İçeriğe geç

Bay kusursuz Cinayet

Bölüm 14 · 10 dk okuma

Bay kusursuz Cinayet

Bölüm 14

Mühür- Hatıralarla Yaşamak

Riana- Hatıralarla Yaşamak

Eve döndüğümde fotoğrafı hâlâ avucumdaydı. O küçük çocuk yüzü, o yanmış kenar, kafamda dönüp duruyordu. Klaus’un neden hiç kimseye güvenmediğini şimdi anlıyordum. Ve neden… neden hâlâ saklanmayı seçtiğini. Dosyaları açtım. Eski, sararmış evraklar, notlar, polis raporları… Her şey birbirine dolanmıştı. Ama bir çizgi vardı; gözle görülmese de vardı. Tarikatlar. İlk bakışta sadece bir yangın, sadece bir kaza… Ama gazete kupürleri, eski mahkeme tutanakları, sigorta raporları… Hepsi birbiriyle konuşuyordu. Yanlış ellerle yazılmış, silinmiş, değiştirilmiş. Ama yine de bir şey gizleyemiyordu. Klaus’un ailesi. Babası, annesi, kardeşi… Yangın, patlama, çatı çökmeleri… Hepsi farklı günlerde, farklı yerlerde ama aynı amaç içinydi. Tarikatlar. Belgeyi sıkıca tuttum. Okudukça mide bulandı, nefesim sıkıştı. Bir yazı dikkatimi çekti: “Vorn’un rakip tarikatı, bölgedeki etkilerini azaltmak için, Rothnia ailesine müdahale etti. Olaylar doğal kaza gibi gösterildi. Çocuk kurtarıldı; hedef yalnız bırakıldı.” Buz kesildi içim. Çocuk… Klaus. Hayatta kalması için her şey planlanmış. Ama kaybedilenler… geri gelmeyecek olanlar… aileydi. Birden fotoğrafın üzerine eğildim. Gözlerim bulanıklaştı. Yangın, patlama… küçük bir kız, bir erkek çocuk… Klaus’un bakışındaki o sertlik, o mesafe… her şey açıklanıyordu. Onun yalnızlığı, soğukluğu, güvenmemesi… hepsi bir tarikatın oyunuydu. Bir dosyayı daha açtım. İçinde eski mektuplar vardı. Babası yazmıştı. Ama mektupların çoğu yoktu, sadece birkaç satır kalmıştı: “Eğer biz yok olursak, oğlum sağ kalacak. Onu koruyacak bir plan yapıyoruz. Güvenebileceği birine bırakıyoruz.” Gözlerim doldu. Klaus’un her hamlesi, her saklanışı, bu acı üzerine inşa edilmişti. Ve ben… ben şimdi bunu çözmeye çalışıyordum. Ama elimde bir işaret vardı, bir ipucu bile yoktu. Bir an için kendimi yere bıraktım. Sırtımı duvara dayadım. Kafamın içinde her şey dönüyordu. Aile… kayıp… Klaus… tarikat… ölüm… hayatta kalmak için yapılan oyunlar… Nefesim kesildi. Elleri titreyerek dosyaları topladım. Birçoğu yere düştü. Ama artık önemli değildi. Zihnimdeki resim, kağıtlardan daha netti. Klaus yalnızdı çünkü öyle seçilmişti. Ve yalnız kalması gerekiyordu. Bir tarikat onu hayatta bırakmıştı ama kaybettiklerini geri vermeyecek kadar acımasızdı. Gözyaşlarımı tutamadım. Ama ağlamak için değil… anlamak için. Klaus’un dünyasını, acısını, silinmiş hayatını anlamak için. Ve o an anladım: Eğer onu bulursam, sadece onu değil… geçmişinin ağırlığını da yanında taşımam gerekecek. Gözlerimi kapattım. Bir karar verdim. Klaus’u bulacağım. Ama sadece onu değil… geçmişin tüm izlerini de.

