Attığınız her adım geleceğinizi belirler. Hayat bize önce iki seçenek sunar. Sağ mı sol mu? İyi mi kötü mü? İleri mi geri mi? Evet mi hayır mı? Ve daha niceleri. Eğer bu iki seçenek bizim yolumuzu istediğimiz gibi yönlendirmiyorsa üçüncü seçeneği kendimiz yaratırız dimi? Aynen öyle. Bir de hayatın sizin için belirlediği bir dördüncü seçenek vardır. O seçeneğin ne zaman, nasıl ve hangi bahaneyle geleceğini bilmediğimizden bu seçenek bizim için bir sürpriz olur. Bu seçenek hayatın bize özel olarak belirlediği bir seçenek olduğu için bu seçeneğe bataklıktaymış gibi batarsınız. Bu bataklığın sonu ya iyidir ya da kötüdür. Herkesin kendisinin sıradan bulduğu bir hayatı vardır. Ya daha çok şey ister ya da daha çok şey yaşamak ister. Bir adam düşünün yaşayacağını yaşadığını düşünen. Kaybettikleri yüzünden kendini yalnızlığın karanlığına mahkûm eden. Hayatın ona verdiği dördüncü seçenekle birlikte pes eden bir adam. O adam yeniden doğmayı değil tamamen dibe batmayı seçen bir adam. Dördüncü seçeneğin gerçekleştirmiş olduğu olaylarla birlikte hayattan vazgeçen ancak zamanla intihar etmeyi kendisine yediremeyen Barlas Arslan. Önce çok sevdiği nişanlısını sonra nişanlısından bile daha çok sevdiği işini en sonunda da ortağını kaybetmekle beraber hayattan vazgeçmişti.
Her zamanki gibi saat 06.15 te uyanıp önce sabah sporunu yapmış sonra da duşunu alıp kendisine kahvaltı hazırlamıştı. Kahvaltısını bitirir bitirmez günün ilk sigarasını yakmıştı. Eskiden de içtiği sigarasına yaşadığı zor zamanlardan sonra daha çok bağımlı olmuştu. Bunun iyi bir şey olmadığını bildiği halde bırakamıyordu, bırakmıyordu. Neyse ki eski alışkanlıklarından sadece kötü olanını arttırmamıştı. Olaylardan sonra vakit öldürmek için evde kendini spora vermişti. Spora baya enerji harcıyor vücudu yansa, acısa bile umurunda olmuyordu.
Her sabah yaptığı gibi sigarası elinde, oturma odasındaki çalışma masasının rahat koltuğuna oturmuş, bilgisayarına girip evinde bulunan güvenlik kameralarının dün ne çektiğini izliyordu. Eskiden arkasını kollayan bir ortağı varken evinde güvenlik kameralarına ihtiyaç duymazdı. Şimdi ise ortağı yoktu bu yüzden yerine güvenlik kameralarını getirmişti. Güvenlik kameralarının kaydı dünden önceki günün, ondan önceki günün hatta ondan da önceki günlerin kayıtları gibi aynıydı. Her sabah uyandığında güvenlik kayıtlarını izlerken kendine acıyordu. Şu an ki hayatında her gün aynıydı. Eskiden özel dedektifti. Ortağıyla beraber bazen cinayet çözer bazen de çalınan eşyaları bulurdu ve daha nice şeylerde yaparlardı. Şimdi ise hayatı nefes almak gibi sıradan ve sıkıcıydı. Şu an hayatı tamamen sade ve onun sevmediği bir türdendi.
Babasının hapse girmesiyle ve annesinin ülkeyi terk etmesiyle babasına ait olan malların bazısı Barlas almıştı. İş yerleri dışındaki geri kalan mal ve mülkler annesinin ve abisinindi. Babasının iş yerlerini ne kendisi ne de annesi ile abisi alabilmişti. Devlet, babasının iş yerlerini el koymuştu. Barlas bunu sorun etmemişti. Ettiği tek şey lanet etmek oldu. Babasının bir çöpünü bile istememesine rağmen annesinin ısrarlarıyla almıştı. Her ne kadar babasının çoğu mal varlığına sahip olsa da küçük bir evde yaşıyordu.
