Merhaba. Ben Su, Su Çağlar. 28 yaşındayım. Hastanede çalışıyorum. Fakat bazı nedenlerden dolayı 1 yıl tatildeyim...
Kendimi Japonya-Tokyo bileti ararken buldum. Çok heyecanlıydım. Orası Ellie ve Félix'in ülkesiydi. Sorarsınız şimdi "Ellie ve Félix kim?" Diye. Onlar benim karakterlerim. Aslında çok karakterlerim var.
Çünkü aynı zamanda kendi kendime yazarım ve sürekli boş vakitlerimde yeni bölümler yazmak için sabaha kadar otururdum. Japonya'ya gitmek hayalimdi. Aslında duruma bakılırsa maddi durumumuz pek yoktu.
Annem hasta ve kız kardeşim üniversite okuyordu. Ben ise lise 3. Sınıfta kendime gelip ders çalışmaya başladım. "Meslek lisesindeysem, lisesindeyim. Hem okuduğum bölüm çok güzel. Üstelik çok geniş ve ferrah bir meslek. Bu arada böyle konuşuyorum ama aranızda merak edenler vardır. Bu kızın mesleği ne? Falan gibisinden.
Ben Aşçıyım. Aslında lise 3'e kadar doktor olmak istemiştim. Küçüklüğümden beri. Bunun yanı sıra 8. Sınıfta kitap okumayı sevdim. Üstelik küçüklüğümden beri sevdiğim dizileri veya filimleri değiştirip düşünürdüm. Sonra kağıda evet normal bildiğimiz kağıda yazmaya başladım. Sonra ise birilerine anlatmaya... Gün geçtikçe yeni kişiler dinlemek için ya mesaj, ya da dışarıdan beni çeviriyorlardı. Bir süre sonra "Senaryoların çok güzel. Neden bunları hikaye haline getirmiyorsun?" Cevabını aldım. Aklıma o sıra dank etmişti. Senaryolarım gerçekten de güzel. Onları neden hikaye haline getirmiyorum ki? Düşündüm, düşündüm ve bir süre sonra yazmaya başladım. Yazdığım uygulama... e-postam yüzünden hesaba hiç bir şekilde giremedim. Üstelik ergenlik çağında olduğum için o kitap da benim için bitmişti. Bir süre sonra eski senaryolarımdan birisini düzenleyip yayınladım. Şuan üstünde hala devam ediyorum.
Uzun lafın kısası. Japonya... Ellie ve Félix'in ülkesi... sanırım bu yüzden kendime takma isim bulucağım...
Ben bunları düşünürken aklım, çalan telefona gitti. Hiç tereddüt etmeden telefonu elime aldım ve elimi yeşil tuşa doğru götürdüm.
"Buyrun?"
Gizem, alaycı bir şekilde; "Hahaha minik yazarımıza bak sen. Büyümüşte kendi kurgularını anlatıyor!" Kulağım acıdığı için telefonu kulağımdan çektim ve yavaşça ayağa kalktım.
"Ehm- bir saniye? Sen beni mi dinliyorsun!? Nerdesin sen!" hızlı bir şekilde etrafıma bakıyordum.
"Nerde miyim... kızım kaç saattir kapıyı çalıyorum. Artık açsan şu kapıyı."
"Nee!" şaşırırken de hızla kapıya doğru koşuyordum. Elimi kapı koluna koydum ve kolu aşağı doğru çevirdim. Çevirmemle Gizem'in elindekilerini vermesi bir oldu.
"Al bee! elimdeki evraklar eridi bitti." Bir elinde de bastonunu tutuyordu. Kendisi hastanede doktordu. Piskolojik sıkıntıları demeyelim de, beyninde sıkıntıları olduğu için beyni sürekli bacağına alarm veriyordu ve yürümesine engel oluyordu. Bazenleri yürüyebilse de, bazenleri yürüyemiyordu. Ha bu arada bende hastanede Aşçıyım. Biliyorum o kadar şey anlatım size- şimdi gelipte; "Aaaa sen Doktorsun o zaman." Demeyin. Benim için doktorluk lise 3'ten sonra öldü...
Gizem yan sokakta oturduğu için elime tatil kağıtlarını verip gitmişti. Ben ise; zaten kağıtları alır almaz donmuştum. Hastane sahibi... beni hastaneden kovmuş ve bu evden de çıkmamı istiyor...
Kendisi benim amcam "Eray Çağlar... Babam olacak kişi Annemi aldatıp gidince, bizde tek başımıza kalmıştık. Bu sırada da amcam bize bakmayı teklif etti. Annem her ne kadar istemese de çalışamıyordu. Üstelik kardeşim Aslı'ya yeni doğum yapmıştı. Bende lise 3'tüm. Çok şükür lise sona gelince staja gidiyordum. Bir de ekstra olarak dışarıda çalışıp, paraları biriktirmiştim. Bu sırada amcam çok katıydı. Sürekli seni bizim oğlana alacağım. Üniversite okumayacaksın. Ben zenginim benim oğlanla evleneceksin. Gibi şeyler söylüyordu ve bu hiç iç açıcı değildi. Ben kendi ayaklarımda durup okumayı tercih ediyordum. Sanırım geçenlerde oğlu bana evlenme teklifi edince ve bende reddedince beni kovdu.
Ben bunları kendi kendime anlatırken bir yandan da hazırlanıyordum. Ha bir de o kadar cümlenin içinde annelerin nerde olduğunu soracak olursanız. Annemle kardeşim İstanbul'da yaşıyor. Ben ise Ankara'da yaşıyor... yaşıyordum... Artık bu günden sonra Ankara'da olmayacağım. Hemen bavulumu hazırlayıp biletimi almak için "Ankara Havayolları." yazan tabelaya doğru gaza bastım.
Ah bu arada bu arabayı nasıl aldın? Diye sorabilirsiniz. Araba benim değil. Gizem'in. Kendisi kısa süreliğine bana vermişti.
Bir süre sonra yorulmuştum. Arabayı yavaşça durdurup, yanındaki markette yönelmiştim. Bu sırada birisi market sahibiyle kavga ediyordu.
"Abi!? Ne demek yok! Bana o paket lazım!" Siyah saçlı, kahverengi gözlü, üstünde eskilerin ceketi olan bir adam, karşıdaki adamın üstüne yürüyordu.
"Bekle..- ne? Paket mi? Yoksa bu adam mafya mı?" Hiç tereddüt etmeden içeri girmiştim. "Efendim! Ne oluyor burda? Bu adam kim?" Adam anlamsız bir şekilde bana bakıyordu. "Aaa dedeciğim beni tanımadın mı? Ben torununum." Bir yandan da gülümsüyordum.
"Neyse abi kalsın, kalsın! Sizde bir şeyi beceremiyorsunuz ya!" Adam oflanarak gidiyordu. Genç adam gidince karşımdaki adam bana bakıyordu.
"Sağol kızım... teşekkürler.... eee..- sen ne alacaksın?"
"Çay..- ehm çay ve çikolata." Duruşumu bozmadan, konuşuyordum. Bir süre sonra alacaklarımı alıp arabaya dönmüştüm. İçerideki adam birileriyle konuşuyordu. Çok geçmeden hızla arabasına binip gaza bastı. Görünüşe bakılırsa kendisi mafya gibi bir şey. Bindiği araba çok lüks... Allah'ım... ALLAH'IM NE ZAMAN BÖYLE BİRİSİ KARŞIMA ÇIKACAK!? Hem elimde mesleğim de var.. artık evleneyimmm! Bir süre sonra kendi kafama vurdum. Ah, saçmalama Su. Hani sen evlenmeyecektin? Kendi kendime atarlanarak gidiyordum.
Ta ki arabanın içine dökülen suyu görene kadar. " Ağğğ!" dedim, yanındaki telefona bakarken. "Hayır hayır hayır!" bir hışınla telefonu elime almıştım. Telefon nerdeyse suyun içinde yüzüyordu. Derince iç çekerim ve; "İnşallah çalışır..." Olayın şokunu atlatınca, arabaya binmiştim. Hafifçe gaza bastım ve direksiyonu gideceğim yere doğru çevirdim.
2 saat sonra havalimanına varmıştım. Malum telefonum çalışmadığı için saati bilmiyordum. Önüme gelen ilk adama saati sormak için yönelecektir ki... Arkamdan tanıdık bir ses geldi.
"Su! Su! Su!"
Arkamı döndüğümde Berk vardı. Sarı saçları ve mavi gözleri... Ah! Amcamın oğlu! Bir süre sonra aklıma gelen soruyu sormuştum. "Saat! Saat kaç?" Gözlerine çok ciddi bir şekilde bakıyordum.
Gülümsüyordu. "Eh." Nefesini toparlar ve; "Saat... Saatin önemi yok. Hadi eve gidiyoruz."
Kolumu tutmak için yönelmişti ki; "Ne! Akıllanmadın mı sen!? Uzak dur benden! Hiç bir yere gelmiyorum." sinirlenmiştim.
Fakat o kolumu aniden tutmuştu ve bırakmıyordu. "Sen.. hiç bir yere gidemezsin." Gözlerimin içine bakıyordu.
"Ne? Babanın beni hastaneden kovduğu yetmiyor mu? Ben seninle evlenmeyeceğim o kadar!"
Üstüme yürüyordu. "Annen... Anneni düşün. Onun mutlu olmasını istemez misin?" Duvara sıkıştırmıştı. Tam dövmek için yaklaştığımda arkadan birisinin onu çektiğini gördüm.
"Hey sen! Utanmıyor musun!? Kızı taciz etmeye!?" Kocaman eliyle Berk'in ağzına yumruğu indirmişti.
O kişiyi süzmek için kafamı kaldırdığımda elimi tutmuştu. "Gel benimle." Bir yere götürüyordu.
Elini aniden bıraktım ve yüzüne baktım. "Sen kimsin! Beni nereye götürüyorsun! Bırak beni!" Bu... Bu çocuk! markette gördüğüm çocuktu. "Bekle... Sen..."
