°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°
Gözümü Tuğba'nın sesiyle açmıştım. Aniden doğruldum ve etrefımı incelemeye başladım. Tuğba'nın elinde şırınga vardı ve bana doğru yürüyordu. Korkuyla ayağa kalktım ve kalkmamla başımın dönmesi bir oldu. Bu sırada Poyraz beni tuttu. "İyi misin? Otur şöyle." Kolumdan tutuyordu. Yavaşça sedyeye oturttu ve yanıma oturdu. "Korkma bu iğne senin için değil. Üstelik kendisi Ecz. Tuğba hanım."
"Biliyorum." Dedim. Sesim netti. "Kendisi abim olur."
"Abi? Senin abin mi var? Hem... Bu Tuğba kı-"
Sözünü kesmiştim. "O manada değil. Rp yani kendi kurgumun Rp'sini yaparken abim olmuştu. Sonra da ona öyle alıştım işte." Gözlerim yerdeki taşlardaydı. Sonuçta, sevdiğim herkesin yeri ayrı bende. Bana göre, görüşleri, isimleri, içleri... En önemlisi de kim oldukları farklı.
"Anladım. Sürekli bahsettiğin kız. Hem senin, o Rp'de yengen ve eşin de vard-"
"Eşim yok ve olmayacak da!" Aniden bacaklarımı karnıma doğru çekmiştim. "Ne?" Karşımdaki kişinin, sesiyle irkildim. "Sen o kız mısın? Sürekli Rp yapan, ki Rp'den önce bir sürü, ayrı ayrı senaryosu ve olayları olan kız?"
"Ta kendisi." Dedim. Suratım asıktı ve sinirliydim. "Ne o? Yoksa sende o zorbacılardan biri misin?" Kafamı aniden, gözleri mavi, saçları beline kadar uzanan kıza çevirdim.
"Ben... Beni tanımayacak kadar unutkan mısın? Ellie?"
"Ellie?"
"Evet Ellie? Ben senin yengenim ve ayrıca bu malın da eşiyim. Yani eşiydim Rp'de." Derken de ellerini alaycı bir şekilde sallıyordu.
"Helin?"
"Efendim?"
"Yenge? Ha...?" Aniden moralim yerine gelmişti.
"Buyur?" Dedi ve bana yaklaştı. İç çekti ve bir daha, bir daha, bir daha... "Seni... Seni yakından görmek çok güzel. Ellie hanım."
Poyraz, şaşkın şaşkın bizi izliyordu. "Çüş. İnanmıyorum bu kadar da yakınlık olmaz. Mübarek herkes bir şey çıkıyor." Dedi ve düşünmeye başladı. "Yok yok. Kesin sen bana güvenmediğin için, her arkadaşına söyledin."
Bu sırada Helin, yönünü Poyraz'a dönmüştü. "Ha, sen? Sen şey değil misin ya. Düşündüm de seni tanımıyorum." Dedi ve kıkırdamaya başladı.
"Hatırlıyor musun, hatırlamıyor musun?" Aniden yüzünü bana dönmüştü. Bu sırada dikkatimi, Poyraz'ın kolundaki dövme ve Helin'in kolundaki dövmeye takıldı. Bu dövmeler.... GÜL!? "Ne!" Dedim. Herkes ne olduğunu sorsa da geçiştiriyordum. Aniden ayağa kalktım ve çantamı aldım.
"Nereye?" Bunu soran Poyraz'dı.
"Hiç bir yere. Beni burda bekleme." Dedikten sonra, yüzümü Poyraz'a döndüm ve gözlerimiz buluştu. "Geleceğim ben." Yavaş adımlarla kapıya doğru ilerledim. Bu sırada Yiğit arkasını dönmüştü ve bana seslenmişti. "Hey! Ne yapmaya çalıyorsun? Dışarıda virüs var!" Bu sırada Sare de yüzünü, bana dönmüştü.
"Bizde virüslüyüz! Hatta biz getirdik!" Hepsi, "Ne!?" Demişti ve anlam veremiyorlardı.
