AY LANETI
Ivy, hayatı boyunca hiçbir yere ait olmadığını hissetmişti.
Okulda kimse onunla gerçekten arkadaş olmak istemiyor, evdeyse ailesi onun varlığını bile çoğu zaman unutuyordu. Annesiyle babası onunla nadiren konuşur, konuşsalar bile birkaç kelimeden fazlasını söylemezlerdi. Sanki Ivy, aynı evde yaşadıkları yabancı biriydi.
Buna alıştığını düşünüyordu.
En azından kendine her gün böyle söylüyordu.
O sabah da her zamanki gibi alarmının sesiyle uyandı. Perdenin arasından süzülen solgun ışık odasına doluyordu. Yatağından kalkıp pencereye yaklaştı. Gökyüzü bulutluydu. Gece boyunca yağan yağmur, camın üzerinde ince damlalar bırakmıştı.
Ivy, camdaki yansımasına baktı.
"Yeni bir gün," diye mırıldandı. "Umarım bu sefer farklı olur."
Neden böyle söylediğini kendisi de bilmiyordu. Belki de her sabah içinde küçücük bir umut taşıyordu. Belki de bir gün her şeyin değişeceğine inanmak istiyordu.
Üzerini giyinip aşağı indiğinde annesi mutfak masasının başında oturuyordu. Babasıysa telefonuna bakıyordu.
"Günaydın," dedi Ivy.
Annesi başını bile kaldırmadı.
Babası kısa bir an ona baktıktan sonra yeniden telefonuna döndü.
Ivy cevap beklemeden mutfağa geçti. Kahvaltısını hazırlarken ailesinin arasındaki sessizliği dinledi. Bu evde sessizlik o kadar alışılmış bir şeydi ki bazen konuşmanın nasıl bir his olduğunu unutuyordu.
Çantasını alıp kapıya yöneldiğinde annesinin sesi arkasından geldi.
"Ivy."
Ivy şaşkınlıkla döndü. Annesi nadiren ona seslenirdi.
"Efendim?"
Annesi birkaç saniye boyunca ona baktı. Yüzünde Ivy'nin anlamlandıramadığı bir ifade vardı.
"Bugün okuldan sonra doğrudan eve gel."
"Neden?"
Annesinin yüzü aniden ciddileşti.
"Sadece dediğimi yap."
Ivy kaşlarını çattı. Bir şey daha soracaktı ama annesi çoktan arkasını dönmüştü.
Dışarı çıktığında havanın düşündüğünden daha soğuk olduğunu fark etti. Montunun yakasını kaldırıp yürümeye başladı. Her şey sıradandı. Arabalar, kaldırımdaki insanlar, okuluna yetişmeye çalışan öğrenciler…
Her şey olması gerektiği gibiydi.
Ta ki gökyüzüne bakana kadar.
Bulutların arasında, gündüz vakti görülmemesi gereken soluk bir ay vardı.
Ivy adımlarını yavaşlattı.
Ayın orada olmaması gerektiğini biliyordu. Yine de gözlerini ondan alamıyordu. Bir anlığına, ay ışığının bulutların arasından süzülüp doğrudan üzerine düştüğünü sandı.
Sonra tuhaf bir şey oldu.
Çevresindeki sesler kesildi.
Arabalar sustu. İnsanlar hareketsiz kaldı. Rüzgâr bile durmuş gibiydi.
Ivy korkuyla etrafına bakındı.
"Ne oluyor?"
Kimse cevap vermedi.
Gökyüzündeki ay bir anlığına parladı.
Ve Ivy'nin kulağının dibinde, nereden geldiğini anlayamadığı bir fısıltı duyuldu.
"Sonunda…"
Ivy hızla arkasına döndü.
Kimse yoktu.
Ses yeniden duyulmadı. Birkaç saniye sonra sokak eski hâline döndü. Arabalar ilerlemeye, insanlar konuşmaya başladı. Sanki hiçbir şey yaşanmamıştı.
Ivy'nin kalbi hızla çarpıyordu.
Belki de uykusunu alamamıştı. Belki de hayal görmüştü.
Başını kaldırıp gökyüzüne son bir kez baktı.
Ay artık görünmüyordu.
Ivy çantasının askısını düzeltti ve okula doğru yürümeye devam etti. O gün başına geleceklerin, hayatını sonsuza dek değiştireceğini bilmiyordu.
Bilmediği bir şey daha vardı.
Çok uzaklarda, yıldızların bile ulaşamadığı bir yerde, gümüş renkli bir sarayın en yüksek kulesinde bir kadın gözlerini açmıştı.
Kadının önünde duran kristal kürenin içinde, Ivy'nin yüzü belirmişti.
Kadın ayağa kalktı.
"Bu imkânsız," diye fısıldadı.
Ardından kapıya dönerek tek bir emir verdi:
"Lucien'i çağırın."
Çünkü Ay, yıllar sonra ilk kez birini seçmişti.