"Ha?" Suratıma baktığında gülümsüyordu. "Yalancı kız :) bana markette yalan söyledin." Gözlerimin içine bakıyordu.
"Höşt! kim olursan ol! Birine böyle davaranamazsın! o
Orda o adamı korumak için öyle söyledim." Kafasında, eskilerin beresi olan adamı, yitmiştim.
Aniden kahkaha atar. "Hahaha! Biliyorum küçük hanım. Senin o adamın torunu olmadığını öğrenince seni araştırdım. İki kardeşsiniz annen ve kardeşin. Kardeşi'nin üniversitesi için İstanbul'da yaşıyo-"
"Of tamam! tamam! bu kadar yeter. Konuşma!" Gitmek için yönelmiştim ki adam kolumdan tuttu.
"Gidemezsin! Planıma engel oldun. Bana yardım edeceksin." Aniden yere sermiştim ve uçağın olduğu, kapıya yöneldim. Gidecektim ki elindeki uçak biletimi gördüm. "Ne!? Ver şunu!" Elinden almak için eğilmiştim. Bileti ağzına aldı ve yedi! Evet doğru okudunuz... YEDİ!
"NEEE!" dedim çok sinirliydim. O adamı orda öldürmek istiyordum. "OBUR MUSUN BE ADAM!" O kadar çaresizdim ki... Bir şey yapamayacağımı anlayıp, bavulumu almıştım. Bu sırada etrefıma baktığımda Berk'i görmedim. Hızlı adımlarla yürümeye çalışıyordum. Fakat korkudan, dizlerimin bağı çözülmüştü.
Bedenim bu olanları kaldırmıyordu ve titriyordu. Çok geçmeden arkamdaki adam kolumu yine tuttu. Tuttuğu anda bağırdım. "Ben hastalıklıyım! Sana da bulaşır! Benden uzak dur!" bir yandan da kolumu çekiyordum.
Gözlerimin içine bakarak; "Biliyorum.." dedi. Masumluğunu, sinsilik yer almıştı. "Seni de bu yüzden sürgün ediyorlar. Amca'nın asıl amacı seni sevmesi değil. Denek olarak görmesi." İç çeker. Çekerken de gözlerini devirir. "Benimle gel. Bende Japonya'ya gidiceğim. Sana yardım edebilirim. Bu hastalıktan kurtulursun."
"Peki... Farkındaysan biletimi... YEDİN! NASIL UÇAĞA BİNECEĞİM!" Adam'ın üstüne yürüyordum.
Yerdeki adam kafasını sıvazlıyordu ve bana bakıyordu. "Dur be kızım... Ah kafam... Sende amma sinirli çıktın!"
"Sinirli mi!? Sinirli mi!? Senin yüzünden az önce hayatım mahvoldu! Kimsin sen ya! Sapık mısın!" Elimi ona doğru uzatmıştım.
"Ben Poyraz, sende Su... Eğer istersen soyismim Çağlar olabil-" "AH! TAMAM TAMAM VURMA!"
"Bir daha duymayayım!" İç çeker.
Su, çok yorulmuşa benziyordu. Yanındaki adamın kim olduğunu ve niyetini bilmediği halde onunla gidiyordu. Çok geçmeden Genç adam ve kendisi uçağa biner.
3 gün sonra Japonya'ya ulaşırlar.
Bavulunu taşırken; "Ayrılıyoruz dimi?"
Arkasını döner. "Aynen. Görüşürüz yalancı kız :)" Biraz ilerler ve aniden durur. "Ben... Ben sana konumu atarım yarın gelirsin."
Arkasına bakmadan; "Ah peki."
Artık ikisi de evlerine gitmişti. Yani Poyraz gitti. Su ise otellere bakıyordu. Aslında ev kiralamıştı ama ev sahibi hastalıklı olabileceğini düşündüğü için geri vazgeçmişti. Bu salgın olayı o kadar büyüktü ki tüm Türkiye'yi hatta bu son 1 ay içerisinde tüm Dünya'yı sarmıştı. Bu virüs, bir doktorun hatası ile ortaya çıkmıştı. Bu virüs... Dünya'da ilkti, yeniydi.. Kimse tedavisini bilmiyordu. Onca masum insan, onca bebek, çocuk, anne, baba, insan hatta hayvan ya ölmüştü, ya da ölüm döşeğindeydi. Kimsenin yaşama şansı yoktu. Fakat Su mucizevi bir şekilde hayata tutunmuştu. Minicik kız kardeşi ve annesinin bundan haberi yoktu.
Su, annesine yeni bir iş için Japonya'ya gittiğini söyler. Amcasının onu kovduğunu söylemez.
Çok yorulmuştum. Sonunda bir otel buldum. Bu hastalık bilinmediği için test de yapamıyorlardı. Böylece yırtmıştım. Bavulumu yanıma koyup yatağa uzanmıştım. Telefonumu da pirince koydum. Evet.. Pirinç.. Nerden buldun diye sormayın. Yolda acıkırsam diye, pilav yapmak için pirinç almıştım. Telefonuma kısmet oldu...
Bir sağa, bir sola döndüm. Yorgundum ama uykum yoktu. Olan bitenleri düşünüyordum. Bu çocuk kimdi, amacı neydi, iyi miydi, kötü müydü... Bilmiyordum. Peki ya Berk... Peşimden geliyor mu, amcam ya annemle kardeşime bir şey yaparsa, beş kuruşsuz ortada kaldım.. Burda işsiz bir şekilde ne yapacağım...
İç çektim ve doğruldum. Bavulumdan şiir defterimi almıştım. Gençken, yani çocukken yazdığım şiirlere bakıyordum. Bir anda gözlerim bulanıklaştı. Artık ağlıyordum.
Biz eskiden çok güzel bir aileydik. Ta ki o güne kadar...
Genç kız, yağan yağmurla birlikte babasını bekliyordu. Kendisi 15 yaşında olsa bile, ruhu çocuk gibiydi. O gün babası ilk defa eve geç gelir ve yemek yemez. Annesi ile bir şey konuşacağını söyler. Annesi mutfaktan çıkar ve bir odaya geçer. Bu sırada Hasan direkt olaya dalar.
"Sevgilim var. Biliyorsun zaten anlaşamıyoruz. Senden daha iyisini buldum ve boşanma davası açtım. Bu davayı kabul et bu evi sana bırakırım." Elindeki yüzüğü masaya fırlatmıştı.
Kadın ağlamaya başlamıştı. "Kolay mı?"
"Ne kolay mı?" Önündeki kahverengi gözlü, eşarplı kadına bakıyordu.
"Yuva yıkmak... Ulan beni o kadar aldattın. Ben ise kızım için affetim. Ben babasız büyüdüm. O da babasız büyümesin diye her şeyi yaptım-"
"Tamam bu kadar yeter. Duygu sömürüsü yapma!" Boğazını temizler ve devam eder. "Duruşma haftaya bugün. İş çıkarmadan gelirsin boşanırız."
Su, kapıyı dinliyordu. Şok olmuştu. Babası.. Babası ne diyordu. Sevgili mi? Boşanmak mı... Sinirlenmişti. Babasından intikam almak istiyordu. Mahkeme gününe kadar, hiçbir şey yokmuş gibi davranır ve mahkeme günü gelince, babası'nın annesine bütün yaptıkları'nın videosunu hakime gösterir. Bunu gören hakim 1 yıl hapis cezası verir ve bütün mal varlıklarını Zehra Güneş'e verir. Fakat Su'nun velayeti babasındaydı.
Defter kapağını sertçe kapattım. "Bana eskileri hatırlatmaktan başka, hiç bir işe yaramıyorsun..." Yatağıma geçmiştim. O yorgunlukla uyuyakalmışım.
Sabah, kendimi telefonumu ararken buldum. Gözlerimi açmıştım. "Haddi amma. Nerde bu telefon- ah.. Tabi ya...." Ayağa kalktmıştım. Elim ilerideki pirinç kutusuna gitti.
"Ah evett." telefonum açılıyrodu. "Sonundagg!" dedim. Genellikle telefonumla çok fazla vakit geçirirdim. İç çektim ve telefonu açtım. Açıldığında, tanımadığım numaradan mesaj geldiğini gördüm. Bir konum vardı.
Elimi yüzümü yıkadım ve saçlarımı taradım. Hava soğuk olduğu için kalın bir şeyler giyindim. Aşağı indiğimde siyah bir araba vardı. Telefonuma baktığımda o mesajı gördüm. arabaya bin.
Korkarak, bir o kadar da cesur bir şekilde arabaya bindim. Etrafı inceliyordum. İnsanlar... Tarzları... Çok güzeldi. Çok geçmeden araba durdu ve aşağı indim.
Karşımda açık kahve saçlı ve gözleri... Gözleri koyu siyah olan bir kız duruyordu. Kız beni görünce geri çekildi ve başını eğdi. Adeta beni selamlıyordu. Kız beni görünce geri çekildi ve başını eğdi. Adeta beni selamlıyordu.
Bindiğim araba benim inmemle, gitmesi bir oldu.
Kızı süzüyordum. Güzel kıza benziyordu. Siyah gözlerini çerçeveli cam kaplıyordu. Gözlüğü... Gözleriyle uyumluydu. "Sanırım modelsin?" Diye ağzımdan kaçırdım. Burda model ne alakaysa. Kız, kafasını kaldırdı ve bana baktı. Bir çok kez ağzını açsa da konuşmadı. Ta ki beni süzene kadar.
Genç kızın yüzü bir anda ciddileşmişti. Artık eskisi gibi utangaç yüzünü sinir almıştı. "Hayır." dedi ve beni süzmeye devam etti. "Model değilim ben. Şimdi defol!"
Dona kalmıştım. Ne demiştim ki? Ah gerçi sorduğum soru da saçmaydı.