"Biz diyorum! Hepimizin kolunda o işaret var!" Bu sırada arkamı döndüm ve Sare ile Yiğit'in de kolunu incelemeye başladım. "Ah... Yine aynı dövme... Gül işareti..." Bu sırada aklıma o gün gelmişti.
Korkarak, bir o kadar da sakince ilerledim ve Merve'nin odasını buldum. İlk günden daha da iyiydi ve gözleri iyiyce koyulaşmıştı. Saçları ise açık sarı-kahverengi bir renkti. "Dna'n... Dna'n değişiyor." Ellerimi inceliyordum. Benim ellerim de eskisine göre soluktu. Aklıma ayna geldi. Ben hiç, doğru dürüst yüzümü, kendimi de dahil incelememiştim.
Koyu kahve, saçlarımı ve kahverengi gözlerimin yerine; açık, grimsi saçım ve yeşile yakın gözlerim vardı. Bu virüs... Hepimizin Dna'sını değiştiriyordu. Aynı ruh fakat değişen beden. Acıyı hissetmemem... Benim bir özelliğimdi. Merve'nin ki ise hassasiyet ve çok ciddiye alma. Emre'nin ki, ciddiye almayıp, çok gülme. Yiğit'in ki ise, fazla ego ve sinirlilik. Sare'nin ki, Ali'nin ki, Sarin'in ki, Cemre, Eda, Coşkun Hoca, Ece, Ayşe Teyze, Annem, kardeşim Aslı... Onlar... Onlarınki neydi? Onların sorunu neydi? Kim bu virüsü ortaya koymuştu? Bu işareti nerden hatırlıyordum? Yoksa biz... Biz asıl kuklalar mıyız? Kuklayı dışarıda ararken, içimizden çıkması...
Sinirli bir şekilde dışarı çıktım ve karşımda Eda'yı gördüm. "Ah, merhaba. Senin hastanede olduğunu duyunca, babam ve ben çok endişelendik."
Kollarını açmış, olan Eda'ya döndüm ve; "Baba... Baban! Baban, Coşkun Hoca nerde?"
Eda, şaşkın bir şekilde bakıyordu. "Kahve almaya gitt-" anlamsız bir şekilde, kafasını kaşıdı ve bana bakmaya devam etti. "Bekle burda! Benim işim var! H-herkese söyle... Kimse hastaneden ayrılmasın."
Eda; "Peki." Dedi ve hastanenin içine girdi. Ben ise, bu sırada Coşkun Hoca'yı. aramaya başladım. Çok geçmeden onu, korkulukları olan, bahçe'nin içinde buldum. "Hocam!" Dedim.
Koşmaktan yorulmuştum. "Yardımınıza ihtiyacım var!" Dedim ve eğildim. Son nefesimi de bu, son cümle için kullanmıştım.
Coşkun Hoca, arkasını döndü ve bana, şaşkın şaşkın bakmaya devam etti. "Su? Ne oldu? İyi misin sen. Hastaneye kaldırılmışsın?"
"Ah-" biraz dinlenip, rahatladıktan sonra cümleme devam ettim. "Konumuz o değil." Dedim. Gözüm hala kolundaydı. Fakat üstündeki uzun kollu olduğu için, belli olmuyordu. "Konumuz Gül virüsü. Biz arılar... Sonuçta her arı çiçeği sever..."
Coşkun Hoca, anlamsız ama bir o kadar da anlamlı bir şekilde suratıma bakıyordu. "Benden istediğin ne?" Gözlüğü düzeltti.
"Araba! Arabanız lazım." Ben böyle söylüyordum ama... Ya o da onlardansa? Aklıma eski telefonum gelmişti fakat o yanımda değildi. Sinirle iç çektim ve hastaneye geçtim. "Kimin eski telefonu yanında veya kullanıyor?" Sinirli bir şekilde herkese bakıyordum.
"Ne kadar eski?" Diye sordu Yiğit.
"20 yıl öncesi?" Diye, ona baktım.
"Buyur." Dedi. Yüzü şaşkın bir haldeydi.
Tam alacağım sırada, geriye çekti ve; "İyide bunu ne yapacaksın?" Ve bir adım geri gidiyordu.
