Karin, sınırın kavurucu güneşinde çelikleşmiş bakışlarını başkentin surlarına diktiğinde, arkasında sadece bir ordu değil, bir efsane bırakıyordu. Artık o, saraylıların hatırladığı o kırılgan "yaban gülü" değil; düşmanın nefesini kestiği an, çeliğiyle ölümün ritmini tutan, mutlak bir komutandı.
Leo: Sarayın Karanlık Yıldızı
Leo ise o bir yıl içinde sarayda bambaşka bir kimliğe bürünmüştü. Artık saray koridorlarında yürürken arkasında bir hayranlık rüzgârı bırakıyordu. Sarışın saçları güneşin altında ipeksi bir parıltıyla dalgalanıyor, o keskin mavi gözleri bir kartalınki kadar delici bakıyordu. Herkes onun "Karin'in gözbebeği" olduğunu biliyordu ama artık kimse ona "köle" diye hitap etmeye cüret edemiyordu. Leo, sadece bir savaşçı değildi; o, saraydaki her fısıltıyı, her ihaneti, her gizli mektubu yöneten bir "Gölge"ydi. Zekası, en yaşlı devlet adamlarını bile hayrete düşürecek kadar keskinleşmişti. Saraydaki kızların ona olan hayranlığı, onun sadece Karin’e adadığı o sadık, ulaşılmaz duruşu karşısında birer gölgeye dönüşüyordu. Leo, Karin’in gelişini öğrendiği o an, saray disiplinini tamamen unuttu. Atını eyerlemeye bile vakit kaybetmeden, şık kıyafetlerini kirleten tozlu yollarda, Karin’i ilk göreceği noktaya doğru çılgınca koştu. Yüreği, Karin’in adıyla çarpıyordu; o, Karin’in bir komutan değil, her şeyden önce dünyası olduğunu unutmamıştı. Toz bulutunun içinden Karin'in silüeti belirdiğinde Leo olduğu yerde çakılı kaldı. Bir an nefesi kesildi, ne yapacağını bilemedi; koca sarayı dize getiren o soğukkanlı "Gölge" gitmiş, yerine Karin’i karşısında görmenin verdiği o saf, çocuksu heyecanla ellerini nereye koyacağını şaşıran bir genç gelmişti. Karin’in atından inip ona doğru yaklaştığını görünce yüzüne yayılan o içten, özlem dolu tebessüm, kalbindeki tüm buzları eritmeye yetti. "Döndün," dedi sadece, sesi titreyerek; Karin’in zırhının üzerine düşen elinde, aylardır kurduğu tüm planların ve özlemin gücü vardı.”Geldim sevdiğim.” Leonun bakışları bir anda değişmişti. “Sevdiğim mi?” Karin ona gülümseyerek atını sürdü.
Miran’ın İnfaz Edilen Ruhu
Miran için hayat, altın varaklı bir hapishaneye dönüşmüştü. Prensesle evlenmişti evlenmesine ama ruhu hala Karin’in o kanlı sınır hattındaydı. Prensesin odasına uğramazdı artık onu görmeye katlanamıyordu. Karin’in şehre girdiği haberi zihninde çınladığı an, Miran’ın dünyası başına yıkıldı. Kalbi göğüs kafesini parçalayacakmış gibi çarparken, iç sesi çığlık çığlığaydı: “Geldi... Tanrım, o gerçekten döndü! Yaşıyor, geri döndü! Ona kavuşmak için dünyaları yakardım ama şimdi aramızda bu sahte nikah ve babamın kirli elleri var. Ona nasıl bakacağım? Gözlerine baktığımda bana 'korkak' dediği o anı hatırlayacak, beni bir yabancı gibi süzüp geçecek. Ah Karin, benim yaban gülüm, seni kurtarmak için kendimi yok ettim ama şimdi seni bu halde, bir fatih gibi görünürken benim yerim neresi?”
Eşi Prenses, Miran’ın bu derin çöküşünü izlerken kahroluyordu. O, Miran’ı sevmişti ve onun bu sessiz çığlığını gördükçe kendi masumiyetinin bu saray entrikalarında nasıl kirlendiğini anlıyordu. Bir gün balkonda, Miran'ın uzaktaki ufka boş gözlerle baktığını gördü boş zamanlarında oraya gider saatlerce bakıp bazen ağlardı artık prenses dayanamayıp, yavaşça arkasına yaklaştı, sesi titriyordu: "Senin kalbin burada değil, Miran. Kimin için bu kadar çok parçalanıyorsun? Söyle bana, o kadının hayali bile benimle geçirdiğin tüm zamandan daha mı gerçek?" Miran, prensesin bu nazik ama acı sorusu karşısında cevap veremedi; sadece gözlerinden akan o tek damla yaş, tüm teslimiyetini özetliyordu.
Leo, şehrin dış kapısında Karin’i karşıladığında ikili arasında yılların özlemi konuşulmadan yaşandı. Karin, Leo'nun ona bakışındaki o hayranlığı ve sadakati gördüğünde, sınırın soğuğundan sonra ilk kez gerçekten iyi hissetti. Miran ise sarayın balkonunda, o kapıdan giren Karin’i izliyordu. Valerius’un yanındaki gölgesi gibi dikiliyordu ama içi kan ağlıyordu. Karşısında gördüğü kadın, artık kimseye ait olmayan, kendi krallığını kurmuş o muazzam komutandı. Aras, miranın hemen yanındaydı; elindeki kadehi hafifçe kaldırıp Miran’a sinsi bir selam gönderdi. "Korkma Prens," dedi Aras fısıltıyla, "koca bir yıl boyunca sakladığın o sır, şimdi şehre kılıcıyla geri döndü. Bakalım saray bu kılıca dayanabilecek mi?" Miran cevap bile vermeyi tenezzül bile etmedi kimin ne düşündüğü umrunda değildi
Karin şehre girdiğinde, sanki zaman durmuştu. Prenses, Miran'ın yanındaki o acı dolu duruşunu görünce, Miran'ın yıllardır kime ait olduğunu ilk kez tüm çıplaklığıyla anladı. Karin ise başını kaldırdı, doğrudan Miran’ın olduğu balkona baktı. Gözlerinde ne bir veda, ne de bir özlem vardı; sadece, bu sarayın kurduğu sahte dünyayı yıkmaya gelmiş bir fatihin o soğuk, sarsılmaz kararlılığı vardı. Karin'in bakışları Miran'ın gözlerine değdiğinde, Miran olduğu yerde sarsıldı; o bakışlar, Miran'ın ruhuna bir kılıç gibi saplanmıştı. Karin, balkonun yüksekliğine ve Miran'ın o çaresiz, yıkılmış ifadesine bakarken, sanki içinden şu cümleyi geçiriyordu: "Seni kurtarmak için ölüme gitmiştim, ama sen kendi hapishaneni inşa etmeyi seçtin. Şimdi ise, o hapishanende mutluluklar.”