Bu sırada abisi gelmişti. "Aaa, sana yakışıyor muu? Ben seni böyle mi yetiştirdim abicim." genç kıza "Merve." diye seslendi. "Karşındaki hanımefendi misafirimiz. Ondan özür diler misin?"
Poyraz, elini Merve'nin omzuna koymuştu ve kıza gülümsüyordu.
Merve, gülümsedi ve; "Özür dile lan benden!"
Kıkırdamamak için kendimi zor tutuyordum. "Ahaha- anladım ben. Arkadaşın konuşma sıkıntısı var. Hiç sorun değill ben takmadım bile." elimi uzatmıştım.
"Ay götüm! Sıkıntılı diyene bak! Model misin diyo. Sanki karşısında Elena Gomez var."
"Aaa! Abicim!" hafif kafasına vurur. "Bu kafayı yemiş her halde. Ben ömrü hayatımda böyle kardeş görmedim. "
"AHAHAHA! Elena Gomez neee! Selena Gomez olmasın o?" Merve'ye bakıyordum.
"AY VALLA SENİ HİÇ ÇEKEMEM KIZIM! ABİ AL ŞU KIZI!" Sinirle abisi'ne dönmüştü.
"Ohohoo, sakin ol şampiyon. Bir şey demedik."
"Sen kimsin ki bana bir şey diyebilirsin!"
Poyraz, Merve'nin kolunu tutmuştu. "Heyy hey tamam. Merve odana geç. "
"Ama abi-"
"Hadi abicim hadi hadi. "
Çok geçmeden Merve arkasına bakmadan odasına geçer ve arkasından açık kahverengi saçlı aynı şekilde de kahverengi gözlü bir kız gelir.
Kollarımı göğsüme bağlamıştım. "Eee ne yapıcam? Katil miyim yoksa şu gizli işler mi?" Karşımdaki, Poyraz denen çocuğa bakıyordum.
"Nee- PUHAHAHA! Sen beni mafya mı sandın. Oy kıyamam ben sana." Ellerini beline koymuştu.
Kendi kendime iç geçirdim. Kardeşine bak abisini al. İkisi de kafadan kontak. Diye düşündüm ve aklıma gelen ilk cümleyi söyleyi verdim. "Ne- nasıl yani? Sen mafya değil misin?"
"Sende ne abartın be kızımm. Ben getir-götür işleriyle meşgülüm."
"Bende-"
"Heh evet sende o gün işime engel oldun. Adam yalancı çıktı. Paketi vermemek için kırk takla attı. Sende sağolasın tam engel oldun. Yok;" yüzünü buruşturur. "Yok dedecim falan."
"Yok dedecim ha? Sen öyle bağırınca bende başka bir şey sandı- hem bizm konumuz bu değil. Beni ne için çağırdın."
"İş için hanfendi."
Şaşkınlıkla; "İş?"
"Evet. Malum amcan seni kovduğu için işsizsin. Seni daha da araştırdım. Aşçıymışsın. Burda Aşçı olur musun?"
"Hah- senin iş dediğin bu muydu?"
"Ne bekliyordun? Mafya işi falan mı? Kızım ben namuslu insanım. Mafyayla işim olmaz."
"İyi peki. Kabul ama bir şartla." Yüzümü, önümde oturan adama dönmüştüm.
"Şart?" Bir kaşını havaya kaldırmıştı.
Bu sırada Merve odasında ağlıyordu. Hilal ise yanına oturmuştu. "Neden ağlıyorsun ki?"
Merve, yüzünü saçı iki yandan toplu, gözleri kahve gibi kop koyu olan kıza bakıyordu.
"O, benim annemden sonra tek ailem... Onu kaybetmek istemiyorum." Önündeki yastığı kucağına alır.
"İyi de kaybetmekle ne alakası va-"
"Anlamıyorsun!" Hilal'i yitiyordu. "Yine böyle olmuştu! Bir kız geldi ve abimin aklını aldı! Bizi attırmak istedi! Eeee Hilal hanım! O zamanlar tabi sen yoksun!" Sinirle Hilal'e bakıyordu.
"... B-ben bilmiyordu-"
Islanan gözlüğünü çıkarmıştı. "Daha bilmediğin çok şey var..."
"Sahi... Öz ailen seni bırakmıştı değil mi?" Biraz köşesine oturmuştu ve sinirlenmişti.
"Yapma... C-canımı acıtıyorsun! Git odamdan!" Hilal'i zorla da olsa, odasından kovmuştu.
"Şartım, annemi ameliyat ettirmek ve onları da yakınıma getirmek." Sözü bitmeden Hilal ve Merve'nin bağrışlarını duyuldu. "Ailen! Öz ailen seni bırakmıştı! Değil mi!?"
Poyraz, iç çekti. "Yine mi aynı konu-" Çok geçmeden Hilal odadan çıkar ve mutfağa girer.
Bu sırada Merve kapıyı açar. "En azından benim babam hapiste değil!"
Bu sırada mutfağa geçer.
Merve... Merve küçükken öz ailesi onu hiç tanımadığı bir adam'ın kapısı'nın, önüne bırakmıştı. Üstelik ailesi de varlıklı biriydi. Sanırım kızı istemedikleri için bıraktılar...
Ayşe, içeri dalan kıza bakıyordu. Su, fark eder ve; "Ay kusura bakma abla ya. Boş sanmıştım."
"Ah.." dedi. Orta yaşlı bayan. "Sorun değil kızım. Sen yeni aşçı olmalısın." Elini uzatmıştı. "Ben Ayşe. Buranın temizlikçisiyim. Aha bu da kızım Hilal." Bu sırada Hilal boş boş Su'ya bakıyordu.
"Aynen ben Hilal. Sende Su olmalısın."
Elimi uzatmıştım. "Su Çağlar."
"Memnun oldum. Hilal Erduvan."
"Memnun oldumm. " Yorgun olsam bile zar zor gülümsüyordum. Çok geçmeden yemeğin başına geçtim. Buzdolabında asılı olan yemek listesini aldım. "Ha- kuru fasulye ve pilav mı... Ehm- En nefret ettiğim yemek..." İç çekerek tencereyi aldım. Çok geçmeden yemeği hazırladım. 1 saat içinde yemekler hazır olmuştu. Bende markete gitmek için izin almıştım.
"Neden markete gideceksin. Eksik bir şey mi var? Söyle Ayşe ablaya o alır."
"Kendi isteğimi alacağım. Hem merak etme. Benim elim de, kolum da var. Bir eksiklik varsa ben alırım. "
"Aaa diyene bak. Sen temizlikçi değilsin-"
"Olabilir. Yardım etmeyi severim. Konu kapanmıştır. Ben gidiyorum. Hazır gitmişken de ihtiyaçları alırım. "
"Bekl-"
"Yarım saate gelirim!" Ve ardından kapı kapanır.
Hava soğuktu. Japonya'nın marketlerine hala alışamamamıştım. Aklıma güzel bir sahne geldi ve düşünmeye başladım.
"Acaba Fèlix şöyle mi yapsa... Yok yok onu Ellie yapsın."
"Ellie ve Fèlix ha? O kurguya hala devam ediyor musun?"
Bir elim noodle'ın olduğu raftaydı. "Ha- sen...- " Arkamı dönmemle, onu görmem bir oldu. "Emre! Ah Allah seni karşıma çıkarttı!"
"Lan noluy-" Bir adım geri gitmişti.
"Bir adam benim uçak biletimi yedi ve zorla onunla aynı uçağa bindim. Şimdi de iş verdi."
"Ne- lan kaçırıldın mı? A-a zaten başımda iş var. Ben seni tanımıyorum." Dedi ve koşar adımlarla uzaklaşmak için hazırlandı.
"Nee! Allah belanı versin Emre sen ne biçim arkadaşsın!" Yaklaştığımda kaçması bir oldu. Alelacele aldıklarımı poşetleyip peşine takıldım. "Geell! GELL KAÇMA!"
Emre ise, topuklayayarak kaçıyordu. "İmdaat! Sapık varr!"
"Ne! Ne sapığı ya! İnşallah sende kaçırılırsın!" Ellerimi açıp amin diyordum. Çok geçmeden yorulduğum için evin yoluna saptım ve eve geldim. Kapıyı çalmamla Merve'nin açması bir oldu.
"Ha sen mi geldin. " Yüzüme bile bakmıyordu.
"Evet başka kim gelecekti ki?" Dağılmış saçlarımı düzeltiyordum.
"Abimin kuzeni gelecekmiş."
"Ha-" Arkasını dönüp odasına gitti.
İç çektim ve içeri geçtim. Kaynayan suyu tabağa koyuyordum. Yanına da pilav... Evet pilavı sevmem ama noodle ile güzel oluyor-
"Öhm." Poyraz öksürmüştü. "Yemek zevk'in... Ne kadar da güzel." Kapıya yaslanıyordu. Doğrulur ve; "Yemeğini yiyince salona gel. Misafir geliyor."
Bir yandan da noodle'ımı yiyordum. "Niye evlendiricen mi beni?"
Gözleri üstüme dikilmişti. "Neee- sende amma sevgilici çıktın be! Kuzenim o benim kuzen, kuzen!"
"Kuzenin kadar başına taş düşsün." noodle çubuklarını, tabağın yanına koymuştum.
"Yok be! Kendisi çok hiperaktif kalsın."
"Ha, senin kime çektiğin belli. Sen kuzenine çekmişsin."
"Ne?" bu sırada kapı çalmıştı. Merve yine oflayarak kapıyı açar ve açmasıyla çığlık atması bir olur.
"AYY SEN!"
"SEN BENİ... SEN ŞİKAYET EDEN KIZSIN! ŞİMDİ YEDİM SENİ!" Aniden içeri dalmıştı ve Merve'yi kovalıyordu.
Merve, koşarak Suyun arkasına geçer. "A- noldu be kızım. Daha 2 saat önce ay götüm diyordun."
"O çocuk! O çocuk terörist!"
