Her sınır geçilmek için olmasaydı, yarışlar kazanılamazdı.
Kaybetmek ve de kazanmak aynı yolun sonuna çıkıyordu. Hangi yolu seçtiğinizden çok yolu nasıl yürüdüğünüzdeydi çoğu zaman kazandıklarınız ve de kaybettikleriniz.
Kendini kaybetmiş her insan suçu başkalarına atar ve de kendilerini başkalarıyla tamamlamaya çalışırdı. Herkesin kendince çözüm yolu bulması yolda ilerlediği alanı genişletir ya da daraltırdı.
“Seni burada bulacağımı biliyordum.”
Kendinden bu kadar emin olması rahatsız edeceydi.
“Arayacağını bilmediğimden zorlan istemedim.”
“Zora gelemeyeceğimi biliyorsun.”
“Zoru elde edemezsin de ondandır, kuyruk acısı.” En başından beri sahip olduğu kuyruk acısını mükemmel bir şekilde gizlediğini zannediyordu. Oysa herkes onun ne olduğunun farkındaydı sadece kimsenin uğraşacak vakti yoktu. Umursanmamasını kimseninin ona bulaşamaması sanıyordu ve olmayan özgüveninin koltuklarını kabartıyordu ya, bunu görebilmek bana büyük bir keyif sağlıyordu.
“Anlamadım?”
“Tahmin edebiliyorum.”
“Kötü günündesin sanırım.”
“Aksine gayet afiyetteyim.” Kafasını karıştırmakla uğraşacak değildim ama şu an gerçekten keyfim olmadığından bu ister istemez bana zevk veriyordu.
“Keşke bende aynısını söyleyebilsem.” Ağıma geliyordu avcı. Eline tüfeği alan kendini avcı sanıyor iplere basıp tuzağa düşüyor ardından ağaçtan sallanıyordu.
“Neden?” Biraz daha ilerlerse belki iki adım daha basacaktı tuzağa. Yemi göstermeye devam ediyordum. O denli alışılmış ve bilindik şeylerdi ki her boğa kırmızıya koşardı.
“Kötü bir günümdeyim sanırım.” Birkaç adım ile yaklaşmaya çalıştığında daha da keyiflenmiştim.
“İyi bakalım haber edersin.” Omzuna yavaşça dokunduktan sonra yanından yürüyüp gittiğimde arkamdan baktığını hissediyordum. Arkamdan gelmeyecekti ama şaşırdığı barizdi. Bozulmasına sebep oluyordum, tıpkı zamanında onun yaptığı gibi. Umursamadığınızda karşı tarafa ne kadar rahat davranabileceğinizi bilseydiniz karşı tarafın umursamadığını anlardınız.
“Ne bu tavır?” Elindeki kadehi bana uzatırken yüzünde kocaman bir gülümseme olan kuzenime omuz silkmekle yetindim.
“O sırnaşıktan kurtulmana sevindim.”
“Kutlayalım o zaman.” Elimdeki boşalan bardağı doldurmak için masalara yönelmiştim.
“Meira hala uyukluyor mu yoksa?”
“Bilemiyorum evden çıkarken görmedim.”
“Buraya o gelmek istedi dememiş miydin?”
“Omu anlamak çoğu zaman imkansız oluyor, biliyorsun.”
“Yine de denemekten hiçbir zaman vazgeçmemek gerek.” Omuz silkmekle yetindin. Kuzenim telefonuna yönelmişse de ulaşılmak istemediği sürece ablama ulaşamayacağını biliyordum. Ailem tam bu sebepten beni başına yollamışlardı. Ona ulaşılacak bir yol olarak buradaydım. Ablamın bakıcılığını yapacak halim yoktu hala neler çevirdiğine anlam veremesem de şu an da ona odaklanmayacak kadar kafam atmıştı.
Beklenmeyen ziyaretimiz beklenmeyen süprizleri beraberinde getirmişti. Geçen yaz sahil kenarında bir barakada dükkan açmış falcının söyledikleri kafamın içinde gezinip duruyordu.
O gün dediği ile çok dalga geçmemden kaynaklandığını düşünüyordum başıma gelenlerin. Rüya hala evden çıkamamıştı ve de ona anlatmadan rahat edemeyecektim.
“Evliliğe gitmiyorsa bu kadar uzun ve huzurlu gitmez.”
Demişti falcı ilişkim için. Yaşımdan kaynaklı olarak herhangi bir evlilik planı görmüyordum önümde karşı taraf benden birkaç yaş büyüktü. Onun aklında bulunabilecek bir konuydu arada şakası ve iması yapılsa da konu hiç ciddi bir şekilde açılmamıştı. Az önce gördüklerime kadar ne herhangi bir şüphe kırıntısı yaşamış ne de bunların başıma geleceğine ihtimal vermiştim. O kadar beklenmedikti ki ne yapacağımı şaşırmıştım. Falcının dedikleri doğru çıkmıştı. Bu denli uzun bir ilişki mutlaka evliliğe giderdi ki gidiyordu da. Ben değildim sadece. Algım durmuş gibiydi.
Rüya’nın evden çıkarken yakalandığını belirten mesajını aldıktan sonra bardağımı hızlıca doldurup kafama dikmiştim. Ablam ne kadar bencildi. Varsa yoksa kendi hayatı önde gelirdi, arkadan geleni hiç düşünmemişti. Beni sevdiğini biliyordum ama beni sevebilmesi bencilliğinden bir şey götürmüyordu. Bunu ona anlatamazdım bile yargılama bombardımanını geçtiğim anda bana kızmaya da başlardı. Oysa suçlu olan ben olabilir miydim? Kendi düşen ağlamazdı ve ben uçurumu önceden görmüştüm. Sadece rüzgarı tenimde hissetmek istemiştim.
“Aramalarımı açmıyor.”
“Açmayacağını söylemiştim.” Kuzenim ne yapacağını bilemedi onu da anlıyordum burada olarak aynı anda ona da emanet edilmiş sayılıyorduk. O yüzden üzerinde bir sorumlululuk vardı.
“Eve uğrayıp onu kontrol edeceğim.” Hem onun içini rahatlatmak istemiştim hem de daha fazla burada durmak istemiyordum. Yoksa içimdeki öfkenin bana yaptırabileceği çok şey vardı ve bunların çoğuna sonradan pişman olacağımı da adım gibi iyi biliyordum.
“Mutlaka haberdar et.” Başımla onayladıktan sonra elimdeki kadehi masaya bırakmış ve çıkışa yönelmiştim. Gözlerim istemsizce doluyordu bunu engelleyemiyordum ama hıçkıra hıçkıra ağlayamıyordum da. Daha doğrusu ağlıyor sayılmazdım da sadece gözlerimden yaşlar akıyordu. Bu durum karşısında verebileceğim tepkiyi biliyordum ama hissetmiyordum. Aldatılmıştım, üzülmeliydim. Ama içimde o denli kuvvetli bir yıkım yoktu. Daha çok büyük bir boşluk yeşeriyordu sanki. Ev yürüme mesafesinde kaldığından düşüncelerle dolu zihnimin hızlı arşınlarıyla kısa bir sürede gelmiştim.
