Köyün içine daldıklarında sis, binaların arasına bir zehir gibi sinmişti. Meydanda, zengin görünümlü bir kadın ve üç çocuğu sinmiş bekliyordu. Ancak aralarında biri vardı ki, diğerlerinden tamamen farklıydı. Leo... Karin onun tipine bir an takılıp kaldı; çocuğun teni kuzeyin karından bile daha beyaz, ipek gibi sarı saçları ve kirpikleri bile neredeyse şeffaf, buz mavisi gözleri vardı. Paçavralar içindeydi, bir köle olduğu her halinden belliydi. Leo, elindeki mutfak bıçağını titreyen elleriyle Karia’ya doğru tutuyordu.
Arkadaki kadın, Karia’nın yaklaştığını görünce panikledi. Çocuğun hayatını korumak değil, kendi postunu kurtarmak için onu bir kalkan gibi kullandı. Kadın, o sarışın çocuğu iterek Karia’nın üzerine doğru savurdu ve çığlıklarla kuzey dilinde bir şeyler haykırdı. Kadının el hareketleri "Onu al, onu öldür, yeter ki bize dokunma!" diyordu.
Kadın korkuyla bağırdı: "Leo! Leo! Yap şunu, onu durdur!"
Karia, çocuğun adının Leo olduğunu kadının feryadından anlamıştı. Çocuk, kadının itişiyle Karia’nın ayaklarının dibine düştü. Karin, askerlerine bir işaret yapacakken, Leo ayağa fırlayıp bıçağı Karan’ın göğsüne doğru savurdu. Karin çevik bir hareketle çocuğun incecik bileğini havada yakaladı.
Leo, o zayıf bedeniyle Karine kafa tutuyordu, belliki günlerdir açtı bedenindeki morluklarına ve kırbaç izlerine bakarsa sürekli dayak yiyen biriydi ama bunları yapanlara bu kadar sadık kalmak işte bunu anlayamamıştım neden?
Gitmemek için çırpınıyordu. Karin, kuzeyin ağır ve sert dilinde, her kelimesini bastırarak fısıldadı:
"Seni bir kurbanlık koyun gibi fırlatıp atan, seni gözünü kırpmadan ölüme iten bu efendine mi bu kadar sadıksın, zayıf Leo?"
Leo, Karanın gözlerinin içine nefretle baktı ve “Başka çarem yok!" dercesine haykırarak tepindi. Karin, çocuğun bu kör aptal sadakatine acıyla karışık bir öfkeyle baktı. Askerine başıyla işaret verdi. Asker, Leo'yu kucağına almak yerine kolundan yakaladı ve sertçe sürükleyerek gemiye doğru çekmeye başladı. Leo, "Bırakın beni!!" diye kendi dilinde bağırıyordu , ayakları ile toprağa tutunmaya çalışarak isyan ediyordu.
Karin arkasına dönüp, Kölesinin götürüldüğünü gören kadına baktı. Kadın, Karin’nın Leo’yu aldığını görünce elleri titreyerek cebine daldı. Avuç dolusu altın sikkeyi, boynundaki gösterişli kolyeyi ve küpelerini çıkarıp Karia’nın botlarının önüne yığdı. Kadın bir yandan ağlıyor, bir yandan "Lütfen, mallarımıza dokunma, bizi öldürme," dercesine Karia’nın botlarına sarılmaya çalışıyordu.
Karin, ayaklarının dibindeki o parıltılı ama kan kokan servise baktı. Sonra yavaşça kadının çenesini kavrayıp başını kaldırdı. Gözlerinde küçümseme değil, derin bir hayal kırıklığı vardı.
"Ne kadar değerli bir hazineyi kaybettiğinin farkında bile değilsin," dedi Karin, sesinde donuk bir tınıyla. "Sen sadece altınının, malının ve kendi bencil hayatının derdindesin. Oysa elindeki tek gerçek hazineyi, bir paçavra gibi düşmanının önüne attın. Şimdi o hazine artık senin değil, benim."
Karin, yerdeki altınlara tek bir bakış bile atmadan arkasını döndü. Kadın, Karin’nın onu öldürmeyeceğini anladığında hıçkırarak yere yığıldı. Karin, birkaç adım ötede elleri kılıcında, sessizce bu sahneyi izleyen Miran’ın yanına geldi. İkisi de gemiye doğru sürüklenen ve hala direnen Leo’nun gürültüsünü dinleyerek, köyün sisli derinliklerine doğru yürüdüler.Miran. "O çocuğu kurtararak, kendi tarafımıza çok tehlikeli bir şahit aldın, Yaban Gülü.
Karin ise belki haklısın der gibi gülümsedi. Miran”Onu gemiye sokamazsın insan kaçırmak yasak biliyorsun dimi?” “Biliyorum” Beni durdurtup ellerini omuzumun üzerine koyup başını başıma yaslamıştı o an hiçbir şey yapamadım sadece kendimi onun kollarına bıraktım. “Karin yapma sana yalvarırım o genç bir erkek köle olarak alamazsın” “Miran onu köle olarak alacağımı kim söyledi.”