1.BÖLÜM- TİN TİN TİN
En büyük hayallerimiz lanetlerimize evrilir.
Deniz son derece dalgalıydı, kusmak istediklerini karaya ulaştırma yoluydu bu onun. Dalgalar kuvvetlendikçe deniz tüm günahlarını karaya vurdurturdu. Yatağımda kan ter içinde dönerken adeta dalgalar tarafından sallanıyordum. Son bir aydır gördüğüm kabuslarım değişmemişti. Kendi terimde boğulacak seviyeye gelerekuyanıyordum. Asla alışabileceğim bir durumda olmadığımın farkındaydım,kabuslar durumun yanında devede kulak kalıyordu.
Bir aydır o denli yorulmuştum ki sürekli uyuyordum. Aslında yorgunluğunu gidermenin yanında bir kaçıştı da uyumak benim için. Tüm hayatım altüst olmuştu. Yapabileceğim tüm eylemler kısıtlanmış bir süre sonra da yok olmuştu.
Sen elini ayağını çektikçe hayat senden çok daha hızı bir şekilde uzaklaşırdı.
Hatırlıyordum bu kabusun aslını ve de her şeyin nasıl başladığını. Nasıl unutabilirdim ki her uykuya daldığında aynısını tekrar tekrar yaşarken. Uyandığımda ise yapabileceği kısıtlı eylemlerden birini seçmeliydim buna yaşam denir miydi? Bir yandan bunun bir kuyruk olup beni engellediğinin de farkındaydım. Ve buna izin de vermemeliydim.
Yataktan kalktığımda başım uzunca süre yatmaktan sonra kalkınca biraz dönmüştü. Yeni silinmiş yerlerin çok nemli olmaması kesinlikle bir avantajdı benim için. Hayatta can yakan en ağır duygulardan biri kırılmış bir bardağı onarmaya çalışmak olabilirdi. Cam parçaları durmadan elinizi keser ve canınızı yakardı.
Üstelik içine sonradan su doldurmayı denediğinizde de durum daha da karmaşık bir hal alırdı. Ve şu an öyle bir bardaktan su içmeye çalışmaya benziyordu yaptıklarım. Ağzım kan içindeydi ama kan damlaları su ihtiyacımı karşılamıyor sadece damağımdaki kuruluğu gidererek beni bu şekilde yaşayabileceğime dair bir illüzyona sürüklüyordu. Ne yapacağınızı bilemediğinizde yapardınız normalde yapmayacağınız şeyleri.
Döneli baya olmuştu ve de ailem çoktan burada devam eden hayata uyum sağlamış ve tatil halini valizlerle kaldırmışlardı bile. Ben ise hala odamdaki deniz kabuğundan gelen dalgaların sesini kulaklarımda taşıyor hatta bu sesten kurtulamıyordum.
Üzerime hızlıca bir şeyler giydikten sonra yanıma biraz para alarak odamdan ayrıldım. Dışarı çıktığıma oldukça şaşıracaklardı ama balığımın yemi bitmek üzereydi ve benden başka kimseninalmaya gönlü yoktu.
Hem bu bana normale dönmek için bir bahane olabilirdi yüzden bu fırsatı tepmek istememiştim. Sahil kasabasında olmadığımızdan balık yemi her yerde bulunmuyordu ve bu sebepten uzunca bir yol gitmem gerekecekti. Kablolu kulaklığın düğümünü açar açmaz evden ayrılmıştım. Son bir aydır en yakın dostlarımdan biri de kulaklığımdı sürekli duyduğum deniz sesi bir süre sonra verdiği huzur etkisini baş ağrısına bırakmıştı. Şiddetlendiği anlarda başım çatlayacak gibi olur kafamı yastığa gömsem de dinmiyordu. Bu sebepten kulaklıklarımı oldukça sık geçirir olmuştum kulağıma ki bu pekte sağlıklı değildi. İnsanların dediklerini algılamakta güçlük çeker olmuştum. Satıcının bana uzattığı para üstünü algılamadan çıkmıştım mağazadan şeffaf poşeti elime iki kere dolamış ve alt geçidin içindeki bu dükkanlarda biraz gezinmeye başlamıştım.
Fazla müzik başımı ağrıttığından kulaklıklarımı çıkartmıştım. Ve hafifte olsa bir dalga sesi kendini yinelemeye devam ediyordu. Açık havaya çıktığımda temiz hava almayı umuyordum ama şehrin ortasında araba dolu bir kavşakta bu neredeyse mümkün değildi. Verdiğiniz havayı geri soluma durumu oluşuyordu. Buradan biraz uzaklaşmak için kendimi hızlıca trene atmıştım. Birkaç durak geçmeden ise yanlış trene bindiğimi fark etmemiştim. En son durakta tren geri dönmeden inmiş ve aktarma için bir sonrakini beklerken zihnimden geçen ani dürtüleri bastırmakta oldukça zorlanmıştım. Tesadüfen geldiğim bu yerden kalkan dolmuşlar doğrudan deniz kenarına gidiyordu. Eve varmakta oldukça zorlanmıştım. Daha hava kararmamıştı ve doğal olarak evde kimse yoktu. Normal şartlarda benimde derse gitmem gerekirdi ama bunu uzunca bir süredir yapmıyordum.
Annemle genel halli kavgalarımızın çoğunun da sebebi buydu. Kendimi hayattan koparmıştım ve bu konuda oldukça endişelilerdi ki olmakta haklılardı da ama açıklayamadıklarımdan dolayı kendime kızıyor ama bu öfkeyi onlara yansıtıyordum. Bu durumdan hiç hoşnut değildim bu sürecin asıl zor geçmesini sağlayan kısımda kesinlikle buydu. Ama ne yapmam gerektiğinden de emin değildim. Denize giden yola bakmayı kesip işimi halletmeye zorladım kendimi.
Balığımın yem kavanozunu yeni yemleriyle doldurduktan sonra akvaryumuna birkaç tane atmış yorganımı ve bilgisayarımı alarak ufak balkonuma geçmiştim. Eskisi kadar iyi sallanmayan salıncağımın kesinlikle yağlanmaya ihtiyacı vardı. Kafamı dağıtmak için rahatlamam gerekiyordu hava pek rüzgarlı değildi zaten balkonumun konumundan pek rüzgarda olmazdı.
Etrafa yerleştirdiğim birkaç mumu yakıp hafif çiçek kokularına sahip tütsüyü de yakarak kapıya sıkıştırmıştım.
Bu sayede kapının açılmasını istemediğimi belirtiyordum. Annemler odama çok sık uğramazdı ama Silas her akşam istisnasız bir kere düz saçlı insanların bir şans ile kutsandığını söylemek için uğrardı. Ve bu nimete sahipken onları neden ördüğümü anlamadığını söyler dururdu. Bu yaşlarda kendine bu kadar dikkat etmesi sık görülen bir durumdu. Oysa hayat bedeniniz üzerinden değil gözünüz açısından yaşananlardan ibaretti. Gördükleriniz duyduklarınızdı yaşadıklarınız. Bir kaplandan kaçarken saçınızın uzun mu kısa mı dalgalı mı düz mü olduğunu umursamazdınız. Hayati anlardan birinde şu an makyajım nasıl demezdiniz. Bu da normal zamanda onları hayati bir öneme koymamanız gerektiğinin en büyük göstergesidir aslında. Bu konuşmayı kendisine de yapsam da bir işe yaradığını düşünmüyordum en azından şimdilik.
Bir süre ders notları arasında kendime gelmeye çalıştım birkaç işlem yeteneği sorusu ile de algılamamı arttırmaya. Bu işe yaramıyordu kafam o denli doluydu ki ne yeni bir bilgi alıyor ne de başka yöne odaklanmayı kabul ediyordu. İstemsizce internetten otobüs bileti araştırmaya başlamıştım bile. Sabah olmasına dört saat vardı, son anda iki bilet aldığım otobüsün kalkmasına ise sadece üç saat.
Yerimden kalktığımda mumları söndürüp tütsünün yere bıraktığı küllere basmadan içeri girdim. Kesinlikle temiz değildim ama bir süre boyunca suyun altına girmek beni ölesiye korkutuyordu. Saçlarımı bolca kremleyip yukarıdan sıkı bir topuz yaptım. Kendini iyi hissetmek için sağlıklı görünmek önemliydi. Üzerime ince beyaz askılı bir atlet ve aynı beyaz tonunda bir eşofman ve süveter giymiştim.
Ayaklarıma rahat birer spor ayakkabı çıkarıp gümüş takılarımın hepsinin tam olduğundan emin olduktan sonra hazırdım. Neredeyse açılmamış valizimi ayakkabılarımın yanına kapıya bıraktıktan sonra merdivenlerden aşağı salona inmiştim. Şanslıydım ki tüm aile buradalardı.
“Üç saat içinde bir otobüse bineceğim, biraz uzaklaşmam gerek.” Yaşım kaç olursa olsun bunu öylesine kabul edip hiç soru sormadan geçmeyeceklerini biliyordum ama içimde ufakta olsa bir umut olduğundan ilk cümlemi gizli tutmuştum.
“Hayırdır bakalım.” Babam oturuşunu dikleştirirken annem ise şaşırmışa benziyordu. Büyük bir endişe ile bunu kesinlikle reddedeceğim bakışı atıyordu.
“Ne yaşıyorsun bilmiyorum ama bu halde hiçbir yere gitmiyorsun küçük hanım.” Babam çok karşı gözükmüyordu ya da böyle ummak istiyordum.
“Yazlık kasabaya gideceğim sadece bir hafta.” Aslında bir gün dahi yeterdi ama bir günlüğüne neden gitmem gerektiğini açıklayamazdım şu an bile bir açıklamam yoktu.
“Zaten döndüğümüzden beri normal değilsin ki, biliyordum.”Silas’ın beklenmedik bu yorumu ile anlık endişelensem de biliyor olamazlardı çünkü ben bilmeme rağmen inanamıyordum.
“Kardeşine uyduğuma inanamıyorum ama soracağım hamile misin yoksa?”
Yöneltilen bu soru ile donakaldım babam ise şaşkınlıkla bakışlarını çekti.
Bu konuşma daha önce annem ve kardeşim arasında geçmiş olmalıydı ama belliydi ki babamın haberi yoktu.