Güvenlik kayıtlarını izlemeyi bitirir bitirmez bilgisayarını kapatıp yerinden kalktı. Biten sigarasının yerine yenisini yakıp yavaş ve emin adımlarla çalışma masasının karşısındaki kitap rafına yaklaştı. Tam göz hizasında duran çerçeveye baktı. Çerçeve de aşık olduğu kadınla nişanlandıkları günün resmi vardı. Aslında iki resmin yan yana kolajlanmış haliydi. İlk resimde ikisi de aşırı mutlu bir şekilde gülerek ellerini hafifçe yukarı kaldırıp yüzüklerini ve yüzüklerine bağlı kırmızı kurdeleyi göstermişlerdi. İkinci resimde ise elleri aynı hizada havada tutup birbirlerinin ellerini sıkı sıkı tutmuşlardı aynı zamanda da öpüşmüşlerdi. Barlas yorgun gözlerini resimdeki nişanlısının kafasında bulunan çiçek tacına çevirdi. O tacı o gün kendi elleriyle sevdiği kadının kafasına takmıştı.
Barlas başını hafifçe sağ tarafa çevirip bu sefer ortağı ve ortağının eşiyle çekildikleri resme baktı. Ortağının eşi, ortağından sekiz yaş büyüktü. Kadın kocasından yaşça büyük olsa da görünüş olarak ondan küçük görünüyordu. Barlas kadınların bu özelliğini çok harika bulurdu. Yaşını göstermemeleri onun için etkileyici bir özellikti. Bir anlığına ortağının eşi Fulya'yı düşündü. Ortağı öldükten sonra eşi, kız kardeşinin yanına yani Fransa'ya taşınmıştı ve ondan sonra onunla hiç iletişime geçmemişti. Keşke halini hatırını sorsaydım diye geçirdi içinden.
Kitaplığın önüne gelip bu iki resme bakarak düşünmek, Barlas'ın günlük rutinlerinden biriydi. Aşık olduğu kadına ve ortağına bakıp suçlu olduğunu düşünmeye doyamıyordu. Bu kendisine acı çektiriyordu. Her insanın bildiği o suçluluk duygusunu, o da onları koruyamadı diye kendine tattırıyordu. Nişanlısını bir trafik kazası sonucu kaybetmişti. Hep lanet ettiği o günü unutamıyordu. Nişanlısıyla tartışmış, tartışma sonucu da kaza yapmışlardı. O gün Barlas hafif çiziklerle ve kolunun kırılmasıyla kurtulmuştu. Ancak nişanlısı o kadar şanslı değildi. Yoğun bakıma kaldırılmış ve birkaç gün sonra da vefat etmişti. Kısaca kendine acı çektirmek ve sevdiğini unutmamak istiyordu. Ortağı ise vurularak öldürülmüştü. Barlas'ın zihninde hala ortağının cesedinin sol tarafında o kıpkırmızı görüntü vardı. İkisinin de cansız bedenlerini bir türlü unutamıyordu.
Kapının çalınmasıyla Barlas düşüncelerinden sıyrılıp gerçekliğe döndü. Sigarasını ahşaptan yapılma küllüğünde söndürüp kapıya yöneldi. Kapıyı açtığında karşısında ev sahibi olan Yasemin Hanımı gördü. Yaşlı kadın Barlas'ı iterek evine girdi. Ev sahibi haftada bir kiraya verdiği bütün evleri ziyarete gidip evlerinin durumunu kontrol ederdi. Barlas her ne kadar bunu sinir bozucu bulsa da kadına saygı duyuyordu. Ne de olsa evler onundu ve evlerinin iyi olup olmadığını bilmeye hakkı vardı. Tabi bunu kişisel alana saygı duyarak yapsa daha güzel olurdu. Yasemin Hanım evdeki dağınıklığı görünce kaşlarını çattı.
"Arslan! Burası bir ahır değil. Burası bir ev. Benim güzel evim neden bu kadar dağınık? Yine!", artık alışmıştı ev sahibinin onu azarlamasına. Ne zaman gelse evi dağınık buluyor ve Barlas'a laf ediyordu.
"Güzel evin sadece bir artı bir. Hala burada durduğuma şükretmelisin Yasemin teyze."
"Bu ne cüret! Benim evim bir artı bir olsa da mükemmel bir evdir. Sen yaşamayı bilmiyorsun. Hala bekar olman gayet normal.", ev sahibinin son sözü Barlas'ı kızdırmasına yetmişti ancak bir şey demedi çünkü ev sahibi, kendisinin ne yaşadığını bilmiyordu.