Kapıyı sessizce açtığımda evin ışıkları yanmıyordu. Ablamın evde olduğunu düşünmüyordum ama telefonunu koltuğun üzerinde görmek endişelenmeme sebep olmuştu. Telefonunda annemlerden gelen bir sürü cevapsız çağrı vardı. Bu onlarında aynı şekilde endişelendiğini gösteriyordu. Çağrıların başlangıç tarihi ise beni daha büyük bir dehşete düşürmüştü. Yaklaşık bir buçuk gündür hiçbir aramalarını açmamıştı. Bu normal değildi ve de gösteriyordu ki bir buçuk gündür telefonu buradaydı ve de hiç kullanmamıştı. O zaman kendisi neredeydi? Geldiğimizden beri hiç görmediğimi o an fark ediyordum. Buraya geldiğimizde birbirimizle pek vakit geçirmezdik o genelde evde ya da deniz kenarında olmayı severdi.
Üzerime kalın bir hırka alıp aramaya koyuldum. Göz makyajım akmış olmalıydı yani oldukça sefil gözüküyordum aynı şekilde oldukça sefil hissediyordum da ama ablamı aramakla yükümlüydüm. Bu kadar bencil olması katlanılmazdı. Kıyı şeridini yürüyecek kadar iyi hissetmiyordum. Meira ne kadar geldiğimizden fark edilene kadar kimseye haber vermememi istese de şu an fark edilme vaktiydi. Muran kapıyı açana kadar bahçelerindeki heykellere dayanmıştım. Gerçekten ayakta durabilecek gibi hissetmiyordum.
Muran kapıyı açtığında beni görmeyi beklemiyordu. Dehşete düşmüş ifadesine anlam verememiştim. Tama kötü gözüküyordum ama bu kadar da değildi.
“Muran-”
“Silas Meira nerde?”
“Onu ben sana soracaktım.” Yüzündeki endişeli ifade bana karşı değildi, kendimi yine ne sanmıştım ne buluyordum. Ne kadar kötü göründüğümü fark etmemişti bile. Her an iyi görünen bir kere yediği çamurla kirlenmezdi ya fark edilmiyordu yahut o çamuru atan suçlanmıyordu.
“Sizin burada ne işiniz var?” Sesi sinirli çıkıyordu.
“Ne bu gerginlik?”
“Silas burada ne işiniz var!?”
“Meira gelmek istedi, tek göndermediler.”
“Gelmemesini söylemiştim.” Muran araba anahtarlarına uzandığında ne yapmam gerektiğini bilemedim.
Bende ona arabayla aramayı teklif edecektim ama daha etmemiştim.
“Durma öyle atlasana.” Ardından arabaya bindiğimde onun neden bu kadar gergin olduğunu anlayamıyordum.
“Ablanı en son ne zaman gördün?”
“Otobüsten indikten sonra uyurken. Sabah kalktığımda yoktu.”
“Nerede olduğunu şimdi mi merak ediyorsun?”
“Bekçiliğini mi yapacaktım?”
“Bunun için gelmedin mi?”
“Dalga geçiyorsunuz. Meira’nın yardımıma ihtiyacı yok.”
“Senin onunkine var gibi duruyor.”
“Hayret sonunda fark edebildin.”
“Neyi fark ettim Silas?”
“Ne kadar kötü göründüğümü?” Akmış göz makyajımı işaret ettim.
“Her eğlence sonrası seni eve bırakırkenki gibisin Silas.” Bunu bu şekilde söylemesi rahatsız ediciydi.
“Biraz dağıtmaktan zarar görmedim.”
“Az önce gördüğünü ima ettin.”
“Eğlenemedim de ondan.”
“Yakaladın demek sonunda.” Dediği ile beynimden vurulmuşa döndüm. Biliyor muydu? Biliyordu ve de beni uyarmamıştı?
“Biliyor muydun?”
“Tek bilmeyen sendin herhalde.” Dalga geçiyor olmalıydı, bana söyleyebilirdi ve buna tenezzül dahi etmemişti şimdi pişkin bir biçimde söylediği bu cümleler neydi?
“Muran durdur arabayı.”
“Silas ne saçmalıyorsun.”
“Durdur dedim!” Çığlığım fren ile tamamlanmıştı. Kapıyı açtığımda arabanın içinden seslendi.
“Önceliklerini belirleyemeyen küçük bir kız çocuğusun.” Bencillik damgası nasıl olurdu da yine bana vurulurdu. Dağa yakın yolda inmiştim tekin yerler değildi.
“Defol git.”
“Silas yaptın atarını bin arabaya.”
“Defol git!” Araba hareket ettiğinde dizlerim üzerine çökmüştüm. Kum olsa da canım acımıştı. Arkasından güçlü kuvvetli bir kahkaha çıkmıştı dudaklarım arasından hıçkırarak ağlamadan tam öncesinde. Aklım almıyordu ne olanları neden olanlara verilen tepkileri algılayamıyordum. Sinirim git gide alevleniyordu. Orada ne kadar öyle oturduğumu bilmiyordum ama araba farları gözüme vurduğunda başıma kuvvetli bir ağrı saplanmıştı. Arabadan inip yanıma çöktüğünde ne onu itecek ne de başka bir tepki verecek gücüm yoktu. Omzumdan düşen atkıyı düzelttikten sonra beni kucaklamıştı.
“Seni sudan olabildiğince uzaklaştıralım.” Ne demek istediğini anlamamıştım. Muran kemerimi bağlarken uykuyla gerçeklik arasındaki ince çizgideydim. Elimde titreyen telefon Meira’nındı. Sahi bulabilmiş miydi ablamı?
“Ablam?”
“Yok.”
Muran annemlerle konuşup onları sakinleştirip iyi olduğumuzu haber ederken bilincim daha fazla gerçekliğe dayanamamış ve kendini uykuya teslim etmişti.
***
Beklenenler ve elde edilenler her zaman aynı olmazdı. Çünkü beklenen gelmeyecek olandı. Beklemen bittiğinde gelecekti, beklemek alışkanlık haline getirilmemeliydi. Beklemeyi kabullenmek gelişi ertelemekti. Beklemediğin anda olurdu. Beklemenin anlamı neydi o vakit?Dengenizi yitirdiğiniz anda içgüdüsel olarak algınız açılırdı. Hayatta kalma içgüdüsü ile etrafınızda olanları daha iyi algılardınız. Onlar üzerine düşünemeseniz de.
Algılarım açılmaya başlarken başladıktan çok sonra bir ses duymuştum.
“Sınır konusu konuşulmuştu.”Sersemlemiş bir haldeydim, gözlerimi açtığımda başım dönmeyi kesmemiş etrafı algılayana kadar kalkmaya çalışarak savsaklamıştım.