"Neee! AYOL HEPİMİZ ÖLÜCEZ! YAŞASIN TERÖRİST VAR!" İstemesem de içimi mutluluk kaplıyordu.
"Neee saçmalamayın kuzenim o benim!"
"Neee abi kuzenin terörist mii!?"
Karşıma bakmamla şaşırmam bir oldu. "Neee Emre senin kuzenin mii!?"
"Neee onu tanıyor musunnn!"
"Ay bağırma be! Tabi tanıyorum bu beni yarı yolda bırakın şerefsiz Emre."
"Nee şerefsiz mii?" Merve'nin gözleri faltaşı gibi açılmıştı. "Şu sevgililerini aldatan cinsten mii?"
"Yuh. Ben şerefsiz değilim." Emre durdu ve kafasını kaşımaya başladı.
Gülümserken de konuşuyordum. "Eheheh şuan iş'de olmasam seni öldürmüştüm."
Çok geçmeden içeri geçtik ve Merve her şeyi anlattı.
"Arkadaşın kendisi bomba işlerinden bahsedince bende terörist sandım ve polise şikayet ettim."
Poyraz, kardeşine bakıyordu. "Anladım." Aniden yüzünü Emre'ye döner. "Peki sen nasıl kurtuldun?"
"Arkadaşım Cemre... Cemre Naz. Kendisi avukat ona söyledim. Sağolsun o yardım etti."
"Peki neden benimle görüşmek istedin?" Oturduğu yerden doğrulmuştu.
"Kuzen... Biliyorsun ailemle durumum iyi değil."
"Ve sende kavga edince-"
"Aynen evden kovdular beni."
"İyi peki iş bulana kadar burda kal." Sesi ciddiydi.
"Ama ben okuyorum..." Dedi ve başını eğdi.
"İyi o zaman. Okulun bitene kadar burda kal."
"Peki.."
Yüzümü Emre'ye dönmüştüm. "Peki diğerleri.. Onlar ile görüşüyor musun?"
"Hayır.. Sadece Cemre... "
"Avukat mı?" yüzüm düşmüştü. Çünkü beklemiyordum...
"Evet neden soruyorsun?"
"Hiç. Öylesine." Dedim ve başımı eğdim.
Bu sırada Merve olaya dalmıştı. "Bir dakika sizin bahsettiğiniz grup bu mu?" Dağılmış bir grubun simgesi ve konuşmaları vardı.
"Ah sen- sen o Merve misin? Şu sürekli gülen ve arkadaşları olan... " Gözlerim doldu... Sadece doldu. Tıpkı ağzı dolu bardak gibi.
"Evet... Sende o Su olmalısın. Sürekli bir sürü senaryosu olan ve bize anlatan. Biz seni her ne kadar sevsek de kabul etmeyen."
Ayağa kalkmıştım ve biraz ilerleyip arkamı döndüm. Yüzüm artık cama bakıyordu. "Kabul etmemek değil." Ellerim betondaydı. "Beni gerçekten kimse sevmiyordu. Buna babam da dahil."
Emre söze atılmıştı. "Sahi sen ne diye gitmiştin.. Ha hatırladım... arkadaşlar ailem kavga ediyor... Sanırım çok kötü şeyler olacak... Diye.."
"Merak etme o mesajı gönderdikten sonra silah sesi geldi zaten. Bu olaydan 1 hafta sonra da boşandılar."
"Peki Ali'ye ne oldu? En son maddi sıkıntısı vardı ve annesi hastaydı." Eğik kafası bana bakıyordu.
"Ha o mu. O okudu ve adam oldu. Dediği gibi liseyi bırakmadı. Yani biz bıraktırmadık."
Bu sırada arkadan ses gelmişti. "Siz... Siz o gruptaki insanlar mısınız?"
Emre, şaşkın, şaşkın karşısındaki adama bakıyordu. "Evet siz?" Dedi ve öksürdü.
"Ali?"
"Ali?"
"Evet ben Ali. O bahsetiğiniz çocuğum." Çok geçmeden elindeki telefondan eski konuşmaları gösterir. Ardından gözyaşlarını siler ve yanına, yani Suyun yanına gelir.
Çok geçmeden Poyraz gelir ve; "Aranızda ilkyardım bilen var mı?"
Kafamı ona dönmüştüm. "Neden?"
"Ahmet hoca'nın kızı... Sanırım senin gibi virüs kapmış."
"Ben? Ha ben? Virüs? Anladım ya."
"Trip atma be. Virüslüsün."
Emre geri çekilmişti. "A-a bu mu virüslü? Ehm."
"Korkma durumum seninki kadar kötü değil."
"Ne. Ben virüslü değilim. "
"Emre.. Sen hiç bir şeyi hatırlamıyorsun." Kafamı Emre'ye dönmüştüm. "Sen.. Sen olmayan şeyleri üreten bir insansın." Tıpkı benim gibi...
"Ne- nasıl yani. Burdaki gerçek değil mi?" Eliyle aynanın olduğu yeri işaret ediyordu.
Merve, söze atılmıştı. "E tamam ordaki kendi yansıması." Dedi ve titreyen ellerini göğsüne bağladı.
"Ne yansıması be. Ordaki kişiyi diyom."
"Kişi?"
Bu sırada Cemre gelmişti. Kafamı çevirriğimde Poyraz'ı görememiştim. Sanırım gitti... İç çektim ve Cemre baktım...
Cemre... Çok değişmişti... Onunla ilk konuşmamız dün gibi aklımda...
Üstünde siyah ceket ve pantolon vardı. Saçları açık kahve ve ayrıktı. Gözüm üstündeki rozete takıldı. Üstünde ismi yazıyordu. Av. Cemre Naz Ay okumamla başıma ağrı girmesi bir oldu. Çok geçmeden de bayılmıştım. Gözümü hastanede açtım.
"Ah..." Elim başımdaydı.
"Dur..." Dedi. Gözlerimin içine bakıyordu.
"Kimsin... Ah burdaki herkes tanıdık geliyor." Acıdan dişlerimi sıkıyordum.
"Ben bilim adamı Yiğit. Yiğit Şahin." Gülümsedi ve rozetini gösterdi.
"Ah... Sen Sümeyye ve Ecrin'in abisisin değil mi?"
Elindeki şırıngayı hazırlıyordu. "Evet, üstelik aynı gruptaydık-"
"Off bu grup olayı ne ya- herkesle aynı gruptan çıkıyoruz."
"Ah, başka kimler bizim gruptan?" Kahverengi gözlerini bana dönmüştü.
"Arkadaki kız mesela. Avukat Cemre Naz Ay."
"Ha-" arkasını dönmüştü. Cemre ise boş boş bakıyordu. Sanki bir yere dalmıştı. Belki de anısı vardı.ç
Bir süre bir yere takılı kaldı. Sonrasında ise bir anda Yiğit'e döndü. "Ah merhaba. Ben avukat Cemre Naz Ay. Sende bizim Yiğit olmalısın. O zamanda bile Dünya ile ilgili bir şeyler biliyordun zaten. Bilim adamı olmana hem şaşırdım, hem de sevindim."
Şaşkın şaşkın bakıyordu. Bu sırada ben sessizce ayağa kalktım ve ordan kaçtım. İğne... O şeyin vücuduma girmesini istemiyordum. "Ah umarım Yiğit iyi birisidir." Çok geçmeden birine çarptım.
"Ah özür dileri- ha sen... A-ama nasıl?" Gözleri... Bana hem geçmişi, hem de kadın edebiyat hocamı andırıyordu.
"Ah merhaba ben gruptaki Sare." Gülümsüyordu.
Başımda bir ağrı hissettim ve yine uyandım. Bu sefer karşımda Poyraz vardı.
"Of-" başımı tutuyordum. "Yine ne oldu?" Gözlerini, gözlerime dikti.
"1 haftadır komadaydın. Yeni uyandın. Nasılsın?" Yüzü ciddiydi. Her zamanki gibi...
Etrafımı inceliyordum. "Nee, 1 hafta mıı. Ah nerdeyim benn." Yanımda, türbanlı, gözleri fıstık yeşili bir kız yatıyordu. Ama bu... Bu... Ah hayal mi görüyordum? Bu kız.. yine şu gruptaki Sümeyye'ydi. Yanında da Ecrin vardı. Ah ama bu çok saçma. Onlar kardeş değiller ki.
"Eh..." İç çektim ve etrefımı yine incelemeye başladım. Bu sefer Emre ve Ali'yi gördüm. Merve'nin başındaydılar. Ah Merve'ye ne oldu. Gözüm Ali'nin yanındaki kıza takıldı. Bu... Bu... Bu Sarin! Sarin'di.
"Yok arık-" dedim. Bir yandan da doğruluyordum. "Ah kesin daha yeni tanıştığım Beren, aynı şekilde yazdığım hikayede yengem rolünü alan Helin ve abim rolünü alan Tuğba da vardır. Hatta Félix'in rolünü alan diğerleri de...
Poyraz, gözlerini üstümden çekti. "Ne. Hepsi mi gruptan? Peki diğerleri? Helin, Tuğba ve diğerleri? Onlarda mı?"
"Hayır... Bu gerçek olamaz." Gözüm beynimdeki abim. gerçekte ki arkadaşım Tuğbadaydı. "Sen... Ama nasıl... Sen İstanbul'daydın... Ve sende öyle Cemre..." Gözyaşlarımı tutamayıp ağlamaya başladım. Gözümün önüne bütün hayatım geldi ve geçti. "Sen.. senle böyle karşılaşacağımızı bilmiyordum." Sarıldım ve ağlamaya devam ettim. Tuğba, karşılık verdi ve saçlarımı öptü. "Geçti abicim. Geçti." Dedi. Her ne kadar, kız olsa da, öz abim olmasa da. Abimdi o.
Çok geçmeden Yiğit geldi. "Buldum!"
