İçeriğe geç

BALO

Bölüm 2 · 11 dk okuma

BALO

Bölüm 2

KISKANÇLIK

Tam olarak şuan buradan yok olup kara deliğe yollanmak istiyordum.

Çünkü mal gibi kitaba dalıp, saate bakmamış ve Göktuğ ile kafede buluşacağımızı bile unutmuştum. Telefonuma gelen aramayla aydınlanmıştım. Saat 15.34 olmuştu ve Göktuğ yaklaşık yarım saat geçtikten sonra beni aramıştı ayıp olmasın diye. Ama ben? Çocukla buluşacağımı unutup kitap okumuştum ve buluşmayı kaçırmıştım. Asıl ayıbı ben etmiştim halbuki ama Göktuğ sağ olsun çok iyi kalpli ve sabırlı bir çocuktu. Bunu bugün öğrenmiştim.

Şuanda çantamı hazırlıyordum. Mal gibi geç kalmam diye çantamı hazırlamayı da sona bırakmıştım. Aferin bana! Çok akıllıyım gerçekten! Aklıma hiç geç kalma ihtimalim bile gelmemişti. Neden mi? Çünkü beyinsiz malın tekiyim.

Aniden odamın kapısı açıldı ve annem içeriye girdi. "Kızım kaçta buluşacaktın sen arkadaşınla?" dedi.

Panikle ve hızla çantamı hazırlarken anneme bakmadan, "15.00'da ama geç kaldım!" diyerek çantama parfümümü attım.

"Olsun, kızım. Arkadaşın da geç gelmiştir," dedi annem.

"Daha kötüsü, anne. Erken gelmiş," dedim çantamı alırken. Odamdan çıkmadan önce son kez aynaya bakıp saçımı başımı düzelttim ve anneme baktım.

"Benim hemen çıkmam gerek, anne," diyerek hızlıca annemin yanından geçip odadan çıktım. Evin girişine ilerleyip hızlı bir şekilde montumu giydim ve çantamı koluma takıp kapıyı açtım. Ayakkabılarımı aceleyle giyerken evin anahtarını unuttuğum aklıma gelince, "Hay, anahtar," diye homurdandım ve ayakkabılarımı çıkarıp tekrardan içeri girdim. Anahtarımı anahtarlıktan hızlıca alıp tekrar kapıda hızlıca ayakkabılarımı giydim.

Annem arkamda, kapıda dikilmiş benim bu aceleci tavırlarımı izliyordu.

"Sakin ol, Mehir. Bir şey olmaz zaten. Hazırlanman mı bu kadar uzun sürdü de geç kaldın?" diye sordu.

Asansörü çağırıp anneme baktım. "Hayır, anne. Kitap okuyordum da, dalmışım," dedim hafif çekingen bir ses tonuyla.

Annem bana aferin sana der gibi baktı. Mahcup bir şekilde anneme gülümsedim. Ardından asansöre baktım. Asansör hala gelmemişti. Dördüncü katta oturuyordum halbuki. Asansörün düğmesine bir daha bastım fakat birileri sanırım asansörü meşgul ediyordu. Sinirle nefes verdi ve anneme döndüm. "Ben merdivenlerden inerim, görüşürüz," dedim. Annem de yanıt olarak bana öpücük gönderdi. Ben de anneme hızlıca bir öpücük yollayıp merdivenlere koştum ve hızlı adımlarla merdivenlerden inmeye başladım. Annem arkamdan, "Dikkatli ol," diyerek seslendi.

"Tamam, anne," diyerek ben de yukarı doğru, anneme seslendim merdivenlerden inerken. Zemin kata geldiğimde asansörü meşgul eden kişileri gördüm. İki teyze, asansörün önünde dedikodu yapıyordu. Biri asansörün kapısını tutup açık bırakarak asansörü meşgul ediyordu, diğeri ise ona dedikodu anlatıyordu. Yanlarına küçük adımlarla yaklaştım.

"Kız şu Fadime var ya, ne yılan! Geçen günününe gittiydik ya orada bizim dedikodumuzu yapmış!" dedi kinle.

Asansörü tutan teyze de, "Aaa! Terbiyesiz!" dedi abartılı bir ifadeyle.

"Neymiş biz çok dedikoducuymuşuz. Neymiş biz çok yılanmışız! Yalana bak hele!" dedi dedikodu anlatan teyze.

Yanlarına gelip, "Kim dediyse çok doğru demiş," dedim ikisine birden bakarak.

