Naz’ın anlatımıyla: Yan yana durduğumuz o an, zamanın kendi akışını unuttuğunu hissettim. Yürürken saklanabildiğim her şey durunca ortaya çıkmıştı ama bu kez kaçma isteği yoktu içimde. Sessizlik uzadıkça ağırlaşmadı; aksine, yerleşti. İnsan her susuşta kendini doldurmak zorunda sanıyor, oysa bazı sessizlikler boşluk değil, alan açıyormuş. Bunu ilk kez bu kadar net fark ediyordum. Ellerimiz artık ayrıydı ama aramızda kopan bir şey yoktu. Temasın bitmesi, bağın bittiği anlamına gelmiyordu. Bazı bağlar dokunarak değil, dokunmamayı becerebildiğinde kuruluyordu. Ona baktım. Uzun uzun değil; ama gözlerimin kaçmadığı kadar. İçimde yıllardır fısıldayan o tanıdık ses yine yükseldi: “Burada durma. Bitir. Kendini koru.” O sesle yaşamayı öğrenmiştim, hatta beni hayatta tutmuştu. Ama ilk kez, ona itaat etmedim. Kalbim hızlanmadı. Savunmaya geçmedi. Sanki uzun bir savaştan sonra kalkanını yere bırakan bir asker gibiydim. Zayıflık değildi bu; tam tersine, yorulmuş bir gücün dinlenmesi gibiydi. Aklıma mitolojiden bir sahne geldi: Atlas’ın gökyüzünü omuzlarında taşıdığı o an. Herkes onun gücünü göğü kaldırmasında sanır ama asıl güç, yükü bir anlığına yere bırakabileceğini bilmesindedir. Ben de ilk kez, her şeyi taşımak zorunda olmadığımı hissediyordum. Bir adım ileri gitmedim, geri de çekilmedim. Olduğum yerde kaldım. Bu bir karardı. İnsan kalmayı seçtiğinde, her şey büyük ve sarsıcı olmak zorunda değilmiş. Ne dramatik cümleler, ne sözler, ne de vaatler gerekiyormuş. Sadece durmak yetiyormuş. Yan yana. Kaçmadan. Bakışlarımız yeniden kesişti. Bu kez içinde gelecek aramadım. O da benden bir anlam çıkarmaya çalışmadı. Sanki Hestia’nın ateşi gibi, sessiz ama sürekli bir sıcaklık vardı aramızda. Gösterişsiz, iddiasız, ama gerçek. Geçici olduğunu biliyordum; her an gibi. Ama geçici olması, değersiz kılmıyordu. Bazı anlar vardır, insanın içine yerleşir ve orada kalır, süreye ihtiyaç duymaz. Elini uzatmadı. Ben de uzatmadım. Bu bile bir uyumdu. Birlikte susabiliyorduk ve bu suskunlukta kendimi küçültmüyordum. Belki yarın yine zor olacaktı. Belki eski refleksler geri dönecekti. Ama şu an buradaydım. Kalıyordum. Ve bunu ilk kez kendimi ikna etmeye çalışmadan hissediyordum. O an uzadıkça, içimde bir eşik oluştuğunu hissettim. İnsan bazen bir yerden geçmez, bir hâlden geçer. Ben de tam oradaydım. Ne öncesindeydim ne sonrasında. Arada. Mitolojide liminal alanlar vardır; ne dünya ne yeraltı, ne tanrılara ait ne ölümlülere. Hermes’in yolları gibi. Kimsenin uzun süre kalması beklenmez ama geçen değişir. Ben değiştiğimi hissettim. Sessizlik artık sadece susmak değildi. Sanki görünmeyen bir anlaşmaydı bu. Konuşursak bozulacak, acele edersek kırılacak bir şey vardı aramızda. Prometheus’un ateşi çalarken yaşadığı o anı düşündüm. Ateşin gücü, yakmasında değil; insanın onu taşıyabileceğini fark etmesindedir. Ben de içimde yanan şeyi bastırmadan, ama yaymadan taşıyordum. Bu dengeyi hiç bilmezdim. Elimin boşluğunu fark ettim ama içimde bir eksilme olmadı. Çünkü bazı temaslar bedende değil, bilinçte iz bırakır. Orpheus’un arkasına dönüp baktığı an geldi aklıma. Kaybettiği şey, baktığı için değildi sadece; zamanından önce baktığı içindi. Ben bakıyordum ama acelem yoktu. Geleceği kurtarmaya çalışmıyordum. Şu an yeterliydi. Kalbimde bir sakinlik vardı. Athena’nın stratejik sessizliği gibi. Gürültüyle değil, yerinde durarak kazanılan bir hâl. Savunma yapmıyordum ama saldırmıyordum da. Kalkanım yerdeydi, kılıcım elimde değildi. Buna rağmen çıplak hissetmiyordum. Güven, zırh giymek değilmiş; zırha ihtiyaç duymamakmış. Bir adım atsaydım bir şeye dönüşecektik. Atmadım. O da atmadı. Bu duruş, Sisifos’un kayasını tepeye bırakmayı seçtiği o varsayımsal an gibiydi. Herkes kayayı yuvarlanırken izler ama kimse onun bir anlığına durup nefes alabileceğini düşünmez. Ben nefes alıyordum. Bu bile başlı başına bir