İçeriğe geç

Ay tutulması

Bölüm 2 · 5 dk okuma

Ay tutulması

Bölüm 2

2.Bölüm

BÖLÜM 2

Sabah Mercan’ın tahmin ettiği gibi oldu ve kahvaltılarımız odalara servis edildi.

Ardından şu cırtlak sesli olan kadın bir anons yaptı; “Sevgili oyuncular kahvaltılarınız bittikten sonra iki saat serbestsiniz. Bu iki saat dolduktan sonra sadece söylenen oyuncuların dışarı çıkmasını rica edeceğiz. Diğer oyuncular ise odalarının kapısını kilitleyerek bekleyecekler. Ayrıca odası doğu bölgesinde olanların pencerelerini ve perdelerini kapatması önemle rica olunur. Dinlediğiniz için teşekkürler.”

Sikecektim oyuncusuna. “Ne oyuncuymuş arkadaş?” diye mırıldandım. O sırada perdemi kapamamı söylediklerini unutmuştum. Benim odam da doğu bölgesindeydi. Ancak gelen nottan zaten gece uyumamıştım. Ne yapacaklarını merak ettiğim için perdeyi açık bıraktım.

Kahvaltımı yerken yanında kullanım şartları ile birkaç kutu ilaç vardı. Tabii ki bunları kullanacak kadar aptal değildim. Kullanmadığım anlaşılmasın diye bir iki tanesini klozetin içine atıp sifonu çektim.

Böylece benim ilaçları kullanmadığımı kimse bilmeyecekti.

Tuvaletten çıktığım zaman bir şeyi unuttuğumu fark etmiştim. Kameralar. Perdemi kapatmadığımı fark ederlerse başıma nelerin geleceğini bilmiyordum.

Bu yüzden perdeleri kapattım ama yatağıma uzandığımda ne olacağını göreceğim kadar açıklık bıraktım.

Kahvaltımı bitirdikten sonra yatağıma uzandım. Telefonlara bakmak serbestti. Bu saatlerde herkes telefona baktığı için kontrol odasının yanındaki iki kamera hariç –yani tuvaletlerin ve kafeteryanın izlendiği kameralar- diğer kameraların çalışmadığını bana Alara hemşire söylemişti.

. Tabii o kadına ne kadar güvenilirdi, orası tartışılır.

Yatağıma uzanmış beklerken birden Mercan’ın “ben buraya zorla getirildim.” demesi aklıma gelmişti. O an çok dikkat etmesem de bir insan neden buraya zorla getirilirdi? Anlayamıyordum. Bu konuyu biraz daha dikkate almalıydım.

O sırada dışarıdan bir çığlık sesi duydum. Hemen ne oluyor diye dikkat çekmeden bakmaya çalıştım.

Gördüğüm şeyler karşısında ne yapacağımı veya ne söyleyeceğimi bilemedim.

Şu anons sesinin oyuncu diye çağırdığı beş kişiyi sandalyelere bağlamışlar vücutlarına zorla birkaç ilaç enjekte ediyorlardı.

Ancak beni korkutan şey bu değildi. Bu beş kişiden ikisinin yerde ölü bedenleri vardı.

Çığlık atmak istiyordum ama yapamazdım. Eğer yaparsam sonum orada yatan ölü kişilerden farklı olmazdı. Hemen Yan tarafıma döndüm ve telefonumu karıştırmaya başladım.

Mercan’dan mesaj gelmişti.

Mercan: Beste hadi odama gel.

Hemen cevap verdim.

Beste: Sandığımızdan çok daha korkutucu şeyler oluyor.

Daha fazla yazmaya cesaret edemedim bu yüzden Mercan’ın yanına gitmeye karar verdim. Hızlıca üstümü değiştirdim ve yola koyuldum. O an nasıl yürüdüğümü bile anlamıyordum. Zaten telefonum da bir türlü susmuyordu. Muhtemelen Mercan’dı. Ancak cevap vermeye cesaretim yoktu.

Yaklaşık iki dakika da Mercan’ın odasının önündeydim. Anlımdan aşağı terler akıyor, ayaklarım titriyordu. Hemen kapıyı çalıp içeri resmen dalmıştım. Mercan korkudan yerinden hoplamıştı. Hızlıca toparlanıp ayağa kalktı ve yanıma geldi. Beni görünce elleriyle ağzını kapattı ve elime bir bardak su tutuşturdu.

Ben suyumu içerken Mercan konuşmaya başladı. “Beste senin bu halin ne böyle? Ne gördün? Ya da sana bir şey mi yaptılar? Söylesene.”

Suyumu içtikten sonra zorla da olsa konuşmaya başladım. “Mercan. Hani sabah beş kişiyi çağırmışlardı ya. Ve doğu tarafındakilere perdelerini kapatmalarını söylemişlerdi. İşte ben o zaman perdemi ne olacağını görmek için tamamen kapatmadım.” Duraksadım. Devamını nasıl getireceğimi bilememiştim.

“Niye durdun? Beste, sakin ol. Burada bizi kimse duyamaz.”

Derin bir nefes alıp konuşmaya devam ettim. “O beş kişiyi… o beş kişiyi sandalyelere bağlayıp vücutlarına ilaç gibi bir şey enjekte ediyorlardı. Ama daha da kötüsü o beş kişinin ikisi ölmüştü.”