Geceyi seçiyorum çünkü gündüz fazla gürültülü. Gece, düşüncelerin saklanmadığı tek zaman. Işıkları kapattım. Perdeden sızan sokak lambası duvara soluk bir çizgi bırakıyor. Yatağın kenarında oturuyorum ama uzanmak istemiyorum; uzanırsam onun yokluğunu daha net hissedeceğim. Ayaklarımı karnıma çekiyorum. Soğuk. Klaus hep bundan şikâyet ederdi. “Bu ev nefes almıyor,” derdi. Şimdi nefes almayan benim. Gözlerimi kapatıyorum. Yanlışlıkla değil, bilerek. Onu düşündüğümde aklıma önce yüzü gelmiyor. Ellerini hatırlıyorum. Nasıl durduğunu… Bir şeyi tutarken ne kadar kararlı olduğunu. Sanki bırakmak diye bir fiil yokmuş gibi. Boğazım düğümleniyor. Nefesimi yavaşlatıyorum. Eğer hızlı alırsam, göğsümdeki o tanıdık ağrı başlayacak. Doktorun verdiği ilaçlar komodinin üstünde duruyor. Alabilirim. Ama almak istemiyorum. Uyuşturuyorlar. Oysa ben onu hissetmek istiyorum. Klaus’un sesi bazen kulağımın dibinde gibi oluyor. Alaycı, yarım gülümsemeli. “Abartıyorsun, Raina,” derdi kesin. “Ölmedim.” Diyorum ki, belki gerçekten ölmemiştir. Belki bir yerde… Bir yerde nefes alıyordur. Düşünce tehlikeli bir yere kayıyor. Onun bana ne kadar yakın durduğunu hatırlıyorum. Mesafeyi bilerek ihlal edişini. Bir adım fazla yaklaşmasını. Sesini alçaltmasını. İçimde bir yer kıpırdıyor. Suçlulukla karışık bir özlem. Ölü sandığın birini böyle düşünmemelisin, diyorum kendime. Ama kalbimin ahlakı yok. Battaniyeyi omuzlarıma çekiyorum. Sanki onu üstümden atmak ister gibi ama aynı anda daha da sarıyorum. Klaus’un kokusu yok artık. Yine de beynim inatla onu uyduruyor. Metal, soğuk hava, barut… ve altında başka bir şey. Daha sıcak. Daha tehlikeli. Elimi boynuma götürüyorum. Nabzımı hissediyorum. Hâlâ yaşıyorum. O da yaşıyor olabilir. Bir an için… Eğer şimdi kapı açılsa, Eğer o içeri girse, Hiçbir şey sormazdım. Ne olduğunu, nerede olduğunu, neden gittiğini. Sormazdım. Sadece durmasını isterdim. Gitmemesini. Gözlerim yanıyor. Ağlamıyorum. Ağlamak daha kolay olurdu. Bunun yerine, sessizce onu düşünüyorum. Gecenin içinde, kimse görmezken. “Eğer yaşıyorsan,” diye fısıldıyorum karanlığa, “beni bul.” Sesim titremiyor. Bu bir rica değil. Bu bir söz. Ve gecenin geri kalanında, onu düşünerek uyanık kalıyorum.