Barlas tekli koltuklardan birine oturup kollarını bacaklarına doğru yaslayıp derin bir nefes verdi. Ne dese ev sahibini etkilemeyecekti bu yüzden hiç karşı çıkmadan başını salladı. "Sende haklısın. Merak etme toplayacağım buraları."
Yaşlı kadın gözlerini kıstı. "Toplasan iyi olur. Zaten işin gücün yok bari bir işe yara. Neyse ben gidiyorum.", Barlas'tan cevap gelmeyince kadın gelir gelmez oturduğu koltuğundan kalkıp evden çıktı. Ev sahibinin gitmesiyle rahat bir nefes aldı. Kendini rahat bir şekilde koltuğuna yayarken etrafı inceledi. Aslında ev sahibi sinirlenmekte haklıydı. Yeri çarşaflar, kıyafetler ve çerez paketleri kaplıyordu. Orta sehpanın üzerindeki kirli bulaşıklara bakınca yüzünü buruşturdu. Bunları nasıl temizleyecekti? Bunları bıkkınlıkla düşünürken kapının tekrardan çalmasıyla kaşlarını çattı. Evine gelen sadece iki kişi vardı. Biri ev sahibi diğeri de bir arkadaşıydı. Ev sahibi az önce gelmişti. Yani onun tekrardan geleceğini düşünmüyordu. Arkadaşı da her zaman gelmez, gelse de geç saatlerde gelirdi. Gelen kişinin kim olduğunu merak ederek yerinden kalkıp kapıya yöneldi. Kapıyı hızlıca açıp gözlerini gelen kişiye dikti. Barlas karşısında, kucağında en az beş aylık bir kız bebeği taşıyan bir kadın görünce kaşlarını çattı. Kapıyı açınca aklının ucundan bile geçmeyeceği birini gördüğü için fazla umursamadan kadının ne istediğini öğrenmeye karar verdi.
"Buyurun kime bakmıştınız?"
Kadın önce boş gözlerle Barlas'a baktı sonra dudaklarını yalayarak konuştu. "Est-ce que tu parles français?" (Fransızca biliyor musunuz?)
Kadının Fransız olması Barlas'ı daha çok şaşırtsa da başını sallayarak onayladı. "Oui, qui cherchais-tu." (Evet kime bakmıştınız?)
"Êtes-vous Barlas Arslan?" (Siz Barlas Arslan mısınız?)
"Oui viens sur moi." (Evet buyurun benim.)
"Je suis la sœur de Fulya Bozdağ, puis-je te parler?" (Ben Fulya Bozdağ'ın kız kardeşiyim. Acaba sizinle konuşabilir miyim?)
Barlas vefat eden ortağının eşinin adını duyar duymaz geri çekilip kadının içeriye girmesi için yol açtı. Kadın içeriye girip etrafa bakıp hafifçe gülümsedi. Etrafın dağınık olması hoşuna gitmişti. Tabi hemen gülüşünü soldurdu. Sonuçta bir bebek böyle bir ortamda büyütülemezdi. Barlas kapıyı kapatıp kadının oturduğu koltuğun karşısına oturup bacağını diğer bacağının üzerine atıp arkasına yaslandı.
"Je vous écoute, madame." (Sizi dinliyorum hanımefendi.), diyerek kadının daha rahat konuşabilmesini sağlamaya çalıştı.
Kadın kucağındaki bebeğin daha rahat oturmasını sağlayıp dolu olan gözlerini Barlas'a çevirdi. " Je m'appelle Roesia, nous sommes frères et sœurs avec Fulya" (Adım Roesia. Fulya ile babadan kardeşiz.), Roesia aksanı yüzünden 'Fulya' ismini fazla iyi telaffuz edemiyordu. Bu da Barlas'ın tuhafına kaçıyordu. Başını sallayarak Roesia'nin devam etmesini işaret etti. O da devam etti. " Je m'appelle Roesia, nous sommes frères et sœurs avec Fulya Il y a un peu plus d'un an Fulya est venu en France. Elle a dit que son mari était mort, et elle a dit qu'elle était enceinte, qu'elle était ma sœur, je l'ai aidée." (Bir yıldan biraz fazla bir süre önce Fulya Fransa'ya geldi. Eşinin vefat ettiğini ve kendisinin hamile olduğunu söyledi. O benim ablamdı. Ona yardım ettim. Hep yanında oldum ama.), durup eliyle ağzını kapatıp gözlerinden yaşlar süzülmesine izin verdi.