“Hayır tabii ki istersen test verebilirim.”
“Bu konuşmayı önümde yapmak zorunda mısınız?” Babam kesinlikle kıskanç biriydi. Silas’in ilk erkek arkadaşına yaptığı tatlı küçük şakaları her hatırladığımda durmadan gülerdim. Ve de bu sebepten verdiği tepkiler yine beni gülümsetmişti. Annemlerin teorisine ise oldukça şaşırmıştım. Ama son bir aydır aynı bol pejmürde kıyafetleri giyerek sürekli agresif olmamdan şüphelenmiş olmaları pekte mantıksız gelmiyordu. Ve ilk defa banyo yaptığım gün biraz panik olmuştum. Düşününce kesinlikle akıllarda böyle bir senaryo canlanıyordu.
“Yoksa o Ivan mı?” Annem bana inanmamış gibi devam ettiğinde babam ayaklanmamak için kendini zor tutmuştu.
“Anne saçmalamayı kesin, hamile değilim.” Bu davranışlarımı nasıl açıklayacağımı ise bilmiyorum delirdim ama bir tımarhaneye gitmek hayatımı altüst eder. Sanki şu an çoktan hayatımın altında yaşamıyormuşum gibi.
“Sadece biraz daha deniz havasına ihtiyacım var.” Kimsenin böyle saçma bir bahaneye inanacağını düşünmüyordum.
“O zaman bende geliyorum zaten iki bilet almışsındır.” Beni bu kadar iyi tanıyor olması can sıkıcıydı. Otobüs ve uçaklarda çoğu zaman yanımın boş olması için yanımı da satın alırdım.
“Silas gelmeden gidemezsin.” Annem artık tamamen kurdukları ittifaka sadık kalırken babam beni buna karıştırmayın dercesine geri yaslanmıştı. En az risk ile olayı kapattırmak istesem de sanırım çoktan odasına valiz hazırlamaya çıkmış Silas’i ikna edemeyecektim. Taksinin yarım saate geleceğini söyleyerek onu telaşa soktuktan sonra odama çıkıp birkaç uyku eşyamı valizime koymuş ardından cildime ki kremlerin içindeki su içimde olan değişime iyi gelmiyordu az çok kendimi sağlıklı göstermeyi başarabilmiştim. Taksiyi beklemek için kapının önüne indiğimde annem çoktan buradaydı. Yanımda yeterli miktar nakit ve kart olsa da bir teklifte bulunmuştu. Buna gerek olmadığını belirterek Silas’i hızlı olması konusunda uyarmıştım. Valizlerini taksinin bagajına yerleştirdiğimde ise annemlere veda ediyordu.
Yola koyulduğumuzda daha otobüsün kalkmasına bir saat vardı. Silas’in şoförden dolayı konuşmayacağımı düşündüğünü düşünüyordum ama bilmediği bir detay vardı ki ona hiçbir şey anlatma niyetinde değildim. Otobüs koltuklarımız ortalarda bir yerdeydi ve tabii ki de cam kenarına geçip boş kalmasını planladığım koltuğu ona bırakmıştım. Otobüsün hareket etmesine daha vardı ve bu boşluğu değerlendirmek ister gibi duruyordu.
“Ne duymak istiyorsun bilmiyorum ama sandığın gibi bir şey yok.”
“Yani bir şey var?” Lafı çarpıtmasından nefret ediyordum kulaklıklarımı ona göstererek kulağıma geçirdikten sonra uzunca bir süre beklemiş ardından da duyduğumu bilmeden işimiz iş diyerek otobüsten inmişti. Diğer yolcularla geldiğinde otobüs kalkışa hazırlanıyordu. Yolculuk boyunca pek iletişime geçmemiştik. Cam kenarının keyfini çıkarmaya çalışarak kafamdaki düşünceleri susturmaya çabalıyordum. O denli mantıksız geliyordu ki her şey ne bir açıklama getirebiliyor ne de hakkında düşünmeyi kesebiliyordum. Gerçekten dua saatlerine dikkat edilmeli ve ne dilediğini önceden düşünmeliydi insan. Kısacası ağzından çıkanı kulağı duymalıydı mutlaka. Yolculuk esnasında o kadar çok aynı düşünceleri tekrar tekrar arşınlamıştım ki yorgunluktan uyuyakalmıştım.
Vardığımızda hızlı bir şekilde yataklarımızı yaparak uyumaya bakmıştık ikimizde. Sabah erken kalkmak istiyordum ne kadar yol boyunca uyusam da bunun benim için yeterli olmayacağı ortadaydı çözmem gerekenler vardı.
***
1 AY ÖNCE
“Sana sesleniyorlar.” Kulağımdaki kulaklıklara rağmen duyuyordum. Ama bir kez daha duymazdan gelmeyi seçtim. Odanın kapısında belirip görüş hizama girene kadar duymazdan gelmeyi sürdürmüştüm.
“Pekala geliyorum.” Çaresiz kabullenişten nefret ederdim.
“Meira Ceidwen.” Artık pek fazla seçeneğim olmadığının farkındaydım, bu hızlı olmam için sözlü bir uyarıydı. Merdivenlere açılan kapı sert bir şekilde kapandığında acele etmeye çalışıyordum. Erkenden gitmek istememden değil de geç kaldığım için ekstra laf işitmek istemediğimdendi bu. Üzerime kalın bir ceket giyip önünü kapattım. Saçlarım yukarıdan sıkı sıkıya bağlıydı ve gecenin ilerleyen saatlerinde bu başımı ağrıtabilirdi. Ya da konuşulacaklara karşı olan günah keçisiydi.
Ayaklarıma giydiğim botlar kesinlikle mevsime aykırıydı. Ama kumların ayakkabılarıma dolmasından hoşnut olmuyordum. Annem bunu görürse kesinlikle izin vermezdi bu yüzden onları kitaplarımın olduğu bavulda getirmek zorunda kalmıştım. Şimdi ise bahçe kapısını tercih ettiğimden bir sıkıntı çıkmamıştı. Beni beklemekten ne derece hoşnut olmadıklarını yüzlerine yansıtmaktan çekinmeyen tanıdıklarımın arkasından ilerliyordum. Kız kardeşim bizden daha büyük kuzenim ile oldukça yakın ilerlerken arkalarından takip ediyordum onları yalnızca. Yılda sadece birkaç kez görüşüyorduk ve Silas’in buna hiç aldırmadan onlarla kurduğu samimiyeti anlamlandıramıyor ya da hissedemiyordum. Ama böyle davranmak zorundaydım. Kan bağı böyle bir şeydi çoğu zaman. Samimi olman ama neredeyse hiç tanımaman, arkandan bıçaklayabilecek ama bıçakları birlikte bilemek zorunda olduğundu. Arkalarından ilerlerken yanımda tanımadığım birkaç kişinin daha bizimle yürümeye başladığını fark etmiştim. Botlarıma dönen bakışlar fark etmemi hızlandırmıştı. Yapacakları yorumu açıkça umursamıyordum. Sahil kesimine gelen kadar ki yolda sessizliğimi korumayı seçmiştim, markete uğradıklarında peşlerinden girmek yerine marketin tam karşısında duran çay bahçesindeki masalardan birinden bir avuç küp şeker almıştım.
Masaya birkaç bardak çay parası bıraktıktan sonra hızlı adımlarla peşlerine takılmıştım. Yokluğum markette fark edilmemişti ya da kimse bunun hakkında bir yorumda bulunmuyordu. Kumlara gelmeden önünden geçtiğimiz birkaç yazlık evlerinin her birinde farklı bir hikaye yaşanıyordu. Ailecek tuttukları balıkları yiyenler, kadehin sonunu hiç görmeyenler ve de erkenden yatmış rüyalarını denizin dalga sesleriyle renklendirenler. Gördüklerim hakkında bilebileceklerim bu kadardı.
“Merak etme Meira seni unutmadım.” Kardeşimin bana isminle seslenmesine alışmam zaman almıştı. Herkesle kolaylıkla kurduğu o samimiyeti benimle kurmuyordu ya da buna izin vermemiştim bilemiyordum. Daha doğrusu o izin vermediğimi düşünüyordu, benim açımdan bu tam olarak böyle değildi. Silas elindeki poşeti bana doğru uzattı, içerisindeki şişeler dışarıdan belli oluyordu. Deniz kenarına vardığımızda ayaklarımdaki botların işlevlerini yerine getirmelerinden memnundum. Elimdeki küp şekerlerden birini ağzıma attım. Şeker erirken denizin pekte sakin olmayan dalgaları saçları dağıtan rüzgar yüzündendi. Saçlarımı toplamam iyi olmuştu, herkes yüzüne gelen saçları engellemeye çalışıyordu. Silas’in kıvırcık bukleleri ise tamamen kontrolden çıkmış durumdaydı. İstemeden buna tebessüm ederken ağzımda ki erimemiş şeker dolayısıyla yanağımı ısırmıştım. Kıyıya bırakılmış birkaç eski tekne ve kayık vardı. Burası sahilin sonuydu ucunda ormanlık bir alan eşliğinde yükselen bir dağ yer ediyordu. Kayıklardan birine oturduklarında boş kalan bir köşeye yerleştim, ağzıma bir şeker daha atarken çoktan başlamış sohbeti takip etmeye zorladım kendimi.
“Bu nasıl bir rüzgar böyle, deniz pekte sakin kalamıyor anlaşılan.”
“Onu kirletmeye devam edenler olduğu sürece hakkı da.” Silas doğa ve kirlilik üzerine fazla düşünürdü, hatta sadece düşünmekle de kalmaz eylemede geçerdi. Bu sahilde kırık bira şişeleri ya da uçuşan çerez poşetleri yoktu çünkü yılda birkaç kez gelmesine rağmen herkesi dikkatli ve belki de abartılı bir şekilde uyarırdı. Kendi de geldiğinde kontrol yapardı.
