Aradan bir aya yakın bir süre geçmişti.
İnsan, aynı koridorlardan her gün geçtiğinde, en yabancı yerler bile yavaş yavaş tanıdık gelmeye başlıyordu. İlk günlerde gözünü korkutan yüksek tavanlar, cam bölmeler ve kusursuz düzen artık Alya'nın dikkatini eskisi kadar çekmiyordu. Sabah dokuzu birkaç dakika geçe giriş turnikelerinden kartını okutarak geçiyor, asansöre biniyor ve yirmi sekizinci kattaki yaratıcı ekip ofisine çıkıyordu. Aynı güvenlik görevlisi ona her sabah başıyla selam veriyor, resepsiyondaki görevli ise artık adını sormuyordu.
"Günaydın, Alya Hanım."
"Günaydın."
Bu küçük ayrıntılar bile insana ait olduğu hissini verebiliyordu.
Masasına ulaştığında bilgisayarını açtı. Ekran aydınlanırken kahvesini masanın kenarına bıraktı. Masası, ilk günkü kadar düzenliydi; bir dizüstü bilgisayar, birkaç eskiz defteri, renk kartelaları ve annesinin diktiği küçük bez kalemlik...
Onu gören Selin sandalyesini geriye doğru itti.
"Bugün erkencisin."
"Otobüs beklediğimden hızlı geldi."
Selin gülümseyerek kahvesinden bir yudum aldı.
"İstanbul'da böyle cümleler yılda iki kez falan kurulur."
Alya da istemsizce güldü.
İlk günlerde Selin'in bitmek bilmeyen konuşmaları yorucu gelmişti. Fakat zaman geçtikçe bunun samimiyetinden kaynaklandığını anlamıştı. Selin, insanların sessiz kalmasına izin vermeyenlerden değildi; aksine, sessizliği rahatsız edici bulduğu için konuşuyordu.
"Bu arada..." dedi Selin, sesini biraz alçaltarak. "Kerem bugün keyifsiz."
"Neden?"
"Sabah yöneticilerle toplantı yaptı."
"Ne olmuş?"
"Toplantıdan çıkan hiçbir yönetici mutlu görünmüyordu."
Alya kaşlarını hafifçe kaldırdı.
"Yeni bir proje mi?"
"Sanırım."
Selin omuz silkti.
"Bizim seviyemize pek bilgi inmiyor."
Tam o sırada Kerem ofise girdi.
Üzerindeki bordo gömleğin kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı. Elinde kalınca bir dosya vardı. Her zamanki gibi doğrudan masasına gitmek yerine ekibin ortasında durdu.
"Herkes beş dakika toplantı alanına gelebilir mi?"
Konuşmalar kesildi.
Sandalyeler geriye çekildi.
Beş dakika sonra sekiz kişilik ekip küçük toplantı masasının etrafında toplanmıştı.
Kerem önündeki dosyayı açtı.
"Milano'daki Sonar Group için hazırladığımız son sunum revizyona girdi."
Kimse sözünü kesmedi.
"Teslim tarihimiz öne çekildi."
Odanın içinde belli belirsiz bir homurdanma yükseldi.
"Üç günümüz var."
Bir tasarımcı elini kaldırdı.
"Normalde bir haftamız yok muydu?"
"Vardı."
"Ne değişti?"
Kerem'in yüz ifadesi değişmedi.
"Müşteri fikrini değiştirdi."
Kimse şaşırmamış görünüyordu.
Moda sektöründe planların son dakikada değişmesi, yağmurun İstanbul'a uğraması kadar olağan kabul ediliyordu.
Kerem dosyaları tek tek dağıtmaya başladı.
"Alya."
Genç kadın başını kaldırdı.
"Sunumun kumaş ve renk referanslarını sen kontrol edeceksin."
Alya dosyayı aldı.
"Tamam."
"Yanlış kod istemiyorum."
"Kontrol ederim."
Kerem gözlerinin içine baktı.
"Kontrol etmek yetmez."
Kısa bir sessizlik oldu.
"Emin ol."
Bu cümleyi söyledikten sonra başka hiçbir açıklama yapmadı.
Toplantı sona erdiğinde herkes hızla masalarına döndü.
Alya önündeki dosyayı açtı.
Sayfalarca renk kodu, kumaş numunesi ve teknik açıklama vardı.
İlk bakışta karmaşık görünüyordu.
