1.BÖLÜM
Yağmur; yolları, arabaları, geceyi... her şeyi ıslatıyordu.
Otobüs camından gördüğüm kadarıyla dışarısı neredeyse görünmez hâle gelmişti.
Yağmur hiç durmadan yağıyor, arada bir gökyüzünü yaran gök gürültüsü sessizliği parçalayıp geçiyordu. Ve ben... hâlâ korkuyordum.
Korku demek doğru mu bilmiyorum.
Ya da geçemeyen bir iz.
Bu durumu sadece yakınlarım bilirdi. Yanımda oturan Nazlı gök gürültülüsü ile irkildi. Gözlerini yarı aralayarak bana yaklaştı ve uykulu bir sesle mırıldandı.
"Korkma tamam mı? Ben yanındayım..." O hali nedense bana fazlasıyla huzur verdi.
Nazlı benim en yakın arkadaşlarımdan biriydi. Neredeyse beraber büyümüştük.
Kahverengi gözleri, omuzlarından dökülen siyah saçları ve o hep gülen yüzüyle... Benim için aile gibiydi.
Bu yolculuğun sebebi oldukça basitti. Ben voleybolcuydum. Ve bir maç için Rize'ye gidiyoruz. Neden İstanbul değil, neden otobüs ile değil...
Bunu bende bilmiyorum.
Saat gece 02.30' du. Herkes uyuyordu. Bir tek ben ve düşüncelerim uyanıktı.
Sabah dokuzda maçımız vardı.Ve bu sezonun son maçıydı. Kazanırsak şampiyon olacaktık. Takım kaptanı bendim yani yükün büyük bir kısmı omuzlarımdaydı. Ama garip bir şekilde bundan şikayetçi değildim.
Rize'de bir hafta kalacaktık. Bir nevi ödül gibi. Aslında benim için çokta farketmiyordu.
Küçükken bir kaç kez buraya gelmiştim. Ama bu sefer farklı hissediyordum.
★
Yağmur hafiflemişti ama toprak ıslaktı.
Saat sabahın altısıydı ve Emir yine yoldaydı.
Hedefi belliydi.
Halı saha.
Çocukluğunun büyük kısmı orada geçmişti. Sabahın erken saatlerinde çıkar, gecenin geç saatlerinde dönerdi. Ama değişmişti şimdi Rizespor'un altyapısında oynayan genç bir futbolcuydu.
Küçüklük hayaliydi futbolcu olmak. O hayalini gerçekleştirmişti.
Yolda yürürken gözleri yukarı kaydı. Karayemiş ağacının dallarının arasında birini farketti.
Durdu.
"Ula dayi oğli! Ne edeysun orada?" Diye seslendi.
Ağaçtaki Sarp, hemen parmağına götürdü. Sessiz olmasını işaret etti. Sonra hızlıca aşağı indi.
"Ula niye bağıraysun biri duyacak!" Dedi.
Sarp'ın şivesi tam oturmuyordu. Sarp, Emir'in kuzeniydi. Küçükken çok görüşüyorlardı. Sarp ve ailesi Antalya'da yaşıyordu. İki sene önce babası ile kavga edip köye geri dönmüştü. O yüzden iki senedir daha yakınlardı.
Emir hafif kaslarını çatarak , "ne ediyidun orada? Yine kızlara mı bakıyordun ha?"
Sarp sırıttı. "Onu boşver bak ne öğrendim," diyerek konuyu dağıtmaya çalıştı. "Bugün voleybol maçı var ya İstanbul'dan kız takımı geliyormuş. Hem de bir hafta kalacaklarmış."
Emir omuz silkti. "Ee yani?" Sarp göz devirdi. "Ula! Kız takımı diyorum. Belki kısmetumuz ordadır. Hem diyorlar çok güzellermiş."
Emri cevap vermedi. Halı sahanın önüne gelmişlerdi. Kapıdan içeri adım attığı anda kafasının içindeki sesler sustu. Top ayağına geldiğinde dünya da susuyordu sanki.
Arkadaşları arasında kısa bir maç yaptı. Yağmurun ıslattığı zeminde kaydı, kalktı ama hiç durmadı. Sanki orası kaçtığı değil, ait olduğu yerdi.
Eve gidip duş aldı. Sarp, maça gitmek için resmen yalvarmıştı. Ve sonunda onu maça gitmeye ikna etmişti. Emir aslında gitmek istemiyordu. Ama...' İstanbul'dan geliyorlarmış.' bu cümle aklının bir köşesinde kalmıştı.
