"Hayır!"
"Anne bırak, bırak!" diye çığlıklar atıyordu genç kız elindeki bıçakla, annesine denk getirmemeye çalışarak.
"Annecim, sakin ol. Yalvarırım..." diyen kadının gözlerinde çoğu kişinin isim veremediği bir şey vardı. Tabiri caizse, âdeta kendisini görüyordu kızında.
"İstemiyorum, anne, istemiyorum! Öldüreceğim bu şeyi!" Derken eli artık belli olarak şişmiş karnına gitti. Elindeki bıçak da eş zamanlı olarak haraket etti.
"Hayır!" diye var gücüyle bağırmaya çalıştı kadın, ama sesi yine de cılız ve ince çıkmıştı. O da bir umut bıçağı engellemek için elini henüz 16 yaşındaki kızının karnına götürdü. Fakat engelleyemedi. Genç kız hem annesinin bileğini, hem de karnını kesti.
Aynı annesi gibi güçsüz bir sesle bağırdı genç kız. Belki de ilk defa korktu bebeğine bir şey olacak diye. "Anne!" diye bağırdı korkuyla. Elleri titriyor, gözü kararıyordu. Annesi bileğindeki yoğun kan akışını fark etmemişti bile. "Korkma," dedi sadece. "Korkma, annem. Korkma."
Oysaki genç kız bu kelimeleri duymuyordu bile. Annesi, kızını yatağına oturtup battaniyeyle yapabildiği kadar âdeta kan fışkıran bölgeye baskı yaparken bir yandan da bağırıyordu, birisi duyar uğruna.
"Ambulans, lütfen, acil! Ambulans! Ambulans!"
"Anne!"
"Ambulans!"
Dakikalar sonra, bağırışları duyan bir komşu sayesinde kısa sürede polis ve ambulans apartmanın hemen önüne gelmişti. Genç kızın ağzından çıkan tek kelime 'anne' idi. Kızı üst kattan sedyeyle alıp ambulansa bindirmişlerdi. Ambulansta bir yandan hamile kıza müdahale edilirken, diğer yandan bileğinin kanadığını yeni fark eden annesinin akan kanı durdurulmaya çalışılıyordu.
Hastanede saatler süren operasyon sonucu gelen sonuçlar, ne yazık ki iç açıcı değildi. Bebek kolunda bir kesik izine benzeyen doğum lekesiyle dünyaya gelmişken, genç anne bir kere bile görememişti bebeğini. 'Son kez' değil, 'bir kez' bile görememişti evladını.
Bu acı haberin ardından -ne zaman geldikleri bilinmeyen- tanıdıklarının yanında kalp krizi geçirmişti anne. Herkes bir kenara ayılıp bayılıyordu, bebek nedense kimsenin aklında değildi, herkes genç kızın ölümüne yas tutuyordu. Adı bile yoktu bebeğin..
Günler sonra, erken doğumdan dolayı hâlâ hastanede, küvezde olan bebeğe aldırış etmeden, herkes anne ve genç kızın cenazesindeydi. Doğduğu ilk an gibi, yine, hiç hatırlanmamıştı bebek. Hastaneye bile sadece bebek ve annesi hakkında şeyleri imzalamak için bir, bilemedin iki kişi gidiyordu.
Bu bebek, herkesin düşmanıydı. Doğduğu, hatta doğmadığı andan itibaren.
***
"Kezban!" diye seslendi Naciye hala.
Evet, ben Kezban. Nefret edilen bebek, herkesin düşmanı, 'annemin katili'... Bu ismi alamamın nedeni Arapçada bu isim yalancı anlamına geliyor. Bulabildikleri ilk kötü ismi koymuşlar bana. Özenle seçilmiş bir şey bu...
Ben daha, efendim diyemeden kapım tıklatılmadan açıldı. Bir şey diyemedim, çünkü artık alışmıştım buna.