Çok zor bir şey değildi, haklı olduğunu bilmesi ona güven veriyordu. Sahili ne kadar temiz tutsa da denizler için yapabileceği pek bir şey yoktu. Suyun altı eşsizdi. Büyüleyicilerdi, bir o kadar yabancı bir o kadar da tanıdıklardı. Okyanuslar gibi gizemli su kütleleri sanki ev gibi. Verdikleri hissiyat ve suyun dinginliği vardı. Sebebini bilmesem de denizleri hatta okyanusları hep kendime yakın görmüştüm. Ama korkularımız bazen istek, merak ve zevklerimizin önüne geçerdi. Suda bulanık görmek tedirgin ediciydi bu sebepten göremezdim mercanların güzelliğini.
“Gerçekten soğuk, fazla esiyor rüzgar.” Rüzgar ve deniz hakkında biraz daha konuştular, ardından konular da deniz gibi derinleşiyordu. Kıyıya vuran dalgalar artıyordu.
Kayığa dahi ulaşmıştı, kayığın ucunda sadece ben kalmıştım bu sebepten ıslanmak istemeyenler diğer uca gidip sıkışmışlardı. Silas omzunu Muran’ın omzuna yaslamıştı. Aslında aramızda hiçbir kan bağı bulunmasa da komşuluğun önemi büyük değer gördüğünden buraya geldiğimiz her an bize kuzenimiz gibi yansıtılmıştı. Benim dışımda kimseninSilas’in ona olan ilgisini fark ettiğini sanmıyordum. Yılda neredeyse bir hafta görüştüğümüzden bunu sorun etmiyordum da. Gerçek kuzenimiz Aysia ise onların sağında kalıyordu, sarı saçlarını kontrol altına almak için hala çabalıyordu. Sol tarafında oturanları sima olarak tanısam da isimlerini bilmiyordum.
“Gerçekten bu yıl festivale gelmemesi büyük bir olaydı.” Sabah yapılan festivalden bahsediyorlardı, uzunca bir kritiği dönecekti muhakkak.
“Herkesin giydiğini eleştirirken gelmemesi büyük skandal.” Herkes konuya daldığında elimdeki şekerler bitmek üzereydi. Yüzüne gülenin arkasından sallanırdı. Bu işler böyleydi. Herkesin arkasından sallanırdı.
Dalgaların sesi ise daha ilgi çekiciydi. Sırtımdaki hırkanın ıslanmaması için çıkarttığımda onu üşüyen kardeşime fırlattım. Uçmaması için bir top haline getirmiştim. Hırka ıslanırsa ve üzerimde kurusa daha çok hasta olurdum. Dalgalar gittikçe yükseliyordu. Saçlarımın uçları sırılsıklamdı.
Dalgalar kuvvetlendikçe kendimi arkaya bırakmak istiyordum. Üşüsem de bunun suyun üzerimde bıraktığı güzel hissi mahvetmesine izin vermek istemiyordum. Silas çöpleri savunduğu her şeye ironi yaratan plastik poşete topluyordu. Konuşulanları dalga seslerinden duyamıyordum. Gözlerimi kapatsam kendimi suyun altında bulabilirdim sanki.
Yarı ıslak vücudumdaki su damlaları kendilerini rüzgarın etkisiyle hissettiriyorlardı.
Gözlerimi usulca kapadığımda boynuma dolanan ani bir kol hızlıca gözlerimi tekrar açmama sebep olmuştu. Bu tarz şakalardan hoşlanmazdım, gözlerimi açtığımda ise gördüğüm şey simsiyah gökyüzüydü. Kalçam teknenin ucuna çarptığında tekneden düştüğümü düşünüyordum, dengemi yitirmiştim belki de. Ama boynumda hissettiğim el varlığını koruyordu. Kafam suya sokulduğunda ağzımdan dökülen çığlıktan önce Silas’ınbirkaç çığlığı çınlamıştı kulaklarımda.
Suya tüm vücudum ile girdiğimde ise ne bir şey görebiliyor ne de görebiliyordum. Suyu hissediyordum. Ya sabit duruyordum ya da oldukça hızlı ilerliyordum. Boynumdaki el hala yerindeydi. Su o kadar soğuktu ki büyük bir şok dalgası vücudumu esir almıştı. Nefesimi toparlayamıyordum. Nefessiz kalmanın verdiği panik ile yata pozisyonda suda ilerleyen bedenim bir dengesizlik yaşadı. Kafamı suyun yüzeyine çıkartmaya çalışıyordum ama görebildiğim bir yüzey yoktu. Kafamı aşağıda tutan boynuma dolalı koldu ve nefessiz kaldığımı hissediyordum. Çırpınmalarım etkisizdi, ayaklarım ya da ellerimle algılayabildiğim herhangi bir cisim olmamıştı. Bilincimi kaybetmiş olmalıydım. Nefesimin kesildiğini hissettiğimde burnumdan su dolmaya başlayacaktı.
Aniden yüzeye çıkarıldığımda morarmıştım, içime çektiğim güçlü bir nefes ardından yuttuğum sular sebebiyle öksürmüştüm. Nefesimi düzene sokabildiğimde gözüme ilk ilişen şey denizin simsiyah görüntüsüne yansımış ayın parlak yansımasıydı. Boynumdaki kol şimdi belimdeydi. Aniden panikle arkamı döndüğümde ıslak kirpiklerimin izin verdiği ölçüde görebiliyordum karşımdaki adamı. Korkuyla attığım bir çığlığı karşımdakine attığım bir tekme izlemişti. Kendisinden uzaklaştığımda aniden suda battığım düşüncesine kapılıp çırpınmaya başlamıştım. Yüzme biliyordum ve çırpınmanın yardımı olmadığının da farkındaydım.
Ama hissettiğim panik ve adrenalin düşünmemin önüne geçiyordu. Suya battığımda ayın yansımasından görebildiğim karşımdaki bedene yöneldim. Su battıkça derinleşiyordu sanki. Derin suların içime doldurduğu korku ile bacaklarımı karşımdaki yabancının beline sarmıştım. Şimdi karşımdaki yabancı surata çok daha yakındım. Denize düşen yılana sarılırdı. Ayın çaldığı ışık ile etrafı az çok seçebiliyordum ve etrafta herhangi bir kara belirtisi yoktu. Sadece dalga seslerinden kafamda bir rüya kurmuş olmalıydım. Ya da uyuklamış ve kafamı çarpmıştım, gördüğüm halüsinasyon korkumla beslenip kabusa evriliyordu.
Öksürerek nefesimi tamamen toparladığımda karşımdaki yabancının oldukça yakınındaydım. Ama tekrar ittirdiğimde batacağıma duyduğum korku oldukça güçlüydü.
Uyanmayı ve sarsılmayı beklesem de, soğuk su bana bir rüyada olmadığımı vurguluyordu. Karşısındaki yabancıdan korkuyordu. Ay ışığında kireçten farksız bir ten ve de karanlıkta parlayan gözler anlamlandıramadığım bu derin karanlığın merkezinde duruyordu. Belki de etrafta kara parçası seçememesinin sebebi gözlerimin karanlığa alışmamış olmasıydı. Algısal sakinliğim azalırken karşımda ki yabancıdan kurtulmak içim karşımdaki bedene aynı tekmeden bir tane daha savurduğumda suyun yoğunluğundan çok kuvvetli olmadıklarının farkındaydım. Karşımdaki yabancı beni bırakmamış olsa da boğulduğumu hissediyordum.
Ruhum bir karabasana esir olmuş olabilir miydi? Belki de bir koma halindeydim. Ya da boğuluyordum ve zihnimin acı çekmemek adına kurduğu bir senaryodaydım. Bilinçaltımdaki bu adam nereden geliyordu peki? Kafamda yaratabileceğim idealliğe çok uzaktı. Panik etkisiyle saçmalamamı kesen, dalga seslerini delip geçen yabancının sesiydi.
“Bir işlevi olmadığını gördüğünüze göre tekrarlamayacağınızı varsayıyorum.” Bakışlarım ve ifademe nasıl yansıdığını kestiremiyordum lakin hissettiğim dehşet gitgide artıyordu.
“Kimsin sen?” Sorduğum soru mantıksızdı beki de ama hala atlatamadığım şaşkınlığın etkisiyle ne demem gerektiğinden emin olamamıştım. Su o denli karanlık duruyordu ki, ayın ışığının yansımasından ibaret olduğu barizdi.
“İsmim sizi sakinleştirecek yani?” Karşımdakinin ciddi olup olmadığını anlamada kendimi bildim bileli iyi değildim bu belki umursamamamdan kaynaklanıyordu. Şu anda ise sadece mantıklı düşünemiyordum. Etrafıma bakındım, bu kesinlikle rüya değildi. Su ne kadar derin olursa olsun çırpınmadığımda batmayacaktım. Tutunduğum yabancıdan bu sefer daha sakince ayrıldığımda belimdeki eller çekilmiş buna izin verilmişti. Kaçamayacağımın farkındaydım. Denizde olmalıydı, yani dalgaları takip etmek beni kıyıya ulaştırabilirdi. Okyanusta olmamızın imkanı yoktu. Suda dengemi korumaya başladığımda nefesim düzene girmişti.
“Daha fazla beklemeyelim.” Ardından dibe daldığında sanki boğulabilecek gibi olan oymuş gibi anlık ondan tarafa doğru yeltenmiştim. Bu içgüdüsel hareketimin ardından içimi suyun derinliği ile orantılı bir tedirginlik başlamıştı. Yanındaki bir yabancı da olsa yanında birinin olması az da olsa bir rahatlamaya sebebiyet verdiğini inkar edemezdim. Saniyeleri ve nefeslerimi saydığımda, karşımdaki suya dalan yabancı için istemsizce endişelenmiştim. Belki de bir kaçakçılık gemisi tarafından alı koyulunmuş ve bayıltılmışlardı. Ve ardından denizin ortasına atılmıştı belki de. Hikayede çok fazla kopukluk vardı, bunları tamamlayamıyordum işte.
Suyu izlediğimde hiçbir hareketlilik görülmüyordu. Eğer karşıdaki de ne kadar buna yönelik bir şey söylememiş olsa da belki de aynı şeyleri yaşamıştık ve de benim gibi yansıtmasa da paniklemiş ve dayanamamıştı. Kendini suya bırakıp batmak için kızın üzerinden uzaklaşıp kendini kurtarmasını bekliyordu. Nefesimi düzenlediğimden emin olduğumda hızlı bir şekilde dalmıştım suya. Denizin ortasında, altında bir ceset ile mahsur kalmak şüphesiz ki denizin ortasında maruz kalmaktan daha kötüydü. Suda görüntü zaten net değildi, karanlıkta iyice görünmez kılıyordu.