Duyduklarına şok olan Barlas aklına direk Fulya'nın öldüğünü gelince gözlerinin dolduğunu hissetti. Dolu gözleriyle direk hiçbir şeyden haberi olmayan minik kıza baktı. Roesia ağlamasını kontrol altına alır almaz devam etti. " Je serai toujours là, mais deux sont morts dans un accident de la circulation avant que la seule demande ne soit enterrée à côté de sa femme en Turquie, alors ici. İl avait déjà été enterré ici en tant que Turc, alors je suis venu en Turquie et j'ai amené." (İki gün önce trafik kazasından hayatını kaybetti. Tek isteği burada yani Türkiye'de, eşinin yanına gömülmekti. Zaten kendisi bir Türk olarak burada gömülmeliydi. Bu yüzden Türkiye'ye geldim ve yeğenimi de getirdim.), yeğeninden bahsince gülümseyip yeğeninin başından öptü. Minik bebeğin bu öpücük çok hoşuna gittiğinden gülerek ellerini yukarıya aşağıya doğru salladı. Barlas, bebeğin gülücük seslerini duyar duymaz hüzünle gülümsedi. Ortağının ne kadar çok baba olmak istediği aklına geldi. Hele bir kız bebeğinin olması daha çok istiyordu.
Kızının kahramanı, ilk aşkı ve gözdesi olmayı hep Barlas'a dile getirirdi. Her zaman kızının ilk kelimesinin 'baba' olmasını hayal ederdi. Barlas'ta, ortağının bu hayallerine içten bir şekilde gülümser ve hayallerinin gerçek olmasını dilerdi. Şimdi karşısında ortağının en büyük hayali vardı ancak ortağı yoktu. Bunu düşünmek her ne kadar kendisini üzse de bir o kadar da gülümsetiyordu. Kendisi burada olmasa da hayali ve bir parçası buradaydı. Roesia, Barlas'ın gülmesinden mutlu olmuştu. Barlas bunu fark edince eski haline dönüp Roesia'ye baktı.
"Événement vraiment triste Fulya était plus que la femme de mon partenaire, elle était une bonne amie et une bonne sœur pour moi." (Gerçekten çok üzücü bir olay. Fulya, ortağımın eşinden fazlasıydı. Benim için iyi bir dost ve abla olmuştu.)
Roesia dudaklarını birbirine bastırıp başını salladı. " Je suis si content d'entendre ça. Parce que je vais te demander quelque chose." (Bunu duyduğuma sevindim çünkü sizden bir şey rica edeceğim.)
"Bien sûr, vous êtes." (Tabi buyurun.)
"Ma situation financière n'est pas très bonne. C'est pourquoi..." (Benim maddi durumum çok iyi değil. Bu yüzden...)
Roesia'nin cümlesini fark ettiği şeylerden sonra elini kaldırarak kesti. Parmağında taşlarla dolu yüzüğü, onun arkasındaki sade nişan yüzüğünü, bebeği sıkıca tutan ellerini gördüğünde ve hafif kısılan sesini işittiğinde Roesia'nin yalan söylediğini tahmin etti ve bu tahminini ona gerçek olabileceğini düşündüğü şeyle açıkladı. "Ne mentez pas, vous avez une bonne situation financière, mais vous voulez que je l'adopte parce que votre fiancé ne veut pas engendrer un bébé qui n'est pas le sien." (Lütfen yalan söylemeyiniz hanımefendi. Maddi durumunuz iyi ancak nişanlınız kendisine ait olmayan bir bebeğe babalık yapmak istemediği için bebeği evlat edinmemi istiyorsunuz. Doğru mu?)
Duyduğu doğru sözlerle bakışlarıyla şaşkınlığını dile getirdi. Onun bu haline gülerek havada olan elinin işaret parmağıyla kitaplığını gösterdi. "Je suis fan de Sherlock Holmes." (Sherlock Holmes hayranıyım da.)
"Compris." (Anladım.)
İkisi de birkaç dakika sustu kaldı. İkisi de bakışlarını odada tek ses çıkaran şeye doğrultmuşlardı. Tatlı mırıltılar çıkaran bebeğe. Roesia yavaşça başını kaldırıp Barlas'a çevirdi. "Je l'aime comme il me plait de me voir mal mais je veux déjà qu'il vive en Turquie Ma sœur ne peut pas le regarder." (Lütfen beni kötü görmeyin. Onu bende çok seviyorum ancak ona bakamam. Zaten eminim ki ablam onun Türkiye'de yaşamasını isterdi.)