Ama annesinin terzi dükkânında geçirdiği yıllar sayesinde kumaş isimleri ona yabancı değildi. Çocukluğu boyunca raflardan rulo rulo kumaş indirirken, müşterilere düğme seçerken ve etiketleri düzenlerken farkında olmadan bu dünyanın dilini öğrenmişti.
Bilgisayarındaki katalogla basılı dosyayı karşılaştırmaya başladı.
Dakikalar birbirini kovaladı.
Ofiste klavye sesleri dışında neredeyse hiçbir şey duyulmuyordu.
Yaklaşık kırk dakika sonra Alya'nın bakışları bir satırda takılı kaldı.
Kumaş kodu: FR-2187
Bilgisayardaki veri tabanında ise aynı ürün FR-2817 olarak görünüyordu.
Sadece iki rakamın yeri değişmişti.
Basit bir yazım hatası gibi görünüyordu.
Ama değildi.
Yanlış kumaş sipariş edilirse bütün üretim planı değişebilirdi.
Alya önce tekrar kontrol etti.
Sonra üçüncü kez baktı.
Sonra eski revizyon dosyalarını açtı.
Hepsinde aynı sonuç vardı.
Sunumdaki kod yanlıştı.
Dosyayı eline alıp Kerem'in masasına gitti.
"Bir dakika bakabilir misiniz?"
Kerem gözünü ekrandan ayırmadan konuştu.
"Söyle."
"Burada bir kod uyuşmuyor."
Kerem dosyaya baktı.
"Yazım hatasıdır."
"Sanmıyorum."
Bu cevap üzerine ilk kez başını kaldırdı.
Alya dosyayı önüne çevirdi.
"Eski revizyonlarda farklı."
Kerem birkaç saniye boyunca satırlara baktı.
Sonra veri tabanını açtı.
Yüzündeki ifade yavaşça değişti.
"...Haklısın."
Hemen telefonu eline aldı.
"Satın alma departmanını bağlar mısınız?"
Ses tonu ilk kez sertleşmişti.
Alya sessizce geri çekildi.
Masasına dönerken Selin fısıldadı.
"Ne oldu?"
"Dosyada hata varmış."
Selin gözlerini açtı.
"Kim fark etti?"
Alya cevap vermedi.
Kerem telefonu kapattıktan sonra yüksek sesle konuştu.
"Herkes bir dakika."
Ofiste yeniden sessizlik oluştu.
"Dosyadaki hatayı Alya fark etti."
Bir an durdu.
"Eğer bugün düzeltilmeseydi, yanlış sipariş geçilecekti."
Kimse konuşmadı.
Kerem dosyayı kapattı.
"Güzel iş."
İki kelimeydi.
Ama Kerem'i tanıyanlar için uzun bir övgü sayılırdı.
Alya teşekkür etmekle yetindi.
İçinde büyüyen his gururdan çok rahatlamaydı.
İlk kez burada gerçekten bir katkı sağladığını hissediyordu.
Fakat henüz bilmiyordu...
Bu küçük ayrıntı, günün ilerleyen saatlerinde onu hiç beklemediği birinin dikkatine sunacaktı.
Öğleden sonra ofisin temposu daha da arttı.
Telefonlar aralıksız çalıyor, yazıcıdan çıkan sayfalar henüz soğumadan başka bir masaya taşınıyordu. Herkes aynı teslim tarihine yetişmeye çalışıyor, kimse başını yaptığı işten kaldırmıyordu.
Alya da önündeki katalogların arasında kaybolmuştu.
Bir ara saatin dörde yaklaştığını fark ettiğinde, sabah içtiği kahveden başka hiçbir şey tüketmediğini hatırladı.
Tam o sırada masasına bir gölge düştü.
Başını kaldırdığında Kerem'i gördü.
"Benimle gelir misin?"
"Tabii."
Nereye gittiklerini sormadı.
Kerem zaten yürümeye başlamıştı.
Koridorun sonundaki toplantı odasına girdiler. İçeride büyük ekranlı bir monitör, uzun ceviz masa ve tavana kadar uzanan camlar vardı. Şehrin üzerine çöken bulutlar hâlâ dağılmamıştı.
Kerem elindeki dosyayı masaya bıraktı.
"Sabahki hatayı nasıl fark ettin?"
Alya bir an düşündü.
"Annem terzi."
Kerem anlamamış gibi baktı.
"Çocukluğum dükkânda geçti."
Alya dosyadaki kumaş kodlarını gösterdi.
"Bazı üreticiler numaralandırmayı belirli bir sıraya göre yapıyor. Buradaki kod gözüme yabancı geldi."
