Çocukken insan en çok annesine anlatmak isterdi içini.
Korktuğunda, kırıldığında, içine oturan bir şey olduğunda dönüp bakacağı ilk kişi annesi olsun isterdi. Ben de öyleydim. İçimde ne varsa sana anlatırsam hafifleyeceğimi sanırdım. Çünkü çocukken insan, annesinin onu gerçekten duyacağına inanıyor.
Ben gün içinde yaşadığım en küçük şeyi bile anlatmak isterdim sana. Okulda olan bir olayı, bir arkadaşımın söylediği sözü, canımı sıkan küçücük bir şeyi… Belki sana basit gelirdi ama benim için önemliydi. Çünkü insan kaç yaşında olursa olsun, değer verdiği biri tarafından dinlenmek ister.
Ama ben çoğu zaman cümlelerimi tamamlayamadım anne.
Ben konuşurken gözlerin başka yerlere kayardı.
Bazen telefona, bazen televizyona, bazen mutfakta yapılacak işlere…
Ben anlatırken sanki söylediklerim odanın içinde kaybolurdu. Cümlelerim havada asılı kalırdı ama hiçbir yere ulaşmazdı.
İlk başlarda bunu anlamamaya çalıştım.
“Kafası doludur.” dedim.
“Yorgundur.” dedim.
“Sonra dinler.” dedim.
İnsan sevdiği birine kırılmamak için önce hep kendini susturuyor zaten.
Ama zaman geçtikçe fark ettim ki mesele sadece yorgunluk değildi. Ben konuşurken kimse gerçekten durup içimde ne olduğunu anlamaya çalışmıyordu. Sanki hissettiklerim büyümeden geçmesi gereken şeylermiş gibi davranılıyordu.
Oysa insanın içindeki şeyler konuşulmadığında geçmiyor anne.
Sadece büyüyor.
Ben bazen sadece “Seni anlıyorum.” cümlesini duymak istedim.
Bazen biri gözlerimin içine bakıp gerçekten ne hissettiğimi sorsun istedim.
Ama çoğu zaman kendi duygularımla tek başıma kaldım.
Bir süre sonra anlatma şeklim değişti.
Eskisi gibi heyecanla konuşmamaya başladım.
Cümlelerimi kısa tuttum.
“İyiyim.” demeyi öğrendim mesela, iyi olmadığım zamanlarda bile. Çünkü insan sürekli anlaşılmamaktan sonra içinde olanları saklamayı öğreniyor.
Belki fark etmedin ama ben yavaş yavaş sessiz birine dönüştüm.
Eskiden içimde ne varsa paylaşmak isterdim. Sonra kendi kendime konuşmaya başladım. İçimde kurduğum cümleleri dışarı çıkarmamayı öğrendim. Çünkü bazen insan en çok, anlatmaya çalışıp anlaşılmadığında yoruluyor.
Ve bu yorgunluk bir gün geçmiyor.
İnsanın içine yerleşiyor.
Bazı akşamlar odama gidip uzun uzun düşündüğümü hatırlıyorum.
“Acaba ben mi fazla düşünüyorum?” diye sorguladım kendimi.
“Belki gerçekten abartıyorumdur.” dedim.
Çünkü dinlenmeyen insan, bir süre sonra kendi hislerinden bile şüphe etmeye başlıyor.
Oysa ben sadece duyulmak istedim anne.
Bir çocuğun en büyük ihtiyacı bazen çözüm bile değildir.
Sadece biri onu gerçekten dinlesin ister.
Benim eksikliğini en çok hissettiğim şey buydu galiba.
Şimdi dönüp bakınca fark ediyorum; ben bir anda değişmedim.
Bir anda içine kapanık olmadım.
Bir anda sessizleşmedim.
Ben yavaş yavaş sustum.
Her yarım kalan cümlemde biraz daha.
Her geçiştirildiğim anda biraz daha.
Her “sonra konuşuruz” denildiğinde biraz daha.
Ve insan en çok da annesine anlatamadığı şeyleri içinde büyütüyor.