“Geçidi zindana alacaksınız. Tekrarlanmasın.” Adamın ses tonu o denli sert bir tınıdaydı ki algım açılmaya başlıyordu. Arkası dönük olan adamın kime konuştuğunu ya da ne dediğini tam olarak anlamıyordum. Beni görmemiş gibiydi , arkası dönüktü ama odasına düştüğümü fark etmemiş olamazdı.
“Hala duruyor musun orada?” Bana döndüğünde yüzünü ilk defa görebiliyordum. Arkasından bakarken kafamda canlandırdığım sert ifadesine uygun bir yüze sahipti. Keskin, koyu hatlar ve de çekik gözler. Saç rengi tıpkı buraya beni yollayan deniz adamı gibi siyahtı.
Onlara deniz adamı demek konusunda emin değildim ama en azından kendi içimde bir isimlendirme yapmam gerekiyordu.
Karşısında görmeyi beklediği ben olamazdım çünkü burada olmamam gerekiyordu ama karşımdaki adamın yüzünde en ufak bir şaşkınlık ifadesi yoktu. Daha doğrusu herhangi bir duygu emaresi seçilmiyordu yüzünden.
“Tekrarlamam.”
“Anlamadım?” Karşımdaki adamın bana konuştuğundan artık tamamen emindim.
“Dövmeni aç yabancı.” Yanıma yaklaştığında kendimi biraz da olsa toparlayabildiğimden istemsizce gerilemiştim. Bunu fark ederek beni kolumdan tutup kendine çektiğinde ise kuvveti karşısında ufak kuyruk çırpınışlarım etkili olmamıştı. Beni buraya yollamadan önce Tiamat’ın yaptığı gibi sağ omzumu kontrol etse de herhangi bir dövme ile karşılaşmamıştı. Bu bir kimlik kontrolüydü onu anlamıştım.
“Tam da tahmin ettiğim gibi.” Yüzü yüzüme çok yakındı, nefesimi tuttuğumda bu yabancı yüzü daha önce nerede gördüğümü hatırlamıştım. Suda nasıl nefes aldığımı hala çözememiştim ama anlık nefesim kesildi ve su yutmaya başladım. İlk gece beni okyanusa çeken elin sahibiydi karşımdaki. Suratını fazlaca seçememiştim ama hatlarının keskinliği aynıydı. Sadece saç rengi hatırladığıma göre çok daha koyuydu.
“Sen-”
“Siz.”
“Ne?”
“Karşında kim olduğunu dahi bilmeden buraya kadar gelmen şaşırtıcı.”
“İstiridyeyi de sen bıraktın.”
“Ufak işleri yapmam, yaptırırım.” Neler olduğunu anlamlandıramıyordum. Beni buraya nasıl getirmişti, bana ne yapmıştı?
“Aklımı kaçıracağım.”
“Kelleni uçuracaksın ya da.”
“Bacaklarım nerde?” Sorduğum sorunun ne kadar garip olduğunun bende farkındaydım. Ama anlamlandıramadığım ilk soru buydu.
“Sorularını bana sorabileceğini söylemedim.”
“Şah egonu desteklemek dışında cümle kuramıyorsun zaten.”
Sürekli olarak yaptığı rütbesel küçümsemeyi anlamıyordum.
“Ağzından çıkana dikkat etmen gerekir kurbağa.”
“Kurbağa mı?” Beni yine cevapsız bıraktığında yaptığı hitaba takılmamaya karar verdim.
“Beni neden kaçırdın?”
“Mülküme izinsiz dalan sensin.”
“Seni hatırlıyorum.”
“Ama belli ki tanımıyorsun.” Neden hiçbir sorumu cevaplamıyordu ve de sürekli geçiştirici cevaplar veriyordu bilmiyordum ama bu gittikçe sinirimi bozmaya başlıyordu.
“Laf dalaşına girmeyi kes ve bana cevap ver.” Fazla çıkışlarda bulunduğumu biliyordum ama bir cevaba ihtiyacım vardı. Başta durumu tam idrak edememiş olmalıydım ama gittikçe durum gözümde daha korkutucu bir hal alıyordu. Tuvalete nasıl gidecektim?
“Başkasından emir alacağa mı benziyorum?” Haklıydı kesinlikle emir alan değil de emir veren gibi duruyordu. Ama bu sorularım olduğu gerçeğini değiştirmiyordu.
“Alışsan iyi edersin.”
“Komik kurbağa.”
“Meira adım.”
“Biliyorum.” Nasıl bildiği de ayrı bir muamma oluşturuyordu.
O gece beni neden okyanusa sürüklemişti ve ardından kendimi burada bulmama sebep olmuştu.
“Ben senin kim olduğunu bilmiyorum.” Belki daha ılımlı yaklaşmam daha fazla işime yarayabilirdi.
“Meira Ceidwen. Deina’nın büyük kızı.” Dediğinde dona kalmıştım. Bahsettikleri kimlikten bende yoktu. Annemin adına kadar nasıl bilebilirdi? Su altındaki bir balık bunları nereden bilebilirdi?
“Kimsin sen?”
“Yakında öğrenirsin.”
“Takdimsiz bahsedemiyor musunuz şah hazretleri?” Bu tutumum hoşuna gitmiyor gibiydi bu yüzden tekrarlıyordum.
“Saf kurbağa.”
“Aklımı kaçıracağım.”
“Kolay gelsin.” Ardından bende uzaklaşıp yukarı doğru yüzmeye başladığında düşünmeye pek vaktim yoktu, eğleme geçmek için yeterdi. Elimde Tiamat’ın acil durum için bana bıraktığı ince hançer vardı.
“Kazandığına hemen emin olma.” Aniden arkasını dönüp beni yakaladığında sırtım duvara yaslanana kadar itilmiştim. Beni duvarla arasına sıkıştırdığında elindeki ince uzun hançeri boynuma yaslamıştı.
“Sanırım düzenlenen en yakın ama en başarısız suikast girişimi.”
“Rakibi yenmenin en sağlam yolunu atlıyorsunuz.” Karşımdakinin kim olduğunu bilmiyordum ama bu denli böbürlenerek konuşması hoşuma gitmemişti.
“Neymiş o yol?”
Sağladığı fiziksel üstünlükten dolayı küçümseyerek sormuştu bunu.
“Kazandığını düşündürmek.” Elimdekinin ne işe yaradığından emin değildim. Ama kendime duyduğum eminlikle onu istediğim şekilde kullanabilmişti. Tiamat’ın bunu sadece önemli anlarda kullanmam gerektiğini söylediğini hatırlıyordum.
“Küstahlık en sağlam silahla bile kaybedecektir.” Elimdeki bir hançerden çok kaleme benzeyen şeyi karşımdakinin bedenine saplamak için bir hamle yaptığımda hamlemi önceden görüp bir müdahalede bulunmamıştı. Hançer sandığım aksine saplanmak yerine kırılmıştı.