İki teyze de bana şaşkınlıkla bakıyordu. Asansörü tutan teyzeye bakıp, "Ayrıca asansörü de boş yere meşgul etmeyin, sizin yüzünüzden asansöre binemeyenler var," dedim.

Asansörü tutan teyze asansörün kapısını bıraktı. Dedikodu anlatan teyze de kinle bana bakıp, "Terbiyesiz! Anan kim senin?" dedi.

Alayla güldüm. "Annemin adını söyleyeyim de dedikodusunu yapın. Yer miyim ben bunu?" dedim sinirle. Ardından çok boş vakit kaybettiğimi fark edip hızlıca apartmanın çıkış kapısına doğru koştum. Arkamda bıraktığım teyzelerin benim dedikodumu yaptıklarına emindim ama umursamadım çünkü şuan daha çok önemli bir işim vardı. Apartmandan çıktığım gibi hızlıca koşarak kafeye doğru ilerledim. Sokakta çok hızlı koştuğumdan dolayı neredeyse yanından geçtiğim tüm insanlar bana bakıyordu. Umursamadan koşmaya devam ettim. Hızlıca sokağın köşesinden döndüğümde kafe göründü. Koşmaya devam edip kafenin önüne geldiğimde hızlıca kafenin merdivenlerinden indim. Kafenin bahçesine göz gezdirdiğimde en köşede, bana gülüsmeyerek bakan Göktuğ'yu gördüm. Gülümsemeye çalışarak hızlı adımlarla yanına geldim ve karşısındaki sandalyeyi çekip oturdum. Nefes nefese kalmıştım.

Gülümseyerek Göktuğ'nun gözlerine baktım. "Selam," dedim biraz çekingen bir ifadeyle.

Göktuğ ise benim aksime heyecanlı ve neşeli duruyordu. Geç kalmamı hiç umursamıyor gibi görünüyordu. Buna biraz da olsa sevinmiştim. Fakat ya ayıp olmasın diye üzüldüğünü veya sinirlendiğini belli etmiyorsa? Acaba sinirlenmiş veya üzülmüş müydü? Açıkçası ben kendime baya sinirliydim de. Hiç de öyle görünmüyordu, gayette candan bir şekilde gülümseyip parlayan gözlerle bana bakıyordu.

"Selam, nasılsın?" diyerek yanıt verdi. Nasıl olayım, Emirhan? Hep koşturuyoruz, hep koşturuyoruz.

Tabii ki de böyle bir şey demeyecektim. Onun yerine kibar bir şekilde gülümseyip, "İyidir, sen?" diye sordum.

Ben gülümseyince onunda gülümsemesi genişledi. "İyiyim, teşekkürler," dedi. Ardından yüzümü inceledi, yüzünü endişeli bir ifade kapladı. "Koşarak mı geldin sen?" dedi endişeli bir ses tonuyla.

Onun endişelendiğini görünce istemsizce şaşırmıştım ama belli etmedim. "Evet, biraz." Canım çıkmıştı koşmaktan. "Ayrıca tekrardan özür dilerim, seni de çok bekle-" derken birden sözümü böldü:

"Ya Mehir saçmalama Allah aşkına. Özür dilemene gerek yok, zaten telefonda baya bir özür diledin," dedi. Sesinde anlayışlı bir ifade vardı. "Herkes geç kalabilir. Neden bu kadar koştun sen?" dedi tekrar endişeyle.

"Anlayışın için teşekkür ederim gerçekten," dedim gülümseyerek. "Daha fazla geç kalmayayım, seni de daha fazla bekletmeyeyim diye koştum," dedim. Ardından garsona gelmesi için elimle işaret yaptım. Kadın garsona bakıp, "Bir adet ılık su alabilir miyim?" diye sordum. Çünkü koşmaktan boğazım kurumuştu.

Kadın gülümseyerek, "Tabii, hemen," diyerek yanımızdan ayrıldı.

Kısa bir sürenin ardından garson kadın su şişesini getirdi ve masaya bıraktı. Gülümseyerek kadın garsona teşekkür ettim, garson kadın da gülümseyerek karşılık verdi. Ardından garson kadın yanımızdan ayrılınca su şişesinin kapağını açtım ve sudan büyük yudumlar aldım. Su şişesinin kapağını kapatıp masaya koydum ve Göktuğ'ya baktım.

Göktuğ hala endişeyle bana bakıyordu. "Bu kadar koşma bir daha. Üşütürsün, hasta olursun," dedi ve gülümseyerek elini yavaşça saçıma doğru uzattı. Fakat birden yabancı bir el Göktuğ'nun bileğini sımsıkı kavrayıp, benden uzaklaştırdı.