"Yani ezberinde mi kaldı?"
"Hayır."
Gülümsedi.
"Sadece... yanlış hissettirdi."
Kerem birkaç saniye sessiz kaldı.
"İşte buna dikkat denir."
Bu cümleyi söylerken sesinde ilk kez yumuşak bir ton vardı.
"İnsanlar çoğu zaman ekrana bakar."
Dosyayı kapattı.
"Sen ayrıntıya bakıyorsun."
Alya teşekkür edecekti ki kapı çalındı.
İçeri takım elbiseli genç bir adam girdi.
"Kerem Bey."
"Efendim?"
"Sayın Emir Bey, revize edilen dosyayı görmek istiyor."
Kerem dosyayı eline aldı.
"Beş dakika içinde getiriyorum."
Görevli çıktı.
Kerem derin bir nefes aldı.
Sonra hiç beklenmedik bir şey yaptı.
"Alya."
"Efendim?"
"Sen de gel."
Alya şaşkınlıkla baktı.
"Ben mi?"
"Evet."
"Ama..."
"Bu düzeltmeyi sen yaptın."
Kısa bir sessizlik oldu.
"Orada bulunmanda sakınca yok."
Alya istemsizce heyecanlandı.
Şirkete girdiğinden beri Emir'i yalnızca uzaktan görmüştü.
Koridorlarda karşılaşmışlar, toplantılarda aynı salonda bulunmuşlardı. Ancak hiçbir zaman aynı odada birkaç dakikadan fazla kalmamıştı.
Asansöre bindiler.
Bu kez yön yukarıydı.
Yönetim katı...
Asansör sessizce yükselirken Alya, cam kapıya yansıyan yüzüne baktı.
Kalbi normalden hızlı atıyordu.
Kerem bunu fark etmiş gibiydi.
"Rahat ol."
Alya hafifçe gülümsedi.
"Çalışıyorum."
Asansör kapısı açıldı.
Bu kat, diğerlerinden belirgin şekilde farklıydı.
Daha az masa...
Daha geniş koridorlar...
Duvarlarda büyük moda fotoğrafları yerine siyah beyaz şehir manzaraları...
Her şey daha sade, daha sessizdi.
Koridorun sonunda büyük cam kapılar vardı.
Kapının yanında duran sekreter onları görünce ayağa kalktı.
"Hoş geldiniz."
"Emir Bey müsait mi?"
"Evet."
Sekreter kısa bir telefon görüşmesinin ardından kapıyı açtı.
"Buyurun."
Kerem önden içeri girdi.
Alya ise bir an duraksadı.
Sonra onu takip etti.
Oda beklediğinden çok daha büyüktü.
Ancak ilk dikkatini çeken şey odanın büyüklüğü değil, ferahlığı oldu.
Gereksiz hiçbir eşya yoktu.
Büyük bir çalışma masası, birkaç kitaplık, yuvarlak toplantı masası ve şehrin neredeyse tamamını gören geniş camlar...
Masanın arkasında Emir oturuyordu.
Lacivert ceketini sandalyesinin arkasına asmış, beyaz gömleğinin kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı.
Önünde açık duran birkaç dosya ve bir tablet vardı.
Kapı açılınca başını kaldırdı.
"Hoş geldiniz."
Sesi sakindi.
Ne fazla resmîydi ne de gereğinden samimi.
Kerem dosyayı uzattı.
"Son revizyon."
Emir dosyayı açtı.
Sayfaları acele etmeden çevirmeye başladı.
Odadaki sessizlik birkaç dakika sürdü.
Alya, istemeden de olsa Emir'i incelemeye başladı.
Toplantılardaki mesafeli duruşunun aksine şu an daha doğal görünüyordu.
Satırları okurken bazen kaşlarını çatıyor, bazen küçük notlar alıyordu.
Dosyanın sonuna geldiğinde eli durdu.
Sabah düzeltilen kumaş kodunun bulunduğu sayfaya yeniden baktı.
Kalemiyle ilgili satırı işaret etti.
"Bu değişikliği kim fark etti?"
Kerem hiç bekletmeden cevap verdi.
"Alya."
Emir başını kaldırdı.
Bakışları ilk kez doğrudan Alya'ya yöneldi.
"Sen mi?"
"Evet."
"Nasıl?"
Alya kısa bir an düşündü.
"Numaralandırma sırası tutmuyordu."
"Kontrol ettim."
"Eski revizyonlarla karşılaştırdım."
Emir birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi.