Barlas birkaç saniyeliğine gözlerini kadının gözlerinden ayırmadı. Bebeği evlat edinirse hayatta bir amacı olacaktı. Yalnızlıktan da kurtulabilirdi. Üstelik ortağı da kendisinin evlat edinmesini isterdi. Bu şartlar onu olumluya ittiği kadar bebeğin sevimliliği de bir o kadar yardımcı oluyordu evlat edinmeye. Gülümsedi. " Quel est son nom?" (Adı ne?)
"Çiçek."
Bebeğin adını duyar duymaz yüzü daha çok yumuşadı. Ortağı Engin kızının adını hep Çiçek koymak isterdi. Barlas nedenini sorunca da Engin kızarır ve içindeki iyi hislerle gülümseyerek, "O benim çiçeğim olacak. Babasının minik çiçeği. Benim kızım hem mis kokulu hem de gülüşü güzel olacak. Huyu da aynı kendisi gibi olacak. Onun ismini sorduklarında da 'babasının minik çiçeği' diyeceğim.", derdi. Bunları o kadar heyecanlı söylerdi ki Barlas bile hayalini kurmadan edemezdi. Barlas ayağa kalkıp kadına yaklaştı. Diz çökerek Çiçek'in minik elini tutup öptü.
"Bonjour petite dame tu es si mignonne." (Merhaba minik hanımefendi. Çok şirin görünüyorsunuz.)
Çiçek gözlerini kısarak gülünce Barlas dayanamayıp onu kucağına aldı. Son birkaç yılda yaşadığı en huzurlu an olabilirdi. Çok sevdiği ortağının hayallerini şu an kucağında tutuyordu. Evet kararını vermişti. Onu evlat edinecek ve ortağının hep hayal ettiği gibi babası olacaktı. Daha bugün hayatın en diplerinde yaşadığını hissetmişti şimdi kendini yükseklerde yaşayan bir kral gibi hissediyordu. Çiçek'e sıkıca sarılıp kokusunu içine çekti. Bebekler cennet kokarlar derler ya artık kendisi bu söze daha çok inanmıştı. Kucağındaki minik kız o kadar güzel kokuyordu ki ne kadar koklasa az kalırdı. Başını geriye çekip, kendisini ve Çiçek'i izleyen Roesia'ye çevirdi. "Ne t'inquiète pas. Ne t'inquiète pas. Parler à mon ami avocat. J'apprendrai ce que je peux faire. J'obtiendrai mon meilleur permis de conduire." (Merak etme. Avukat arkadaşımla konuşup neler yapabileceğimizi öğreneceğim. Elimden geleni yapıp onu evlat edineceğim.)
"J'espère que vous pourrez le gérer au mieux." (Umarım en iyi şekilde halledebiliriz.)
Barlas, Roesia ile anlaştığını düşünerek. Çiçek'i sevmeye devam etti. Ona şimdiden çok ısınmıştı. Nişanlısı Havin, Barlas ile kendisinin çocuğu olmasını çok isterdi. Bunu hep Barlas'a dile getirirdi. Ancak Barlas daha genç olduklarını söyleyip Havin'in isteğini geri çevirirdi. Eskiden hep özgürlüğüne düşkündü. Hatta Havin ile evlenmeyi bile düşünmüyordu. Ona ne kadar aşık olsa da onunla sevgili olarak hayatlarını sürdürmek istiyordu. Tabi Havin'in ve ailesinin gizliden gizliye ettikleri ısrarlara dayanamayarak ona evlenme teklifi etmişti. İlk başlarda hep gidip Engin'e şikayet etse de sonradan Havin'in mutluluğu kendisine mutlu etmişti. Şimdi eskiye dönüp baktığında pişman oluyordu. Hep 'keşke' kelimesini kullanarak kendi kendine yakınıyordu.