“Küstah aptal bir kurbağa.” Kırdığım ince hançerin içinden suya yayılan rengi görüyordum. Ayrıca su içinde koku almamın mantıklı bir açıklaması var mıydı bilmiyordu. Başıma saplanan kuvvetli ağrı bunu düşünmemi engelliyordu. Başım karşı tarafa doğru düştüğünde beni tutmak için herhangi bir hamlede bulunmamıştı. Bedenim suda süzülerek odanın zeminine doğru gidiyordu. Üzerimde hissettiğim ağırlık uykudan farklı bir huzur ile değilde sızı ile geliyordu.
“Muhafızlar!” Bilincim kaybolmadan duyduğum son ses buydu.
*
“Yanında olan her kız toksiklikten kriz geçiriyor.”
“Bana saldıran oydu.” Saldıran kişiyi tanımıyordu. Kraliyet odasına açılan ani geçitin kapatılması konusunda daha önce görevlilerle konuştuğunu hatırlıyordu.
“Dokunulmazlığı olan biri için çok sık yaşıyorsun bunu.”
“Sana eğlence çıkmıştır.”
“Eğlencemi kendim getirdim.” Tiamat’ın yüzündeki sırıtış pek çok şey anlatıyordu esasında. Andreas onu anlamakta bazen gerçekten zorluk çekiyordu. Bir insan her şeyi bu derece eğlence üzerinden koordine edemezdi.
“O zaman pinyatan ile ilgilende kırılmasın.”
“Kimsenin eğlence oyuncağı değilim.” Başım çatlayacak gibi olduğundan gözlerimi açmamıştım ama konuşulanları duyabiliyordum.
“Az önceki performansın oldukça eğlendiriciydi.”
“Lafınızı bilin.” Tiamat’ın elini bana orada dur der gibi yaptığını görüyordum ama buna aldırış etmeyecektim.
“Performansın düşüktü gerçi.”
“Sen kimsin-”
“Palusin Kralı Andreas Viedan.” Tiamat cümlemi yarıda kesmişti. Verdiği cevabın üzerimde büyük bir etkisi olacağını düşünmüş olmalıydı.
“Okyanusun kralı bir balık adamdan bunları işitmeyeceğim.”
“Kimden?” Tiamat gülüşünü gizlemek için arkasına dönerken ben doğrudan üzerime kilitlenmiş bakışlara bakıyordum.
“Kaçak giriş, kraliyete saygısızlık. Kaç yıl yapıyor?”
“Hesap makinası da ister misiniz?” Yaptığım akıl karı olmayabilirdi.
“Dilini istiyorum.”
“Viedan abartıyorsun, korkacak.” Adam göz temasını saniye kesmeden bana bakmaya devam ediyordu.
“Pinyata oynayan kralcıktan mı korkacağım?” Sabır sınıyor gibi bir halim vardı. Neden durmadan inatlaştığım hakkında bir fikrim yoktu. Sadece karşı tarafın dediğini kabul etmek yahut biat etmek istemiyordum. Kafamda bir sürü soru işareti vardı ve de onları aydınlatmadan kimseye ya da bir şeye inanacak durumda değildim. Ayaklarım yerine kuyruğum vardı!
“Sınırı aşarak sınır dışı edileceğini sanıyorsan yanılıyorsun.”
“Bu nasıl bir kabus böyle?”
“Bunu benim söylemem gerekirdi.”
“Deli olmalıyım.” Dediklerimde daha çok kendimle konuşuyordum. Kafam idrak etmeye çalıştıkça zorlanıyordu. Durum idrak edilebilecek gibi durmuyordu.
“Ona eminiz.”
“Bacaklarımı geri istiyorum.” Ya lavabo ihtiyacım gelirse, ne olacaktı o zaman.
Mesanem mi patlayacaktı içimde, balıklar gibi tenimden mi verecektim yoksa. Hissediyordum, kesinlikle çişim vardı, stres altındaydım da üstelik.
“Bu kadar da belli etme bence yine de.” Tiamat lafa girdiğinde diğeri hala kitlenmiş şekilde beni izliyordu.
“İşemem gerek!” Hissedebiliyordum, kesinlikle çok sıkışmıştım. Bedenim içinde bir patlama olacaktı. Karaya çıkana kadar tutabilir miydim acaba?
“Bunu yem edebilirdin. Bir deli isyanı daha kaldıracak değiliz.”
“Deli ediceksiniz gerçekten.” Kral göz temasını kesmişti. Yüzüşünde bile asil bir hava vardı. Pek ala kral olabilirdi ama bu benim sorularımdan hiçbirine yanıt değildi.
“Yapman gerekeni biliyorsun Mat.” Arkasına dönmeden gitmişti. Etrafı yeni yeni inceleyebiliyordum. Göz teması kesilmediğinden bakma fırsatım olmamıştı. Burası bir hastane odasını andırıyordu. Ama her şey suyun altında normalde olduğundan daha farklıydı.
“Ne yapmam gerektiğini sormayacak mısın?”
“En son sorduğumda doğruyu söylemiş miydin ki?”
“Ayıp ediyorsun.”
“Ne alıngan balıklarsınız siz ve kralınız.”
“Alındığını mı sanıyorsun?”
“Atarlanıyor.”
“Otoritesini koruyor sadece.”
“Alıngaçlarınız var bence solungaçtan çok.”
“Alıngaç mı?” Mat mizaha düşkün biriydi bu belli oluyordu. Huysuz kral aksine onun gülümsemesi yüzünden düşmüyordu.
“Alıngaç.” Diyerek onayladım onu. Neden bahsettiğim hakkında pek bir fikrim yoktu.
“Meira soruların var ve bunları cevaplayabilecek tek kişi Kral Viaden.”
“Cevaplamayacağını söylemişti.”
“O zaman işin daha zor demektir.”
“Beni buraya o çekti.”
“Nasıl yani?”
“Beni bir ay önce okyanusa çekti.”
“Kral kıyıya çıkmaz. Bir yanlışın olmalı.”
“Daha o kadar delirmedim. Beni okyanusa çekti, aklımı kaçırdığımı sanmıştım. Sonra suyun beni kendine çekmesi ile kendimi bir yunus ile konuşurken buldum.” Söylediklerim herhangi bir mantık süzgecinden geçebilecek şeyler değildi. Süzgeç ağırlaşıyordu elimde.
“Ona benzeyen pek yoktur ama o an ki korku ile karıştırmışsın.” Bana söyledikleriyle düşündüklerinin aynı doğrultuda olduğunu düşünmüyordum nedense o da laf söylenmez krallarının karaya çıktığı ile ilgili bir şüphe duymaya başlamıştı.
“Yaşasın demokrasi!”
“Kurbağanın okyanustaki propagandası.” Ne ara geri döndüğünü fark etmemiştim ki etsem de ağzımdan çıkanları seçmeyecektim. Beni buraya o getirmişti ve bana istediğim açıklamayı verecekti. Beni istediğine göre benden istedikleri de vardı. Her şey karşılıklıydı. Kralda halka muhtaçtı.