Sonra dosyayı kapattı.
"İyi yakalamışsın."
Sadece dört kelimeydi.
Ses tonu da oldukça sakindi.
Ama bu sözlerin gösteriş için söylenmediği belliydi.
Alya teşekkür etti.
Emir'in bakışları yeniden dosyalara döndü.
Konu kapanmıştı.
Ne uzun övgüler vardı...
Ne de abartılı bir teşekkür.
Yalnızca hak edilen kadar takdir.
Tam da bu yüzden Alya'nın hoşuna gitmişti.
Çünkü ilk kez biri onu etkilemeye çalışmadan değer verdiğini hissettirmişti.
Kerem dosyayı yeniden aldı.
"Eğer başka bir isteğiniz yoksa aşağı inelim."
Emir başını salladı.
"Kolay gelsin."
İkisi kapıya yöneldi.
Alya tam çıkarken arkasından gelen sesi duydu.
"Alya."
Durdu.
Arkasını döndü.
Emir hafifçe gülümsedi.
"Aramıza hoş geldin."
Bu kez gülümseme daha belirgindi.
Alya da gülümsedi.
"Teşekkür ederim."
Kapı sessizce kapandı.
Koridora çıktıklarında Kerem asansöre doğru yürümeye başladı.
Birkaç adım sonra konuştu.
"Şanslısın."
Alya şaşırdı.
"Neden?"
"Emir Bey kolay kolay kimseyi ismiyle çağırmaz."
Alya bunun ne kadar doğru olduğunu bilmiyordu.
Ama nedense duyduğu cümle, beklediğinden daha uzun süre zihninde kaldı.
Asansör aşağı inmeye başlarken, cam kapılarda kendi yansımasına baktı.
Fark etmeden gülümsüyordu.
Ve bunun nedenini henüz kendisi de tam olarak açıklayamıyordu.
Asansör kapıları açıldığında alt katın alışıldık hareketliliği onları yeniden karşıladı.
Telefon sesleri...
Klavyelerin ritmik tıkırtıları...
Koridorlarda birbirini yakalamaya çalışan çalışanlar...
Yönetim katındaki dinginlik, aşağıya indikikleri anda yerini yeniden kontrollü bir telaşa bırakmıştı.
Kerem yürümeyi sürdürürken başını hafifçe Alya'ya çevirdi.
"Az önceki görüşmeyi fazla büyütme."
Alya şaşırdı.
"Belli ettim mi?"
"Yüzünden okunuyor."
İstemsizce gülümsedi.
"Biraz heyecanlandım."
"Normal."
Kerem kısa bir sessizlikten sonra devam etti.
"Emir Bey yaptığı işi iyi yapan insanları unutmaz."
Bu cümle, Alya'nın bütün gün duyduğu en değerli sözlerden biri oldu.
Masasına döndüğünde Selin sandalyesini hemen ona doğru çevirdi.
"Anlat."
"Neyi?"
"Yukarı çıktığını bütün kat gördü."
Alya çantasını yerine bırakırken gülümsedi.
"Abartılacak bir şey olmadı."
"Emir Bey nasıldı?"
Alya birkaç saniye düşündü.
Bu soruya vereceği cevabı seçmekte zorlandı.
"Beklediğim gibi değildi."
"Nasıl yani?"
"Daha..."
Doğru kelimeyi aradı.
"...sakin."
Selin güldü.
"Herkes ilk başta öyle der."
"Sonra?"
"Sonra haklı olduklarını anlarlar."
Alya kaşlarını kaldırdı.
"Şirkette kimse ondan korkmaz."
Selin bunu söylerken oldukça emindi.
"Saygı duyar."
"Arasında fark var."
Bu cümle, Alya'nın aklında yer etti.
Çünkü Levent'in anlattığı Emir ile bugün karşılaştığı Emir arasında belirgin bir mesafe vardı.
Levent'in çizdiği tablo acımasız bir rakibin tablosuydu.
Buradaysa insanlar ondan çekinmiyor, ona güveniyor gibiydi.
Bu çelişki, zihninde küçük bir soru işareti olarak yerleşmeye başladı.
---
Mesai saati sona erdiğinde ofis yavaş yavaş boşalmaya başladı.
Bilgisayarını kapatıp masasını topladı.
Selin montunu giyerken ona döndü.
"Metroya mı gidiyorsun?"
"Evet."
"Ben de o tarafa yürüyorum."
Birlikte binadan çıktılar.
Yağmur dinmişti.