isyandı. Bakışlarımız yine kesişti. Bu kez bir kader aramadım. Moiraların iplerini hissettim sadece. Kesilmeyen, düğümlenmeyen, ama o an için gevşeyen ipler. Kader bazen yazılmaz; biraz gevşetilir. Bana düşen, o gevşekliği fark edip çekmemekti. Gelecek hâlâ bilinmezdi. Yarın hâlâ karmaşıktı. Ama şu an, Hestia’nın hiç sönmeyen ama kimseyi yakmayan ateşi gibi içimde bir sıcaklık vardı. Gösterişsiz, sessiz, ama gerçek. Buradaydım. Kalmanın bir mucize olmadığını, ama bir bilinç hâli olduğunu ilk kez bu kadar derinden hissediyordum. Sessizliğin içinden sesi ilk o çıkarıyor. Acele etmeden, sanki bir eşiği aşar gibi. “Bazen,” diyor Azil Uras, “insan bir şey yapmadığında da doğru yerde olabilir.” Sesindeki sakinlik bana Hermes’i hatırlatıyor; ne tanrıların tarafında ne insanların, ama yolların hepsini bilen o aracı. Başımı hafifçe çeviriyorum. Kaçmıyorum. “Doğru yer,” diyorum, “hep ileri gitmek sanıldı.” Gülümsüyor. Küçük. Gösterişsiz. “Atlas da öyle sanmış olabilir,” diyor. “Ta ki yükü bir anlığına bırakabileceğini anlayana kadar.” İçimde bir şey yumuşuyor. “Bırakmak her zaman vazgeçmek değil,” diyorum. “Biliyorum,” diyor. Sonra ekliyor, sesi biraz daha yakına geliyor: “Sevgilim.” Bu kelimeyi bir bağırış gibi değil, bir sır gibi söylüyor. İçimde yankı yapıyor ama taşmıyor. Bir adım atıyoruz. Aynı anda. Kim kimi izliyor belli değil. “Orpheus’u düşün,” diyor Azil Uras. “Herkes arkasına baktığı için kaybettiğini söyler.” “Ben,” diyorum, “zamanından önce baktığı için kaybettiğini düşünüyorum.” Duruyor. Bana bakıyor. “Demek ki,” diyor, “bizim acelemiz yok.” Yolun kenarında duruyoruz. Hestia’nın ateşi gibi bir sıcaklık var; görünmeyen ama hissedilen. “Biliyor musun,” diyorum, “Athena’nın en güçlü yanı kılıcı değildi.” “Susmasıydı,” diyor. Cümlemi tamamlıyor. Bu tanışıklık ürkütmüyor. Rahatlatıyor. Elimi uzatmıyor. Ben de uzatmıyorum. “Moira’lar ipleri gererken,” diyor, “bazen gevşetir.” “Ve insan,” diyorum, “o an çekmezse kalır.” Gözleri yumuşuyor. “Kalıyorum,” diyor. “Sevgilim.” Gelecek hâlâ belirsiz. Sisifos’un kayası hâlâ orada. Ama biz, kayanın yuvarlanmadığı o kısa anda nefes alıyoruz. Ve anlıyorum: Mitler bize mucizeyi değil, dengeyi anlatır. Buradayım. Azil Uras yanımda. Ne kaderi zorluyoruz, ne ondan kaçıyoruz. Sadece, aynı hikâyede aynı cümlede durmayı seçiyoruz. Azil Uras’la yan yanayız. Sessizlik uzun ama ağırlık taşımıyor, tam tersine bir yer açıyor içimde. “Bazen,” diyor, “hiçbir şey yapmamak da bir seçimdir.” Sesindeki o sakinlik Hermes’in yollarını hatırlatıyor bana; ne tanrıların ne insanların, ama hepsini bilen bir aracı gibi. Başımı çeviriyorum, gözlerimiz kısa bir an kesişiyor. Kaçmıyorum. “Atlas’ı düşündün mü?” diyorum. “Yükünü bırakabileceğini anlayana kadar taşıdı her şeyi.” Gülümsüyor, küçük ve gösterişsiz. “Bırakmak her zaman vazgeçmek demek değil,” diyor. Bir adım daha yaklaşıyor, sesi kulaklarımda bir sır gibi: “Sevgilim.” Birlikte yürümeye devam ediyoruz. Adımlarımız ritimli, acele yok. Orpheus’u hatırlatıyor bana; arkaya bakınca kaybetmişti her şeyi. Ama biz bakmıyoruz. Geleceği kurtarmaya çalışmıyoruz. Şu an yeterli. Yol kenarında duruyoruz. Hestia’nın ateşi gibi bir sıcaklık var içimizde; görünmez ama hissedilir. “Biliyor musun,” diyorum, “Athena’nın gücü kılıcında değil sessizliğindeydi.” “Evet,” diyor. Susuyoruz ve o sessizlik hiçbir eksiklik bırakmıyor. Elimi bırakmıyor. Ben de çekmiyorum. Moira’ların ipleri gererken gevşeyebileceğini düşünüyorum. “Kalıyorum,” diyor yine, “Sevgilim.” Gelecek hâlâ belirsiz, Sisifos’un kayası hâlâ tepedeki yerde. Ama biz, kayanın yuvarlanmadığı o kısa anda nefes alıyoruz. Mitler bize mucizeyi değil, dengeyi anlatıyor. Buradayım. Azil Uras yanımda. Ne kaderi zorluyoruz, ne ondan kaçıyoruz. Sadece aynı hikâyede, aynı anın içinde durmayı seçiyoruz.
Bölüm 23
22. Bölüm
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.