"Grup!" Çok stresliydim. "Hatırlıyor musunuz. Bizim eski grupta, sürekli teorilerimiz veya birilerinin bildiği şeyler ortaya çıktı diye teklif almıştık."
Herkes aniden "Ha!?" Demişti ve kafaları Allah bullak olmuştu. "Teklif!? Ah tabi ya..." Dedi. Sümeyye. "Hatırlamıyorum o teklifi ben. Sanırım... Sarin miy-"
"Ben değilim!" Dedi Sarin. Sinirli ve korkmuş bir şekilde.
Sümeyye, bu sırada Sarin'in üstüne doğru, bir adım atmıştı. "Cümlemi bitirseydim keşke ya!"
"Cümle mi!? Şuan bana iftira atıyorsun!"
Bu sırada Ali de Sarin'i koruyordu. "Eeee git be!"
Tam ağızımı açacakken, topuklu ayakkabı sesi duymaya başladım. Çok geçmeden yaklaştı, yaklaştı ve yaklaştı... Arkamı dönmek istesem de ruhum izin vermedi. Yoksa bu... O kişi miydi?... O an kendimi öldürmek istedim. Hemde çok. Kokusu... Bana o iğrenç günü hatırlatıyordu. Babam'ın beni kaç defa iş için, diye götürdüğü ev... İçimden ne kadar o kişinin olmaması için dua etsem de, istediğim gibi olmadı.
"Selam gençlerr! Kavga etmeyi kesin de derdinizi anlatın." Koyu Sarı saçları ve koyu maviye benzer gözleri vardı... Bu kadın... Annemi ve babamı ayırıp, babamı bizden... Benden çalan kadın... Bu ta kendisiydi. Onu sesinden tanımıştım. İçim ürperdi ve ellerim titriyordu. Çok geçmeden, arkasından iki kız daha geldi. Birinin ismi Sevda birinin ismi de Beren'di. Üstlerindeki kartlarda yazıyordu. Orta yaşlı kadın, tekrar arkasını döndü ve kızlara baktı. "Ah hoşgeldiniz, canlarımm." Ve bize döndü. Özellikle de bana. "Bu kızın Sevda. Sevda Çağlar. Bu da yakın arkadaşı Beren." Cümlesi bittikten sonra, yüzme bakıyordu. Yüzü... O kadar korkunçtu ki...
Korkarak ve bir o kadar da güçlü bir şekilde; "Bir şey yok. Git işine." Dedim. Cümlem o kadar netti ki, herkes sesimi ilk defa bu kadar, net duydu. "Sana ihtiyacımız yok." Kollarımı göğsüme bağlamıştım.
"Ne-" daha cümlesini bitiremeden, kesmiştim.
"Önce babamı. Sonra da kardeşimi elimden aldın!" Sinirle üstüne yürüyordum. Fakat yürüyen ben değil, ona olan öfkem, sinirim, ruhum, tvarmalarım ve hayatımı çaldığı için kendini kötü hisseden beynimdi. Gözüme çarpan ilk eşyayı aldım ve havaya kaldırdım. Gözlerim o kadına sabitlenmişti. Bir tek gözlerim de değil. Bedenim, ruhum, içim, her şeyim... Sinirle üstüne yürüyordum ki Poyraz kolumdan tuttu ve kendine çekti. "Sakin ol..."
Gözlerimin içine bakıyordu. Fakat o kadar sinirliydim ki onu bile yere çaldım. "Eee bırak be! Yıllardır böyle olan sen misin!? Annesi kaç defa ameliyat olan, kardeşi ölen!? Ulan bu kadın yüzünden babam kaç defa beni ve annemi dövdü! Kaç defa aç kaldık. Eve haciz geldi. Ölümden döndük! Bunun kıl kocası bize bakmadığı için amcam olacak şerefsiz bize baktı! Karşılıklı bir şekilde! Ulan bu kadının şerefsiz kocası yüzünden amcamın oğlu bana taciz etti be! Tamam öyle ileri değildi ama o dokunması bile beni, benden aldı, öldürdü!" Artık dayanamayıp ağlamaya başlamıştım. "Hayır böyle bir şerefsizlik yaptınız... Neden bizi de alet ettiniz. Benim küçücük kardeşim öldü ya! Öldü! Öldü! Senin o kocan denecek adam yüzünden, kollarımda vefat etti ya!"