Biraz derine indikten sonra ellerimi hareket ettirsem de sudan başka hissedebildiğim hiçbir şey olamamıştı. Çok geçmeden basınç etkisiyle suyun yüzeyine geri çıkmıştım. Nefesimi toparlayıp geri daldığımda bu sefer daha derine indiğime emindim ama dibe hala çok uzak olmalıydım. Daha dibe dalamazdım, zaten boğulduktan sonra onu nasıl kurtarabileceğimden de emin değildim. Belki de su yüzeyine çıkmıştı, zaten daha derine de dalamayacağımı bildiğinden yüzeye yöneldim. Dalgalar şiddetli değildi ama sürüklemeye yeterliydi. Ay ışığı yardımıyla az çok seçilse de sadece su vardı, ne su üstünde herhangi bir yosun ne de bir beden vardı. İstemsizce ve sürekli olarak bunun bir kabus olduğu ihtimaline sığınıyordu zihnim. Vücuduma hafif bir titreme ve ardından ensemde hissettiğim bir sancı ardından boşluğa düşmem çok sürmemişti. Gözlerimi araladığımda etrafımdakileri parça parça seçebiliyor ama pek anlamlandıramıyordum.
Parçalar zihnimde teker teker oturmaya başladığında ayaklarıma vuran soğuk su da bunu hızlandırırcasına vuruyordu kıyıya. Islak bedenime yapışmış kumlar ve bazı yerlerime batan taşların verdiği rahatsızlık hissiyle doğrulmaya çalıştığımda sendelemiştim, tekrar düşmemi etkileyen bir etmen yoktu. Kafam kuma geri düştüğünde tekrar kalkabilecek kuvvete sahip olduğumu düşünmüyordum. Bir süre bu şekilde kendime gelmeyi beklerken ağaran gökyüzüne bakıyordum. Ne olduğunu ya da neler yaşandığını anlamlandıramıyordum. Bayıldıktan sonra dalgalar beni kıyıya sürüklemiş olmalıydı. Doğrulduktan sonra artık karanlık olmadığından netçe seçilebilen sahil tanıdıktı. Etrafa biraz baktığımda da tek sayılırdım.
Denize giren bir yabancı dışında kimseyi göremiyordum. Bu yabancının altın sarısı kısa saçları güneşte parlıyordu bu yabancı geceki değildi kesinlikle. Ama belki de şok etkisiyle yanılıyordum yüzünü netçe görmeden yorum yapmamalıydım. Derin bir nefes aldıktan sonra bunu tekrarlayarak denizin kıyısına adımlamıştım. Ayaklarıma kadar gelen sular şimdi dizlerimdeydi ıslak kumlu kıyafetlerin hissiyatı oldukça rahatsız ediciydi. Ama botlar işlevini kaybetmiş değildi, daha da ağırlaşmışlardı. Ayaklarımı botlarımdan kurtarıp botları kumlara fırlattım. dönüş yolculuğunda botlarımı gizleme gibi bir derdim kalmamıştı şimdi.
Denize istemsiz bir beklenti içinde bakıyor ve gözlerim yüzen yabancıya kayıyordu. Sabahın erken saatleri olduğu belliydi bu saatte yüzmeye gelmek ilginç ve tatil uyuşukluğuna uymayan bir tercihti. Belki de bu yabancı aradığım değildi, kıyıya bir beden daha vurmalıydı. Ama deniz son derece sakindi, aksi şekilde ben sakin kalmaktan çok uzaktım. Kafayı yemiş olmalıydım ki bu iyi bir ihtimal değildi, şizofreni böyle bir şey miydi? Kapalı bilincime sakinleştirici uygulamışlardı belki de bu sebepten zihnimin en alt köşelerinde kalmış şeyler dışarı çıkıyordu. Bunların hepsi bir koma anının bilincimdeki hapishanesine ait olabilirdi. Bunu anlamamın tek yolu vardı. Eğilip yerdeki istiridye kabuklarından birine uzandım.
Kapalı istiridyeyi geri bırakacağım sırada istiridyenin içinden dışarı taşan nesne dikkatimi çekti. İstiridyeyi zorlanmadan açtığımda içinden papirüsü andıran bir kağıt çıkmıştı. Bunlar kesinlikle bilincimde yaşanıyordu. Kağıt son derece ıslaktı ama yazılar bozulmamıştı. Bu mantıksızlık bile bunun zihnimin bir oyunu olduğuna işaretti. İstiridyenin daha keskin olan parçasını yine de emin olmak için elimde tutuyordum. Zihnimin bana bir mesajı olduğunu düşündüğüm kağıdı daha fazla açarken meraklıydım Kağıdın tamamını açtığımda bunun hayal ve rüya olduğundan emindim. Dağılmış mürekkep gibi bir beklenti mantıklı bir yaklaşım olurdu. Bu sebepten inci gibi duran yazıyı garipsememem gerekirdi.
Hapsolmamak için bir kabusa, aynı yerde dolunayda.
Yazıyordu, neredeyse kızmaya başlayacaktım. Anlamlandıramadığımdan bu sinirinde yersiz olduğunu fark ettim. Sadece bir rüya belki de notta dediği gibi bir kabustan ibaretti. Dolunay diyordu, bu notun bilincimin bana gönderdiği bir işaret olduğunu düşünerek bağlantıları birleştirmeyi denemdim ama parlamaya başlamış güneş ve sıcak sanki bunu engelliyordu. Başıma güneş geçmişti. Bunlar az da olsa gerçekliği temsil eden şeylerdi. Elimdeki istiridye kabuğu ile fazla düşünmeden elimde bir kesik açtığımda akmaya başlayan kan ve bedenimi ele geçiren acı temellerini atarak içine yerleştiğim evde deprem etkisi yaratıyordu.
Üzerimdeki nemli ve kumlu kıyafetlerin verdiği rahatsızlık hissinden arınmış değildim. Bir de üzerine acı eklenince tamamen kafayı yemek üzereydim. Akan kanın durması için elimi suya soktuğumda yanıyordu. Sinir seviyem artarken hala yüzmekte olan yabancı tekrar görüş alanıma girmişti. Bir süre karıncalanma benzeri acıyla kanamanın dinmesini beklemiş ve olanları sindirmeyi denemiştim. Ama bu pek mümkün görünmüyordu. Diğer elimde tuttuğum kağıt ve kanlı istiridye kabuğunu cebimi açarak içine atmış ve ıslak elimi acımamasına özen göstererek saçlarıma götürmüş kabarmalarını önlemeye çalışmıştım. Saçımda da kum taneleri olduğunu hissettiğimde ise rahatsızlık hissine istemsiz bir kaşıntı hissi de eklenmişti.
Denizden sakince uzaklaştığımda ayaklarıma batan taşlar savsaklama yürüyüşümü hızlandırıyordu. Asfalt yola gelmeden denizin kıyısına yönelmiş yabancıya dönmüştü bakışlarım yine. Ayaklarıma batan taşlar sebebiyle uzunca dikilip duramazdım, hızlıca karara varmam gerekiyordu. İçimde anlamlandıramamamın siniri de vardı. Kanaması geçici olarak dinmiş elim kanamaya devam ediyordu, dikkatsizce kanattığımdan sanırım biraz derin kesmiştim. Adımlarım zaten olduğundan daha hızlı bir şekilde tekrar deniz kıyısına yaklaştığımda arkası bana dönük olan yabancı diz boyuna gelmişti.
“Bakar mısın?” Ne kadar sinirli olsam da emin olmadan bir hamlede bulunmak istemiyordum.
Gece yanımdakinin benimle aynı kaderi paylaşması gibi bir ihtimalinde olduğunu bilsem de dün ki rahat tavırlar aklıma geldikçe bu ihtimali zihnimde eliyordum. Ayrıca sinirliydim ve bu birinden çıkacaksa yanımda olandan çıkardı. Sesimi duyduktan sonra hızlı bir şekilde bana döndüğünde hızlıca yürürken fark etmeden bende dizlerime kadar suya girmiştim bile. Bana dönen sima tamamen yabancıydı. Dün gördüğü yüz tüm hatlarıyla hatırlıyordum ve karşımdaki kesimlikle o değildi. Buna sevinmem mi yoksa üzülmem mi gerektiğini bilemedim.
“Siz iyi misiniz?” Önümde elini sallayan yabancı sanırım bana seslenmiş olmalıydı. Dalmış olduğumdan onu duymamış ve yüksek bir ihtimalle ürkütücü görünmüştüm.
“Kusura bakmayın, karıştırdım.”
“Suda yol bulmak zordur.”
“Anlamadım?”
“Annem bulamamıştı.”
“Sizi hala anlamıyorum.” Sinirli halimden eser kalmamıştı. Karşımdakinin bakışları ona dönük değildi sadece dalgalara odaklanmış gibi duruyordu.
“Su tenine kendini arzulatsa bile kendini koru.” Ne demeye çalıştığına hala bir anlam veremiyordum. Belki bulduğum notu da bu yabancı ayarlamıştı ve bu durum gerçekten büyük projeksiyonlu bir şakaydı.
“Sizi anlamıyorum.”
“O da anlamamıştı başına gelenleri.”
“Kim annen mi?”
“Buralı değilsin, bilmiyorsun.” Bu denli gizemli konuşmaya devam ederse de bilemeyecektim. Anlamıyordum dedikleri bende birere ışık yakmıyordu.
“Değilim.”
“Her elli yılda bir ay tutulmalarından birinde yas günleri olur. Her yas günü bir sonrakinin kurbanını verir aslında.” Dediklerinde hiçbir şey anlamamıştım. Bir çeşit tarikat ya da inanış gibi geliyordu kulağa. Bu tarz şeylere inanan ya da uygulayan biri değildim. Burada kalmışlığımdan ya da kuzenimden de bu tarz bir şey duymamıştım neredeyse hiç.
“Su onları çağırır. Onlarda bu çağrıya yenik düşerler.”
“Sirenler gibi mi?”