"Haddini bil. Haddini aşarsan ben de aşarım."

Bu sesi tanıyordum. Göktuğ'nun bileğini tutan eli de tanıyordum. Kafamı yavaşça kaldırıp ona şaşkınlıkla baktım. Tahminimde yanılmamıştım.

Doğu şuanda Göktuğ'nun bileğini sımsıkı kavrayıp, gözlerine delici bakışlar atıyordu. Göktuğ, Doğu'ya şaşkınlık içinde bakıyordu. "Ne oluyor, Doğu?" dedi Göktuğ şaşkınlıkla.

Sinirle Doğu'yu kolundan tutup kendime çektim. Onu kendime çektiğimde sendeledi ve hafifçe eğilmek zorunda kaldı. Göktuğ'nun bileğini bırakıp göz hizama gelmişti. Öfkeyle gözlerine bakıyordum, o ise biraz boş bir ifadeyle gözlerime bakıyordu. "Ne yapıyorsun sen?" dedim sesimi kontrol etmeye çalışarak.

Gözlerini kıstı. "Sen herkesin sana dokunmasına izin mi veriyorsun?" dedi hafif öfkeli bir ifadeyle.

"Sana ne? Kim dokunursa dokunur, sana ne?" dedim öfkeyle.

Göktuğ ve bana bakıp, "Aranıza bir şey mi var? Sevgili misiniz?" dedi. Sonunda gözleri benimkiyle buluştu. Şaşkınlık içinde ona bakıyordum.

Kolundaki elimi daha çok sıktım. "Saçmalama, Doğu! Ayrıca sa-" diyecekken Göktuğ cümlemi böldü:

"Evet, sevgiliyiz."

Şaşkın bakışlarım Göktuğ'ya döndü. Doğu da aynı şaşkın bakışlarla Göktuğ'ya bakıyordu. Göktuğ bana küçük bir işaret verdi, yalanına uymamı söylüyordu. Yutkundum. Bu yalana uymak zorunda hissetmiştim kendimi. Ama bu ne kadar doğruydu ki? Göktuğ bana yalvaran gözlerle bakıyordu. Buluşmaya geç kaldığım için bunu bir telafi olarak istiyor olmalıydı. Buna mecbur olduğumu hissettim ve Doğu'ya baktım. Doğu bana hem şaşkın gözlerle hem de çok ufak bir hayal kırıklığıyla bakıyordu. Gözlerinde neden bir hayal kırıklığı vardı? Bunu istemiyor muydu yoksa? Ne alakaydı ki? Yoksa... Hayır, hayır! Tabii ki de böyle bir şey mümkün olamaz! Ya da olabilir miydi?

Doğu boğazını temizledi ve gözlerini kaçırıp kolundaki elimden kurtuldu. Ayağa kalktı. "Bana ne zaten? Sevgili olursanız olun, umurumda değil," dedi. "Öylesine sordum," dedi ve bizim bir şey dememize izin vermeden ellerini cebine koyup hızlı adımlarla kafenin merdivenlerden çıktı. Kafeden ayrılırken ikimiz de Doğu'nun arkasından baktık. Ben hala şaşkınlık içindeydim.

Göktuğ yavaşça bana doğru döndü. Ben de ona baktım. İkimizin arasına bir süre sessizlik oluştu. Sonunda bu sessizliği Göktuğ böldü:

"Özür dilerim, bir anda ağzımdan çıkıverdi," dedi gözlerini kaçırarak. "Doğu seni rahatsız etmesin diye bir an panikle söyledim."

Yutkundum ve ben de gözlerimi kaçırdım. "Sorun değil. Fakat şimdi ne olacak? Ya Doğu bizim sevgili olduğumuzu düşünüp sınıftakilere söylerse?" dedim biraz endişeyle.

Göktuğ bir süre cevap vermedi. Ardından yavaşça gözlerime baktı. Ben de gözlerimi yavaşça Göktuğ'nun gözlerine çevirdim. "Sanırım benim yüzümden bir süre sevgili rolü yapmak zorunda kalacağız." İşte bu gerçekten kötü bir haberdi. Benim hiç sevgilim olmamıştı ve daha da kötüsü: Göktuğ ile sevgili rolü yapmak zorunda kalacaktım. Dudaklarını araladı ama sonra durdu. Derin bir nefes verdi. "Mehir."

Onun böyle davranmasını garipsemiştim. Önemli bir şey söyleyecek gibiydi ama bunu söylemekte zorlanıyordu. "Efendim?" dedim merakla.