Artık yerdeyim. Ne gücüm ne de sinirim kalmıştı. Kadın sanki söylediklerimden keyif alıyorcasına gülümsüyor, ardından da kıkırdıyordu. Ben burda muzdarip'ken o orda kahkahalar atıyordu. Gülerken... Yüzü o kadar iğrençti ki... Ona az da olan yaklaşımım, hisslerim... Yok olmuştu. Yerine sinir ve keder almıştı. Kadın bir süre sonra gülmeyi kesti ve yerdeki ben'e yaklaştı. Eğildi ve suratıma baktı. "Annen..." Duraksadı ve bir süre sonra devam etti. "Annen, kardeşin ve sen..." Gülmemek için kendini zor tuttu ve kahkahalara boğuldu. O lanet olası maviye çalar gözlerinden, damla damla yaş süzülüyordu. O an, o kadar kötü oldum ki. Keşke ölseydim. Annemle babam evlenmeseydi. Ben olmasaydım...
Kadın, biraz daha yaklaştı ve suratıma okkalı bir şekilde tükürdü. "Sen... Sen sadece, bir saçmalıksın! Baban seni asla sevmedi! Annen de öyle! Hele ki kardeşlerin, içinde de ölen kardeşin! Ölen kardeşin seni sevseydi, sence bırakır mıydı!? Ha!" Bu sırada hafiften etrafıma bakıyordum. Fakat hiç kimse yoktu. Bunca insan... Bunca beden, bunca ruh nereye gitmişti? Yoksa onlar hiç var olmamış mıydı? Yada ölmüşlerdir, ha? Ah Su... Sen her zaman korkak ve ezik olarak kalacaksın. Seni değil annen, kardeşin dahi sevmiyor. Çok geçmeden yaşadığım muzdarip olay yüzünden, ne acı ne de keder kalmıştı. Artık dayanamayıp gözlerimi yumdum ve etrafımdaki sesleri dinlemeye başladım.
"Ne oldu?"
"Simgemiz, evraklaımız, her şeyimiz kayıp..."
"Ne! Nasıl!? Onları kaybetmeyi nasıl becerdiniz!? Sizi ahmaklar!"
"Ef-efendim. Biri veya birileri gizlice şirketimize sızmış ve her şeyimizi öğrenmiş!"
"Ne! Kesin bunun grubundan birisidir! Ah..." Dedi ve eğildi. Kulağıma yaklaştı ve; "Ne de olsa zamanın doldu. Dimi Su hanım. Ah yoksa Ellie miydi? Veya Emma? Hangi karakterini tercih edersin?" Ve ardından sol elimi çevirdi, fotoğraf çekme sesini duydum. Sanırım... Sanırım beni ölü gösteriyordu.
Bir süre sonra, ah'layayarak kafamı kaldırdım ve karşımda o kızı gördüm. Gözlerim bulanık gördüğü için ismini okuyamıyordum. Fakat yüzünden belliydi. Gözlerim netleşince, elimi aniden çektim ve bağrıcaktım ki ağzımı kapattı. "Sessiz ol... Korkma benden..." Cümlesi bittikten sonra, koluma girdi ve bana destek çıktı. "Gel." Dedi. Yüzünde anlam veremediğim bir ifade vardı. "Gel gidelim burdan." Etrafına baktı ve tekrar bana döndü. "Ben onlar gibi kötü değilim."