“Sorularım var.”
“Hayır rejim değişikliği düşünmüyoruz.” Tiamat’ın ortamı yumuşatmak için gülerek söylemesi bir etki yaratmamıştı. Birbirimize doğrudan baktığımızda gözlerimiz öyle bir kenetleniyordu ki gerginliğin yanında sanki bir enerji akışı daha oluyordu. Yada suyun yoğunluğundan böyle hissediyordum. Havaya göre çok yoğundu ve hareketlerim ister istemez normale göre yavaşlamıştı.
“Sorularımı cevaplayacaksın.”
“Nasıl bu kadar eminsin?”
“Bana ihtiyacın var.”
“Sana bunu düşündüren ne?”
“Beni buraya öylesine getirmiş olamazsın.”
“Krallığa kurban edecek bir deli lazımdı.” Dediği şeyi ciddiye almamıştım. Arkasından üzerime doğru yüzen önlüklü yarı adamı fark edebilmiştim. Elindeki ince tüpü bir anda yüzümün önünde kırdığında gözüm kararmıştı. Sanırım ciddiye almam gereken noktaları kaçırmıştım.
“Bu fazla olmadı mı?” Diye sormuştu Mat.
“Yanlış batağa saplandığının farkında değil, zıpladıkça batacak.” Kurbağa demişti, çırpındıkça batacak. Bataklıktan çıkış için sakin kalmalıydı.
***
Gözlerimi araladığımda nerede olduğumu algılamam zaman almıştı. Etraf daha önce içinde bulunduğum hastane odasından farklıydı. Beyaz taştan duvarları olan bir yerdeydim duvarlar delikli yamuk yumuktu. Odanın içinde sadece üzerinde olduğum taştan yatak vardı. Zaten üzerinde durduğunda tüm ağırlığını vermediğinden sert olduğunu hissetmiyordun. Sembolikti adeta. Tıpkı kralın tahtı gibi diye geçirdim içimden.
“Kimse var mı?” Odanın herhangi bir kapısı olmadığını fark ettim o anda. Ama bu mümkün değildi eğer bir kapısı yoksa buraya nasıl girmiştim. Üzerime inşa edilmiş olamazdı. Bu saçma bir ihtimaldi.
Her yer bembeyaz kireçli gibi duran duvarlarla çevriliydi. Bu zihnimin bir oyunu olmalıydı ancak bu şekilde açıklayabiliyordum olayları. Nefes nasıl aldığımı düşündükçe adeta nefesim tıkanıyor ve de su yutuyormuş gibi hissediyordum.
Duvarları ellemeye başladığımda bir çıkış yolu arıyordum, zemine dokunduğumda oranında bir çıkış olmadığını görmüştüm. Ani bir bıkkınlıkla kafamı kaldırdığımda gördüğüm görüntü rahatlamama sebep oldu. Tavan yoktu. Tek yapmam gereken yukarı doğru yüzmekti. Hızlı bir şekilde yukarı doğru yüzdüğümde özgürlüğe ulaşıyor gibi hissettim. Sanki odadan çıktığımda bu kuyruktan ve de bu olaylardan kurtulacaktım. Son hızla çırpındım adeta yüzerken.
“Yavaş olun.” Bir anda birine çarptığımda bu beklediğim bir şey değildi.
“Kusura bakmayın.” Karşımda gördüğüm tanıdığım biri değildi. Ama onunda bir kuyruğu vardı.
“Burada yeni misiniz?” Başımla onayladım.
“İşler erken saatte başlar sarayda işinizden olmak istemiyorsanız acele etmelisiniz.” Yanımdan yüzerek geçip gittiğinde neden bahsettiğini anlamamıştım. Aşağı çıktığım odaya baktığımda yan yana sıralanmış bir sürü oda olduğunu görmüştüm. Tüm odaların tavanları yoktu ve de yukarıdan baktığında hepsinin içi gözüküyordu.
Bu kesinlikle sıfır gizlilik demekti. Bir şeyleri garipseyecek durumda değildim ama engel olamıyordum işte. Kuyruğum vardı resmen! Buna bile alışmam gerekirken şaşırdığım şeyler çok normal gözüküyordu gözüme. İster istemez kabullenmiş olmalıydı zihnim bu gerçekliği.
Ne tarafa gitmem gerektiğinden emin değildim. Eğer Tiamat’ı bulabilirsem ona sorularımı sorabilirdim. Az önce beni uyaran deniz adamın gittiği yöne yüzmeye karar verdim. Bu üstü açık odaların üstünden yukarı doğru yüzdükçe uçsuz bucaksız duran tavan bir avize başlangıcı ile bir sonu olduğunu vurguluyordu. Avizenin ucuna geldiğimde etrafımdaki karmaşa artmıştı. Burası adeta yanlara inşa edilmiş bir saraydı. Yanım koridorlara açılıyor gibiydi ortası ise boşluktu. Bu mimariyi kim yapmıştı gerçekten merak ediyordum. Tam bir aptallıktı. Avizeyi boydan takip ettiğimde sarayda kat çıkıyordum. Avizenin bağlantı noktasına geldiğimde etrafımda on iki birbirinden görkemli kapı vardı. Bunlardan biri mutlak ki kralınkiydi.
Onu bulmak beni Tiamat’a yaklaştırırdı. kapılardan hepsi farklı altın varaklı desenlerle süslenmişti. Hepsinin kapı kulbuna işlenmiş harfleri fark ettim. A harfi olan kapıya yöneldiğimde istemsiz bir soğukluk hissediyordum. Suyun altında üşümem ne denli mümkündü bilmiyordum ama üzerimdeki kumaş kıyafetim hiçte iyi hissettirmiyordu. Kapı kulbunu kavradığım an elimin kıvılcımlanarak yandığını hissettim. Ardından buna aldırmadan kapıyı açmaya çalışsam da başarılı olmamıştım. Elim acıya dayanamayarak geri çekildiğinde kapının içinden adeta içeriyi görmüştüm. Bu bir anlık acıyla yaşadığım bir bilinç yanılsaması olsa gerekti. İçeride içinde dört kızın olduğu bir yağlı boya tablosu vardı.
“Siz hemen olduğunuz yerde kalın.” Acıyan ellerimi istemsizce başımın yanına koyarak bana seslenen muhafızlara dönmüştüm.
“Burada ne işiniz var?”
“Kralı arıyordum.”
“Cüretkar bir cevap.” Ardından bir yosun topunu bana doğru savurduğunda refleks olarak tutmak istesemde yosunlar bir anda iki bileğimi birbirine bağlayacak şekilde açılmıştı. Büyü. Kuyruklar yeterince garipken bir de büyü mü vardı?
“Büyücü müyüz aynı zamanda?”
“Sen Mentis kaçağısın.” Bu ismi daha önce duymuştum. Tiamat bir kötü yerden bir de akıl hastanesinden bahsetmişti. İkisinden birinden bahsediyor olmalıydı muhafızda.
