BÖLÜM 1
Banu, odasının penceresinden dışarı bakarken saatlerdir aynı noktayı izliyordu.
Karşı apartmanın çatısına vuran yağmur damlaları, gecenin sessizliğini küçük seslerle bölüyordu. Sokak lambasının altında duran birkaç araba, ıslak asfaltın üzerinde bulanık gölgeler oluşturuyordu.
Dışarıda hayat vardı.
İnsanlar bir yerlere gidiyor, birileri eve dönüyor, bazıları arkadaşlarıyla gülüyor, bazıları sevgilisinin yanında yürüyordu.
Banu ise odasının içinde, kendi hayatının misafiri gibiydi.
Pencereden dışarı çıkabilseydi nereye gideceğini bilmiyordu.
Ama burada kalırsa ne olacağını çok iyi biliyordu.
Kapısının arkasından gelen ayak seslerini duydu.
Banu hemen pencerenin önünden çekildi.
Kapı açılmadı.
Sadece koridorda duran babasının sesi duyuldu.
“Yarın erkenden kalkacaksın.”
Banu cevap vermedi.
“Duymadın mı?”
“Duydum.”
“Sabah annenle pazara gideceksin. Sonra eve gelip ev işlerine yardım edeceksin.”
Banu gözlerini kapattı.
“Tamam.”
Babası birkaç saniye sessiz kaldı.
“Bir de…”
Banu’nun içindeki huzursuzluk arttı.
“Telefonunu bırak artık. Gece gece kiminle konuşuyorsun?”
“Kimseyle konuşmuyorum.”
“Telefonunu ver.”
Banu dönüp yatağının üzerindeki telefona baktı.
“Şarjı az.”
“Ver dedim.”
Banu telefonu eline aldı ama kapıya doğru ilerlemedi.
“Babam…”
“Ne?”
“Ben artık çocuk değilim.”
Koridorda kısa bir sessizlik oldu.
Sonra kapının kolu sertçe aşağı indi.
“Ne dedin sen?”
Banu’nun kalbi hızlandı.
Kapı açıldığında babası karşısında duruyordu.
Banu başını kaldırıp ona baktı.
“Ben sadece…”
“Sen son zamanlarda çok konuşmaya başladın.”
“Ben kötü bir şey söylemedim.”
“Ben senin babanım. Bana neyin doğru neyin yanlış olduğunu öğretmeye çalışma.”
Banu sustu.
Babası odanın içine girdi.
Bakışları önce Banu’nun yüzüne, sonra yatağın üzerindeki telefona kaydı.
Telefonu aldı.
“Yarın geri veririm.”
“Baba…”
“Ne?”
“Telefonumu neden alıyorsun?”
“Çünkü sana güvenmiyorum.”
Bu cümle Banu’nun canını, bağırmasından daha fazla acıttı.
Babası kapıya yöneldi.
“Ve yarın akşam misafirimiz var. Ona göre giyin.”
Banu’nun kaşları çatıldı.
“Kim geliyor?”
Babası durdu.
“Öğreneceksin.”
Kapı kapandı.
Banu birkaç saniye boyunca kıpırdamadan durdu.
Sonra yatağın kenarına oturdu.
İçinde bir şeyler yavaş yavaş kırılıyordu.
Belki de uzun zamandır kırılıyordu.
Sadece bugün ilk kez sesini duyuyordu.
Banu on dokuz yaşındaydı.
Ama bazen kendisini dokuz yaşında gibi hissediyordu.
Ne giyeceğine başkaları karar veriyordu.
Nereye gideceğine başkaları karar veriyordu.
Kiminle konuşacağına, kaçta eve döneceğine, hangi arkadaşının “iyi”, hangisinin “kötü” olduğuna bile ailesi karar veriyordu.
Banu’nun hayatında yalnızca tek bir şey kendisine aitti.
Düşünceleri.
Onları da kimseye söylemiyordu.
Çünkü söylemeye başladığında her şeyin daha kötü olduğunu öğrenmişti.
Bir keresinde annesine üniversiteye gitmek istediğini söylemişti.
Annesi önce susmuş, sonra mutfaktaki çayı karıştırırken:
“Senin baban izin vermez,” demişti.
Banu:
“Sen izin ver desen?”
Annesi başını kaldırmıştı.
“Benim sözüm geçmez.”
O gün Banu ilk kez annesinin de bu evin içinde sıkışıp kaldığını anlamıştı.
Ama annesinin aksine Banu’nun içinde hâlâ kaçmak isteyen bir taraf vardı.
O taraf her gün biraz daha büyüyordu.
O gece de büyüdü.
Banu yatağına uzandı.
Telefonu yanında değildi.
Tavanı izlerken aklına aynı düşünce geldi.
Git.
İlk kez değildi.
Ama ilk kez gerçekten ciddi ciddi düşündü.
Buradan git.
Nereye?
Bilmiyordu.
Kimin yanına?
Bilmiyordu.
Nasıl?
Onu da bilmiyordu.
Ama sabah olduğunda hâlâ burada olmak istemiyordu.
Banu doğrulup yatağın altındaki küçük kutuyu çıkardı.