Tabi bu keşke ile başlayan hiçbir dileği bir şeyi değiştirmiyordu. İşin tuhaf kısmı da keşke dememek için hayatını daha iyi yaşaması gerektiğini bildiği halde o hiçbir şey yapmamıştı. Bugüne kadar. Bugün kucağına bir hayat gelmişti. En yakın arkadaşı, kardeşi, ortağı kısacası her şeyi olan adamdan ve ablası, arkadaşı, dünyanın en iyi aşçısı olarak gördüğü kadından bir parça. Günü Çiçek'i severek ve Roesia ile sohbet ederek geçirmişti. Kendisini bebeğe ve sohbete o kadar kaptırmıştı ki hangi ara akşam oldu onu da anlamamıştı. Akşam yemeğinden sonra Roesia'nin ve Çiçek'in yatması için kendi odasını vermişti. Onlar Barlas'ın odasına gidince Barlas'ta oturma odasında çok sevdiği kanepesinde oturmuş ayaklarını orta sehpaya uzatarak avukat arkadaşını arayıp Çiçek işini konuşuyordu.
"Eeee ne diyorsun? Bebeği evlat edinebilir miyim?"
"Bir sorun çıkacağını sanmıyorum. Bebeğin Türk vatandaşı olmasına sevindim. Bu işimizi kolaylaştıracaktır. Ben evrak işini hallederim ama burada senin de yapman gerekenler var."
Kucağına koyduğu çerez tabağından iki tane fındık attı ağzına. Fındıkları çiğnerken arkadaşı Pars'ın son dediği şeyle gözlerini televizyona dikmişti. "Ne yapmam gerekiyor?"
"Bebeğe iyi bir yaşam alanı sağlaman gerekiyor. Bir işin olmalı. Doğru düzgün bir evin olmalı. Bir bebek o ahır gibi evde yaşayamaz. Eğer ona iyi hayat koşullarını sağlamazsan devlet çocuğu senden alır."
Kaşlarını çattı. "Ama devlet korumasında olan bir çocuğu evlat edinmiyorum. Sadece annesi vefat eden bir çocuğu kendi himayem altına alacağım o kadar."
"Bu devletin ilgi alanında değil. Kanunlarda var. Eğer çocuğa iyi bir ortam oluşturmazsan senden kolaylıkla alırlar.", Pars'ın telefonu ucundan derin bir nefes verdiğini duydu. "Bak bunu ben sana diyorum. Babalık kolay değil. Bunu bir baba olarak söylüyorum. Sen iyi birisin Barlas ancak iyiliğin bir çocuğu büyütmen konusunda sana yetmez. Çocuğa iyi bir ev ortamı sağlamalısın. Bir işin olmalı çünkü babanın parası bir gün bitecek. Bir iş bulacağın için çocuğa iyi bir bakıcı ayarlamalısın. Sonuçta çalışacaksın bebeği tek bırakamazsın. Gerekirse ben sana bakıcı konusunda yardım ederim. Sen yeter ki dediklerimi düşün."
"Peki tamam. Hepsini halledeceğim. Yeter ki Çiçek'in babası olayım."
"Tamam. O zaman yarın cenazede görüşürüz."
"Görüşürüz."
Telefonu kapatıp bacaklarını orta sehpadan indirip çerez kasesini sehpanın üzerine koydu. İki elini de yüzüne koyarak içindeki bütün havayı dışarıya sertçe üfledi. Fulya ile uzun zamandır görüşmemişti. Aklına ara sıra gelmiş ancak kendisini Engin'in ölümünden suçladığından onu aramaya gönlü el vermemişti. Havin öldükten sonra kendisini toparlayamamıştı. Bu yüzden onu işten çıkarmışlardı. Kendisini toparladığı zaman geri dönecekti. Ancak hiç geri dönmemişti. Oysa işine geri dönmeyi karar verdiği gün Engin'in ölüm haberini almıştı. Engin'in yanında olamadığından hep kendisini suçluyordu. Hatta bu yüzden kendisinden nefret ediyordu. Şimdi de çok sevdiği ortağının eşini kaybetmişti. Üstelik onunla uzun zamandır konuşamamıştı. Yarın cenazesine gideceğini düşünmesi onu deli ediyordu. Biraz daha uyumazsa yarın hem üzüntüden hem de uykusuzluktan düzgün davranamayacağını bildiği için kanepeye uzandı. Soğuk olan yorganını üzerine çekip yorganının altında cenin pozisyonunu aldı. Kendini kötü hissettiği zaman uyurken bu pozisyonu alarak sakin kalmaya çalışıyordu. Uyumalıydı, sakin kalmalıydı, güçlü olmalıydı, iyi bir baba olmalıydı. Artık olması gereken çok şey vardı. Bunlar için çabalamalıydı.
------------------------------------------------------------------------------------
Bölüm sonu. 💙