"Ah..." Etrafımı inceliyordum. Bir köşede sedyeler, bir köşede can çekişen insnlar, bir köşede de şırınga... Ah bu şırıngayı hatırlıyorum. Bir gün hastayken, iğne yapmışlardı. Bekle... Gül mü? O gün... O gün bunun teorisini yapmıştık. Gerçi konuştuğumuz her şey gerçek oluyordu. Korkarak iç çektim ve Beren'e baktım. Arkasında iki kişi daha vardı. O kişilerin yakasındaki karta baktım ve imceledim. Birisinin ismi Hülya, birisinin de Bengüydü. Ardından dayanamayıp, yine gözlerimi kapattım. Yanımdaki sesler işitiyordum. Aklıma diğerleri geldi. Onlara ne olmuştu. İyimiydiler? Aradan uzun bir zaman geçti. Sanki yaşlanmıştım. Bedenim sağlamdı, fakat ruhum yaşlanıyordu. Hayat böyle bir şey miydi? Kime güvenecektik. Asıl soru, bunları bilip de bize aktaran kimdi? Bu; "E" denen şahıs kimdi? Gerçekten bize adını bile söylememişti. Biz buna, bu kişiye nasıl güvendik. Belki de, Gül virüsün kurucularından birisiydi. Onlar Gül iken biz Arıydık. Her arı çiçekleri sever... Özellikle de biz... Biz yaşıyor olmamıza rağmen, içimiz... İçimiz ölüydü. Bedenimiz belki burdaydı ama ruhumuz...
Şiddetli bir baş ağrısıyla gözümü açtım. Tavanda bal resimleri vardı, fakat hareket edemiyordum. Korktuğum için, içim titriyordu. Ben bunları düşünürken aniden bir çatırtı geldi ve o silüet yanıma yaklaştı. "Bal... Beni hatırlıyor musun? Bana bal diye seslenirdin." Kafamı döndüremiyordum. Boynum... Sanki uyuşmuştu. Ne ses çıkardım, ne de onu görmek istedim. Bir şeyle ağzımı kapattı ve arkasını döndü. Evet... Onu hissetmiştim. Arkasını dönmüştü ve biriyle konuşuyordu.
"Abi? Burda ne yapıyorsun?" Dedi. Sesi Merve'ye, hatta Merve olan kız.
"Hiçç. Bir hasta gelmiş de onunla konuşuyordum. Geliyorum abicim sen içeri geç. Hem daha Suyu arayacağız. Kim bilir, nereye götürdüler." Dedi ve sahte bir şekilde ağlamaya başladı.
Bunu duyduktan sonra bende ağlamaya başlamıştım. Her şeyimi bilen... Bilen ve bana yardım eden adam... Beni arkamdan bıçaklamıştı. Gözlerim, içindeki yaşı kaldıramadığı için dolup, taşmıştı ve bulanıklaşmıştı. Ardından Ali geldi ve Merve'yi aldı. Onu sesinden tanımıştım.
"Gel Mervecim. Sarin yanlız. Onun yanına gidelim. Hem Ece de gelecek. Bir de şu hoca mıdır, nedir? Onun kızı." Dedi ve ellerini Merve'nin omzuma attı. Onlar beni ararken, Poyraz beni saklıyordu. Ama neden? Ben ona ne yapmıştım? Ardından ayak sesleri uzaklaştı ve Poyraz geldi. Yüzüme baktı ve elindeki şırıngayı sallıyordu. Beni doğrulttu ve uzaklaştı. Şırınganın içini doldurdu ve bana yaklaştı, yaklaştı, yaklaştı. Gözleri serumumdaydı. Yaklaştı ve aniden elindeki şırıngayı yere attı. "Ah!" Dedi ve aniden bana sarıldı. "Sen... Çok garipsin. Bana annemi hatırlatıyorsun... Ama benim annem, hiç bir zaman beni sevmedi. Seninle kaç yıl sonra o grupta karşılaştık. İlkokulda bana aşık olmuştun... Fakat bana duyduğun şey aşk değil, babanın vermediği sevgiydi. Ben bir şekilde, sana o sevgiyi veriyordum. Benim düşünceme göre de, bu bir felaketti." Dedi ve sarılmayı bıraktı. Kahverengi, sulu gözlerini, gözlerime dikmişti.
"Ben o grupta sana aşık oldum. Senin yaşadığın şeyler... Hepsini gördüm ve duydum. Özellikle sana yaşattığım şeyleri..."