Kutunun içinde birkaç parça eşya vardı.
Eski bir kolye.
Bir çocukluk fotoğrafı.
Bir miktar para.
Ve kimsenin bilmediği küçük bir anahtar.
Anahtarı avucuna aldı.
Bu anahtarın neyi açtığını Banu bile tam olarak bilmiyordu.
Yıllar önce anneannesinin evinde bulmuştu.
Anneannesi öldükten sonra bazı eşyaları Banu’ya kalmıştı.
Anahtarı da o zamandan beri saklıyordu.
Bazen hiçbir işe yaramayan şeyleri saklardı insan.
Sadece bir gün lazım olabilir diye.
Banu o gece ilk kez anahtara bakıp şöyle düşündü:
Belki de artık lazım olmuştur.
Ertesi sabah kahvaltı masasında kimse konuşmuyordu.
Babası gazete okuyordu.
Annesi çay dağıtıyordu.
Banu sessizce ekmeğini koparıyordu.
Bir süre sonra babası gazeteyi katladı.
“Akşam gelecekler.”
Banu başını kaldırdı.
“Kim?”
Babası kaşlarını kaldırdı.
“Az önce söyledim.”
“Kim gelecek?”
Annesi bir anda araya girdi.
“Banu, kahvaltını yap.”
Banu annesine baktı.
Annesinin gözlerinde garip bir ifade vardı.
Sanki bir şey biliyordu.
Sanki Banu’ya söylemek istediği bir şey vardı.
Ama söyleyemiyordu.
Babası sandalyesini geriye itti.
“Akşam bizim eski tanıdıklardan biri gelecek. Oğlu da yanında olacak.”
Banu’nun eli havada kaldı.
“Oğlu?”
“Evet.”
“Neden?”
Babası doğrudan Banu’nun gözlerinin içine baktı.
“Tanışmanız için.”
Banu’nun içi buz kesti.
“Ben tanışmak istemiyorum.”
Babası cevap vermedi.
“Baba, ben tanımadığım biriyle neden tanışayım?”
“Çünkü ben öyle istiyorum.”
“Bu bir sebep değil.”
Masadaki sessizlik bir anda ağırlaştı.
Annesi Banu’nun koluna hafifçe dokundu.
“Banu…”
Ama Banu artık durmak istemiyordu.
“Benim hayatımla ilgili kararları neden sürekli siz veriyorsunuz?”
Babası sandalyesinden kalktı.
“Çünkü sen kendi kararlarının sonuçlarını düşünemeyecek kadar gençsin.”
“Ben on dokuz yaşındayım.”
“On dokuz yaşında olman her şeyi bildiğin anlamına gelmez.”
“Belki de hata yaparak öğrenebilirim.”
Babası birkaç saniye ona baktı.
Sonra sakin bir sesle:
“Akşam güzel giyin.”
Ve masadan kalktı.
Banu’nun gözleri doldu.
Annesi arkasından sessizce:
“Karşı gelme.”
dedi.
Banu annesine döndü.
“Anne, sen de mi?”
Annesi cevap veremedi.
Sadece gözlerini kaçırdı.
Banu o an kararını verdi.
Bu gece gidecekti.
Ne olursa olsun.
Akşam olduğunda evin havası değişmişti.
Annesi mutfakta yemek hazırlıyor, babası salonda bir şeyler düzenliyordu.
Banu odasına geçti.
Dolabını açtı.
Çok fazla eşya almadı.
İki tişört.
Bir pantolon.
Bir kazak.
İç çamaşırları.
Bir miktar para.
Kimliğini aldı.
Ve çocukluk fotoğrafını.
Çantasını yatağın üzerine koydu.
Ellerinin titrediğini fark etti.
Korkuyordu.
Hem de çok.
Ama korkusunun yanında başka bir şey daha vardı.
Umut.
Belki dışarı çıktığında her şey kötü olmayacaktı.
Belki kendi ayakları üzerinde durabilirdi.
Belki bir iş bulurdu.
Belki küçük bir evde yaşardı.
Kimse ona “şunu yap” demezdi.
Kimse telefonunu elinden almazdı.
Kimse ne zaman eve döneceğine karar vermezdi.
Banu aynaya baktı.
Kendi yansımasına fısıldadı:
“Bu gece.”
Tam o sırada kapısı çalındı.
Banu irkildi.
Çantasını yatağın altına itti.
“Gel.”
Annesi içeri girdi.
Banu annesinin yüzüne baktığında bir şeylerin ters olduğunu hemen anladı.
Annesinin gözleri doluydu.
“Ne oldu?”
Annesi kapıyı kapattı.
“Banu…”
“Ne?”
Annesi birkaç saniye sustu.
Sonra yatağın kenarına oturdu.
“Bu akşam gelen adamın oğlu…”
Banu’nun kalbi hızlandı.
“Ne olmuş?”
Annesi ellerini birbirine kenetledi.
“Onu daha önce gördüm.”
“Nasıl yani?”
“Babasıyla birkaç kez gelmişti.”
“Kim bu çocuk?”
Annesi Banu’ya baktı.