“Sirenler gibi ama okyanusun yakın çevresinde yapılan hiçbir araştırma sonuç vermedi, araştırmacılar geri döndüklerinde adeta hiç gitmemiş gibi bir yere varamamışlardı.”
“Bu batıl bir inanış olabilir.”
“Annemi görmeseydim senin gibi düşünürdüm.”
“Annen de mi okyanusa çekildi?” Kendi çekilişimi hatırladım. Tenimin suyu istediği yoktu, biri beni çekmişti. Kadın kaçakçılığı yapan bir çete olabilirdi ve de kendilerini çok iyi gizleyerek bu insanlara batıl bir korku salmış olabilirlerdi. Ama bu başıma gelen ile uyuşmuyordu.
“Adeta aklını yitirdi, bağımlı oldu.”
“Suya mı?”
“Su onu kendinden aldı.”
Bu dedikleri kafamda bir anlam zeminine oturmuyordu.
“Su onu kendine aldı.”
Dedikleri hiçbir şekil ve de açıdan mantıklı değildi. Annesinin zihinsel bir rahatsızlığı olabilirdi. Ama bunu bu şekilde yüzüne söyleyemezdim.
“Sonra ne oldu?”
“Annem suyun kurbanı oldu.”
“Üzgününüm amam bana neden anlatıyorsun bunları?”
“Çünkü annem gideli tam elli yıl oluyor.”
Anlık olarak istemsizce geri çekildim. Akıl hastası olan annesi değildi. Karşımdaki kişi benimle yaşıt ya da en fazla birkaç yaş büyüktü. Annesinin elli yıl önce ölmüş olması mümkün dahi değildi. Karşımdaki gerçek bir akıl hastası vardı ve de nasıl davranmam gerektiğinden emin değildim.
“Uyarın için teşekkür ederim.” Hızlıca sudan çıktığımda kanayan elimden birkaç damla suya düşmüştü bile. Arkamdan gelmemesini umarak arkama bile bakmamıştım. Asfalt yola geldiğimde ise dümdüz yola basıyor olmayı garipsemiştim. Ya da acıya alışıyordum. Adımlarımı hızlandırarak evin önüne varmıştım. Ayaklarımı ve ellerimi evin önündeki çeşmede yıkayıp kum ve ufak taşlardan arındırdığımda camın kenarına bırakılmış terliklere uzanmış ve ardından onları giyerek dış kapıdan girmiştim. Merdivenleri çıkarken ıslak ayaklarımın terliklerle çıkarttığı rahatsız edici sesi duymuyordum dahi. O denli yorgundum ki, yok sayıyordum ya da.
Kapı hafif bir gıcırtı ile açıldığında sessizliği bozan tek şey gıcırtıydı bu da evde kimsenin olmadığını işaret ediyordu. Bunu umursamadan terlikleri kapıda bırakıp hızlıca banyoya yöneldim. Dolaplardan bir havlu almış ve suyu açmıştım. Suyun altına girdiğimde bedenim eskisi kadar huzurlu hissedemiyordum. Ama yine de temizlenmek iyi gelmişti. Kumlardan tamamen arındığımda bedenime havluyu sardıktan sonra dolapta bulduğum bir sargı bezini de elime sarmıştım. Tuzlu suyun mikrop kapmasını önleme de yeterli olacağını umuyordum.
Islak saçlarıma bir örtü sararak kurutma zahmetine girmemiştim. Üzerime çöken ağırlığı hissedebiliyordum. Üzerime uzunca bir etek ve onun inceliğine karşıt bir şekilde uzun kollu kalın bir kazak giymiştim.
Ardından dilimin damağımın kuruduğunu fark ederek mutfaktan aldığım bir bardak suyu tek seferde bitirmiştim.
Koltuğa kendimi bıraktığımda sert koltuk bir bulut gibi beni içine çekmiş ve istemsizce hissettiğim dalgalanmalar ile uykuya dalmam pek sürmemişti. Huzurlu ve de derin bir uyku genellikle büyük bir huzursuzluktan gelirdi.
Sabah uyandığımda yapılacak en mantıklı şey çoktan hazırlanmış olan aileme uyum sağlamaktı. Olanlar büyük bir kabustan ibaret olmalıydı. Zihnim bana oyun oynuyordu belki de. Silas’ın aksine rüya yorumları ve de falcılarla işim olmazdı. Bu sebepten bu tarz şeylerin ihtimali dönmüyordu kafamda.
“Daha yeni uyanmana inanamıyorum Meira. Kahvaltı sonrası çıkacağız.”
Annem gitmek için heyecanlıydı burayı sevmediğini biliyordum onu anlayabiliyordum da. Su korkusu olan bir kadını sahil kasabasında kalmak rahatsız ederdi. Ben küçükken babamla özellikle bu konuda büyük kavgalar ettiklerini hatırlardım. Ama bir süre sonra annem başladığı terapi etkisiyle belki de buraya aile ziyareti bahanesiyle az da olsa gelir olmuştu. Onu denizden daha çok korkutan bir diğer şeyde yalnızlıktı. Her zaman yanında birini isterdi. Babamla ne kadar tartışırlarsa tartışsınlar ilk adımı atan hep annem olurdu.
“Yatakları topladım.” Yorgan ve çarşafları içine koyduğum dolabın kapağını kitlerken acele eder bir halim yoktu. Kendime gelebilmiş sayılmazdım.
“Silas hala gelmedi mi?” Annemin gerginliğinin asıl nedeni şimdi anlaşılıyordu.
Silas her zamanki gibi söz dinlemeyip sabah erkenden yüzmeye gitmiş olmalıydı. Annem suya yaklaşmadığı gibi biz her yaklaştığımızda da kendini bir ipin ucunda gibi hissederdi.
Babam annemin bu fobisi hakkında soru sormamızı istemez hazır olduğunda anlatacağına emin olduğunu söylerdi.
“Yoldadır hayatım, çayını iç hadi soğuyacak.” Kahvaltı masasına geçtiklerinde ben hala valizimi toparlıyordum. Karnım acıkmıştı belki de üzerimdeki bu halsizlik hali ile bir dizi halüsinasyon görmüştüm. Evet kesinlikle böyleydi. Peki neden Silas’ın yüzmeye gitmesi beni de en az annem kadar endişelendirmişti?
Kuruntu yapıyordum. Yağlanmaya muhtaç kapıdan gelen ses bunu kanıtladı.
“Ne derler su çarşaf gibiydi!” Silas her zamanki gibi yüzünde kocaman bir gülümseme ile girdiğinde annem ondan tarafa dönmemişti bile. Silas yanağına bir öpücük kondurarak gönlünü alana kadar surat asmıştı. Kahvaltı masasına yetişip karnımı doyurduğumda biraz daha dinç hissediyordum kendimi.
“Meira yukarı katın merdivenlerinden kolileri indirmeme yardım et.” Silas ile konuşmak istiyordum ve bu iyi bir fırsattı arabada herhangi bir şeyin konusunu açıp ailemi endişelendirmek istemiyordum.
“Bu kadar koli nereden geliyor.”
“Şehirde markete sahip olduğumuzu bilmiyorlar.” Bu kadar şeyi bagaja yüklemek zor olacaktı. Ama aralarında gül reçeli olan kavanozlar olduğunu bildiğimden ses etmiyordum. Gıda israfı olmaması adına bizde çoğunu komşularımıza dağıtacaktık garip bir adetti. Ama bu paylaşım buradaki insanları mutlu ediyordu.
“Emiar yine reçellerimi unutmamış.” Silas ile muhabbetti nasıl o tarafa çekeceğimi bilemiyordum.
“Ne mutlu sana!”
“Bana sormak istediğin bir şey yok mu?” Fark etmemiş olamazlardı.
“Eğer annemin tepkisini soruyorsan, o konuda şansın yaver gitti.”
“Nasıl yani?”
“Sen gecenin bir vakti yüzmek istediğini söyleyip bir daha yanımıza uğramadığında-”
“Ne?” Lafını kesmiştim neden bahsettiğini hatırlamıyordum.
“Eve geldiğimde anneme üst katta uyuyakaldığını söyledim. Zaten gün içinde eve uğrayan çok olmadı. Öğlene doğru annem yukarıda uyumaktan sıkılmış olduğunu aşağı koltuğa indiğini söyleyince atlattık işte.”
Gece vakti yüzmek istediğimi söylememiştim.
“O gece yüzmek istediğimi söyledim?”
“Meira sen iyi misin? İçmiş miydin?”
Silas gerçekten şaka yapmıyordu, farkında değildi gibi. Ama bu mümkün değildi. O gün adeta denize çekilmiştim bir el tarafından. Gerçeklik algımı daha da sorgulamaya başladım. Silas hatırlamıyordu belki de gerçekten onun dediği doğruydu ve de o kadar çok uyumuştum ki hayal görmüştüm. En iyisi Aysia ya da Muran’a uğramaktı gitmeden. Belki o gece Silas çok fazla içmişti ve de başıma geleni hatırlamıyordu. Emin olmak için mutlaka onlara da sormalıydım. Elimdeki kolileri zemin katın merdiven başına bırakıp hızlıca terliklerimi giydim. Silas beni görürse mızıkçılık edebilirdi ama şu an amacım işten kaçmak falan değildi.
Hızlıca birkaç ev ötede olan Muran’ın evinin kapısını çaldığımda paniklemiş ifademi azaltmaya çalışıyordum.
“Bahçedeyiz.” Buranın sesini duyduğumda kapının önünden ayrılıp arka bahçeye yöneldim.
Emiar gelenin ben olduğumu gördüğünde beni yüzündeki geniş gülümseme ile hemen yanına çağırmıştı. Ailecek kahvaltı yapıyorlardı. Bir anda gelmem doğru olmamıştı.
“Kusura bakmayın böldüm sizi.”
“Duymamış olalım Meri.” Muran kalkmış Emiar yanına zar zor sığmışken üstüme dayanmıştı. Tam dayaklık dedikleri tiptendi.
“Sabah sabah hangi dalga vurdurttu kıyıya?”
“Muran kulaklıklarım sende kalmış olmalı.” Konuşmak istememi bu şekilde anlamasını ummuştum ama hem uykulu halinin verdiği ayıkmazlık ile sordu.
“Ne kulaklığı?” Omzuma dayanan vücudunu iteklediğimde düşmeden zor toparladı ve ayıktı.