Boş bir şekilde, Poyraz'a bakıyordum. Zar zor; "Neden..." Dedim. "Neden beni sattın, beni arkamdan bıçakladın?" Zar zor söylüyordum ve gözlerimden yaşlar süzülüyordu.
"Özür..." Dedi ve ellerini yanağımdan çekti. Geri ayağa kalktı ve geri geri gitti. Eline bıçağı aldı ve; "Kaç burdan! Gelen kişilere, beni yaralayıp kaçtığını söyleyeceğim!" Dedi ve bıçağı omzuna sapladı. Ardından çığlık atmaya başlamıştı. O korkuyla koşabildiğim kadar, hızlı koştum ve ayak sesleri duydum. Ardından önüme gelen ilk odaya girdim. Yeni doğum yapmış bir abla ve bebeği vardı. Abla korkudan bebeğini hızla kucağına aldı ve bana bakmaya başladı. Aniden köşeye çekildim ve bende ablaya baktım.
"Kusura bakmayın. İğneden korktuğum için kaçmıştım da. Sizi korkutmak istemedim. Özür dilerim." Dedim ve ellerimi birleştirip eğilmiştim. Bu sırada arkamda, önce silüet, omzumda da el hissettim. Bu eller... Omzumu sıkıca tutuyordu. Bu sefer dedim. Kesinlikle öldüm, yok oldum, hayatım bitti. Korkarak arkamı döndüm ve döndüğümde Coşkun Hoca'yı gördüm. Şaşkın şaşkın bana bakıyordu ve beni inceliyordu. Ardından gözleri saçıma kaydı ve; "N-ne yaptın sen? Birini mi yaraladın. Yüzündeki ve saçında'ki kırmızı şey ne?" Dedi ve beni odadan çıkarttı. Mehmet Ali, biraz da olsa yakınımda olduğu için kan bana da sıçramıştı. Cevap vermedim. Sustum, sustum, sustum. Ardından kolumu tuttu ve suratıma baktı. "Kızım sen ne yaptın? Söyle lütfen." Dedi ve gözleri doldu. "Sen gencecik kızsın... Ne yaptın, söyle lütfen." Artık kolumu bırakmıştı ve suratıma bakıyordu. Ne olacaktı şimdi? Beni, sevdiğini öldürmeyle mi suçlayacaklardı... Evet. Japonya'ya gelmeyi çok istemiştim. Fakat böyle değil. Beni seven insanların olmasını istemiştim. Fakat bana aşık olup, zorla evlenmek isteyenleri değil. Evet istemiştim. Bir baba'mın olmasını. Fakat beni öldüresiye döven değil, annemi öldüresiye döven değil. Belki sürekli yemek isteyecekti. Titiz olacaktı. Bunların hepsine şükür ederdim. Keşke iyi bir baba olsaydı... Babadan önce eş...
Aniden iç çektim ve Coşkun Hoca'ya baktım. "Kan... Ah o kan değil..." Dedim. Yine yalan atıyordum. Sırf, hatalarımdan kaçmak için. "Kan değil. Vişne suyu içecektim. Açarken suratıma patladı." Dedim ve gözlerimi kaçırdım. Bu sırada Coşkun Hoca her şeyi anlamıştı.
"Yalan... En nefret ettiğim." Dedi ve sesi ciddileşti. "Bana neden yalan atıyorsun? Anlamıyorum yalan atacak ne yaptın?"
"Bu sizi ilgilendirmez. İster inanın ister inanmayın. Umrumda değil." Dedim ve yürümeye başladım. Bu sırada Coşkun Hoca da beni takip ediyordu. Biliyordum... Arkamda haraketlenmeler vardı. Belki de Coşkun Hoca da onlardandı. Bunu kim bilebilir ki? Tesadüfen karşıma çıkması. Hatta, nerdeyse bütün arkadaşlarımın karşıma çıkması. Bunların hepsi tesadüf müydü?
Tesadüf... Her şey tesadüf müydü?
Ben onları, mavi olarak görürken; onlar ya kırmızı olursa?
Bazı yaralar kapanmaz. Sadece yara bandı yapıştırılır. Ne de olsa, yara bandı'nın ömrü kısadır. Ya yıpranır, ya da eskir...