Naz fincanı masaya bıraktıktan sonra bir an durdu. Söyleyecek bir şey aramıyordu. Sessizliği bölmek istemediğini fark etti. Ama yine de ağzından bir kelime çıktı. “Uras.” İlk kez. İlk defa böyle seslenmiştim. Azil başını kaldırdı. Bir anlığına dondu. Bakışı kısa sürdü ama şaşkınlığını saklayamadı. Naz bunu gördü. Geri adım atmadı. “Yanlış bir şey mi söyledim?” dedi. Sesi sakindi. İçinden koparak çıkmamıştı. Yerindeydi. Azil birkaç saniye sustu. “Hayır,” dedi sonra. “Sadece… beklemiyordum.” Naz başını hafifçe eğdi. “Ben de,” dedi. “Ama ağzımdan böyle çıktı.” Azil’in yüzündeki ifade yumuşadı. “Rahatsız etmedi,” dedi. “Sadece alışık değilim.” Naz bunu not etti. İsimler bazen mesafe koymak için değil, yeni bir yer açmak için söylenirdi. Kalbi hâlâ temkinliydi. Ama kaçmıyordu. Ve ilk defa, bir kelime ona ağır gelmedi. Bu sessizlik öncekiler gibi değildi; araya girilmesi gereken bir boşluk değil, olduğu yerde durabilen bir hâldi. Azil bakışlarını masadan kaldırdı. Yüzündeki şaşkınlık tamamen geçmemişti ama sertleşmemişti de. Daha çok, alışılmadık bir şeye bakar gibiydi. “Bunu ilk kez söyledin,” dedi. Bir tespit gibiydi, soru değil. Naz başını salladı. “Evet. İlk defa.” Açıklama yapmadı. Yapmak istemedi. Her kelime, olması gerekenden fazla anlam yükleyebilirdi. Azil hafifçe gülümsedi. “Böyle seslenmen tuhaf geldi,” dedi. “Ama rahatsız etmedi.” Naz bunu duyunca içindeki gerginlik biraz daha çözüldü. Tamamen değil. Ama yeterince. Bir süre daha aynı odada kaldılar. Azil koltuğun kenarına yaslanmıştı. Naz fincanın boşluğunu izliyordu. Konuşmak zorunda değillerdi. Bu da yeni bir durumdu. Naz içinden geçirdi: İyileşmek, bazen sadece bir kelimeyi farklı söyleyebilmekti. Ardından gelen bakıştan kaçmamak, sessizliği bozmamakti. Azil ayağa kalkmadı. Gitmeye niyetlenmedi. Naz da zamanı kontrol etmedi. Akşamın nasıl ilerlediği önemli değildi. Azil pencerenin önünde duruyordu. Camdan dışarı bakıyordu ama gerçekten baktığı şey bu değildi. Naz bunu hissetti. Bir süre bekledi. Sonra, aklına takılanı olduğu gibi söyledi. “Bir şey sorabilir miyim?” Azil başını hafifçe çevirdi. “Tabii.” “İki ismin var,” dedi Naz. “Niye hiç sormadım bilmiyorum. Merak ettim.” Azil kısa bir an sustu. Bu sessizlik kaçmak değildi. Daha çok, doğru yerden cevap aramak gibiydi. “Azil babamın seçimi,” dedi. “Uras annemin.” Naz başını salladı. Üzerine gitmedi. “Hangisi daha sen?” diye sordu. Azil omuz silkti. “Duruma göre,” dedi. “Ama çoğu kişi Azil der.” Naz fincanın kenarına baktı. “Ben Uras dedim,” dedi. Bir açıklama gibi değil, bir tespit gibi. Azil dönüp baktı. Şaşkınlığı çok kısa sürdü. “Evet,” dedi. “Dedin.” “Yanlış mıydı?” diye sordu Naz. “Hayır,” dedi Azil. “Sadece beklemiyordum.” Naz, konuşmanın bittiğini düşündü. Ama bitmedi. Bazı kelimeler söylendikten sonra ortadan kaybolmazdı. Uras kelimesi odada kaldı. Azil pencereye döndü. Bir süre dışarı baktı. Sonra tekrar konuştu. “Annem öyle seslenirdi.” Naz başını kaldırdı. “Uras mı?” “Evet.” Naz bunu not etti. Üzerine düşünmedi. Düşünürse ağırlık kazanacağını biliyordu. Bir süre sessiz kaldılar. Sessizlik rahatsız edici değildi. Yerindeydi. “Garip geldi mi?” diye sordu Naz. Azil başını iki yana salladı. “Hayır,” dedi. “Yabancı gelmedi.” Naz bir şey demedi. Fincanı eline aldı. Çay soğumuştu. “İstersen yenisini koyayım,” dedi Azil. “Gerek yok,” dedi Naz. “Böyle iyi.” Azil tekrar oturdu. Aralarındaki mesafe değişmedi. Ne açıldı ne kapandı. Naz o an şunu fark etti: Bazı şeyler konuşulmadan yerini buluyordu. Bir kelime, bir bakış, bir duruş yeterli olabiliyordu. Ve bu hâl, ona ağır gelmedi.
Bölüm 17
16. Bölüm
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.