Herkes ona bakıyordu. "Neyi?" Dediler. Sanki her şeyi önceden biliyorlar gibi.
"Virüs! Virüsü!" Koşturarak geldi ve elindeki tahtayı açtı. Eline kalemi aldı ve yazmaya başladı. "B-virüs.. kendisinin adı B-virüs olsun. Nefes yoluyla bulaşıyor ve beyine yerleşiyor..." İç çekti ve Sare devam etti. "Bu yüzden hepimiz virüslü olabiliriz. Gerçi bu virüs her yere yayıldı. Yine de önlemimizi almamız lazım."
"Önlem?" Dedim. Karnımı tutuyordum. Çok geçmeden Tuğba köşeye çekildi ve; "Daha ismi bile olmayan virüs... Tedavi ne, nedir, necidir, nerden geldi bilmiyoruz." Karşımdaki Sare'ye bakıyordum. "Bence hayatın tadını çıkarmalıyız." Islak yüzünü, hafif gülümseme yer almıştı.
"Nee!" Dedi. Merve. Sedye de yatarken. "Sen deli misin be kadın! Hepimiz ölücez!"
Yere çömelmiştim. "Ah ne güzel. Bu Dünya'dan, bu hayattan kurtuluruz işte."
"Nee! Kurtulmak mı!? Daha genciz!?" Merve, artık ağlıyordu. Emre ise onu sakinleştiriyordu.
Çok geçmeden Sarin geldi. Yanıma oturdu... Sustu... Bir süre sonra gözyaşlarını sildi ve; "Hey, Sucuk suyu. Bana bak-" ağlamaklı gözlerle bana bakıyordu. Ağlamakla-gülme krizine girerek ona baktım. "Of bu lafı özlemişim." Gerçi bir tek bu lafı değil, her şeyi...
"Ha- bende seni özledim." Dedi ve bana sarıldı. Bunlar... Bunlar beynimin oyunu olacak, olsa bile çok güzeldi.
"Eee- ne soracaktın?"
"Şey ben açım da. Gel yemek bulalım." Karnı gurulduyordu.
Ah... Ölümün eşiğinde olsak bile bu Sarin'i doyuramıyoruz. Hafif gülerek Sarin'e baktım. "Pekii bulalım. Ama Ali'yi de alalım."
"Niye?" Şaşırdı.
"Biliyorsun çok trip atıyor. E tabi, hala eskisi gibiyse."
"Doğruuu. Hey!" Dedim. Gözüm Ali'yi arıyordu. Teker teker boş marketi inceledim ve yanımdan bir ses geldi. Raflardan bir şeyler düşüyordu. Ardından Ali'yi gördüm.
Ali, boş boş duruyordu ve karşısındaki duvarı izliyordu. Çok geçmeden yere bir şey düştü ve fark etmedi. Bir süre sonra ilerledi, ilerledi, ilerledi ve bir reyonun yanında durdu. Elini reyonun raflarında gezdirdi ve bir şey aldı. Ağzını açtı. Sanırım beğenmedi, ki onu yere attı ve başka bir yemek aldı. Bu sefer onu kokladı. Ardından arkasını döndü ve bana baktı. "Ben aldım alacağımı hadi gidelim." İç çekti ve önüne döndü. Sanki az önce onu izlediğimi görmemişti.
"Hadi." Dedim. Soğuktan ellerim donuyordu. Her ne alacaksak aldık ve marketten çıktık. Ali her zamanki gibi durgundu. Bu sırada telefonuma gelen mesajla irkildim. Mesaj Poyraz'dandı. Aniden içimi bir korktu kapladı ve korkarak mesajı açtım. "Ne oldu?"
"Merve..."
"Ne oldu Merve'ye?"
"..."
Telefonumun ekranındaki bildirimle göz göze gelmiştik. Çok geçmeden kolumda bir acı hissetim. Koluma baktığımda kolumun kaynadığını gördüm Ardından ise bayılma...
Gözümü yine hastanede açmıştım ve yine Yiğit yanımdaydı. Bu sefer Sare de vardı. "Aaaaa!" Dedim. Çok sinirliydim. "Yine mi aynı şey! Bıktım!"
Yiğit, aniden arkasını aniden dönmüştü. "Ah uyandın mı sen?" Bir eliyle Sare'nin omzuna dokunuyordu. "Su... Uyandı bak." İkisini izliyordum.
"Ne yani?" Dedim. İkisinin de gözlerinin içine bakıyordum. "Uyanamaz mıyım?" Sinirlenmiştim "Sizde iyice saçmaladınız!" Aniden ayağa kalkmıştım ve yan odaya dalmıştım. Yan odada Merve yatıyordu ve başında Emre vardı. Emre Merve'ye alaycı bir şekilde baksa da, Merve çok ciddi bakıyordu.
"Ne yani?" Dedi. Merve. "Gerçekten küçükken düştün mü? Canın acımadı mı? Niye bunu takmıyorsun ki?" Önündeki yemek tepsisinden, bir kaşık çorba aldı ve içti.
"Hah, niye takayım ki. Sonuçta küçük bir kırık oldu. O kadar. Hem ölmedim de sadece 1 ay hastanede yattım." Gülümsüyordu. Ah olamaz. Virüsün etkisi belli oluyordu. Merve her şeyi ciddiye alıyor. Emre ise ciddiye almıyordu.
Ayaklarım yan koridora gidiyordu. Orda Ali ile Sarin vardı. Sarin yine hastalığından bahsediyordu. Ali ise pür dikkat dinliyordu. Bu sefer de diğer odaya girdim. Karşımda Poyraz'ı gördüm. Elinde tanıdık bir resim vardı. Bu... Karakterlerimden biri olan "Peaky" di. Dur.. ne?
"Ne? Çantamı mı karıştırdın? Ver çabuk!" Ben üstüne geldiğimde o geriye gidiyordu. "Ne?-" dedi. Kahverengi gözlerini korku almıştı. "Bir kere ben bunu internette gördüm ve çıkartırdım senle alakası yok-"
"Emin misin?" Dedim. Sinirliydim. "O karakter benim için özel! Bu yüzden her karakterimin özellikle onun ayrı çizmeleri var! Bana yalan atma!" Hızla elinden almıştım. Artık Poyraz'ın gözleri korku yerine, sakinlik almıştı. "Biliyorum..." Dedi. İç çekip gülümsemeye başladı. "Beni o karakterin yerine koyuyordun. Ben ne kadar istemesem de beni Peaky'nin yerine koyuyordun..."
"Bekle... Ne? Sen... Ama isimleriniz bile aynı değil?" Şaşırmıştı ve şaşkınlığını hüzün yer alır. "Ben... Ben senin için çok endişelendim- hele ki depremlerden sonra... Ama sen-"
"Ben ne? Ben seni terk etmedim, aldatmadım, kötü söz söylemedim. Sadece yardımcı olmaya çalıştım. Ama sen istemedin!"
"Yardımcı..."
"Sen Félix karakterini unutmak istediğin için beni Peaky yaptın... Sence ben Peaky gibi kalpsiz ve kötü müyüm?"
"Evet!" Dedim ve düşünmeye başladım. Evet o beni istemiyordu ama bu lafları da hakketmiyordu. "Şey ben- ben sadece Félix karakterini seviyordum."
"Evet çünkü bir dizide gördün ve sana yakın geldi. Senle aynı şeyleri, aynı duyguları yaşıyordu. Sende onu kendi Dünyana ekledin. Fakat sonrasında Peaky karakterini de ekledin ve benle tanışınca, beni Peaky'nin yerine koydun. Çünkü sen busun. Sürekli kendi Dünyan'da yaşayan ve tek takılan birisin. Bu yüzden de seni sevenlerden çok nefret edenler var. Biliyorum yaşadığın şeyler çok zor- herkesin kendi yaşadığı kendine zordur ama üstesinden gelmeyi öğrenmelisin. Yoksa daha çok ezilirsin." Tıpkı benim yaptığım gibi.
"..."
"Ben sadece senin beyninde olan bir düşünceyim. Düşüncelerin... Seni kemiriyor- bırak onları. Beyninde kalmasın. Dışarı sal gitsin."
"Ama-"
"Evet düşüncelerinle yaşıyorsun. Fakat başka bir şeyle yaşamayı dene? Mesela benle?"
"Ne?" Su gözlerini Poyraz'a dikmişti.
"Birlikte yaşayalım. Hem otelde kalmıyor muydun? Ayrıca sevgili değil miydik biz? Ki virüsü de kapmışız zaten.. başka çaremiz yok. Ya öleceğiz ya da birlikte hayatımız devam edecek."
Sözü bitince devam ettim. "Sevgili... Değiliz ve değildik. Ben ne kadar istesem de sen istemedin. Bu yüzden benden uzak dur!" Dedim ve arkamı döndüm.
Bu sırada Yiğit arkadan gelmişti. "Vay vay vay! Bizimkine bak ya. Hemen de aşık olmuş ve açılmış."
Poyraz arkasını dönmüştü ve Yiğit'e bakıyordu. "Aşk? Aşk sadece tek taraflıdır. Benim için anlaşmak ve sevgi, saygı önemli."
Bu sırada Su iç çekiyordu. "Aşk- sence tek taraflı mı?"
"Evet genellikle, herkes evlendikten sonra ya boşanıyor ya da eşini aldatıyor."
"Doğru ama buna şerefsizlik veya orospuluk denir. Bence aşk iki taraflı, fakat gelip geçici. Tıpkı sen ve ben gibi. Önemli olan bu dengede saygıyı ve sevgiyi sağlamak. Fakat biz dengeyi sağlayamadık. Belki iki gün sonra aşkını bırakabilirsin ama saygıyı ve sevgiyi bırakamazsın. Ha bunlar da yok olursa zaten evliliğin bir anlamı kalmaz. Evlilik sadece kağıtda atılı imza. Asıl evlilik bu değil... Sevgi, saygı ve anlaşmak..."