Gördüklerimden sonra yaşadıklarımı birilerine anlatmak çok iyi gelmişti. Ama hala iyi değildim. Ve sanırım Mercan’da çok iyi görünmüyordu. Gözleri büyümüştü.

Hızlıca ayağa kalkıp odanın içinde yürümeye başladı. Odasının benim odamdan farkı yoktu. Sadece duvarları koyu yeşildi. Bu beni şaşırtmıştı. Demek ki bu odam maviyle kafayı bozmamıştı.-Böyle bir durumda bile bu kadar saçma düşünmeme kendim bile bazen inanamıyordum.-

Mercan birden durdu. Ve çalışma masasına oturdu. Bana baktı. Sanki benden sakladığı bir şeyi bana söylemek istiyordu. Söylediklerime hiçbir sözle karşılık vermemişti. Sadece anlından ve boynundan terler akıyordu. Hatta o kadar çok ter akıyordu ki kırmızı çizgili beyaz kazağının yakası terden ıslanmıştı.

Gözlerinde öyle değişik bir ifade vardı ki. Korku, panik, öfke. Bu bakışta bu saydıklarımın hepsi vardı. En sonunda sandalyeden kalkıp benim yanıma oturdu. Ve konuşmaya başladı.

“Beste. Sana açıklamam gereken bir şey var. Ben aslında bunların olacağını uzun zamandır biliyordum. Çünkü buranın sahibi ve kurucusu Ekrem Sönmez benim üvey babam.”

Gözlerim büyüdü. Ellerimle ağzımı kapattım. Bu da neydi şimdi? Burayı kuran salak Mercan’ın üvey babası mıydı? Mercan anlatmaya devam etti

“Biliyorum bu sende şok etkisi bıraktı, ama sakın anksiyetene yenilme. Aksine onu kullan. Neyse ben sana bu olanları daha net bir şekilde açıklayayım. Benim gerçek annem ve babam ben küçük yaştayken ölmüşler. Beni sokakta görenler yetimhaneye bırakmışlar. Ben bir yaşındayken de üvey babam beni evlat edinmiş nedeni ise bir çocuğu ve eşini trafik kazasında kaybetmiş olmasıymış.” Derin bir nefes aldı. Sanırım bunları anlatmak onun için zordu. “Beni üvey babam büyüttü. Birde üvey kardeşim var. Ve kendisi burada senin ve hemşiren olan Alara Solmaz.”

“Oha ama artık. İnsanım bende. Biraz acı bana”

“Ben ve kardeşim arasında hiç ayrımcılık olmazdı. İkimiz de aynı odada, aynı okulda, aynı şartlarda eğitim aldık. Büyüyünce ben avukat oldum, Alara ise hemşire olmak istedi.

Ancak hiçbir hastane onun gibi aşırı pozitif ve dalgın birini istemedi. Güzel ve mutlu bir aileydik. Ama o güne gelene kadar.”

“Hangi güne kadar Mercan? Çıkar artık şu ağzındaki baklayı.” Heyecandan yüreğim ağzıma gelecekti. Mercan her ne söyleyecekse çabuk olması gerekiyordu.

“Sana ilk karşılaştığımız da söylediğim gibi ben buraya zorla getirildim, çünkü bu yardım merkezinin amacı dünyada yeni üretilen ilaçları insanlar üzerinde gizli bir şekilde denemek.” Derin bir iç çekti. “İlk başta bu fikre ben de Alara’da karşı çıktı. Ancak babam Alara’ya burada hemşire olma teklifini sununca işler değişti. Normalde çok iyi bir insan olan Alara’nın hayalleri uğruna başka insanların canlarını tehlikeye atması ikimizin arasını bozdu. Ben ise ne babam ne teklif ederse etsin buna ortak olmayı reddettim. Babam ise beni zorla buraya kapattırdı. Ve bu not bana ve diğer üç kişiye ulaştı. Sonra seninle tanıştım. Kalanını zaten biliyorsun.”

Ne söyleyeceğimi bilemedim. “Eğer seni anlıyorum dersem yalan olur, ama bildiğim tek şey diğer iki kişiyi bulmamız gerektiği. Sonra da bu kahrolası yerden kaçmak. Özgürlüğe kavuşmak gibi bir şey işte.” Sonda bocalasam da bu kadar güzel cümleler kurmam beni şaşırtmıştı.

“Evet haklısın. Aynı zaman da yakın bir zaman içerisinde bizi de çağıracaklar. Bunun için şimdiden güzel bir bahane bulsan iyi olacak çünkü yakında bizim de o ölenlerden hiçbir farkımız kalmayabilir.”

Ya beni veya Mercan’ı çağırsalar ne olurdu? Bir dost dediğim kişiyi daha kaybetmek istemiyordum. Çünkü ben orta okuldayken en yakın arkadaşım Alev lösemi yüzünden hayatını kaybetmişti. O öldüğü zaman çok ağlamıştım ama zamanla bu geçmişti. Ama neyse ki ben siyah kuşak bir tekvandocuydum. Küçükken babam kendimi savunmamı öğrenmemi istediği için bu spora altı yaşımda iken başladım. Sonrasında ise kendimi tek özgür hissettiğim şeyin tekvando olmasıyla bir dövüşçü olmaya karar verdim.

Ardından Mercan ile biraz daha dertleştikten sonra odama dönüp biraz dinlenmeye karar verdim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.