1. ÖLÜM OYUNLARININ AÇIKLANIŞI
– Hapsedilmeden Önce Velmorya –
▪︎☆°•●♡●•°☆▪︎
Zaman yaklaşmıştı. Krallıktaki toplantı odasının geniş, uzun masasının başında otururken bir gün bu anın geleceğini biliyordum; ancak yaşamak çok daha farklı hissettiriyordu. Tam şu an, bu odanın içerisinde bulunan kurul ile birlikte kanat tüylerime kadar hissediyordum bunu.
Küçüklüğümden bu yana, ben de babam gibi kral olmak için birçok eğitim aldım. İster büyücülük, ister kendini savunma olsun, isterse kâtiplik… Hepsine dair eğitim almak istemiş ve çoğunda belli seviyelere gelmiştim. Hazır olduğumu söylesem de şu anki ruh hâlim ve hislerim aslında yeterince hazır olmadığımı söylüyordu. Yapılan bütün bu konuşmaları bu zaman içerisinde duymayı beklemiyordum. Ben hâlâ zaman var sanmıştım.
Ben masanın bir başında, babam yani kral ile karşılıklı oturuyordum. Yan taraflarda ise bilmesem daha iyi dediğim Ölüm Oyunları Kurulu yöneticileri oturuyordu. Kurul, babama artık yaşlandığını ve bu sebepten ötürü yönetime devam edip edemeyeceğine dair sorular soruyor; yıllardır süregeldiğini söyledikleri talimatları uyguluyordu. Kral ise hepsini içtenlikle ve doğru şekilde cevaplıyordu.
Gözleri dalgın bir şekilde, masada bulunan birbirine kavuşturduğu ellerine ve bu esnada parmağında oynadığı yüzüğe takılıydı. Benim gözlerim ise babamın üzerindeydi.
Kurul üyelerinden Büyücülerin temsilcisi Omar bana bir soru yöneltti:
“Sayın Karin, oyunlara katılacak mısınız? Eğer katılacaksanız kayıt gününü kaçırmayınız. Aksi takdirde şansınızı başlamadan kaybetmiş olursunuz.”
Babamdan ayırdığım bakışlarımı büyücü Omar’a çevirdim.
“Hatırlatmanız için teşekkürler, Sayın Büyücü Omar. Endişeniz olmasın, kayıt gününü kaçırmayacağım.”
Omar teşekkürlerini sunarak başını hafifçe eğdi. Diyarda neredeyse herkes benim de oyunlara katılacağımı ve buna hazırlandığımı biliyordu.
Odada bulunan Ölüm Oyunları Kurulu toplantıyı bitirip dışarı çıktığında, dik ve güçlü duruşum gevşedi. O kadar da güçlü gözükmek zorunda değildim. Artık babam ile masanın birer ucunda tek başımıza kalmıştık; kapıdaki muhafızları saymazsak.
Babam, elindeki yüzüğe bakan gözlerini bana çevirdi. Gözlerinde birçok duygu vardı; bunlardan ikisi hem gurur hem de hüzündü.
Gururu, şu ana kadar diyara ve halkına iyi bakmış olması ve iyi bir yönetim sergilemiş olmasıydı. Hüznü ise benim de kral olmak için Ölüm Oyunları’na katılacak olmamdı. Kendisi bu oyunlara katıldığı için ne kadar zor ve tehlikeli olduğunu biliyor, bu yüzden benim girmemi istemiyordu. Bunu birçok sefer dile getirmiş, bazen de davranışlarıyla belli etmişti.
Ama ben bu konuda hüzünlü değildim. Aksine kararım net ve değişmezdi. O oyunlara girecektim.
Babam, uzun masanın başından bana bakarak konuşmaya başladı:
“Hâlâ vakit var. Diyar artık eskisi gibi değil. Halk değişti, yapılan katliamlar eskide kaldı. Senin tahta geçmen bir şey değiştirmez, Karin. Sadece kendini tehlikeye atmış olacaksın. Oyunlardan vazgeç, bırak bu inadını.”
Başka kelimelerin onun ağzından çıkacağını düşünmemiştim. Her zamanki hâliydi. Yine de biraz pes etmiş gibi duruyordu. Son ikna çabalarıydı sanki.
Kararımın değişmediğini göstermek için düşüncelerimi bir kez daha dile getirdim:
“Ama ben katılmak istiyorum. Yeterince eğitimliyim, kendime güveniyorum. Katliam olayına gelecek olursak… Katliam olalı beş yüz yıl olmadı. Yapılanları ne kadar çabuk unutuyorsun? Muhtemelen başkası geçse tahta, yine aynı şeyler yaşanır. Soyumuzun sayısının az olmasını fırsat bilirler. Bunu bir düşün ve bana destek ol artık.”