"Biz bok mu yiyeceğiz, hani yemek?" diye bağırdı. Ellerini yumruk yapıp beline koymuş, kapımın önünde karabasan gibi duruyordu. Evet, yaklaşık yedi kişinin yaşadığı bir evde yemekten tek bir kişi sorumlu. En ufak bir yardım yok, salataya bile.
"Özür dilerim." dedim istemeye istemeye. Yerimden kalktım, kapıdan dışarı çıktığımda arkamda kalan halam işaret parmağıyla başımı öne doğru iktirdi. Bunu yaparken "Beyinsiz.." diye mırıldanmayı da unutmadı elbet.
Alt kata, mutfağa indiğimde odamdan çıkmadan önce cebime âdeta tıktığım telefonumu ve kulaklığımı çıkardım. Playlistimde olan rastgele bir şarkı açtım.
"Ailemden nefret ederim, Benden nefret etsinler diye. Onlar da benden nefret eder, Onlardan nefret edeyim diye, Onlardan nefret edeyim diye."¹
Şarkının sözlerine kafa yormadan, haraketli ritmiyle dans ederek mutfakta yapacaklarımı yaptım.
Sonunda akşam yemeği vaktinde ben yemekleri katarken kuzenlerimden birisi, Elif yanımdan geçerken halamın yine konuştuğunu duydum. "Çok yaklaşma, annem." diyordu. Hayırdır, ben pitbull muyum?
Pek iştahlı birisi değilimdir. Yemekleri tabaklara koyup tek tek masaya servis ettikten sonra kendime bir şey almadan yemek odasından çıktım. Fark bile etmediler.
Tabii, siz çoğu şeyi bilmiyorsunuz, değil mi? İzninizle, en baştan anlatayım.
Akrabalarımın anlattığına göre annem benden nefret ettiği için intihar etmeye kalkışmış, ama bu nasıl bir intiharsa artık kendini karnından bıçaklamış. Büyükannem de annemi durdurmak isterken yaralanmış. Komşular sayesinde hastaneye götürülmüşler, fakat annem orada vefat etmiş. Annemin haberini duyan büyükannem, kalp krizinden ölmüş. Ayrıca, annemin benden nefret etme sebebi benim taciz sonucu olmam. Babamı asla bulamadılar. Bunun yüzünden de, artık nasıl bir kin beslemişlerse bana, beni suçluyorlar: "Öz baban bile seni istemedi kaçtı belki dünyanın öbür ucuna."
Biraz daha derine inelim, Naciye halam, biyolojik halam. Babamın kardeşi. Annemle babamın lise zamanı bir ilişkisi olmuş. Birbirlerini sadece tek gecelik bir zevk için kullanmışlar. Ama sonra, sevgili olmuşlar, hatta ailelerini tanıştıracak kadar iyiymiş ilişkileri. Ama bir gün, annemin hamile olduğu ortaya çıkınca insanlar babamdan, annem karnındaki bebekten, benden nefret etmiş.
Bugüne geri dönecek olursak, büyük, iki katlı bir evde yedi kişi yaşıyoruz. Halam, halamın eşi, biri erkek ikisi kız olmak üzere üç çocukları, oğlanın eşi ve ben. Tahmin edersiniz ki ben, hizmetçi olarak kullanılıyorum. Kezban, yemeği pişir; Kezban, hadi kahve; Kezban, bu camlar niye hâlâ pis? falan filan işte.
Evden kaç, diyeceksiniz ama nereye kaçacağım? Kim bir yabancıyı alır evine, alsa da kim gider evine?
Saatler sonra hâlâ odamda müzik dinleyerek uyukluyordum. Sırtım duvara yaslı, gözler kapalı, playlistten bir şarkı.
"Bazıları hissizdir, Köşelerde gezerler. Bazıları hiç yoktur, Sadece dans ederler. Ne vereceksin bana? Ne vereceksin bana?"²
.
Bu bölüm biraz kısa olmuş olabilir, sadece geçmişte ve bugün olan olayları anlamanız için yazılmış bir bölüm.
¹= Cemiyette Pişiyorum- Çikolata Kız
²= Cemiyette Pişiyorum- Beynim Yok
