İçeriğe geç

AY VE GÜNEŞİN GÖLGESİNDE

Bölüm 3 · 2 dk okuma

AY VE GÜNEŞİN GÖLGESİNDE

Bölüm 3

3. BÖLÜM: BİR TERMİNAL SESSİZLİĞİ

"Ben iyiyim amca, sağ olasın..."

​Gece, yaşlı gar görevlisinin uzattığı sıcak ıhlamur bardağına ellerini sarıp hafifçe tebessüm etmeye çalıştı ama tebessümü bile yorgundu. Doğrulup üzerindeki ince montu biraz daha sıktı, tahta bavula benzeyen eski çantasını kucağına aldı. Yaşlı adamın endişeli bakışları arasında nöbetçi odasından çıkıp, Adana Garı’nın loş ve nemli peronuna doğru adımladı.

​Cebinden çıkardığı SIM kartı sökülmüş telefona baktı. Rüzgar’ın kendisini şebeke üzerinden izlemesine ya da peş peşe atacağı mesajlarla zihnini bulandırmasına izin vermeyecekti. Telefonu yalnızca müzik çalar olarak kullanmak üzere açtı ve çevrimdışı listesinden o şarkıyı seçti: Mehrab - Terminal.

​Kulaklığı kulağına taktığı an, Farsça sözlerin ve hüzünlü melodinin ağır ritmi zihnine bir bıçak gibi saplandı. Biletini aldığı perondaki otobüse doğru ilerledi, numarasını bulup cam kenarındaki koltuğuna yerleşti.

​Araç garın soğuk ışıklarını geride bırakıp Adana’nın karanlık caddelerine doğru süzülürken, Gece başını soğuk cama yasladı. Kulaklıktan yükselen haykırışlar, kendi içindeki sessiz çığlığa tercüman oluyordu. Gözlerinden süzülen sıcak yaşlar camdaki buğuyu eritirken dışarıdaki kayıp şehri seyretti. Rüzgar’ın “Seni, karımı kaybettiğim gibi kaybedemem!” diyen sesi, şarkının baslarıyla birleşip göğsünü sıkıştırıyordu. Oysa Gece, Rüzgar’ın geçmişindeki ölü bir kadının gölgesiyle yaşamaktan yorulduğu için bu terminaldeydi.

​Tam o dakikalarda, turne salonunun arka sokaklarında motoru inleten siyah bir araba, gaza sonuna kadar basarak ilerliyordu. Rüzgar, elindeki parçalanmış telefonda Gece'nin numarasına ulaşmaya çalışıyor ama "Aradığınız kişiye ulaşılamıyor" sesini duydukça direksiyonu hırsla vuruyordu. Şakaklarındaki damarlar patlayacak gibi zonkluyordu. Kulisteki ayna kırıklarının eli yırtan acısı bile, Gece'nin hattını söküp attığı o mutlak sessizliğin acısı kadar yakmıyordu canını.

​"Benden kaçamazsın Gece..." diye mırıldandı Rüzgar, gözleri kararmış bir hâlde Adana Garı’nın tabelasını gördüğünde. "Beni o karanlıkta tek başıma bırakıp gidemezsin!"

​Aracını garın önünde acı bir fren sesiyle durdurdu. Sahneden fırladığı gibi üzerindeki siyah ceketle peronlara koştu. Etrafındaki insanları yararak otobüslerin kalktığı peronları taramaya başladı. Ancak Gece’nin oturduğu araç, çoktan garın arka çıkışından ana yola koyulmuş, kırmızı arka lambaları karanlıkta süzülmeye başlamıştı bile.

​Rüzgar, yağmurun ıslattığı peronun ortasında kalakaldı. Dizlerinin üzerine çökmemek için perondaki panoya tutunduğu sırada, gözü yerdeki ıslak betonun üzerinde duran katlanmış beyaz bir kâğıda kaydı. Gece’nin aceleyle çantasından biletini ararken düşürdüğü hastane evrakıydı bu...

​Rüzgar eğilip kâğıdı aldı. Üzerinde Adana Şehir Hastanesi'nin logosu ve Gece'nin adı yazıyordu. Gözleri rapordaki terimlerde gezindi: Omurilik zedelenmesi, hayati risk ve atak nöbetleri... Rüzgar’ın elindeki kâğıt titremeye başladı. Öfkesinin yerini birdenbire buz gibi bir korku kapladı. Gece ona veda ederken aslında ölümcül bir yükü tek başına sırtlanıp gitmişti.

​Vakit kaybetmeden telefonunu çıkardı. Raporun altındaki kaşede yer alan doktorun numarasını tuşladı. Telefon birkaç kez çaldıktan sonra karşı taraftan uykulu bir ses duyuldu:

​"Alo, Dr. Hakan ben?"

​Rüzgar nefes nefese, hırıltılı bir sesle bağırdı: "Doktor! Gece nerede?! Yerde hastane raporu var, neyden bahsediyor bu kâğıt?! Ona ne oldu söyleyeceksin bana!"

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.