“O mor kulaklıklar seninin miydi?” Başımı onaylar anlamda salladığımda içeri yönelmişti. Bende masadakilerle selamlaşıp ardından ilerlemiştim.
“Sabah sabah ayrı bir alık oluyorsun.”
“Kabasın.”
“Biliyorum şekerim.” Muran benim yaşıtımdı aramızdaki tatlı atışmalarla kuzen gibiydik. Ama bir noktada sınırlarım olduğunu da biliyordu. Daha doğrusu beni tanıdığından bana hangi günler bulaşıp hangi günler bulaşmaması gerektiğini çok iyi biliyordu. Onu bu yüzden ayrı seviyordum.
“Ne oldu peki?”
“Bir şey sormak istedim.”
“Sabahın köründe?”
“Öğlene girdik bile sen geç uyanmışsın.”
“Şekerleme yapıyorum şekerim.” Beni taklit ettiğinde gülerek omzuna vurmuştum. Merdivenlerin ortasındaki holdeki sandığa oturduğumda karşıma gelmişti.
“Dökül bakalım.”
“Geçen gece, kayıklarda-”
“Bir açıklama yapmak zorunda hissetme sakın Meri.”
“Ne?”
“Normalde içmediğini hepimiz biliyoruz. Kötü bir günündü.”
“Gecenin o saatinde denize girmek istedim değil mi?”
“Hatırlamaman normal, alışık değilsin.
“Hatırlamıyorum.”
“Anlatmak istersen dinlerim ama zorlamıyorum.”
“Biliyorum.” Kollarını bana doladığında kendimi huzurlu hissettim. Kafam patlayacak gibiydi, şu an çok kötü görünüyordum herhangi bir şaka yapıyor olamazlardı.
“Teşekkürler Muran.” Onları uyarmalı mıydım? Ya bariz bir şekilde şizofrensem ve de bunu fark etmeye başladıysam. Bu çok kötü bir ihtimaldi düşünmek bile çıldırtıyordu. Yerimde sabit duramıyordum. Sandıktan zıplayarak kalktığımda eteğim kilide takılmıştı.
“Ah eski şey.” Muran kilitten eteğimi kurtarırken kırılmıştı kilit.
Özür dilemeye yeltendiğimi anladığında böldü lafımı.
“Saçmalama Meri.” Sandığın kapağı sanki onu kapalı tutmak için o kilit büyük bir uğraş veriyormuşçasına hızla açıldı. Sandığın içinden öncelikle büyük bir toz kütlesi çıktı. Ardından içindekiler daha belirginleşti. Bu sandık bir sürü istiridye ile doluydu. İstiridyeler ilk bakışta normal gözüküyordu. Lakin bazılarının içinden taşan kağıtlar dikkatimi çektiğinde kaskatı kesilmiştim. Elim sabah tekrar cebime koyduğum istiridyeye gitti.
“Bunlar ne?” Muran bir tanesini alıp açtığında içindeki kağıda o da şaşırmıştı. Kağıtta bir cümle yazıyordu.
Hapsolmamak için bir kabusa, aynı yerde dolunayda.
O kağıtta yazanları okurken yüzümdeki ifade donmuştu. Bu nasıl bir şakaydı böyle. Yapılacak şey miydi?
“Gerçekten sınırı aştınız.”
“Ne?” Cebimdeki istiridyeyi çıkarıp göğsüne vurduğumda onun yüzündeki şaşkınlık ifadesine anlam veremiyordum. Baya güçlü bir prodüksiyona sahip bir şaka oynamışlardı.
“Aklımı yitiriyorum sandım.” Sesim titriyordu adeta. Böyle bir şaka olamazdı. Bu kadarı fazlaydı.
“Meri neyden bahsettiğini anlamıyorum.” Muran göğsüne çarpmam ile yere düşen istiridyeyi açtığında içinde az öncekinin benzeri bir el yazısı ile yazılmış cümleyi gördü.
“Meri bunu ben hazırlamadım.”
Ona inanmak istemiyordum ama gözlerindeki ifadenin yalan söylemeyeceğini de biliyordum.
“Meri bunu nereden buldun?”
“Okyanus verdi onu bana.” Aklımı yitirdiğimi düşünebilirdi ama sorun yoktu çünkü bende aynını düşünüyordum.
“Nasıl yani?”
“Kıyıda buldum, sabah uyandığımda.”
“Okyanus kıyısında mı uyandın?”
“O gecenin sabahı.”
“O zamana kadar alkolün etkisi vücudundan gitmiştir.” Sarhoş değildim, o gece yüzmeye gitmemiştim. Bunlar net bir şekilde bildiklerimdi ama bunları da söyleyerek kendi kafam bu kadar karışıkken onu da dahil etmek istemiyordum.
“Silas eğer bu onun bir şakası ise çizmeyi çok aştı!” Sİnirle söylediğim cümle ile merdivenlere yönelmiştim ki Muran bileğimden yakalayarak durdurdu beni.
“Bunun bir şaka olduğunu sanmıyorum Meira.”
“Ne olacak?”
“Yas ayına girmek üzereyiz, elli yılın ardından.”
“Peri masallarına inanacak yaşı çoktan geçtik Muran.”
“Kaylan aklını bir peri masalı uğruna mı yitirdi?” Muran’ın yüzünde büyük bir endişe yer etmişti.
Bu saçma şeyleri nasıl bağdaştırmıştı aklım almıyordu. Kaylan o sabah karşılaştığım adamdı. Annesini kaybetmişti. Anlattıkları aklımda yer ettikçe bunların zihnimin bir oyunu olduğuna daha da ikna oluyordum.
“Meira yas bir ay sonra. Buradan hemen gitmelisin.” Muran gerçekten endişeli duruyordu.
“Silas’a çok yüklenmeyeceğim Muran şakayı hafifletmeye çalışma.”
“Meri şaka yapmıyorum.” Sesi gerçekten çok ciddiydi ve bu beni de tedirgin etmeye başlıyordu.
Sandıktan birkaç istiridye daha açtı ama hepsinde aynı şey yazıyordu. Daha fazla kırmadı benim elimdeki istiridyeyi de içine atarak kapağını kapadı.
“Doğru arabaya.” Beni adeta ardımdan itmeye başladığında anlam veremiyordum. Buranın yerlileri arasında dolanan yas inanışı çocuklara masal olarak anlatılmaya başlandığından beri pek ciddiye alınmazdı. Sadece Kaylan’ın acısına duyulan saygıdan dolayı yas törenlerine özenirlerdi.
“Muran saçmalıyorsun.” En azından içimi rahatlatmak için bunun bir şaka olduğunu söylemesini bekliyordum ama hayır yoktu.
“Bin arabaya ve uzun süre dönme.” Araba yolculuğu boyunca dediklerini ve de sandığı düşünmüştüm eve geldiğimizde yol yorgunluğunu bahane ederek odama geçtiğimde ne bir valiz açmış ne de üzerimi değiştirmiştim. Üzerimden kamyon geçmiş gibiydi. Bu kabusu yahut kötü şakayı unutacaktım. Şimdi çok uzaklardaydım, yasa daha bir ay vardı bu o hurafe inanışlarla ilgili olamazdı. Buradaki hayatıma huzurla devam edebilirdim.
Bazen rüyalar, kabus; hayaller, lanet. Gece vakitlerinde kabuslar sebebi ile bölünmüştü uykum. Geleli kaç saat emin oluyordu emin değildim ama Silas mışıl mışıl uyuyordu. Dalga seslerinin gerçek mi olup olmadığını algılayamıyordum. Resmen gerçeklik algım benimle büyük bir oyun oynuyor olmalıydı.
Bu belirsizlik içimi o denli huzursuz ediyordu ki ne yapmam gerektiğini dahi doğru düzgün düşünemiyordum. Hem içimi huzursuz eden bir şeyler vardı hem de anlamlandıramadığım. Sanki sürekli birilerinin aklındaydım ve bu bende büyük bir kulak çınlaması oluşturuyordu. Saat kaçtı bilmemekle birlikte doğrulduğumda yastığın desenlerini yüzüme yansıtacak kadar çok uyumuştum.
Elim telefona gitmeden önce biraz hava almak için balkona çıktım. Karşı bina önünü kapasa da okyanusun bir kısmı buradan görünüyordu. Dalgaların sesini hala istemsiz olarak duyduğumda ne yapmam gerektiğinden pek emin değildim.
Bir belirsizlik düğümü vardı ve bu ipleri kendime dolayıp hapsolmadan çözmeliydim. Balkona ne zaman çıksam alt tarafa park etmiş arabaya atlamayı düşünürdüm. Bu her zaman çok eğlenceli gelirdi gözüme, ilk katın balkonu olduğundan arabanın tepesine pek yakındı. Geceleri evden çıkmak için mükemmel bir yöntemdi. Silas bunu muhtemelen daha önce kullanmıştı. Ayaklarımda bir şey yoktu, çok önemli değildi.
Arabanın üzerine atlarken kaymamaya özen göstermiştim. Zaten çok mesafe olmadığından çokta zor olmamıştı. Neyi neden yaptığınızı anlayamadığınız vakitler olurdu ya. Sanırım onlardan birindeydim ve de nasıl çıkacağımı düşünmüyordum dahi. Ayaklarım kendi kendine ilerlerken dalgaların kıyıya vurarak yaptığı sesi daha yakından duyabiliyordum. Ayaklarım ıslanmaya başladığında vücudumdaki karıncalanma hissini hissedebiliyordum. Suda hızlıca ilerledikten sonra hızlıca dalmıştım. Karıncalanma hissi artıyordu bedenim hareketsizleştikçe daha da ilerliyordu adeta süzülerek yüzmeye başladığımda ardıma bakmaya çekiniyordum.
Bedenimde meydana gelen bu değişim beni oldukça ürkütüyor ama aynı zamanda da tatmin ediyordu. Sanki bu forma girmek için kıvranmıştı derim. Suyu kendine arzulatmıştı adeta. Suda ilerlemeye devam ederken ellerimi önüme almış ve onlarda gördüğüm değişim ile daha da hızlanmıştım. Kendimi durduramıyor daha doğrusu bunu nasıl yapabileceğimi bilmiyordum.