Ben babam gibi düşünmüyordum. Yine aynı şeyler olacaktı. Şu an yönetimde biz olduğumuz için soyumuz zarar görmüyordu.
Sayısı az olan Kanatlı soyu için, onların rahatı için ülkeyi yine bir Kanatlı’nın yönetmesi gerekiyordu. Geçmişin tekerrür etmemesi lazımdı. Bu konuda çok acı çekilmişti. Çok canlara kıyılmış, Kanatlılarda kayıp çok olmuştu. Diyarda başka bir katliam istemiyordum. Olmaması için elimden geleni yapacaktım.
Bu düşünceler içerisinde boğulurken babam yavaşça oturduğu yerden kalktı ve ağır adımlarla yanıma geldi. Heybetli ama bir o kadar da yorgun bedeniyle yanımda durdu. Elini omzuma koydu ve güç verircesine sıktı.
“Biliyorum. Bu zor bir süreç olacak; hem senin hem de annen ile benim için.”
Son birkaç kelime söylemek istedim ama desteklemediği için daha fazla bu konuda konuşmak istemedim. Kral da bunu hissetmiş olacak ki elini omzumdan aldı ve ağır adımlarla salonu terk etti.
Kendi düşüncelerim ve stresimle baş başa kalmıştım. Kocaman masanın başında…
– Olaylardan Bir Vakit Sonra, Dünya –
▪︎☆°•●♡●•°☆▪︎
Yeni hayatımın yeni başlangıçları vardı. Şu an onlardan birini yaşıyordum.
Ne kadar yabancı hissettirirse hissettirsin, zamanla alışacağıma inandığım yeni evimize gelmiştik. Bu sadece yeni bir ev değildi; yeni bir sokak, yeni bir atmosfer, yeni duygular ve en önemlisi yeni anılar demekti.
Bu sürece kısa zamanda alışacağıma inanıyordum. Çünkü arkadaş ortamım değişmiş olsa da en yakın arkadaşımla artık daha yakın evlerde yaşıyorduk. Bu durum ikimiz için de bir avantajdı.
Nakliyat aracındaki eşyalar evin içine taşınmıştı. Ben de kendimce eşyalarımı yeni odama yerleştiriyordum. Odam benim için yeterli büyüklükteydi. Geniş bir yatak, güzel bir kıyafet dolabı ve en önemlisi rahat bir çalışma masası vardı. Yanında da bir kitaplık bulunuyordu. İlk önceliğim kitaplarımı raflara dizmek oldu. Bu sayede odada birkaç kutu eksilmişti.
Masanın üzerinde ders kitaplarım ve tabletim vardı. Annem ile babam ise alt kattaki yerleştirme işini üstlenmişti. İkisi yan yana çalışırken bile çok tatlı bir çift gibi görünüyorlardı. Şu ana kadar aralarında ciddi bir anlaşmazlık yaşadıklarını hiç görmemiştim.
Babam genelde annemin dediği neredeyse her şeyi onaylar, bir yanlış varsa onu kırmadan, dökmeden ve nazikçe açıklar, sonra da ikna ederdi. Annem de onun bu halini çok severdi. İkisi de birbirlerine karşı oldukça anlayışlıydı. Bu yüzden rahatça anlaşıyorlardı.
Eşya yerleştirme işini neredeyse bitirmiştim. Kitaplarım raflardaki yerini almış, çalışma masam ders çalışmaya hazır hâle gelmişti. Yatağım düzenliydi ve banyo eşyalarımı da yerleştirmiştim.
Alt kattan kulağıma bir şarkı sesi geldi. Muhtemelen babam yine plaklardan birini açmış ve annemle birlikte dans ediyordu. Babam genelde yorulduğunda bunu bir mola gibi kullanırdı. Bir keresinde ona,
“Dans etmek insanı nasıl dinlendirebilir ki?”
diye sormuştum.
Bana gülümseyerek şöyle demişti:
“Annenle dans etmek bütün yorgunluğumu alıp götürüyor. Çünkü doğru insanı bulmak sana zehir değil, ilaç olur. Yaraya merhem olur. Annen benim ilacım. Onunla yan yana olmak bile bana iyi geliyor.”