Islak kaldırımlar, akşam güneşinin solgun ışığını yansıtıyordu.
İstanbul, yağmurdan sonra her zamanki gibi yeniden nefes alıyordu.
Bir süre günlük şeylerden konuştular.
Selin çocukluğundan...
İstanbul trafiğinden...
Geçen hafta bozulan kahve makinesinden...
Alya ise çoğunlukla dinledi.
Metro girişine geldiklerinde vedalaştılar.
"Yarın görüşürüz."
"Görüşürüz."
Kalabalığın arasına karışan Alya, yürüyen merdivenlerden aşağı inerken telefonunun titreştiğini hissetti.
Ekrana baktı.
Levent Yalçın.
Adını görür görmez içindeki huzur yerini hafif bir gerginliğe bıraktı.
Birkaç saniye bekledi.
Sonra aramayı cevapladı.
"Efendim."
Levent'in sesi her zamanki gibi sakindi.
"İlk haftaların nasıl geçiyor?"
"İyi."
"Alıştın mı?"
"Sanırım."
"Kendini kabul ettirdin mi?"
Alya sabah yaşananları düşündü.
"Bilmiyorum."
Levent kısa bir sessizlikten sonra konuştu.
"Bugün yönetim katına çıktın."
Alya'nın adımları yavaşladı.
"...Evet."
"Bunu söylemene gerek yok."
Levent'in sesi değişmemişti.
"Giriş kayıtlarını takip ediyorum."
Alya'nın içi ürperdi.
Demek ki yalnızca onu işe yerleştirmemişti.
Onu izlemeye de devam ediyordu.
"Emir'le görüştün."
"Evet."
"Nasıldı?"
Bu sorunun cevabı sandığından daha zordu.
"Normaldi."
"Normal?"
"Evet."
Levent hafifçe güldü.
"İnsanlar ilk izlenimlere fazla güvenir."
Alya cevap vermedi.
Levent devam etti.
"Şimdi senden küçük bir ricam olacak."
Alya'nın eli telefonun etrafında sıkıldı.
"Dinliyorum."
"Yönetim katına çıkabilen personelleri öğren."
Sessizlik.
"Özellikle kimlerin sürekli giriş izni olduğunu."
Alya derin bir nefes aldı.
"Bu bilgi neden gerekli?"
"Çünkü zincirin güçlü halkalarını anlamadan şirket anlaşılmaz."
"Bu..."
Duraksadı.
"...özel bir bilgi."
"Olabilir."
Levent'in sesi yine sakindi.
"Ben senden kimsenin bilgisayarına girmeni istemiyorum."
"Dosya çalmanı da istemiyorum."
"Sadece gözlem yap."
Alya, metro peronunda durdu.
Kalabalık insanların arasındaydı ama kendini yalnız hissediyordu.
Levent son kez konuştu.
"İnsanlar fark edilmediklerini düşündüklerinde gerçek yüzlerini gösterirler."
Telefon kapandı.
---
Eve vardığında annesi mutfaktaydı.
Ocakta çorba kaynıyor, açık pencereden içeri serin akşam havası giriyordu.
"Geldin mi kızım?"
"Geldim."
"Nasıldı günün?"
Alya ayakkabılarını çıkarırken durdu.
"İyiydi."
Sadece bunu söyleyebildi.
Akşam yemeği boyunca annesi dükkâna gelen müşterilerden bahsetti.
Bir gelinlik provasında yaşanan komik bir olayı anlattı.
Alya dinliyordu.
Ama zihni başka yerdeydi.
Yemekten sonra odasına geçti.
Çantasını masanın üzerine bıraktı.
Telefonunu eline aldı.
Levent'in son sözleri hâlâ kulaklarındaydı.
"Yönetim katına çıkabilen personelleri öğren."
Basit görünüyordu.
Belki de gerçekten basitti.
Ama artık mesele bilgi değildi.
O bilgiyi neden istediğiydi.
Alya pencereye yaklaştı.
Şehrin ışıkları karanlığın içinde tek tek yanıyordu.
Camdaki yansımasına baktı.
Sonra kendi kendine, neredeyse duyulmayacak bir sesle fısıldadı.
"Ben burada ne yapıyorum?"
Bu kez cevap veren olmadı.
Sadece odanın sessizliği vardı.
Ve o sessizliğin içinde, Alya ilk kez yaptığı seçimin ağırlığını gerçekten hissetti.
Belki de asıl sınavı, Étoile'a girdiği gün değil...
Bugün başlamıştı.
4. Bölüm Sonu