Daha da hızlandıkça ne ne tarafa yüzdüğümü ne de nereye varacağım konusu daha büyük bir bilinmez halini alıyordu.
“Bu hızla bir yere çarpacaksın.” Duyduğum ses afallamama sebep oldu. Bir anda durulmuştum. Hala yatay yüzme pozisyonunda olsam da artık hareketsiz olduğumdan ilerlemiyordum. Etrafıma bakındığımda resif gibi bir yerdeydim her yerde mercanlar vardı. Mercanların arasında dolanan balıklar ve biraz ilerde yüzen bir yunus haricinde etrafta kimse yoktu. Zihnim benimle oyun oynuyor olmalıydı.
“Kendinde değil misin sen?” Yunusun bana doğru ilerlediğini sezebiliyordum. Hala sesin nereden geldiğini anlayabilmiş değildim. Gıcırtılı bir sesti bu sebepten cinsiyet hakkında da çıkarım yapamıyordum.
“Uvayı fazla kaçırdıysan uğraşmayacağım.”
“Neyi?” Anlık dalgınlıkla ağzımı açtığımda, ağzıma su doluyor gibi hissetmemiştim. Dilimi oynatırken suyun yoğunluğunu hissedebiliyordum oysa. Ama suyu yutmuyordum ya da boğulduğumu hissetmiyordum.
“Uva.” Yunus daha da yakınımdaydı, o konuşuyor olamazdı.
“Yunus mu konuşuyor?”
“Tabii ki ben konuşuyorum, bu sazanlar nereden bilecek uvayı.” Yunus kıpırdandığında tamamen aklımı yitirme sınırlarındaydım. Çizgi filmlerden birinin içinde gibiydim. İzlerken özenir onlar gibi olmak isterdim ama şuan bunun gerçekliğini kavrayabilmekte oldukça zorlanıyordum.
“Aklım bana nasıl bir oyun oynuyor.”
“Kayıp mı oldun?” Hayvan yaklaştıkça geri çekiliyor ve irkiliyordum. Etraf klasik bir su altıydı. Burada kaybolmak ya da yön bulmak imkansızdı.
“Ben inanamıyorum.” Başta korkunun ele geçirdiği vücuduma istemsiz bir heyecan doluyordu. Ellerime baktım önce nasıl bir forma girdiklerini yüzerken seçememiştim. Parmaklarım arası çıkan ince perdeler elimin üzerinden uzanıyordu omzuma kadar. Üzerimdeki kazak ve etek duruyordu. Ama eteğin altından uzanan kuyruğu az çok seçebiliyordum. Ne tam filmlerdekinin aynısı ne de çok farklısıydı. Oldukça inceydi her açıdan. Koyu gri bir kuyruğum vardı, pullar suyun yansıması ile parlak gözüküyordu.
Eteği çıkartmak istesem de koyabileceğim bir yer yoktu ve de sudan çıktığında tekrar ihtiyacım olacağını biliyordum. Kendi etrafımda dönerek yüzeye yöneldiğimde bu sefer yaptığım hızın farkındaydım ve bunu bana yaptıran içimdeki heyecandı.
“Bu çok güzel bir his.” Kendi etrafımda dönmeye devam ederken karşımdaki hayvan da bana katılmıştı.
“Nereye gidiyordun?”
“Bilmiyorum.”
“Nereden geldin?”
“Karadan.” Hayvan benden uzaklaştığında onun da ne olup bittiğini anlamadığını düşündüm çünkü ben gerçekten de anlamıyordum.
“Görevde miydin?”
“Orada yaşıyordum.”
“Ama bu nasıl olur, üstelik tek başınasın.”
“Bilmiyorum.” Zaten anlamlandıramadığım bir durum içindeydim bir yunusa açıklama yapamazdım.
“Seni Palusin’e götürmeliyim.”
“Nereye?”
“Su altı şehri diyebilirsin. Bir kara canlısını ilk defa görüyorum.” Bende bir yunus ile ilk defa konuşuyordum her sabah beşte yapmaya çalıştığım bir alışkanlık değildi.
“Sana güvenebilir miyim?”
“Siz insanımsılar ve komplike duyguları.”
“Anlamadım.”
“Biz hayvanlarda güven, aldatma, bağ olmaz. Sever ya da sevmeyiz.”
“Ne güzel.” Hayvanlarla ilgili de pek bir bilgim yoktu, az çok korkardım onlardan zaten. Bu yunus konuşuyor olsa bile beni tedirgin ediyordu.
“O zaman beni takip et.” İtiraz etmeyi düşünecek kadar vaktim yoktu muhtemelen yapmamalıydım. Ama öte yandan karada olanları ve de başıma geleni merak ediyordum da. Karaya tekrar dönmek tenime suyu arzulatmak istemiyordum. Hem bu denli özgürce yüzebilmek eğlenceliydi.
“Hemen arkandayım.” Bir süre ilerlediğimizde bu işten keyif almaya başlamıştım. Arada etrafımda dönerek hızlanıyordum.
Fazla hızlandığımda ani bir çarpma ile kendime gelmiştim. Acıyan burnumu ovalarken karşımda gördüğüm dost canlısı yunus değildi. Yunustan biraz daha büyük bir köpek balığı vardı.
Onlarla ilgili izlediğim videolar başlarından aşağı ittirilmeleri gerektiğini söylerdi. Bunu yapmak için elimi uzattığımda hayvan sivri dişlerini çıkararak adeta gülümsemişti.
“Hayır!” Duyduğum ses yunusa aitti. Ben elimi uzatamadan beni ısırmaya yeltenen dişlerin arasındaydı.
“Kaç, Palusin’e git.” Yunus son nefesini verirken köpek balığı başını sallayarak dişlerindeki hayvanı atmaya çalışıyordu. Suda yayılan kan o kadar ağır bir görüntü ve tat veriyordu ki kusacak gibiydim. Beni korumak için kendini feda eden yunusa üzülürken onu dişlerinden atmada ilerlemiş köpek balığı ile aramızdaki mesafenin azlığı tüylerimi diken diken etti.
Kaçmam gerekiyordu ama donmuş gibiydi. Acı hissediyordum ve içimde büyüyen korku beni adeta yerime saplamıştı. Kuyruğum tutulmuş gibiydi. Ellerimi yukarı kaldırdım ve kendimi yukarı iterek yüzmeyi denedim. Pek başarılı olamayacağım gibi hissediyordum. Ellerim bir anda kavrandığında ise ister istemez daha fazla gerilmiştim. Birbirine bağlanmış ellerim birinin boynuna dolandığında hızlıca yukarı yüzüyorduk.
Karşımdakinin kim olduğunu algılayamıyordum, donmuş gibiydim.
“İyi misiniz?”
“Bunlar Reus’un köpek balıkları.” Karşımda yabancı biri vardı, tanıdık olamazdı zaten ama geçen gece gördüğüm kişi değildi. Kasıklarından başlayarak uzayan siyah bir kuyruğu vardı. Saçları kumrala dönük sarıydı. Çok uzun olmasa da anlaşılıyordu. Su ile sürekli hareket halinde değildi. Adeta yapıştırılmış gibi sabit duruyordu. Benim saçlarım ise arkamda adeta su ile dans ediyordu.
“Teşekkür ederim.”
“Yunus arkadaşın için geç kaldım.” Bu kesinlikle heyecan verici ya da merak etmem gereken bir şey gibi durmuyordu. Belki o yunusu kendi yolundan alıkoymasam bu şekilde olmazdı. Okyanus tehlikeliydi, okyanusa gelinmemeliydi.
“Tekrar teşekkür ederim kendi canım için.”
“Tek başınıza devam etmeniz güvenli olmaz.” Haklıydı ama bu üzerimdeki duruma sahip başkaları da varsa ,ki gördüğüm üzere vardı, onların yanında olmak istemiyordum. Bir an önce karaya çıkmalıydım.
“Karaya çıkmak istiyorum.”
“Görevde miydiniz?”
“Neden herkes bunu soruyor!? İnsanım ben, kara canlısı.” Sesim ister istemez yaşadığım gerginlikle yüksek bir tonda çıkmıştı.
“Öyle gözükmüyorsunuz. Mentis kaçağı mısınız yoksa?”
“Dediğiniz kelimeleri anlamıyorum. Kaçak falan da değilim.”
“Mentis akıl hastanesi.”
“Pasaportum ve kimliğim yanımda değil.”
“Omzunuz mu çıktı?”
“Anlamadım?” Karşımdakinin ağzından çıkanların tek kelimesini dahi anlamlandıramıyordum.
“Eğer omzunuzu açarsanız kontrol yapacağım.” Ne dediğini kesinlikle anlamıyordum. Omzumdan ne gibi bir kontrol yapabilirdi.
“Omzum mu?” Anlamadığımı anlamış olması gerekiyordu. Bu insanlara akıl hastası olmadığıma nasıl inandıracağım hakkında bir fikrim yoktu.
“Harflerinize bakmam gerekiyor.” Neden bahsettiğini hala anlamıyordum. Ayrıca kazağımın altında hiçbir şey yoktu, yani çıkarmam mümkün değildi. Buralı olmadığım üzerimdekilerden bile belli oluyor olmalıydı ama demek ki üstümdekiler onlara akıl hastası imajı çiziyordu.
“Ne harfi?”
Adam en sonunda gerçekten anlamadığıma ikna olmuş olmalıydı ki arkasını dönerek bana omzunu işaret ediyordu. Omzunda ince bir el yazısı ile kazınmış gibi duran iki harf vardı.
T. F.
Ama onun bilmediği bir şey vardı ki benim omzumda bu şekilde bir dövme yahut yara izi yoktu.
“Bende yok.”
“Güvenlik açısından kontrol etmem gerekiyor.” Israrlarım faydasız olacaktı ve de kaçmayı denediğim an beni yakalayabilecek hızdaydı yüksek ihtimalle. Ayrıca denize düşen yılana sığınırdı. Karşımdaki kesinlikle bir köpekbalığından iyiydi.
“Omzumu sıyıracağım ama daha fazla deli muamelesi yok.” Bir tepki vermese de arkamı dönmüştüm. Omzumu arkadan sıyıramadığımdan kazağı tamamen kaldırdığımda omuzlarım açıktaydı.