Bu sözler aklıma gelince içimde bir kıpırtı hissettim. Babama karşı daha da sevgi doldu yüreğim ve yüzümde istemsiz bir gülümseme belirdi.
Babam antika eşyalara bayılırdı. Zaten kendisi bir arkeologdu ama yine de o kadar eski eşyalardan ne anladığını pek bilmiyorum. Açıkçası ben de ne işe yaradıklarını bilmiyorum. Hiç sormadım. Genelde bakmamayı tercih ederdim.
Muhtemelen babam da çoğunun ne işe yaradığını bilmiyordu ama onu kırmamak için bugüne kadar bir şey söylemedim. Annem ise onun bu çocuksu ve keşfetmeyi seven hâllerini gözleri parlayarak izlerdi.
Dolabın yanında duran, neredeyse boyum kadar olan sarılmış bir kargo dikkatimi çekti. Dikkatlice açmaya başladım. İçinden büyük boy bir ayna çıktı. Aynayı ilk kez kutudan çıkardığımda belimden aşağıya doğru ani bir soğukluk indi. Ürperdim. Tüylerim diken diken olmuştu. Ancak bu his, gözümü açıp kapayana kadar geçti.
Aynayı incelemeye başladım. Kenarları dökülmüş, çerçevesinde yıpranmış altın yaldız benzeri renkler vardı. Genel olarak kahverengiydi. Aynası pek net değildi; insanın yüzünü bile tam olarak yansıtmıyordu. Üzerinde kararmalar ve çizikler vardı. Oldukça yıpranmış görünüyordu.
Yine de güzel sayılabilecek bir aynaydı ama pek benim tarzım değildi. Neden odamda olduğunu sorgulamadım. Büyük ihtimalle babamın antika aynalarından biriydi. Ayna olunca, bir kıza ait olabileceğini düşünüp benim odama koymuşlardı muhtemelen.
İşim bitene kadar aynayı dolapla duvar arasındaki birkaç santimlik boşluğa bıraktım. Daha sonra babama odamda olduğuna dair haber verirdim. Şu an için acelesi yoktu.
Yerleşme aşamasında kafamda birçok soru vardı. Elbette bir heyecan da hissediyordum. Yeni göreceğim dersleri merak ediyordum. Basit dersler olmayacağını biliyordum ama eğleneceğimi de düşünüyordum. İçimde tarif edemediğim bir stres ve heyecan karışımı vardı.
Üniversite ortamının lise gibi olmayacağının farkındaydım. Bu yüzden derslerin bir an önce başlamasını istiyordum.
Bu düşüncelerle birlikte kıyafetlerimi katlayıp dolaba yerleştirdim. Tam bu sırada arkadaşım Seli’nin aramasıyla dalgınlığım dağıldı. Dolabın yanından uzaklaşıp yatağımın kenarına gittim. Telefonu alıp aramayı cevapladım.
“Odana yerleşebildin mi? Bitti mi, nasıl gidiyor?”
Mesai saatleri içindeyse arıyorsa, muhtemelen vicdanı rahat etmemişti.
“Bitti sayılır. Evin geri kalanı ne durumda bilmiyorum ama benim yerleşmem bitti gibi. Şu an kıyafetlerimi katlıyorum.”
Seli tatildeydi ama boş vakitlerinde ailesinin dükkânında çalışıyordu. Ailesi iş konusunda biraz katıydı. Bu yüzden odaya yerleşmeme yardım edememişti.
“Buna sevindim. İşimin bitmesine yarım saat var. Müsaitsen buluşalım mı?”
Bu fikir beni mutlu etmişti.
“Olur. İşimi biraz daha hızlandırıp geliyorum. Her zamanki park, değil mi?”
Genelde dışarıda vakit geçirmek için buluştuğumuz bir park vardı. Sohbet eder, bazen de kendi hâlimizde oyunlar oynardık. Tabii artık yaşımızın biraz büyüdüğünü de hesaba katarak.
“Olur, bana uyar. Görüşürüz.”
Konuşmayı burada bitirdik. Telefonu tekrar yatağın üzerine bıraktım. Seli ile konuşmak, birkaç saniyeliğine de olsa kafamın dağılmasına yardımcı olmuştu.
Seli ile arkadaşlığımız uzun zamandır devam ediyordu ve hâlâ arkadaş olmamız beni mutlu ediyordu. Uzun süreli arkadaşlığın getirdiği bağın dışında, birlikte o kadar çok şey paylaşmıştık ki hepsini saymaya vaktim yetmezdi. Birlikte gülmüş, birlikte ağlamıştık. Hayatımın neredeyse her detayına hâkimdi.