“Adı Mert.”
Banu kaşlarını çattı.
“Ben neden daha önce hiç duymadım?”
“Çünkü…”
Annesi cümlesini tamamlayamadı.
“Çünkü ne?”
“Babana göre uygun biri.”
Banu’nun yüzündeki ifade değişti.
“Uygun biri?”
Annesi başını eğdi.
“Senin için.”
Banu ayağa kalktı.
“Ben istemiyorum.”
“Ben de biliyorum.”
“Öyleyse bana yardım et.”
Annesi sustu.
Banu annesinin ellerini tuttu.
“Anne, lütfen.”
Annesinin gözünden bir damla yaş düştü.
“Ne yapmamı istiyorsun?”
“Bu gece gitmeme yardım et.”
Annesi bir anda ellerini çekti.
“Hayır.”
“Neden?”
“Çünkü gidersen seni bulurlar.”
“Bırak bulsunlar.”
“Banu, anlamıyorsun.”
“Ne anlamıyorum?”
Annesi kapıya baktı.
Sonra sesini alçalttı.
“Sen babanı tanıyorsun. Ama onun kimlerle bağlantısı olduğunu bilmiyorsun.”
Banu’nun yüzü gerildi.
“Ne demek istiyorsun?”
Annesi cevap vermedi.
“Bana bir şey söyle.”
“Ben hiçbir şey söylemedim.”
“Anne!”
Annesi ayağa kalktı.
“Bu gece sakın bir yere gitme.”
Ve odadan çıktı.
Banu arkasından bakakaldı.
Artık korkusu farklıydı.
Sadece ailesinden değil…
Bilmediği bir şeyden de korkuyordu.
Saat gece on bire yaklaşmıştı.
Salondan konuşma sesleri geliyordu.
Banu kapının aralığından baktı.
Babası, karşısında oturan yaşlı bir adamla konuşuyordu.
Yanında ise Banu’nun yaşlarında bir erkek vardı.
Mert.
Banu onu ilk kez o gece gördü.
Siyah gömlek giymişti.
Yüzü fazla sakin görünüyordu.
Etrafına bakmıyordu.
Sanki bulunduğu ortamı zaten biliyormuş gibiydi.
Sonra başını kaldırdı.
Banu’yla göz göze geldi.
Banu hemen kapıyı kapattı.
Kalbi hızla atıyordu.
Bir süre sonra babasının sesi duyuldu.
“Banu! Gel kızım.”
Banu gözlerini kapattı.
Çantasına baktı.
Sonra kapıya.
İçinden bir ses:
Şimdi.
dedi.
Kapıyı açtı.
Ama salona gitmedi.
Koridora çıktı.
Ayakkabılarını sessizce giydi.
Çantasını aldı.
Anahtarı avucuna sıkıştırdı.
Kapıya yaklaştı.
Tam kilidi çevirecekti ki arkasından bir ses geldi.
“Banu.”
Donup kaldı.
Mert.
Banu yavaşça arkasını döndü.
Mert koridorun diğer ucunda duruyordu.
Bakışları çantadaydı.
“Bir yere mi gidiyorsun?”
Banu cevap vermedi.
Mert birkaç adım yaklaştı.
“Bu saatte?”
“Ben…”
Banu’nun sesi titredi.
Mert’in bakışları değişmedi.
“Kaçmaya çalışıyorsun.”
Banu’nun kalbi duracak gibi oldu.
“Ne?”
“Yanlış mı anladım?”
Banu kapıya baktı.
Sonra Mert’e.
“Çekil.”
Mert kıpırdamadı.
“Gitmene izin vermeyecekler.”
“Sen kimsin de bana izin verip vermeyeceğine karar veriyorsun?”
Mert birkaç saniye sustu.
Sonra çok sakin bir şekilde:
“Ben karar vermiyorum.”
“Öyleyse çekil.”
Mert kenara çekildi.
Banu şaşırdı.
Kapıyı açtı.
Tam dışarı adım atacakken Mert’in sesi arkasından geldi.
“Tek başına çıkarsan başına ne geleceğini bilmiyorsun.”
Banu durdu.
Arkasına dönmedi.
Mert devam etti.
“Bu şehirde geceleri sokakta tek başına dolaşan bir kızın başına gelebileceklerden bahsetmiyorum.”
Banu yavaşça ona döndü.
“Ne demek istiyorsun?”
Mert’in yüzünde ilk kez belirsiz bir ifade oluştu.
“Senin ailen sandığın kadar basit değil.”
Banu’nun boğazı düğümlendi.
“Sen nereden biliyorsun?”
Mert cevap vermedi.
Banu kapıyı tamamen açtı.
“Ben yine de gidiyorum.”
Dışarı çıktı.
Soğuk hava yüzüne vurdu.
Birkaç adım attı.
Arkasından kapı kapanmadı.
Banu dönüp baktığında Mert hâlâ kapının eşiğinde duruyordu.
Ve Banu o an henüz bilmiyordu…
O gece evden kaçmak, özgürlüğünün ilk adımı değil;
hayatındaki en büyük felaketin başlangıcı olacaktı.