Göğsümdeki baskı bir anda geliyor. Uyarı vermiyor artık. Alıştı bana, ben de ona. Nefesim daralıyor. Sanki biri içimden kaburgalarımı sıkıyor, biraz daha, biraz daha… Ayağa kalkıyorum ama denge yok. Duvara tutunuyorum. Klaus’un adını söylemek istemiyorum. Söylersem çökerim. “Geçiyor,” diyorum kendi kendime. “Geçecek.” Geçmiyor. Kalbim olması gerekenden hızlı, olması gerekenden gürültülü atıyor. Kulaklarım uğulduyor. Oda küçülüyor sanki; duvarlar yaklaşıyor. Ellerime bakıyorum, bana ait değiller gibi. Parmaklarım uyuşuk. Soğuk ter boynumdan aşağı süzülüyor. Bu sefer farklı. Bunu hissediyorum. Telefonu alıyorum. Ekranı açmak bile zor geliyor. Parmaklarım titriyor, yanlış tuşlara basıyorum. İsmini görüyorum: Dr. Levin. Bir an tereddüt ediyorum. Aramak istemiyorum. Güçsüz görünmek istemiyorum. Sonra Klaus’un yüzü geliyor aklıma. Hareketsiz. Sessiz. Arıyorum. İkinci çalmada açıyor. “Raina?” Sesindeki sakinlik sinirimi bozuyor. Nasıl bu kadar normal olabilir? “Ben—” Sesim kırılıyor. Yutkunuyorum. “Yine oldu.” Kısa bir sessizlik. Not alıyordur muhtemelen. Her zaman not alır. “Nefesine odaklan,” diyor. “Şu an neredesin?” “Evde.” Sesim ince çıkıyor. “Yalnızım.” “Tamam. Oturabiliyor musun?” Oturuyorum. Yere. Sırtımı kanepeye yaslıyorum. Dizlerimi karnıma çekiyorum. Klaus böyle oturduğumu görse dalga geçerdi. “Savunma pozisyonu,” derdi. “Kalbin çok hızlı,” diyorum. “Duracak gibi.” “Durmayacak,” diyor net bir sesle. “Atak bu. Daha önce de oldu. Geçecek.” Geçecek. Herkes hep bunu söylüyor. “Onu düşündüm,” diyorum istemeden. “Yine.” Bu sefer sessizlik daha uzun. “Klaus’u,” diye ekliyorum. Sanki başka biri olabilirmiş gibi. “Nefes al,” diyor yine. “Dört saniye. Tut. Sonra ver.” Yapıyorum. Sayıyorum. Bir… iki… üç… dört. Göğsüm yanıyor ama biraz daha az. Ellerim hâlâ titriyor. “Bu sefer daha kötü,” diyorum. “Kontrolüm gidiyor gibi.” “Kontrolünü kaybetmiyorsun,” diyor. “Kontrol etmeye çalışıyorsun. Aradaki fark önemli.” Gözlerimi kapatıyorum. Karanlıkta Klaus var. Bu hata. “Onun öldüğünü kabul edemiyorum,” diyorum. “Eğer kabul edersem… gerçekten ölür.” Sözlerim ağzımdan dökülürken boğazım yanıyor. Ağlamıyorum ama içimde bir şey çatlıyor. “Yas böyle çalışmaz,” diyor doktor. “Kabul etmek bir ihanet değildir.” “Biliyorum,” diyorum. “Yapamıyorum.” Nefesim yavaşlıyor. Kalbim hâlâ hızlı ama artık beni boğmuyor. Oda eski haline dönüyor. Duvarlar yerinde. “İlaçlarını aldın mı?” diye soruyor. Komodine bakıyorum. Kutular orada. Dokunmadım. “Hayır.” “Bu sefer al,” diyor. “Sadece bu gece için.” Kabul ediyorum. Çünkü başka gücüm yok. Telefonu kapattıktan sonra yerde bir süre daha oturuyorum. İlacı alıyorum. Su içiyorum. Tadını bile hissetmiyorum. Yatağa uzandığımda vücudum ağırlaşıyor. Zihnim hâlâ uyanık ama köşeleri yumuşuyor. Klaus’un yüzü net değil artık. Dağılıyor. Bu beni korkutuyor. “Kaybolma,” diye fısıldıyorum. “Lütfen.” Uyku beni alırken son düşündüğüm şey şu oluyor: Eğer yaşıyorsa, benim böyle dağıldığımı bilmesini istemezdim. Ve bu düşünce, her şeyden daha çok canımı yakıyor.