Ben de onun hakkında neredeyse her şeyi biliyordum. Onunla konuşmak beni rahatlatıyor, huzurlu hissettiriyordu. Zamanla neredeyse kardeş gibi olmuştuk.
Huzurlu bir şekilde bir yandan eşyalarımı topluyor, bir yandan da buluştuğumuzda ona anlatacaklarımı düşünüyordum. Ancak az önce giden yorgunluğum yavaş yavaş geri dönmeye başlamıştı.
Bedenime çöken bu tuhaf ağırlığın sebebini yeni ev stresi ve taşıdığım eşyalar olarak düşündüm. Bu yüzden ciddiye almadım.
Seli ile olan telefon konuşmamızdan yaklaşık on dakika sonra bedenimdeki ağırlık daha da arttı. Sanki biri sırtıma giderek ağırlaşan bir yük koyuyordu. En sonunda bacaklarım beni zorla taşıyor gibiydi. Ayaklarım adeta prangalanmıştı.
Kollarım üzerindeki hâkimiyetimi kaybetmiştim. Elimdeki kıyafetler ayaklarımın önüne düştü. Kollarım güçsüzleşmiş, bedenim aşağıya doğru çekiliyordu.
Kafamın içinde bir uğultu vardı. Giderek şiddetlendi. Sanki kafamın içinde bir orman vardı ve fırtına ağaçları kırıyordu. Şu an hiçbir şey düşünemiyordum.
Bedenim tamamen kontrolümü kaybetti. Gözlerim kararıyordu. Daha önce hiç bayılmamıştım, bu yüzden bayılacağımı düşündüm.
Ama istemeden gözlerim dolabın yanına bıraktığım antika aynaya kaydı. Aynadan hiç beklemediğim bir şekilde bir ışık huzmesi yansıyordu.
Bacaklarım benim kontrolüm dışında, yavaş adımlarla aynaya doğru ilerlemeye başladı. Neden yaptığımı bilmiyordum. Bu durum içimde büyük bir endişe yarattı. Çünkü isteyerek ilerlemiyordum.
Aynanın tam karşısında durdum. Bu sırada alt kattan ne annemle babamın konuşmalarını ne de çalan şarkıyı duyabiliyordum. Ya sesler kesilmişti ya da ben duymuyordum.
Kararan gözlerimle aynaya dikkatlice bakmaya çalıştım. Aynada bir siluet vardı. Bir insan yüzü… Ama bana ait değildi.
Kısa saçlıydı. Kumralımsı bir renkteydi. Giyimi benimkinden tamamen farklıydı. Orta çağ tarzında kıyafetler giyiyordu. Bir şeyler söylüyor gibiydi ama ben hiçbir şey duyamıyordum.
Bir süre sonra kulaklarım çınlamaya başladı. Oda dönüyor gibiydi. Aynadaki siluet giderek netleşti. Yüzü bana tanıdık gelmiyordu. Daha önce böyle birini hiç görmemiştim.
Sonunda sesini duyar gibi oldum. Acelesi varmış gibi konuşuyordu. Sadece tek bir cümleyi anlayabildim:
“Bana yardım etmelisin. Buradan çıkmalıyım. Hissediyorum, zamanım azalıyor. Yardım etmelisin.”
Sesi boğuk geliyordu. Ama gözleri… Gözleri beni asıl etkileyen şeydi. Çok açık renkte, karanlıkta parlayan sarı gözlerdi.
Birkaç saniye içinde aynadaki siluet yok oldu. Baş dönmem ve göz kararmam iyice arttı. Yer ayaklarımın altından kayıyor gibiydi. Ne olduğunu anlayamıyordum.
Vücudum buz kesmişti. Hareket edemiyordum. Yardım istemek istedim ama ağzımı bile oynatamadım.
Bu anın ne kadar sürdüğünü bilmiyorum. Kulaklarımdaki çınlama bir anda şiddetlendi. Zihnim adeta tırmalanıyordu. Bedenimin tek bir yöne doğru devrildiğini hissettim.
Gözlerimin önünde kalan son şey, puslu karanlığın içinde kaybolan o sarı gözler oldu.
---
Gerçek olduğunu düşündüğünüz bazı şeyler gerçek olmayabilir. Ne kadar gerçek gözükse de yanılsamalar her zaman vardır. Hayatınızın içinde, siz istemeseniz de olurlar. Farkında bile olmazsınız...