“Hayır sadece kralı arıyorum.” Ellerimdeki yosundan kurtulamaya çalışmadım bu daha fazla bir kaçak ya da kaçkın gibi görünmemi sağlardı.
“Benimle krala geliyorsun kaçkın.” Zaten oraya gitmek istiyordum. Elindeki Poseidon özentisi mızrağı sırtıma dayadığında itiraz etmeden ilerledim. Yüzmekte onlar kadar usta olmadığımı fark etmiş ara ara homurdanarak Mentis kaçkını olmam hakkında bir şeyler sayıklamıştı.
Avizenin içine girdiğimizde avize içindeki büyük parçalı mücevher kapıyı aralamıştı. Burası kralın tahtının olduğu odaydı.
“Kral Andreas Vieadan Muhafız Sentor ve Yüce katında yakalanan Mentis kaçkını giriş içim izin istiyor.” Adam zaten boru gibi olan sesini daha da kalınlaştırmıştı.
“Benim bir adım var!” Adeta çığırttığımda kral sesimi tanımış olmalıydı ki kapı açıldı.
“Demek küçük ajan sonunda kendini ifşa etti.” Muhafız arkamdaki mızrak ile itlemeye devam ettikçe ilerledim.
“Muhafız Sentor çekilebilirsin.” Arkamdaki mızrağın sert ve soğuk dokusu tenimden ayrıldığında rahatlamıştım.
“Soracaklarım var.” Dik başlı gitmenin bir faydasını görmemiştim ama yine de sorularıma cevap almam gerekiyordu.
“Sorguya çekilecek olan sensin.”
“Küstah.” Gibi sesler yükseldiğinde Andreas tek nefesi ile hepsini susturmuştu.
“Oynamayı kes.”
Beni buraya çeken kendisiydi ben buraya kendi isteğimle gelmemiştim ve kral olmasıyla ilgilenmiyordum.
“Ne kadar dürüst bir kral.” Beni buraya kendi çekmişti bilmiyor olmama ihtimali yoktu ama bunu gizliyordu. Demek ki kralın bile gizledikleri vardı.
“Haddini aşıyorsun.”
“Kara sınırını aşmıyorum en azından.” Tiamat öne atıldığında onunda burada olduğunu görebilmiştim.
“Alın huzurumdan.”
“Huzurunuz kaçacak.” Benim huzurumu kaçırmıştı, o an kimde istemsiz yeşeren düşmanlığı fark etmiştim. Tiamat beni kolumdan dışarı sürüklerken bana kitlenmiş gözlere son bir kere daha dönmedim.
“Bunları normal karşılamamı bekliyor olamazsınız.” Kral aksine ondan biraz daha cevaplarımı alabileceğimi umuyordum. Güven değildi ama denize düşen yılana sarılırdı. Tiamat’ta diğerleri gibi kralın beni neden burada istediğini bilmiyor gibiydi.
“Normal karşılamamanı anıyorum.” Beni anladığını düşünmüyordum ama anlamaya çalışması benim için yeterliydi.
“Beni neden buraya getirdiğini bilmiyorsun sanırım?”
“Kraliyet gizliliğinden seninle paylaşabileceklerim kısıtlı.”
“Yani biliyorsun.” Bildiğini düşünmemiştim. Bilmediğim çok şey vardı ve de sorularım basitten karmaşığa cevaplanmalıydı.
“Boşaltımını vücudun kuyruğundan yapıyor.” Konuyu değiştirmek istediğini belli etmişti. Dün bunun hakkında sorduklarımı ve yersiz isyanımı hatırlıyordum.
“Nasıl ürüyorsunuz siz?” O kadar çok sorum vardı ki bir önem sırası yapamıyordum.
“Hamile kalmak burada karada olduğundan farklı.”
“Nasıl yani?”
“Nasıl nefes aldığının bile farkında değilsin bunu mu merak ediyorsun?” Haklı olabilirdi ama aynı anda çok fazla şeyi merak ediyordum.
“Nasıl nefes alıyorum?”
“Sudaki oksijeni ayırabiliyorsun. Sadece ayakların değil solunum organlarında da değişimler oluyor.” Bunun hiçbir mantığı yoktu kafamdaki soru işaretleri de yanıtlarıyla tatmin olmuyordu.
“Suya girdiğimde bu değişime ne sebep oldu?”
“Vücudun adapte oldu.”
“Ama neden? Daha öncesinde bu olmuyordu.”
“Dolunayla mühürlenmiş lanetin, seni buraya getirmesinin bir zamanı vardı.” Bu az çok tahmin ettiğim bir şeydi. Aklımdaki bir diğer soru ise beni başta okyanusa neden çektiği ve nasıl yanlış zamanda çektiğiydi.
“Beni okyanusa dolunaydan bir ay önce çekmişti.” Aklıma gelen diğer bir soru işareti Taylan’ın annesi olmuştu.
Cevap vereceğinden emin değildim ama bunu da sorabilirdim.
“Elli yıl önce buraya alınan kimdi?” Mat bağlantıyı kuracak olmamı beklemiyor olmalıydı ki şaşırmıştı. Karada bunun çocuklara bile anlatılan bir efsane olduğundan haberleri yoktu belli ki.
“Onun hakkında ne biliyorsun?” Pot kırmamak için önce benim ne bildiğimi sorguluyordu. Güçlü bir krallıklardı, bunun sebebi otoriteleri ve de iyi yetişmiş olmalarıydı. Andreas Vieadan otoriterdi.
“Sadece birkaç efsane.”
“Bunları seninle paylaşmayacağımı tahmin etmen gerekir.” Sorularıma cevap bulamıyordum. Mat haklıydı bana cevapları en sadeliğiyle o veremezdi. Kraliyetin kendisinden öğrenmem gerekiyordu. Şehri gezdirirse belki cevaplarımı alabilirdim. Başkaları ile konuşma fırsatım olurdu. Halk şüphesiz ki sanılandan daha çok şey biliyordu. Kral konuşmuyordu onun emrinde olanlar da ondan farksızdı. Onun emrinde olmayan halk ya da varsa bir kraliçe olabilirdi. Kraliçe konuşur muydu bilemiyordum ama o kendini beğenmiş kraldan emir almamasını umuyordum.
“Altından bir şehir.” Beni sarayda bir balkona çıkartmıştı. Buradan bütün okyanusyalarının, şehirlerinin adını unutmuştum, görüldüğünden bahsetmişti.
“Her şeye en dayanıklı.” İnsanlar bunu görse kafayı yerdi. Altın dünyadaki değerini azlığı ve dayanıklılığına borçluydu. Ama burada sadece inşaat için kullanılmış gibi duruyordu.
İçinde bulunduğum odaların neden örtülü duvarlara sahip olduğunu anlıyordum. Altının göz yoran parlaklığından dolayı olmalıydı.