Geceyle gündüz arasındaki farkı kaybettim. İki gündür uyumadım. Saatler eriyor, zaman duvara akmış gibi. Perdeleri açmadım. Işık bana iyi gelmiyor artık. Her şey fazla net oluyor. Mutfaktan odaya geçerken ayaklarım yere değmiyor sanki. Başımın içi uğulduyor. Doktorun sesi hâlâ kulaklarımda: “Uykusuzluk algıyı bozar.” Evet. Bozuyor. O yüzden onu gördüğümde bağırmıyorum. Odamda biri var. Kapının önünde duruyor. Işık arkasında kaldığı için yüzü gölgede ama… duruşu. Omuzlarının ağırlığı. Sessizliği. Kalbim hızlanmıyor bile. Çünkü bu bir atak. Buna eminim. “Hayır,” diyorum fısıltıyla. “Hayır, bu… bu yeni.” Geri çekiliyorum. Duvara çarpıyorum ama canım acımıyor. Elim komodine gidiyor, telefonumu arıyorum. Parmaklarım titriyor. “Yaklaşma,” diyorum. Sesim beklediğimden daha sakin. Bu daha korkutucu. “Yaklaşma bana. Sen gerçek değilsin.” Bir adım atıyor. “Dur!” Sesim yükseliyor bu sefer. “Lütfen… Klaus, eğer beynim bunu yapıyorsa—” Adını söyleyince boğazım kapanıyor. “—eğer bunu görüyorsam, bu kötü. Çok kötü.” Telefonu açıyorum. Doktorun numarasını bulmaya çalışıyorum. Ekran bulanıklaşıyor. Gözlerim dolu ama ağlamıyorum. Panik ağlatmıyor beni. Panik donuklaştırıyor. “Raina.” Ses. Gerçek gibi. Fazla gerçek. “Hayır,” diyorum. “Konuşma. Konuşursan… daha inandırıcı oluyor.” Elimle kulaklarımı kapatıyorum. Dizlerim titriyor ama düşmüyorum. Kendimi zor tutuyorum. “Şizofren değilim,” diye fısıldıyorum. “Değilim. Sadece… sadece uykusuzum.” Bir anda önümde. Yakın. Çok yakın. Geri çekiliyorum ama kolumdan tutuyor. Sert değil. Ama kesin. Çığlık atmıyorum. Donuyorum. “Bırak!” Nefesim hızlanıyor. “Dokunma bana, bu… bu gerçek olamaz.” “Elim,” diyor. “Bak.” Bırakmıyor ama sıkmıyor da. Avucunu açıyor. Elimi zorla değil, bekleyerek tutuyor. “Hisset,” diyor. “Sıcak.” İstemiyorum. Ama parmaklarım ihanet ediyor. Sıcak. Boğazımdan boğuk bir ses çıkıyor. Gözlerim doluyor ama hâlâ inanmıyorum. Beynim direniyor. “Hayaller de sıcak olabilir,” diyorum. “Beyin… bunu yapar.” “Kalbime bak,” diyor. “Yalan söyleyemem.” Göğsüne bastırıyor elimi. Bir an. İki. Üç. Atıyor. Düzenli. Gerçek. Canlı. Dizlerim çözülüyor. Kendimi geri çekmeye çalışıyorum ama bu sefer o izin vermiyor. Kolları etrafıma kapanıyor. Sarılma sert değil. Ama kaçış yok. Yüzümü göğsüne bastırıyorum istemeden. Nefesi saçlarımı oynatıyor. Gerçek bir nefes. Ritmi var. “Ölmedim,” diyor kulağımın dibinde. “Gitmedim. Sadece… kayboldum.” O an ağlıyorum. Sessizce. Kontrolsüzce. Ellerim gömleğine tutunuyor. Sanki bırakınca yok olacakmış gibi. Parmaklarım titriyor. “Bir daha,” diyorum boğuk bir sesle. “Bir daha kaybolursan… bunu kaldıramam.” Cevap vermiyor. Sadece daha sıkı sarıyor. Zaman geçiyor. Ne kadar bilmiyorum. Sonra fısıldıyorum. Sanki yüksek sesle söylersem bozulacak. “Ben… uyuyamıyorum,” diyorum. “Eğer gerçeksen… benimle yatabilir misin?” Yanlış anlaşılmasın diye ekliyorum hemen. Sesim titrek. “Sadece… birlikte. Yan yana.” Başını eğiyor. Alnını saçlarıma yaslıyor. “Buradayım,” diyor. “Gitmiyorum.” Yatağa uzanıyoruz. Üzerimdeki giysilerle. Mesafe var ama yeterince yakın. Yüzüm ona dönük. Nefesini hissediyorum. Düzenli. Elimi göğsüne koyuyorum. Atıyor. Gözlerimi kapatıyorum ama uyku gelmiyor. Korkuyorum. Uyanırsam yok olacak diye. Bir süre sonra hafifçe doğruluyorum. Parmaklarımı bileğine koyuyorum. Nabız. Var. Tekrar uzanıyorum. Sonra yine. Bir daha. O hiçbir şey demiyor. Bırakıyor. Sabaha karşı ilk kez gözlerim kapanırken, son düşündüğüm şey şu oluyor: Eğer bu bir rüyaysa, uyanmak istemiyorum. Ama eğer gerçekse… bu sefer gitmesine izin vermeyeceğim. Gözlerimi açtığımda ilk hissettiğim şey boşluk oluyor. Yatağın diğer tarafı soğuk. Fazla soğuk. Bir an kıpırdamıyorum. Nefesimi tutuyorum. Eğer hareket etmezsem, birazdan onun nefesini hissedeceğimi