Göktuğ tekrar derin bir nefes verdi. "Sana bir şey söylemem gerek," diyerek kısa bir süre duraksadı ve devam etti, "ama arkadaşlığımızın da bozulmasından korkuyorum." Tekrar duraksadı. "Belki bu sevgili rolü gerçeğe dönebilir veya bir daha arkadaş bile olamayabiliriz."

Yutkundum. Aklımdan geçen şeyi söylemeyecekti, değil mi? Lütfen böyle olmasın. Ya da belki çok daha farklıdır, belki de arkadaşlığımızı bitirmek istiyordur? Sevgili role gerçeğe dönmemeliydi! Saçmalama, Mehir! Çocuk zaten arkadaşlığımızı bozmak istemediğini söyledi. Ne kadar da aptaldım! Kahretsin, ne diyeceğini tahmin edebiliyordum!

Cevap vermek yerine kaşlarımı sorgular bir ifadeyle çattım ve kafamı hafifçe yana çevirdim. Düşüncelerimle gösterdiğim tepkiler birbirleriyle asla uyuşmuyordu.

"Ben..." derim bir nefes aldı ve gözlerini kapatıp başını hafifçe aşağı doğru eğdi. Ardından bir anda kafasını kaldırdı ve gözlerini açıp gözlerime baktı. "Bir süredir sana karşı hislerim var. Uzun süredir sana bunu nasıl anlatacağımı, nasıl söyleyeceğimi bilemedim. Kafam karışmıştı. Senin bana karşı hislerin olup olmadığını bilmediğim için de söyleyip söyleyememekte kararsız kaldım. Ama artık hislerimi içimde tutmamın bir anlamı olmadığını anladım ve sana hislerimi açıklamaya karar verdim."

Hepsini tek nefeste söyleyince donup kaldım. Şaşkınlıkla Göktuğ'nun gözlerine bakıyordum. Demek ki bu yüzden arkadaşlığımızın bozulmasından korkuyormuş. Tahminim doğru çıkmıştı ama bu kadarını söylemesini beklemiyordum gerçekten. Bunca yıldır arkadaşım olan Göktuğ'nun şuanda bana karşı hislerini olduğunu öğrendim ve ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilemiyordum. Göktuğ'ya karşı hislerim yoktu ve hiçbir zaman olmamıştı ama onu bir arkadaşım olarak da hüsrana uğratmak istemiyordum.

Beni tam şuan buradan silip karadeliğe yollayın lütfen! Yalvarıyorum beni buradan silip atın!

Ben ne diyecektim şimdi? O kadar kararsız bir durumda kalmıştım ki şuan, ne diyeceğimi bile bilemez hale gelmiştim. Derin bir nefes alıp Göktuğ'nun dediklerini sindirmeye çalıştım. Masadaki su şişesini aldım ve kapağını açıp suyumdan küçük yudumlar aldım. Su şişesinin kapağını kapatıp tekrar masaya koydum ve derin bir nefes verdi.

"Şaşırman çok normal. İstersen bir süre düşün, anlayışla karşılarım seni," dedi Göktuğ anlayışlı bir şekilde. Gözlerimi yavaşça Göktuğ'nun gözlerine çevirdim. Heyecanlı görünüyordu. Kendime geldikten sonra boğazımı temizledim. Göktuğ'yu kırmamalıydım, kesinlikle kırılmayı ve üzülmeyi hak etmeyen arkadaşlarımdan biriydi.

Derin bir nefes aldım ve sonunda cevap verdim: "Göktuğ ben gerçekten ne diyeceğimi bilemiyorum. Hayatımda ilk defa birisi bana açılıyor, bu yüzden gerçekten ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilemiyorum. Özür dilerim, gerçekten," dedim çekingen bir ifadeyle.

Göktuğ anlayışla gülümsedi. " Özür dilemene gerek yok, kafan karışmış olabilir, bu çok normal. Şimdi konuşmak istemezsen başka bir zaman konuşabiliriz," dedi. "Sadece şu soruma cevap vermeni istiyorum," dedi ve gözlerinde hafif heyecanlı bir ifadeyle baktı. "Senin bana karşı hislerin var mı?"

Duraksadım. Ona karşı hislerim olmadığını söylersem gözlerindeki heyecan yok olacaktı. Mecburen söylemek zorundaydım. "Göktuğ..." Duraksadım ve Göktuğ'nun gözlerine çekingen bir şekilde baktım. Heyecanla benim cevabımı bekliyordu. Bakma şöyle be çocuğum. "Üzgünüm ama sana karşı hislerim yok. Sana asla o gözle bakamdım, seni hep arkadaş olarak sevdim," dedim.