“Altını yok edebilecek bir aşındırıcı var.” Adeta bir dehşet ifadesi ile bana yöneldiğinde şaşırmıştım. Bunu bilmeden tüm krallıklarını altından mı inşa etmişlerdi.
“Sen bunu nereden biliyorsun?”
“Basit alşimi bilgisi olan herkes bilir bunu.” Benim dünyadan geldiğimi unutuyor olmalıydı.
“Burada kimse bilmez.”
“Neden?”
“Krallığa yapılacak tüm saldırılara olanak sağlar da ondan.”
“Aklımda bulunsun.” Kendimce göz dağı verebileceğimi düşünmüştüm.
“Bunu bilenleri yaşatmazlar.”
“Benden ne istiyor?” Bunun cevabını onun da bilmediğini seziyordum.
“Karaya dönmek istiyorum.”
“Şehri görmeden mi?” Aklınca içimdeki meraka yenik düşeceğimi düşünüyordu.
“Şansım varsa bir saniye dahi durmam burada”
“Şansın yok. Ama kendinden eminliğin iyi.”
“Er ya da geç bana bir açıklama yapacak.”
“Kraliyet işleri varken bu ufak bir mevzu.” Tiamat neyi biliyordu neyi bilmiyordu emin değildim. Ama kesin bildiğim bir şey vardı o da beni burada istemesinin bir sebebi vardı. Tutarsızlık vardı. Ne kadar hiçbir şey olmamış gibi gözükse de çok şey olmuştu. Beklemem gerekiyorsa beklemeyecektim. O beklerdi ama tren kaçardı.
“Demek öyle. Kralına ilet bu durum rahatsız edici.”
“Sıraya girmen gerekecek.”
“Bu işe daha ne kadar tahammül edeceğim acaba?”
“Pek şansın var gibi durmuyor.” Balkondan doğrudan aşağı doğru yüzdüğümde beni yakalamaya yeltenmiş ama hızlı davranmıştım. Zemine yakın durduğumda hemen arkamdaydı.
“Burada bunu yapmıyoruz.”
“Anlamadım.”
“Binaların dışından atlamak yasak. Yolları takip etmelisin.”
“Bu neden?”
“Herkes istediği cam pencereden dışarı yüzse düzeni sağlayamazsın.”
“İstediği yerden yüzemiyorlar mı?”
“Yüzemezsiniz.”
“Resmen kölelik. Ne boktan kurallarınız var.”
“Neyden?”
“Boktan.”
“O da ne?”
“Şaka yapıyor olmalısın.” Boşaltımı pek ala bizim gibi yapmıyorlardı ama yine de bunu bilmemesi garibime gitmişti.
“O da mı karaya ait bir kimyasal.” Neredeyse gülecektim o denli garip gelmişti bunu bilmiyor oluşu.
“Evet o da bir kimyasal.”
“Zararı ne?” Bunu da bir tehdit sanmış olmalıydı.
“Kötü kokar.”
“Öldürücü bir koku derecesi mi?”
“Kimin yaptığına bağlı.” Anlamamış gözüküyordu hala.
“Eminim sizin huysuz kralın ki çekilmez olurdu.” Bu sefer tatsız esprime kendi kendime gülerek yüzmeye başladığımda daha fazlasını sormamıştı.
İlk durağımız bir kıyafet mağazası olmuştu. Buraya geldiğim yolda gördüğüm okyanuslulardan sonra üzerimdeki kazağın ne kadar sırıttığını fark edebiliyordum. Ayrıca ıslanmış kazak ağırlıkta yapıyordu. Girdiğimiz yerde çeşit çeşit bikini üstleri vardı. Kumaş ve de cam olanlar olarak ikiye ayrılıyorlardı. Mağazaya girdiğimiz anda burnumun dibinde kıvırcık saçlı bir deniz kızı belirmişti. Çekik gözleri sürmeli gibi duran kız çok hızlı hareket ederek bizi karşılıyordu. Göğüsleri üzerinde gümüş bir renkte ebrumsu şeritler şeklinde uzanan bir üst vardı.
Koyu renk saçlarının buklelilerini nasıl koruduğunu merak etmiştim.
“Buradan üzerine bir şeyler alabilirsin.” Kıyafetlerimin buraya uyum sağlaması daha iyi olabilirdi ama bunu gerektirecek kadar kalacağımı düşünmediğimden daha önce aklıma gelmemişti. Üzerime göre bir şeyler bulabileceğime emindim, ödeme konusunu o halledecek olsa gerekti.
“Buradan daha iyisini bulamazsınız efendim.” Kızın yüzüne uygun çok neşeli bir ses tonu vardı.
“Biliyorum Tilisie.” Mat onu tanıyordu belli ki.
“Meira ben.” Kendimi tanıtarak uzattığım elime büyük bir samimiyetle karşılık vermişti.
“Tilisie, memnun oldum.” Elimi sıktıktan sonra bırakmamış ve beni peşinden sürüklemeye başlamıştı. Bana bir sürü çeşit gösterirken bu işi severek yaptığı belli oluyordu.
“Saçlarının rengine bayıldım.” Sarı saçlarım suda olmasaydık mutlaka ki perişan bir halde olurdu. Ama şu an yumuşacık hissediyordum.
“Tarzına hayran kaldım.” Aynı şekilde samimi bir iltifatımı bir tebessümle desteklemiştim.
“Sana da yeni bir tarz yaratalım o zaman.” Biz seçemeye çalışırken Mat dışarı çıkmıştı. Beni elimdekiler ile kabine soktuğunda önce cam olanlardan başlamıştım denemeye.
“Vay canına! Rahat oturdu değil mi?” İlk denediğim üst ve ona uyumlu kemer ile çıktığımda gerçekten iyi hissediyordum.
“Evet kesinlikle.” Denediklerimin neredeyse hepsini beğenmiştik. Tilisie hemen elimdekileri almış ve kumaş bir çantaya yerleştirmişti.
“Mat, içeri gel ve ödeme yap!” Aralarında kesinlikle bariz bir samimiyet vardı. Normalde bir başkasına ödetmek beni rahatsız ederdi ama şu durumda takılacağım bir detay değildi. Mat ödemeyi halledip poşeti aldığında bende Tilisie’ye teşekkür ediyordum. Herhangi bir şey soracak vaktim olmamıştı, kıyafetler dikkatimi dağıtmıştı. Üzerimde altın dağınık şeritler şeklinde yayılan bir üst vardı. Aslında fazla açıktı ama suyun altında dikkat çekeceğini düşünmüyordum.
“Acıkmış olmalısın.” Açlık hissetmiyordum ya da değişen vücudumun yeni fonksiyonlarını ayırt etmede pek iyi değildim bilemiyordum.
“Ne yiyorsunu burada?”
“İşte o konuda dünyayı kesinlikle arayacaksın.”
“Bir balık ızgara fena olmazdı.” Bana attığı bakışları ve göz devirmeyi keşke kayıt altına alabilseydim. Tekrar tekrar izlemek çok keyif verirdi. Silas olsa küçük analog kamerasıyla kesinlike bu anı yakalamış olurdu.
