşmamız lazım.” “Konuşacak bir şey yok,” dedim. “Senin yüzünden her şey.” Sözler ağzımdan zehir gibi döküldü. “Bırak beni,” dedim ve göğsüne vurdum. Gücüm yoktu ama öfkem vardı. “Her şey senin yüzünden oldu. Klaus—” Sesim kırıldı. Aeron yüzümü tuttu. Kaçmadım. Kaçamıyordum. “Dinle,” dedi. “Beni tehdit ettiler.” Gözlerimi ona diktim. “Beni,” diye devam etti, “ya sizi bırakacaktım ya da ikiniz de ölecektiniz. Ben seni bırakır mıyım sandın? Aşık olduğum kadını?” İçimde bir yer bağırdı. Yalan. “Ben sizi kurtarmaya çalıştım,” dedi. “Plan buydu. Ama sen kaçtın. Her şey kontrolden çıktı.” “Klaus öldü,” dedi sonra. Bu cümleyi sanki bir gerçeği söylemek zorundaymış gibi söyledi. “Onu ben de kurtaramadım.” Kalbime biri yumruk atmış gibi oldu. “Sus,” dedim. “Sus.” “Gerçeği duyman lazım,” dedi yumuşak bir sesle. “Bu hâlin… hastane… hepsi onun yüzünden. Hayatına devam etmelisin.” “Benimle gel,” dedi. “Bu şehirden gidelim. Yeniden başlayalım.” Yorgundum. Sarhoştum. Kırılmıştım. Ve en tehlikelisi: Yalnızdım. Cevap vermedim. Sadece başımı eğdim. Bu, onun için yeterliydi. Eve gittiğimizde sessizlik vardı. Kapıyı kapattım. Ayakkabılarımı çıkarmadan salona geçtim. Kanepede oturdum. Başım dönüyordu. Aeron mutfağa geçti. Bana su getirdi. Yanıma oturdu. “Buradasın,” dedi. “Güvendesin.” Güvende. Bu kelimeyi duyunca içim ürperdi. Gözlerimi kapattım. Klaus’un nefesini aradı vücudum. Bulamadı. Aeron’un sesi uzaktan geliyordu artık. Ve içimde bir his vardı. Sessiz ama ısrarcı. Bu hikâye henüz bitmedi.
Aeron mutfaktan döndüğünde elinde iki bardak vardı. Birini sehpanın üstüne bıraktı, diğerini elinde tuttu. Ayakta duruyordu; gitmeye niyeti yoktu. “Beni dinlemen lazım,” dedi. Sesini yumuşatmıştı. En tehlikeli ton buydu. Başımı kaldırmadım. Gözlerim halının desenine takılıydı. Desenler yer değiştiriyor gibiydi; alkol, uykusuzluk, iki gün hastane… Hepsi üst üste binmişti. “Onun peşinden gittim,” dedi Aeron. Kısa bir duraklama yaptı. Etkisini ölçer gibi. “Geç kaldım.” Kalbim kasıldı. Elim istemsizce bardağa gitti ama içmedim. “Adamlar onu çoktan indirmişti,” diye devam etti. “Temiz çalışmışlardı. İz bırakmadan.” “Sus,” dedim. Sesim boğuk çıktı. “Bunu bilmiyorsun.” “Biliyorum,” dedi netçe. “Çünkü oradaydım.” Başımı kaldırdım. Gözlerime bakıyordu. Kaçmıyordu. Bu da yalandan daha tehlikeliydi. “Zaten olacağı buydu,” dedi. “Klaus hep hedef olacaktı. Kaçamazdı. Sen de.” Ayağa kalktım. Dizlerim titredi ama ayakta kaldım. “Beni kırmaya çalışma,” dedim. “Bunu yapmana izin vermeyeceğim.” Aeron bir adım yaklaştı. Mesafeyi bilerek kapattı. “Ben seni kırmıyorum,” dedi. “Seni hayatta tutuyorum.” Elini uzattı, koluma dokunmadı. Dokunmamak bazen daha ikna ediciydi. “Bak,” dedi. “Bu şehir seni yedi bitirdi. Tarikatlar, mühür, kayıplar… Hepsi geride kalabilir.” Başını hafifçe eğdi. Sanki birlikte bir sır paylaşıyormuşuz gibi. “Seninle iyi bir hayatımız olabilir,” dedi. “Her şeyden uzakta. Kimsenin bilmediği bir yerde. Sabahları korkuyla uyanmadığın, geceleri nabız saymadığın bir hayat.” Nabız. Kelimeyi bilerek seçmişti. “Ben seni bırakmadım,” diye ekledi. “Hiç bırakmadım. Tehdit ettiler beni, evet. Ama seni korumak için sustum.” Sessizlik çöktü. Evdeki saat tik tak etmiyordu bile. Sanki zaman da dinliyordu. “Sen kaçtın,” dedi sonra. “Ben kalıp bedelini ödedim. Klaus gitti. Ama sen buradasın.” Bu cümleyi bir kurtarma simidi gibi uzattı. “Ben buradayım,” dedi. “Hâlâ.” Gözlerimi kapattım. İçimde iki ses vardı. Biri bağırıyordu. Diğeri çok yorgundu. “Bu gece burada kal,” dedi Aeron. “Yarın konuşuruz. Yarın daha net olursun.” Bir adım geri çekildim. Duvara yaslandım. Nefesim düzensizdi. “Ben deli değilim,” dedim fısıltıyla. “Bunu bana inandıramazsın.” Aeron başını salladı. “Kimse sana deli demiyor,” dedi. “Sadece… yalnız değilsin.” Yalnız değilsin. Bu cümle, en zayıf yerimden vurdu. Pencereye baktım. Dışarısı karanlıktı. Şehir uzaktı. Klaus’un nefesi yoktu. Ama Aeron’un sesi vardı. Ve içimde, çok derinde, ince bir şüphe kıpırdıyordu. Aeron’un anlattıkları fazla düzgün, fazla tamamlanmıştı. Ama o an… o şüpheyi tutacak gücüm yoktu. “Kal,” dedim kısaca. Aeron cevap vermedi. Sadece başını salladı. Ve ben, o gece, yanlış bir güvenliğin içine adım attım.