Arkadan, "amann çocuklar. Evlilik hiçbişey değil. İstek, istek, istek. İnsanlar sadece istediği için evlenir o kadar." Su, arkasını döndüğünde tanıdık birini görmüştü. Fakat çıkarmıyordu. Yoksa bu da mı hayaldi? Gördüğü kişilerden hangileri gerçek, hangileri hayaldi? Belki de hepsi hayaldi.
Su, iç çekti ve karşısındaki, siyah gözlüklü, şık giyinmiş ve orta yaşlı olan adama bakıyordu. "Siz... Kimsiniz?"
"Önemi var mı evlat? Sanırım sizde bu virüsten kapatınız. Bence virüs diye bir şey yok. Bizi kandırıyorlar. O kadar."
"Bu düşünceye nerden eriştiniz? Yoksa bu işin içinde misiniz?" Deme gereği dıydum. Bu sırada Poyraz, karşısındaki adamı süzüyordu.
Adam, bir elini cebinden çıkardı ve yüzünü Poyraz'a döndü. "Coşkun. Ben Coşkun. Peki siz? Sizler kimsiniz, kaç kişisiniz ve burda olmanızdaki asıl amaç ne?"
Poyraz, dayanamayıp adamın üstüne yürüyordu. "Eee asıl sen kimsin be adam!? Üstelik bizi dinlemişsin! Biz hiç kimseyiz! Biz... Ayrı olanlar'ız!" Arkadan kız gelmişti. Kızın saçları beline kadar uzanıyordu ve kahverengi gözlerinden sinir akıyordu. "Eee asıl sen kimsin be! Karşındaki adam benim babam! Kendine gel yılışık şey seni!" Aniden, Coşkun denen adamın kolunu tutmuştu ve yanına çekmişti. "Hıh- hadi babacım gidelim."
"A- ne biz kötü biri değili-" Bu sırada kız arkasına bakmadan, babasını alıp gitmişti bile.
Çok üşüdüğüm için içeri geçmiştim ve telefonum aklıma gelmişti. Ah onu uzun zamandır kullanmıyordum. Elimi cebime attım ve atmamla bir şeyin düşmesi bir oldu. Yere baktığımda düşen şeyin kutu olduğunu gördüm. "Ah, Poyraz'ın ceketi olduğunu unutmuşum." Eğildim ve düşen kutuyu yerden aldım. Ardından elimi pantolonumun cebine attım. Yine boştu ve bulamıyordum. Sinirle iç çektim ve odaya geçtim. Çok geçmeden asıl odam belli oldu ve tahlillerdi, oydu, şuydu, buydu derken akşam olmuştu. Poyraz gecenin bir saatinde beni uyandırmıştı ve eve gideceğimizi söylemişti.
Eve giderken aklıma o adam takıldı. Çok tanıdık birine benziyordu. Üstelik kızı da öyle.. fakat bundan önce annem aradı.
"Oyy kınalı kuzummm!"
"Efendim anne-"
"Napıyorsun? Ankara nasıl gidiyor?"
"Ankara... Ankara yerinde anne ama ben değilim-"
"Ne?"
"Anne.. ben Japonya'dayım.."
"NEEE! O AÇGÖZLÜLERİN ÜLKESİ Mİ!? ZAMANINDA KORANAVİRÜSÜ DE ONLAR ÇIKARMIŞTI!"
"A-anne onlar Çinli-"
"ÇABUK BURAYA GELİYORSUN! VİRÜS KAPMANI İSTEMİYORUM. ÜSTELİK ONLAR HER ŞEYİ YİYOR. SENİ DE YİYEBİLİRLER!"
Kahkaha atarak annemin telefonundaki resime baktım. "Ahaha anne- çok komiksin ama... Gelemem. Çünkü sınırlar kapalı.."
Annemin sesi sakinlemişti. "O zaman ben geliyorum. Yani biz geliyoruz. Aslı ve ben."
"Eeh- o iş zor." Dedim ve aradan 2 saat geçti. Annemi zar zor ikna etmiştim. Ne ben oraya, ne de o buraya gelecekti.
1 saat sonra eve varmıştık. Hemen odama geçip duşa girdim. Çıktıktan sonra da bakımımı yapıp kendimi yatağa atmıştım. Fakat uyuyamıyordum. Aklım o adama takılmıştı. Yaptığı hareketler çok garipti ve değişikti. Elime telefonumu aldım ve internete "Coşkun" yazdım. Fakat alakasız insanlar çıktı. Sayfayı biraz daha aşağı indirdiğimde yine bir sonuç çıkmamıştı. Ta ki o cümleyi görene kadar.
"#coskunbulut adlı kişinin Instagram hesabını görün." Çok geçmeden linke tıkladım ve işte o sayfa açıldı. Fakat... Ben bu kişiyi takip ediyordum. Bekle.... Bu adam... "Y-yuh- Japonya'da lisedeki öğretmenim ile karşılaşmak... Bekle ne? BU ADAM BENİM ESKİ İNGİLİZCE HOCAM!? İNGİLİZCE HOCASI!? COŞKUN HOCA!? NEEE!!"
Aniden yataktan fırlayıp Poyraz'ın kapısını kırarcasına açmıştım. Aslında onunla konuşmak istemiyordum ama bu konularda bilgiydi. "Noluyo lan!"
"Sen! Bugünkü adamı bulmamız lazım!"
"Ne! Ben mafya mıyım kızım! Nerden bulayım! Hem bu adamla alakan ne?" Sesi tizdi ve gözlerini ovuşturuyordu.
"Bu adam benim lisedeki ingilizce hocam!" Kollarımı göğsüme bağlamıştım ve Poyraz'a bakıyordum.
"nE! At yalanı- sana inanmıyorum. O adama sırf öyle davrandığım için böyle diyorsun." Dedi ve esnemeye başladı.
"Ne, aptallaşma." Dedikten sonra telefonumdaki, zamanında çekindiğimiz resmi göstermiştim. Genç, beyaz önlüklü ve kafasında şapka olan adam ile benim sınıfım vardı. Poyraz telefonu hızla elimden aldı ve incelemeye başladı.
"Nee yuh- adam harbiden hocan çıktı-" şaşkın şaşkın bana bakıyordu. Çok geçmeden onu ikna ettim ve bilgisayarı'nın başına geçti. Bu adamı araştırmaya başladı. "Hah bak Instagram'ını buldum." Kafasını, yanında duran bana çevirmişti. "Off-" bir elimi suratıma götürmüştüm. "Onu bende buldum-"
"Eee? Sen benden ne istiyorsun ki? Adamı bulduk işte?" Bir eliyle kafasını kaşıyordu.
"Yaw! Nerde yaşıyor onu DİYORUM!"
"Kızım bağırma be! Sende her şeye bağırıyorsun-"
"Haaaa! Sen mi ben mi? Gerizekalı adam belki de beni tanıdı da geldi. Sende hemen üstüne yürüdün!" Sinirle kafasına vurmuştum
Poyraz bir anda ayıldı ve suratıma baktı. "Kızım sende adama virüsçü dedin-"
"Ahah- ne? V-virüsçü mü AHAHA-!" İstemsizce çok gülmüştüm ve karnım ağrıyordu. İlk defa, böyle gülüyordum.
"Hocam... Ben- iş sahibiyim." Sesim, özellikle de içim titriyordu.
"Haa, o kadar oldu mu kız?"
"Evet, ben 28 yaşındayım."
"Aaa seni yaşlı."
"Yaşlı mııı? Ben yaşlı değil kuruyum-" Hafifçe gülümsedim. Her ne kadar gülümsesem de içim parçalanıyordu.
Coşkun hoca boş boş suratıma baktı ve aniden gülmeye başladı. "Ahahaha. Çok komikmiş. Mümkünse bir daha olmasın."
"Haaa olurr. Bağış üstüne ikinci adı Jonathan ve ilk adı Colt olan hocam."
"Nee! Ayol kız yoksa beni hikayene ekledin mii?" Kahverengi gözleri bir anda parlamaya başladı.
"Evettt! Şuana dek 6 tane kitabım var ve sizde varsınız."
"Aaaa ünlü olmuşum yaa benn!"
"Aaa aşk olsun hocam. Siz zaten ünlüsünüz."
"Aşk mı? Evlat aşk insana fayda değil zarar."
"Ama sizde evlisiniz-"
"Dediğin gibi biz evlilikte anlaşmayı sağlıyoruz ve hala birbirimize aşığız da. Ama bu herkes için geçerli değildir. Bu yüzden evlilikten, aşktan önce iş lazım."
"E- zaten işim va-"
"Olsun yine iş bul- hem senin işin ne?" Buharlanan gözlüğünü siliyordu.
"He... Şey... Aşçı? Aşçıyım."
"Hmm." Dedi ve düşünmeye başladı. "Ahaha kesin o Poyraz denen adamın evinde çalışıyorsundur."
"Ee- atsanız bu kadar tutmazdı." Kıkırdıyordum.
"Sen... O çocuğa nasıl dayanıyorsun. Çok itici geldi bana." Demişti ve bana bakıyordu. Yüzü... Kendisi her ne kadar yaşlı olsa da yüzü eskisi gibiydi.
Saçlarının seyreklikleri, gözlüğü sakalları.. her şeyi aynıydı. Bu sırada arkamdan bir ses işittim. "Hey! Yine mi siz! Bırakın artık babamı!' kızıl saçlı kız üstüme doğru geliyordu. Ani refleksle ayağa kalktım ve geri çekildim.
Bu sırada Coşkun hoca kızın kolunu tutmuştu. "Sakin ol kızım. Kendisi benim eski öğrencilerimden." Kızı'nın yüzüne bakıyordu.
Sanki onu ilk defa görmüş gibiydi. Bunu duyan kızı sakinleşti ve tekrar bana döndü. "Ne... Öğrenci mi?"