SİLAS!
Beni çok merak etmiş olmalıydı. Kaç gündür yoktum zaman algım sarsılmıştı ama en az iki gün olduğuna emindim. Tek başınaydı ve çok korkmuş olmalıydı. Bir an önce buradaki merakımı giderip karaya dönmem gerekiyordu. Ki bunu nasıl yapacağımı bilmiyordum. Okyanusun neresindeydim bunu da bilmiyordum. İlk çıktığım kara parçasından ulaşım sağlayabileceğim hiçbir şeyim yoktu. Karada iyi insanlara denk gelmeyi umacaktım.
Tiamat’ın benim için çektiği istiridye kabuğunu yeni fark etmiştim. Yer masası gibi bir masa ve etrafında iki tane devasa açık istiridye kabuğu vardı. İçlerinde minder bulunuyordu. Oldukça hoş ve buranın ruhunu yansıtan bir tasarımdı. Kuyrukla oturmak tam bir işkenceydi. Suyun kaldırma kuvvetinden tam olarak oturmak ayrı bir zorluktu. Kuyruklarımızı yan yana uzatmıştık. Ayakta olan masalar daha pratikti neden oturduğumuzu anlamamıştım.
“Her zamankinden lütfen Bayan Mürekkep.” Bayan mürekkep devasa bir mürekkep balığıydı. Ariel deki kötü kalpli cadı gibi. Rengi griye çalıyordu. Burada ilk defa deniz kızı dışında olağanüstü bir canlı daha görüyordum.
“Kardeşim çok endişelenmiş olmalı.”
“Sadece kardeşin mi var?”
“Kaybolduğumu fark etmiştir.”
“Yasını tutmak zorunda kalacaklar.”
“Anlamadım.”
“Anlatacak olan ben değilim ne yazık ki özür dilerim.”
“Ailem var. Tatil için kıyı kasabasındaydık kardeşimle.”
“Üzüldüm.”
“Neye üzülüyorsun?”
“Meira anlamıyor musun gerçekten?”
“Neyi anlamam gerekiyor?”
“Lanet Meira. Elli yıl laneti, ayın laneti, yeni kurbanı.”
“Elli yıl önce gelen kıza ne oldu?” Cevap alamamıştım. Tıpkı daha önce olduğu gibi. Aklından ne geçirdiğini merak ediyordum. Biliyordu da neden bana söylemiyordu. Başıma anlık bir ağrı saplandığında elimle istiridyenin kenarına tutunmuş elimi kesmişti. Sanırlar gibi gelen görüntüler gözümün önünde belirirken başım çatlayacak gibiydi. Bir kız vardı. Kumdan bir çukurun ortasında cenin bir pozisyondaydı. Kızın etrafında bir sürü insan duruyordu. Kalabalık vardı. Burası neresiydi. Sanrılar birinin gözündendi adeta. Geri geldikçe bir yol izliyordu. Ve ardından saraya gidiyordu. Kafama biri girmiş gibi hissediyordum. Bir anlık sarsılmayla vücudum elektrik çarpmış gibi beni sarstı.
“Meira iyi misin?” Algılayabildiğim ses Tiamat’ındı. Bana bir şey yapmıştı.
“Ne yaptın bana?” Kanayan elim tuzlu sudan yanıyordu. Umursamadan hızlıca uzaklaştım ondan.
“O kız kimdi?”
“Hangi kız Meira?” Anlamamışa benziyordu. Yolu hatırlıyordum. Hızlıca dışarı yüzmeye başladığımda peşimden geleceğine emindim. Yönelmişti de ama saraya geldiğimde arkamda gözükmüyordu izimi kaybettirebilmenin hırsıyla daha hızlı yüzdüm. Sanırlar zihnimde silik silik yer ediyordu. Neredeyse krallıktan çıkmıştım. Gitmişken bir daha dönmemek en iyisiydi. Eğer krallık sınırından geçebilirsem her şey sorunsuz hallolacaktı. Sanrıda gördüğüm tünele gelmiştim. Tünelin diğer ucu sınırın dışına açılıyor olmalıydı. İçinde olan bir bilinmezlikti ama içimde oluşan korkuyu bastırarak daldım tünele.
Oldukça ince tünelde süzüldüm. Ucuna çıktığımda adeta antik kent gibi bir yerdeydim. Sadece taştan duvarlarda tiyatro oturaklarından ziyade yazılar vardı. Yazan alfabeyi anlamlandıramıyordum.
Ama sanrılardan hatırladığıma göre yakındaydım. Kalabalığın durduğu yerdeydim ama burada benim dışımda kimse yoktu. Sanrılar adeta bana birinin gözünden canlanmıştı. Nasıl oluyordu bilmiyordum ama anlam veremediğim hali hazırda çok şey varken sorgulamak ilk tercihim olmuyordu.
Biraz ilerledim şimdi tam ortasındaydım bu mabedin. Çukur vardı. Sanrılarım gibi. Sanrılarımdaki kızı görecek miydim?
*
“Anne bunun ardında senin olduğunu bilmeliydim.”
“Neyden bahsettiğini anlamıyorum.”
“Şarlatanlığı bıraktığını sanıyordum.”
“Ne zamandan beri?”
“Temsilcinin kaderiyle oynadığında endişeli gözüküyordun.”
“Sadece bir isim.”
“Bir isim, bir kader.”
“Öyle deme oğlum temsilci hepimizin kaderini baştan yazabilir.”
“Bu bile seni durdurmadı.”
“İşin eğlencesi olmaz ki öylece durursam.”
“Meira’ya ne yaptın?”
“Meira da kim?”
“Anne bir işin altından da çıkma artık.”
“İşin kendisiyim ben.” Ardından bol soslu yosunlarını yemeye devam etti.
“Kral bölgeye girildiğini çoktan fark etmiştir rahat olabilirsin.” Annesinin aklında neler olduğunu her zamanki gibi bilemiyordu ama bu enerji çağırma işlerine tekrardan girmesi hoşuna gitmemişti. Karadakinden farklıydı.
Okyanusun enerjisi yoğun ve daha güçlüydü. Kontrol etmesi zordu. Ama annesinin bunda ne kadar iyi olduğunu biliyordu. Onu rahatsız eden de buydu. Annesi için değildi endişesi annesi yüzündendi. Kıza lanetle ilgili bir şeyler göstermişti. Temsilcinin enerjisinden kullanıyordu. Babası ilk isteğiyle geldiğinde Leinada bunu yapamayacağını biliyordu. Ta ki enerji çağırmasını kız üstünde kullanana kadar. Kızın enerjiye hükmetmesinden kendine pay çıkartmış ve kızın kendi zihniyle kendini kitlemesine sebep olmuştu. Kız yaşadıkça da kadın ondan öğrendiklerini çağırarak sürdürebilirdi. Canlı enerjisine hükmetmek en zoruydu. İnsanı en kontrolsüzleştirendi.