Odamın kapalı bir yer olduğu şüpheli duruyordu; çünkü içeride resmen fırtına kopuyor gibiydi. İçeriyi adeta bir kasvet sarmıştı. Bu kasvetin içerisinde ben ise yıkılmadan, sabit bir şekilde odamın ortasında duruyordum. İçerisi karanlıktı, etrafı net göremiyordum. Pencere açıktı, perde camda uçuşuyordu. Burada kasvet hakimdi.
İçime bir bunalım geldi, vücudumda bir titreme oluşmaya başladı. Bir yandan sırtımdan aşağı soğuk terler indi. Beynim neler olduğunu anlayamayacak kadar karışıktı ve büyük ölçüde korktuğumu belirtmek isterim. Şu zamana kadar böyle bir durum yaşamamıştım; hayatında bayılmamış biri için yeterince korkunç bir andı.
Neler olduğunu anlamaya çalışırken aynanın yüzeyinde bir hareketlilik oldu. Bir yüz gördüm; ilk başta net olmayan görüntü, gitgide netleşmeye ve yaklaşmaya başladı. Farklıydı, insan gibiydi ama ilk başta emin olamadım; ama kanatları vardı. Görüntü yaklaşmaya başladı. Başını yere eğmişti, biraz yüzüme bakmıyordu. O yaklaştıkça ben, korku refleksiyle geri kaçmak istedim ama başarılı olamadım.
O yaklaşıyor, ben ise öylece ölümünü bekleyen koyun gibi duruyordum. Daha çok paniğe kapılarak çaresizce gözlerimi kapatıp bekleyebildim, sadece. Odada tek bir ses vardı: kalp atışlarım. Çok hızlanmıştı, kalp atışımdan yorulmuştum neredeyse.
Yüzümde bir nefes hissedince korkuyla gözlerimi daha sıkı yumdum. Kulağıma, acı çeken birinin sesini andıran boğuk, pürüzlü bir ses geldi:
“Bana yardım eder misin, buradan çıkmama?”
Sesi duyunca gözlerimi hızlıca açtım. Yüzümün hizasında başka bir yüz vardı; biraz solgun ve yıpranmıştı. Ne olduğunu tam anlayamamıştım. Az önce aynanın içerisinde gördüğüm siluet, şu an karşımdaydı ve yardım istiyordu. Zaten çıkmıştı; ben ne yapabilirdim ki bu durumda?
Yüzüne baktım. Gözlerim, yüzünün ışığında gözlerinde takılı kalmıştı. O da bana bakıyordu ama yardım ister gibi bakıyordu. Korkarak da olsa soru sormak için dudaklarımı araladım. Nasıl ve neden yardım edeceğimi soracaktım; korkuyor olsam da merak etmiştim. Merak duygusu, insanın başına birçok bela getirebilir.
Tam “ben” demiştim ki, cümle dahi kuramadan ev bir anda sallanmaya başladı. Yıkılıyor gibiydi. Karşımdaki siyah bir toz bulutu olup yok oldu. Artık hareket edebiliyordum ama daha büyük bir sorunum vardı: ev yıkılıyordu.
Üzerinde bulunduğum zemin bir anda kırıldı. Çatı üstüme doğru yıkıldı. Ben aşağı düşüyordum. Aşağı baktığımda siyah bir sonsuzluk vardı. Kalbim duracak gibi oldu bir an için. Korkudan panikleyip çığlık atmaya başladım. Boşluğun içine düşüyordum.
Düşerken de etrafa çarpıyordum. Her yerim yara bere içinde kalmıştı. Çığlıklarımla gözyaşlarım karışmıştı. Ben ise nereye olduğunu bilmeden sürükleniyordum. En son ayağıma çok sert bir şey çarptığında aşağıda bir zemin olduğunu gördüm. Ben ise oraya doğru hızla düşüyordum. Boğazımdan yırtılırcasına bir çığlık koptu; tabii bir faydası olmadı.
Ama yere çarptığımda his yoktu. Acı yoktu. Hiçbir şey yoktu. O kadar hızla düşüp acı olmaması, aklıma sadece bir ihtimali getirmişti.
Ölmüştüm.
Bu, kimliğini bilmeden yaşayan bir karakterin ve kaderinden kaçamayan bir diğerinin hikâyesi.
Geçmişte alınmış kararlar, saklanan gerçekler ve bedeli ağır gelen gelenekler; iki dünyayı fark edilmeden birbirine bağlıyor.
Hikâye ilerledikçe güç, fedakârlık ve seçim kavramları