Yüzümde sıcak bir gülümseme vardı. "Evet. Ben Su. Baban eskiden benim hocamdı." İç çektim ve yutkundum. "Dün arkadaşım Mehmet Ali. Biliyorum çok sert davrandı. Ama beni korumak için öyle yaptı. Beni değil, kendini korumak için... Haklısınız yaptığı şey yanlıştı... Onun adına sizden özür dilerim." Sanki ben o'yum...
"Neyse, ne çocuklar. Olan olmuş." Demişti ve bana bakıyordu. Yüzünden anlaşılıyordu. O kadar utanç vericiydim ki. Yine her zamanki gibi, her şeyi rezil ediyordum.
Ben bunları düşünürken aniden yüzüme baktı ve dudaklarını hareket ettirdi. "Küçükken böyle değildin. Baya değişmişsin."
"Ne. Ben mi? Ne konuda?"
"Her konuda. Eskiden hiç arkadaşın yoktu. Hiç iyi değildin. Sürekli uyurdun ama bir şekilde derslerinin yarısı da olsa iyiydi."
"Kötü olan derler değil... Benim." Zaten arkadaşlarım da, eminim beni sevmiyorlar. Tıpkı babam gibi.
Dedim ve yutkundum. Gözlerim yerdeki betona takılı kalmıştı. Siyahlıkları... Tıpkı benim hayatımı gibi simsiyahtı. Derince ve içim titreyerek, iç çektim ve devam ettim. "Kötü olan ailem, babam, onun kardeşi, kuzenim denen çocuk, babannem... En önemlisi de annem. Annemin ruhu iyi olsa da bedeni kötüydü. Morluklar, kanlar, ve kırık şekildeydi."
Sanki küçüklüğünde gözlerinde olan o parıl, parıl umut sönmüş, yerini yorgun yıllarını geçirmiş bir ihtiyara benzemişti. Hayatta neler yaşadığını bilmiyorum ama belli ki bir şeyler onu tüketmişti. Aslında yaşadığı şeyler, bir nebze de olsa, suratından belli oluyordu. Fakat insan inanmak istemiyordu.
"Nasıl geçti yılların, güzel kızım. Hayat sana neler sundu bakayım anlat bir." Dedi ve bir elini, üşüyen, donmaktan buz tutan elimin üstüne koydu.
Çaresizce yutkundu. Bir şeyler anlatası vardı ama çekingen bir hali vardı. Sanki ruhu anlatmak istiyordu ama beyni izin vermiyordu.
"Sizin de sayenizde iyi bir aşçı oldum şuan. İnsanlara... Özellikle parası olmayıp da, yüreği zengin olan insanlara yardım etmeye çalışıyorum. Artık yapabildiğim kadar.
"Seni öğrencilik yıllarından iyi bilirim kızım. Ne zaman sınıfta bir sorun olsa, en yakın arkadaşın dahi... Gerçi senin yakın arkadaşı geçtim arkadaşın dahi yoktu... Öhöm neyse haksız olsa onun yüzüne söylerdin. Bunu anlamalıydım. Senin böyle bir mesleğe sahip olacağını. O kadar çok çalışıyordun ki... Gören de doktor olacağını düşünürdü."
Hem gözleri dolmuş hem de mutluluk ifadesi vardı yüzünde. İhtiyatla gözlerini sildi. Cebinden çıkardığı mavi mendiliyle, tekrar gülümsedi yüzüme.
"Baba bu ne tantana, şimdi saatlerce ayakta sohbet etmenizi mi bekleyeceğiz. Allah aşkına?" Kıskanmış bir tavrı vardı. Onu anlayamıyordum. Çünkü, babamı o günden sonra, hiç görmedim ve onla birlikte büyümedim. Bu yüzden baba sevgisi, baba kıskancı nedir, necidir, bilmiyorum.
"Kızım, yıllar sonra gördüm bu evladımı tekrardan. Elbette konuşmak isterim."
"Off babaa! Sokakta karşılaştığın öğrencilerinle konuşursan böyle, işimiz var seninle..."
"Lütfen babanla konuşmamı alıkoymayınız. Minik bayan yıllar sonra iki sohbet ediyoruz. Hem sen çok gergin ve sinirlisin. Bir şeyin mi var?"
"Değil." Kollarını göğsüne bağlamıştı. "Bir şeyim yok. Hem sen kaç yaşındasın da böyle çocuksusun? Bence kendini geliştirmelisin. Sonuçta evlenecek yaştas-"
"Hayır." Dedim tavrım netti. "Evlenmeyeceğim ben. Üstelik benim tavrımdan sanane küçük hanım." Dedim ve yüzümü, suratına çevirdim.
"Eda." Dedi. Kızıl, aralarında kahverengilik olan kız. "Eda Bulut ben. Peki sen?"
Kahverengi gözlerini, gözlerime dikmişti. "Su bende. Su Çağlar. Seni en son gördüğümde miniciktin. Şimdi kaç yaşındasın?"
"19'ma gireli birkaç ay oldu efendim." Sinirli gözlerini masumluk yer almıştı.
"Vay be. ." Dedim. Gözümü yenice yerdeki, üstünde desenler olan, betondan kaldırmıştım ve yutkundum.
"Zaman'ın bu kadar hızlı geçmesi çok korkutucu geliyor bana bazen."
"Maalesef doğa'nın belirlediği kurallar böyle..."
"Küçükken gözlerin parıl parıl parlardı. Niye sessiz bir sokağı andırıyormuş gibi şimdi gözlerin? Sorun ne? Ailen... Yaşantın... Her şeyin çok iyi?" Dedim. Sanırım ben de onu kıskanıyordum. İyi bir ailem, yaşantım, geçmişim, en önemlisi de, iyi bir ben olmadığı için...
"Yaşadıklarım beni sessiz sokaklara hapsetti. İçimde küçük bir mezarlık taşıyorum. Bir nevi, hayat belki beni erken yetiştirdi ama inanın o kadar istiyorum ki gözlerimin, o parıl parıl döndüğü döneme." Kafasını eğmişti.
"Ne yaşadın? Malum herkesin yaşadığı kendine zordur." Kızıl saçları dağılmıştı ve kahverengilikler yüzünden açık kırmızılılar belli oluyordu. Üstünü inceledim. Benden güzel tarzı vardı. Giyinişi, kuşanışı.. Sade bir giyimi vardı. Kahve bir kaban içinde balıkçı tip bir kazak vardı krem renginde. Tam bir kraliyet hanımefendisi gibi bir ağırlığı vardı. Ama dili için aynı şeyleri söyleyemeyecektim.
"İşte tek kardeş derken. Kardeşlik konusunda tek yalnız kalmadım. Diğer konularda da yalnız ve bir o kadar safsız bırakıldım. Sessizlik içimi öldürdü bir nevi." Gözlerimin içine bakıyordu. Adeta bu konularda benden yardım istiyordu. Fakat, ben kendime yardım edemiyordum. Ona nasıl yardım edecektim ki?
"Kardeş... Bazen tek kalmak en iyisidir. Bazen insan yaşadığım şeylerin aynısını veya tıpkısını, onun da yaşamasını istemez." Derince iç çektim ve; "Benim annemle babam ayrı. Babam başka kadınla evli ve bir kızı var. Belki ona iyi baba olabilir ama arkasındaki iki kızına iyi baba olamadı. Belki annemle ayrıldı ama ayrılma şekli ve zamanı da doğru değildi. Suratına direkt ben başka kadınla sevgiliyim üstelik o hamile ve 1 hafta sonrasına boşanma dilekçesi aldım. Demişti. Bunun yanı sıra o kadar kişiyi kaybettim ki... Ruhum burda olabilir ama aklım onlarda... Onlarla birlikte olan günlerimde. Rahmetli anneannem bu durumu görseydi ölmek isterdi. Tıpkı benim gibi Kendisi babamı sevmese de sırf annemin kocası, bizim babamız diye bir şey demiyordu. Benim babam eve bir şey almazdı. Eve doğru- dürüst gelmezdi. Her konuda bana destek verirdi ama annemle anlaşamazdı. Beni de bu işlerin içine alet ederdi... S-senin.." artık dayanamayıp ağlamaya başladım. "Senin bir baban var, benim yok. Senin sağlıklı bir annen var. Benim yok. Senin kardeşin yok. Benim haberi dahi olmayan bir kız kardeşim var. Senin geçimin iyi. Benim geçimim dahi yok. Senin her ne olursa, olsun arkanda duran bir baban var benim yok..."
Bir elimle gözyaşlarımı siliyordum. "Senin baban, sevgilin olunca, sana laf etmeyen bir insan. Benimkisi sadece arkadaşım olunca benim namusuma laf eden insandı. Ben ondan sadece iyi bir baba olmasını istedim. Gerekirse çalışırdım. O evde kalırdı ama çalışırdım. Sadece... Ah, kendimi de geçtim... Sadece anneme iyi davransaydı..."
Sonra sanki çölde suya hasret kalan, suyu arayan bir bedevi gibi sevgi ve merhamet arar oldum. Hayatıma bazı erkekler girdi. Benim önüme attıkları iki kırıntı sevgiyle kalbimi çaldılar hemen. Sonra hüsran bir şekilde bitti sonu. Çünkü daha bu Dünyada kendi babası sevmiyorsa başka nasıl bir erkek severdi beni.
Artık aşka da, sevgiye de kalbimi kapadım. İçimde kıpırdamalar oluyor bazen artık adı nefret midir aşk mıdır ben bile çözemiyorum bu duyguyu. Ben sevgi nedir bilmiyorum. Mümkün olsaydı eğer kitabını okurdum ya da ne bileyim satın alırdım ama sevgi bu başka bir şey değil. Bu duygu çok uzak bana. Diye düşünürdüm. Ta ki o hayatıma girene kadar. O... Dünyadaki sağlam tek erkekti benim için ama bazı şeyleri ona da anlatamıyordum. Çünkü ondan, daha doğrusu kendimden utanıyordum...