Göktuğ'nun gözlerindeki heyecan yavaşça soldu. Yüzünü hüsran kapladı ve gözlerini kaçırdı. Ellerini saçlarının arasına sokup karıştırdı. Sonunda benimle göz göze geldiğinde gülümsemeye çalıştı ama yüzündeki hüzünü ve hüsranı saklayamıyordu. "Olsun, benden hoşlanacaksın diye bir kural yok," dedim ve tekrar gözlerini kaçırıp başını hafifçe öne eğdi.

Onu bu kadar üzebileceğimi tahmin edememiştim. Ama ona yalan söyleyemezdim, zaten yalan söylemeyi de sevmezdim. Yapacak bir şeyim yoktu. Hatta keşke Göktuğ'dan hoşlansaydım diye dua etmişliğim bile vardı, o kadar üzülmüştüm yani.

"Göktuğ, seni kırmak istemezdim ama gerçekten özür dilerim," dedim tekrardan.

Göktuğ zayıf bir tebessümle gözlerime baktı. "Mehir, sorun değil. Niye kendini suçluyorsun?" dediğinde kendi dediklerimi sorguladım ve gerçekten de kendimi suçladığımı fark ettim. Yutkundum ve boğazımı temizledim. Ardından Göktuğ tam elini saçıma doğru uzatırken duraksadı ve elini çekinerek yavaşça geri çekti. "Pardon, alışkanlık olmuş," dedi ve gözlerini kaçırdı.

Panikle başımı art arda iki yana salladım. "Hayır, hayır. Dokunabilirsin, başka anlamda dokunmadığın biliyorum. Sen Doğu'ya bakma, o atıyor," dedim hızlıca. Ama Göktuğ yine de elini tekrar saçlarım uzatmadı, elini indirdi.

"Olsun yine de," dedi. Çocuğa bana dokunması için ısrar edemeyeceğime göre ben de sessizce durdum ve hiçbir ısrarda bulunmadım.

"Peki, hâlâ arkadaş mıyız?" diye sordum.

Bir süre durduktan sonra tekrar gözlerime baktı ve hafifçe tebessüm etti. "Sen de istersen, kalabiliriz. Benim için bir sakıncası olmaz," dedi.

En azından arkadaş kalabilecektik. Bu biraz da olsa beni mutlu etmişti. "İsterim, ama senin için sıkıntı olur mu?" dedim gözlerine dikkatle bakarak.

"Hayır, olmaz tabii ki de," dedi ve gülümsedi.

Ben de gülümsemeye çalıştım. Gülmeye çalışsam da yine de o üzgünken gülmeye gönlüm el vermiyordu. "Tamam, o hâlde," dedim ve samimi bir ifadeyle gözlerindeki ifadeyi görmeye çalıştım. Dudaklarında yabancı bir tebessüm olsa da gözlerinde bir o kadar da hayal kırıklığı vardı. Kalbim sızladı, onu hiç bu kadar üzgün görmemiştim. Genelde mutlu ve neşeli bir insandı. Onu üzen kişinin ben olmam da ayrı bir şekilde canımı yakıyordu. Göktuğ'nun kahverengi gözlerindeki parıltıyı ben söndürmüştüm.

"Senin de konuşacak bir şeyin yoksa kalkalım mı?" diye sordu.

"Olur, kalkalım," dedim. İkimiz de oturduğumuz sandalyelerimizden kalktık ve kasaya ilerledik.

Göktuğ hafifçe güldü. "Hiçbir şey de yiyemedik, içemedik," dedi.

Hafifçe gülümsedim. "Evet, ben sadece su söyledim. Sen bir şey içmedin hiç," diyerek Göktuğ'ya baktım. Ardından çantamdan cüzdanımı çıkardım. Kasadaki adama masa numaramızı söyledim ve suyumun ödemesini yaptım. Hesabı ödedikten sonra kafeden çıktık ve Göktuğ ile birbirimize baktık.

"O hâlde görüşürüz," dedi samimi bir gülümsemeyle.

"Görüşürüz," diyerek gülümsedim ve elimi hoşça kal dercesine hafifçe salladım. Göktuğ da aynı şekilde el salladı ve ikimiz de birbirimize arkamızı dönüp evimize doğru yol aldık.

Bu sefer koşmadan, yavaş adımlarla evime doğru yürüyordum. Doğu kafeye geldiğinden beri aklımda tek bir soru vardı:

Doğu beni kıskanmış mıydı?

Bölüm sonu

1 yorum