Küçük bir merak gibi.
★
Rize'ye varmıştık. Saat sabahın altısıydı. Takım otobüsüyle gelmiştik. Bizi otele bırakmışlardı. Şimdi dinlenip saat yedi gibi aşağıda olmamızı söylemişti antrenör.
Biz odada üç kişi kalıyorduk. Ben, Nazlı ve Irmak. Onlar benim ailem gibiydi. Her zaman beraberdik. Hatta ayni evde kalıyoruz. Her şeyi beraber yapıyoruz. Kısacası kardeş gibiyiz.
Onlar uyurken ben eşyalarımızı yerleştiriyordum. Otobüste bir saat uyumuştum o bana yetmişti. Uyumayı seven biri değilim. Sanki uzun zaman uyuyunca birine bir şey olucak ve ben onu duymayacakmışım gibi geliyordu.
Eşyaları yerleştirdikten sonra duş alıp üstümü giyindim. Spor çantalarımızı hazırlayıp kızları uyandırdım. Aşağı kata indik. Otele sahibi ile tanıştık. Sonra bize özel hazırlattığı kahvaltı masasına geçtik.
Kahvaltımızı bitirdikten sonra oynayacağımız yeri görmek için erkenden yola çıktık.
Yağmur durmuştu. Ama etraf ıslaktı. Otele gelene kadar bir sürü yer görmüştük. Rize; yeşilliği ve yağmuru fazla ama güzel bir şehirdi.
Otobüs yarım saat sonra durmuştu. Stadyuma girip oynayacağımız yeri gezdik. Sonra karşı takımın oyuncuları ile tanıştık. Burada sadece voleybolcular yoktu, Rizespor'un altyapısında futbol takımı da buradaydı.
Bir çoğunun fotoğrafını sosyal medyada görmüştüm.
Ama bir tanesini sanki önceden tanıyordum... Sarıyla karışık kumrala yakın saçları, yeşil gözleri... Sanki önceden tanıyormuşum gibi gelmişti. O da beni görünce duraksamıştı.
Belki fotoğraflarda görmüştüm bana öyle gelmişti . Ama yeşil gözleri çok tanıdıktı.
Maçın başlamasına yarım saat kala biz soyunma odasına hazırlanıyorduk. Ben formamı giymiş saçlarımı yapıyordum. Yukarıdan at kuyruğu yapmaya çalışıyordum. Bir şekil topladıktan sonra sonra ucunu ördüm. Tamamen hazır olduğum zaman hiç çıkarmadığım yıldızlı kolyeye baktım.
Ve sonunda sahaya çıkmıştık. Tribüne baktığım sırada bir çift yeşil göz ile denk düştüm. Onun yeşil gözleri birininkine çok benziyordu.
★
Hayat mucizeler ile doluydu. Bazen hiç anlamadığın zaman olabiliridi. Ne zaman ve kimi bulacağı belli olmazdı. O mucizelerin birinin içindeydi Emir.
Sahanın içindeki kıza dikkatlice bakıyordu. Sonra gözleri uzun sayılabilecek bir süre denk düştü. O ve oynadığı takım ile tanışmıştı.
Ama Emir onu tanıyordu. Emin olmak için uzun uzun baktı.
Emindi, o oydu... Çocukluk aşkıydı.
Kız gözlerini kaçırdıktan sonra Emir kızın yıldızlı kolye taktığını gördü . En son tam o olduğunu formasında yazan 'Aydın' dan anlamıştı. Bu onun soyadıydı, yani oydu...
O on bir yaşındayken babasının çok uzaktan bir akrabası yazın köye gelmişti. Nasıl olduğunu anladığı bir şekilde bir anda çok yakın olmuşlardı. Beraber Emir'in babaannesinde bile kalmışlardı.
Onunla tanıdığı zaman o onbir, Eylül sekiz yaşındaydı. Ve bir gün ondan hoşlanmaya başlamıştı. Ona, onu sevdiğini söylemek istiyordu. Ama söyleyeceği gün sanki hayatı kararmıştı.
Eylül ve ailesi o gün gitmişlerdi. Emir tek başına kalmıştı.
Gitmek mi zor, kalmak mı?
Eylül gitmiş, Emir kalmıştı.
Ve onun için kalmak çok zordu.