Annemde babam nedeniyle hep depresif bir ruh halindeydi. Bizi göremiyordu. Çünkü buna içindeki o ruhsal acılar izin vermiyordu. Hem yetim, hem öksüz büyüdüm ben...
Bu sırada genç kız bana bakıyordu. İrkildim ve etrafıma baktım. Coşkun Hoca yoktu. Sanırım derse girmişti. Aniden Eda yanıma oturdu ve omzunu, omzuma koydu. Biraz daha sohbet ettik. Bu sırada Sare gelmişti.
"Ah burda mı çalışıyorsun Sare?" Karşımdaki kıza bakıyordum."
"Anladım..." İçim titriyordu ve bunu Sare fark etti. Bu sırada Eda da Su almak için dışarı çıkmıştı. Sare gözüme baktı ve bir anda elimi tuttu.
"Korkma." Dedi. Sanki her şey çözülecekmiş, bu virüs, bu kargaşa, bu durum, bu olay, en önemlisi de bu ölü ve kokan bedenler gidecekmiş gibi. Bu Dünya'da yaşayanlardan çok, ölüler vardı..
"Seni anlıyorum Su... Bana bak. Ben her gün böyle şeylerle uğraşıyorum."
"Peki ben? Ben virüsün asıl çıktığı yerdenim."
Sare şaşırdı ve; "Ne?" Dedi. Gözleri faltaşı gibi açılmıştı ve elini aniden çekmişti.
"Evet. Umarım bu cümleden sonra benden uzaklaşmazsın. Çünkü seni seviyorum." Ellerimle oynuyordum.
Aniden, "Nee! saçmalamaa!" Dedi ve bana sarıldı.
"Bu virüsten, ya birlik ölürüz ya da birlikte kurtuluruz." Gülümsüyordu. Onun bu huyunu sevmiştim. Aniden bana sarıldı.
Çok parfümden dolayı ciğerim iflas etmişti ve öksürmeye başladım. "Öhöhö!" Aniden elimi ağzıma götürmüştüm.
"Ayy çok mu sıkmışım yaa." Sarılmayı bıraktı ve suratıma baktı.
"Yok canım- ne sıkması. Sadece ben nefes almayı unuttum." Dedim ve öksürmeye devam ettim.
"Aaa neden unuttun-" Şaşkın şaşkın bana bakıyordu.
"Ahh! Saçmalama Sare! Tabiki de çok sıkmışsın! Bu ne Yiğit'i elde edicem diye bütün parfümü mü bocaladın?"
"Ne!?" Dedi. Yüzü bir anda domates olmuştu. "Ne Yiğit'i be!"
"Aaa." Derken kıkırdıyordum. "Ona aşık olduğun her yerden belli."
Sare aniden köşeye geçmişti. "Burdan da belli mi? Ayy acaba o da anladı mııı-" Kahverengi gözlerini utanç ve heyecan yer almıştı.
"Ahahaha!" Bu sırada Yiğit gelmişti ve bir bana, bir Sare'ye bakıyordu.
Aniden; "Sare!" Dedi ve bana döndü. Yiğit'in yüzünü görünce kafamı çevirdim ve kıkırdamaya devam ettim.
"E- merhaba Yiğit'im. E yani ortak." Aniden durmuştu ve duruşunu düzeltmişti.
"Beş saatir seni bekliyorum. Hadi sınıfa geçelim."
Üstündeki kabanı çıkarıyordu.
"Aaa içeride ne yapacağız ki?" Boş boş bakıyordu.
"Sare! Biz buraya ne için geldik? Senin kafan yerinde m?" Kahverengi gözlerini Sare'ye çevirmişti.
"Suyu kaçırmak için?" Bana bakıyordu.
"Ney!" Dedim aniden ağzımdaki su yüzünden üstüm ıslanana dek.
"Yaa sussana! O sonraki iş beynini bir yerlerde unutup, almayı da unutan Sare."
"Haaa- doğru ya! Aaa ben doktorum bee! Buraya kontrol için geldimm."
Bu sırada Sare ve Yiğit gidiyordu. Yiğit önde Sare ise arkasında kızarmış bir şekilde.
"Biz ne zaman böyle olacağız?" Demişti elini omzuma koyan Poyraz.
"Biz? Unut. Asla böyle bir şey olmayacak." Yüzümü arkamdaki Poyraz'a çevirmiştim.
"Neden? Hep benden kaçıyorsun." Dediği cümlenin cevabını sanki biliyordu.
Cevap vermedim ve gitmesini söyledim. Emre ve Merve'yi gördüm.
"Yaa saçmalama!" Saçlarını düzeltiyordu.
"Ahaha! Ama çok komiksin!" Bir eli karnındaydı.
"Yaaa Emre değilim iştee!" Gözlüğündeki buğuyu siliyordu. Gözlüğü çıkartınca aniden hapşurdu ve bu sırada Emre cebindeki, ne zamandan beridir, orda olduğu belirsiz peçeteyi uzattı.
Ardından sabah olmuştu. Çok stresliydim. Elimi yüzümü yıkadım ve dolabıma baktım. Bugün ilk defa, kendim, bedenim, ruhum için dışarı çıkacaktım.
"Ah... Daha akşama çok var..." Diye mırıldandım. Başım ağrıyordu ve kendime kahve yapmak için yönümü kapıya çevirdim ve bir adım attım.
"Niye bu kadar stresliyim ki? Alt tarafı, ilk defa kendim için dışarı çıkıcam." İç çektim ve kendimi mutfakta buldum. Aniden ayılmıştım.
Bir elimi başıma götürmüştüm. Ardından elimi sertçe masaya vurdum. "Olamaz kesin berbat edeceğim..." Çok korkuyordum. Ya, bugünkü gecemi berbat edersem? Sertçe dolabın kapağını kapatım ve gözümü kaynayan suya diktim. Ta ki sesi duyana kadar.
"Ehh." Esniyordu. "Günaydınn." Üstünde sarı gecelik takımı vardı. Biraz daha yaklaştılımda mum gibi sıcak, ay gibi beyaz tenini gördüm. Çok geçmeden Merve, kafasını omzuma koymuştu. O kadar sıcaktı ki... Ben bile terliyordum. "İyi misin?" Diyecektim ki kahverengi gözlerini yavaşça kapattı. Çok korkmuştum ve ellerim titriyordu. "Yardım!" Diye bağırdım. Fakat ne ses, ne de hareketlenme vardı.
Kendimi toparlayıp, Merve'yi küvete götürdüm ve soğuk-ılık karşımımı su ayarladım. Bir yandan da Merve'yi uyandırmaya çalışıyordum. Aklıma sirke geldi ve mutfağa doğru koşar adımlarla ilerledim. Önüme gelen bütün dolapları dökmeye başladım. Yerdeki cam kırıklarını umursamadan üstüne basıp, sirkeyi aramaya devam ettim. Çok geçmeden sirkeyi bulmuştum. Titrek ellerle sirkeye uzandım ve hızla Merve'nin yanına gittim.
Ardından bütün sirkeyi döktüm ve başıda olmak üzere bütün vücudunu ovaladım. Fakat etki etmiyordu. Dayanamayıp ağlamaya başladım ve arkamı döndüm. Bu sırada; "Su..." Diye bir ses işitmiştim. Bu Merve'ydi... Uyanmıştı. "Merve..." Dedim ve hemen küvetten çıkartım. Üstündekileri çıkartıp, kurulmaya başladım. Ardından da odaya götürdüm. Üstünü giydirdim ve yatağa yatırdım. "Niye...?" Dedim. Olayın etkisinde olduğum için hala ağlıyordum. "Sizi telaşlandırmak istemedim..." Sanki söyleyecek çok şey vardı da kendisi söylemiyordu. Sanki birisi, bir şey, bir olay, bir durum engel oluyordu. "Neden?" Dedim. Aniden ağzını açtı ve geri kapattı. Kelimesini yutmuştu. Derin bir sessizlikten sonra; "Odadan çıkar mısın? Dinleneceğim." Dedi.
Kafamı olumlu anlamda salladım ve kapı koluna yöneldim. Kapıdan çıkarken etrafımı inceliyordum. Cemre, Emre, Yiğit ve Poyraz gelmişti. Poyraz, dolu gözlerle bana bakıyordu ve şöyle söyledi. "Yaşıyor mu...?" Söyledikten sonra kahverengi gözleri, içindeki fazla sıvıyı taşıyamayıp akışına bırakmıştı. "Yaşıyor. Biraz dinlenmek istedi." Dedim. Yüzüm yerdeydi. Ayaklarım yavaş yavaş mutfağa doğru gitti. Ayşe abla ve Hilal mutfağı topluyordu. Kapı'nın ilerisinde eğildim. Oturdum. Büyük camları almaya başladım. Bu sırada Cemre gelmişti. "İyi misin?" Eğildi ve yanıma oturdu. Dolmuş gözlerimle, önce umursamadım. Soluk ellerim kırmızıydı. Fark etmeden saçlarımı düzelttim ve aniden Cemre sarıldı. "Şşş geçti..." Bu sözü duyduktan sonra dayanamayıp ağlamaya başladım. "Önce kardeşimi, anneannemi, arkadaşımı şimdi de Merve'yi..." Cümlem bitmeden, hüngür hüngür ağlamaya başlamıştım. Artık iki elim de yüzümü kapatıyordu. "Şşşş..." diye bir ses duydum. Ardından hafifimsi-ağırımsı bir koku... Bu Cemre'nin kokusuydu. Çok geçmeden gözlerim kapandı. Duyduğum şeyler şunlardı:
"Ne oldu?"
"Uyudu..."
"Anlaşıldı."
Hangi insan, kendi ailesine, çevresine zarar verir?
Gülü seversin, dikeni batar.
Dikeni seversin, eline batar.
Karahindibayı seversin, uçar...
Herşey için çok mu geçti? Bu virüs, bu hayat, bu Dünya... Her şey için çok geç...
Sahiden mi?
Hepimiz öleceğiz...