“Gördünüz mü? Harf falan yok.” Hızlıca kazağımı geri indirmiş ve yüzüne dönmüştüm.
“Bu mümkün değil, siz resmi olarak kaçaksınız.” Adamın yüzünde anlamlandıramayan bir ifade vardı.
“Karadan geliyorum.”
“Ama tek başınızasınız.”
“Tek arkadaşım öldürüldü.” Yunus aklıma geldiğinde istemsizce üzülüyordum. Hayvan ile karşılaşalı çok olmasa da önümde öldürülmesi beni oldukça etkilemişti.
“Benimle Palusin’e geliyorsunuz.” Bu yunusunda beni götürmek istediği yerdi. Ama bu şekilde emrivaki konuşulması ayrıca deli olduğumun düşünülmesi hoşuma gitmiyordu.
Daha çok itiraz etmem daha da deli bir görüntü de çizebilirdi. Ne yapmama gerektiğinden emin değildim.
“Pekala sizinle geleceğim.”
“Teklif sunmamıştım ama anlaşmamıza sevindim.” Üzerine yorum yapmadım, elimle yolu işaret etmesi için önü göstermekle yetindim.
“Gerçekten karadan geliyorsanız Viedan neden yanınızda değil?” Bana inanmadığını zaten biliyordum benim için şaşırtıcı olmamıştı.
“Bahsettiğiniz kişiyi tanımıyorum.”
“Bunun için şanslı sayılırsın.”
“Kötü biri mi?”
“En kötüsü.”
“Yoksa köpekbalıklarının sahibi falan mı?”
“Hayır. Onlar karanlık bataklıktan gelenler, Reus’tan.” Bu bahsettiği kişide Reus denilen yerden olabilirdi.
“Reus kim?” Adamın bakışları gitgide daha fazla bilgi vermek istemediğini belirtecek bir ifade yer ediyordu.
“Kim değil, bir batak.”
“Sana nasıl güveneceğim?”
“Seni kurtardım.”
“Belki de göstermelikti.”
“Adımı dahi sormadınız, güven konusuna dalmanız ilginç.”
“İsimler yanıltıcı olabilir.”
“Fikir edinmek için değil hitap etmek için kullanacaktınız.”
“Size ne diye hitap edeceğim?” Bir hitaba ihtiyacım olduğunu düşünmüyordum. Genel olarak sizli bizli bir hitap şekli işimi görürdü.
“Tiamat Frater madam.” Ufak bir reverans ile söylediğinde yüzme hızı kesilmişti. Aniden uyum sağlayamayıp biraz önünde durmuştum.
“Meira Ceidwen.”
“Memnun oldum Ceidwen.”
“Umarım ben de memnun olurum.” Ne demem yahut ne yapmam gerektiğini bilemiyordum. Ayrıyeten yüzündeki ifadeler seçilmiyordu pek fazla karşımdakinin. Ne düşündüğü hakkında çıkarım yapamıyordum ve de bu beni daha büyük belirsizliklere sürüklüyordu.
“Memnuniyetiniz önemli.” Hızlanarak yüzmeye devam ettiğinde sadece sessiz kalarak takip etmeye devam etmiştim.
Ne kadar yüzdüğümüzü ya da ne kadar ilerlediğimizi bilemiyordum. Üzerimde yorulma hissi yoktu, yüzdükçe hızlanıyor daha çok zevk alıyordum adeta.
“Dinlenmek isterseniz söylemekten çekinmeyin.”
“Durmak istemiyorum.” Daha da hızlandığımda gerçekten özgür hissediyordum.
“Nasıl isterseniz.” Daha ne kadar gideceğimizi bilmesem de şikayetçi değildi.
“Biraz yavaşlasak iyi olacak.” Ona ayak uydurmakta zorlansam da artık daha fazla hakimiyet sahibiydim. Daha yavaş bir şekilde ilerlemeye başladığımızda etrafı incelemekten düşüncelerime zar zor odaklanıyordum. Vücudumun geçirdiği evrim mümkün olmayan bir şeydi, kendimi her zaman hayalini kurduğum gündüz düşlerinden birinin içinde gibi hissediyordum.
Canım yanmıyor olsa kesinlikle rüyada olduğumu düşünecektim. Aklıma gelen diğer ihtimal şizofreni ve de çeşitlik zihinsel rahatsızlıklardı. Ama bu rahatsızlıkların içindeyken bunları bir ihtimal olarak düşünebilir miydim bilemiyordum. Etrafımızdan çeşit çeşit balık geçiyor ama ne bizden kaçınıyor ne de bizi fark ediyorlardı. Normaldi sanki her şey.
Adeta akvaryumdan okyanusa alınmış bir balık gibiydim.
“Sınıra az kaldı.”
“Sınır mı?”
“Bir nevi güvenlik bariyeri.”
“Benim güvenli olduğumu nereden biliyorsunuz?”
Aslında gözdağı verecek bir konumda asla değildim ama bu sayede içinde bulunduğum güçsüz durum kendini gizliyordu.
“Sizi zaten içeri bir suçlu gibi sokacağım.”
“Anlamadım?”
“Yani güvenilir biri olup olmamanız pek fark etmeyecek.”
“Neden bir suçlu gibi görünmeyi kabul edeyim?”
“Sınırdan geçmeniz için sessizliğiniz korumanız gerek.” Ellerime uzandığında ne yaptığını anlamamıştım. Ardından belindeki yosuna benzer iplerden birini aldı ve hızlıca bileklerime doladığında onu engelleyememiştim.
“İçeri girmek için başka şansın yok.” İtirazlarımı adeta ağzıma tıkarcasına konuşmuştu. Ellerimi çok sıkmasa da tenime yapışan yosunu zorlamam engellenmişti.
“Çıkarman mümkün değil, boşuna yorma kendini.”
“Bu nasıl gerekli olabilir?”
“Harflerin yok, sınırdan ancak suçlu olarak geçebilirsin.” Bahsettiği harfler sanırım gittiğimiz yerdeki kimlik gibi bir şeydi. İlk karşılaştığımızda da bunu sorduğunu hatırlıyordum. Belki de bir akıl hastasıyla beraberdim ihtimali zihnime gelemeden gitmişti. Kuyruğum vardı, okyanusun derinliklerindeydim. Gerçek akıl hastası kesinlikle bendim.
Biraz daha yüzdükten sonra gözlerime daha da inanamamaya başlamıştım. Bu mümkün olamazdı. Batan titanic mi yoksa Atlantis miydi bilmiyordum ama kesinlikle gerçek değillerdi.
“Sana olan merakım git gide artıyor.” Yüzümdeki inanamayan ifadeye daha da inanamayarak bakıyordu.
“Bu normal değil.” Sanırım aklımı tamamen kaybediyordum. Bembeyaz bir mimari vardı, sudan aşınmaması imkansız değil miydi? Ne saçmalıyordum? Ne düşüneceğimi şaşırdığım bir noktadaydım. Bembeyaz sıralı evler gözüküyordu, ilerledikçe ise evlerin en ötesinde duran büyük görkemli yapı göze çarpıyordu. Bir katedral gibiydi.
“Notre Dame’in Kamburu aşkına burası ne?”
“Andreas’ın kamburu yoktur, ellerinden o iplerin çözülmesini istiyorsan kelimelerini seçmeni öneririm.” Bunu gülerek söylemişti. Andreas ismi ikinciye geçiyordu. En kötüsü demişti onun hakkında, belki de bu katedralin sahibiydi ve de güçlü biriydi. Gücünü kötüye kullanıyor olabilirdi. Kafamda hemen ufak bir hikaye kurmuştum bile hakkında. Düşüncelerimin nereye gittiğini kontrol edemiyordum.
“Huysuz kamburlu katedral sahibi.”
“Sen ellerinden olmak istiyorsun herhalde?” Bunu söylerken yüzünde makara geçtiğini gösteren bir ifade vardı.
“Adı neydi buranın?”
“Palusin’e hoş geldin Meira Cleidwen.” Gitgide yaklaştığımızda herhangi bir sınır ya da kapı görmüyordum.
Belli bir bariyer beklemiştim sanırım kafamda. İzlediğim filmlerden çok şey bekliyordum çünkü gördüklerim filmlere dair çok şey barındırıyordu.
“Dur orada.” Ondan biraz önde gitsem de ani ikazıyla durmuştum. Çok hızlı bir şekilde önüme geçmişti.
“Sınırdan geçmeye kalktığın an seni emer.” Dediğinden bir şey anlamasam da istemsizce gerilemiştim.
“Önce ben geçeceğim, ardından açık tuttuğum alandan yüzeceksin.” Önünde hiçbir şey görünmüyordu ve o sıkıntı çekmeden geçmişti. Ardından belinden bir ip daha çıkardı bununla adeta su üzerinde bir daire yaptı ve de ardından daireyi bozulmadan bana doğru yüzmesi üzerine itti.
“İçinden yüzmen gerekiyor.” Biraz uzaklaşıp yuvarlağın içinden geçtiğimde gerilmiştim. Kuyruğumu fazla salladığımdan yosuna yapışmasına sebep olmuştum. Kuyruğun ucunda büyük bir sızı hissettiğimde Tiamatın kuyruğunun ucuna yerdeki kuma çakılmıştım. Acım artarken Tiamat acele ederek beni yosundan kurtarmaya çabalarken sınırda bir hortum dönüyordu adeta.
“Seni emmesi gerekiyor, yoksa sızın artacak.”
“Ne?”
“Fazla vakit yok.”
“Ya doğrudan batağa gideceksin ya da katedral dediğin yere.”
“Engelleyemez misin?”
“Hayır sınıra müdahil oldun, seni almadan durmayacaktır.” Hortuma benzettiğim şeffaf dalgalanma kuyruğumdan kasıklarıma çıkarken gerilmiştim. Kasıklarımdan yukarısında karıncalanma başlamıştı.
“Sanırım gerçekten güvenilmez birisin Meira Cleidwen.”
Belki de beni zindana atmak için böyle bir yöntem izlemişti ama ben kibar tavrına kanmıştım. Görüntü bulanıklaşırken tüm vücudum karıncalanmaya başlamış ve etraf birkaç saniyeliğine karamıştı.