sanıyorum. Saçlarımın arasında, boynumda… ama yok. “Uyandım herhalde,” diyorum fısıltıyla. Sesim odada yankılanıyor. Yanıt yok. Yavaşça doğruluyorum. Kalbim hızlanıyor ama panik değil bu. Daha çok… inkâr. Battaniyeyi kenara itiyorum. “Klaus?” Sesim bu sefer daha yüksek. Yatak odasından çıkıyorum. Koridor bomboş. Salon karanlık. Perdeler hâlâ kapalı ama sabahın soluk ışığı kenarlardan sızıyor. “Klaus?” Adını söylerken boğazım düğümleniyor. Mutfak. Banyo. Kapalı kapılar. Her yer aynı. Her yer sessiz. “Hayır,” diyorum kendi kendime. “Gitmedi.” Kalbim hızlanıyor şimdi. Ellerim titriyor. Salona geri dönüyorum, koltuğun arkasına bakıyorum, pencereye, kapıya. “Şaka yapıyorsan hiç komik değil,” diyorum. Sesimdeki titreme beni korkutuyor. Telefonumu alıyorum. Saat… kaç olduğunu bile algılayamıyorum. Mesaj yok. Arama yok. Hiçbir iz yok. O an bir şey oturuyor içime. Ağır. Soğuk. “Rüyaydı,” diyorum. Ama inanmıyorum. Kapı zili çalıyor. İrkilerek dönüyorum. Kalbim göğsümü yumrukluyor. Bir an için— Gerçekten bir an için— Kapıda Klaus’un olduğunu düşünüyorum. Kapıyı açıyorum. Dr. Levin. Yüzündeki ifade… tanıdık. Fazla sakin. Fazla kontrollü. “Raina,” diyor. “Seni aradım. Açmadın.” Bir adım geri çekiliyorum. “Buradaydı,” diyorum hemen. “Az önce. Sen gelmeden önce.” Bakışları değişmiyor. Bu beni çıldırtıyor. “Uyumadın,” diyor. Bu bir soru değil. “Uyudum,” diyorum hızlıca. “Onunla uyudum. Gerçekti.” Eve giriyor. Kapıyı kapatıyor. Çantasını koltuğa bırakıyor. Etrafına bakıyor, sanki onu arıyormuş gibi ama aslında tam tersini yapıyor. “Raina,” diyor yumuşak bir sesle. “Bu, beyninin seni koruma yöntemi.” “Hayır,” diyorum. Sesim yükseliyor. “Dokundum. Nabzını hissettim. Konuştu. Ben uydurmadım.” “Uykusuzluk,” diyor. “Travma. Kayıp. Bunlar birlikte çalışır.” Başımı iki yana sallıyorum. “Beni deli ilan edemezsin.” “Deli değilsin,” diyor. “Ama çökmek üzeresin.” Bu cümle… Bir şeyleri kırıyor. “Daha güçlü ilaçlara geçmemiz lazım,” diyor devam ederek. “Ve dürüst olacağım—” Elimle sus işareti yapıyorum ama durmuyor. “—bir süre hastanede kalman daha güvenli olabilir. Yatış. Gözlem.” O an bağırıyorum. “DELİ DEĞİLİM!” Sesim evin duvarlarına çarpıyor. Göğsüm yanıyor. Nefesim kopuyor. “Beynimin oyun oynadığını söylüyorsun ama o gerçekti!” Gözlerim dolu ama ağlamıyorum. “Gerçekti!” Bana bakıyor. Acıyarak. Bu bakıştan nefret ediyorum. “Randevuyu ayarlayacağım,” diyor sakin bir sesle. “Bugün değilse yarın. Yalnız kalmaman—” “Git,” diyorum. Sesim alçak ama keskin. “Raina—” “Git,” diyorum tekrar. “Şimdi.” Bir an duruyor. Sonra ceketini alıyor. Kapıya yöneliyor. “Bu bir geri adım değil,” diyor. “Bu yardım.” Kapı kapanıyor. Sessizlik. Ayakta kalamıyorum. Koltuğa çöküyorum. Ellerimi saçlarıma geçiriyorum. Nefesim hızlanıyor ama bu bir atak değil. Bu… öfke. “Ben deli değilim,” diyorum boşluğa. “Onu gördüm.” Telefonumu alıyorum. Ellerim titriyor. Rehberi açıyorum. Tek bir isim. Rafi. Arıyorum. Çalıyor. Bir. İki. Açıyor. “Raina?” Sesini duyduğum an çözülüyorum ama ağlamıyorum. Dişlerimi sıkıyorum. “Onu gördüm,” diyorum. “Ya gerçekten gördüm… ya da herkes yalan söylüyor.” Kısa bir sessizlik oluyor. Bu sessizlik… çok şey anlatıyor. “Rafi,” diyorum fısıltıyla. “Eğer bana şimdi ‘hayal’ dersen… gerçekten parçalanırım.” Nefes alıyor. Derin. “Yalnız değilsin,” diyor sonunda. “Ve hayır… hayal değildi.” Kalbim duracak gibi oluyor. “Ne?” diyorum. “Ne dedin?” “Bunu burada konuşamayız,” diyor. “Ama şunu bil: Doktoruna inanma. Henüz.” Ayağa fırlıyorum. “Yaşıyor mu?” Bir an duruyor. Sonra: “Onu bulmamız lazım,” diyor. Telefonu kapattığımda dizlerim titriyor. Ama bu sefer korkudan değil. İlk kez… gerçekten. Eğer aklımı kaybediyorsam, neden bu kadar net hissediyorum?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.