Hastanede geçen yoğun bir nöbetin ardından sabahın ilk ışıkları şehre vururken, gözlerimdeki yorgunluğu hafifletmek için yüzümü soğuk suyla yıkadım. Beyaz önlüğümü çıkarıp askıya asarken, dün gece telefonda biraz tuhaf gelen o ses tonu kulağımda çınladı. Yiğit akşam aradığında sesi normalden daha boğuk, nefesleri biraz daha derindi ama üşüttüğünü ya da hastalandığını kesinlikle belli etmemeye çalışmıştı. "İyiyim, taştan adamım ben sevgilim, ne üşütmesi" demesine rağmen o ses tonu içimde bir şüphe bırakmıştı.
Abim Demir ise bu aralar bana o kadar da baskı yapmıyordu; sanırım düğünün o coşkulu yorgunluğu ve ailelerin tanışması onu da biraz yumuşatmıştı ya da fırtına öncesi sessizlikte mühimmat topluyordu, bunu ilerleyen günlerde görecektik. Şimdilik abim cephesi sakinliğini korurken, benim asıl odak noktam evine doğru arabamı sürdüğüm Yiğit’ti. Doğrudan karargahına ya da evine geçmeden önce, dün gece içimde kalan o şüpheyi gidermek için onun kaldığı eve uğramaya karar verdim.
Kapıyı yedek anahtarım ile sessizce açıp içeri girdiğimde, evde olağanüstü bir sessizlik hâkimdi. Salon oldukça dağınıktı ama ortalıkta kimse yoktu.
"Yiğit?" diye seslendim hafifçe, koridorda yankılanan sesime karşılık gelmeyince adımlarımı yatak odasına yönlendirdim.
Yatak odasının kapısı aralıktı. İçeri girdiğimde gördüğüm manzara karşısında olduğum yerde kalakaldım. Yiğit, üzerinde kalın bir pantolon, yetmezmiş gibi sırtına geçirdiği kalın bir hırka ve üstelik yorgana sıkıca sarılmış bir halde yatakta uzanıyordu. Ağır ağır soluyor, yüzü ateşten al al olmuş bir şekilde duvara bakıyordu.
Hemen adımlarımı hızlandırıp yatağın kenarına ulaştım ve çantamı komodinin üzerine bırakarak ellerimi belime koydum. "Yiğit’im..." dedim, hem sitem dolu hem de şaşkın bir sesle. "Sen ne bu hâl böyle? Kat kat giyinmişsin, bu sıcakta bu ne kıyafet?"
Yiğit, ağır hareketlerle başını yastıktan kaldırıp bana doğru çevirdi. Gözleri yorgunluktan ve ateşten ferini kaybetmişti. Dudakları kurumuş, nefesi sıcacıktı.
"Aylin..." dedi, sesi hırlı ve neredeyse çıkmayacak kadar kısıktı. "Geldin mi... Ben de şey diyordum, taştan adamım ben, geçer bu ufak kırgınlık..."
Gözlerimi devirerek hemen elimi uzattım ve avucumu doğrudan alnına bastırdım. Elim alnına değdiği an geri çekilmem bir oldu; adam resmen alev alev yanıyordu, sıcaktan elim neredeyse yanacaktı.
"Yiğit sen delirmiş misin!" diye sesim bir tık yükseldi. "Bu ateş ne! Haşlanıyorsun resmen, kaç derecedir bu ateş Allah aşkına? Ve sen kalkmış bana 'taştan adamım' diyorsun ha!"
Yiğit, yorganın altından çıkmaya çalışırken titrediğini fark ettim. "Üşüyorum güzelim... Donuyorum resmen, o yüzden giyindim ya..." dedi dişleri birbirine vurarak.
"Üşüersin tabii, çünkü şu an otuz dokuz buçuk ateşle cebelleşiyorsun ve beyefendi bunu benden saklamaya çalışmış!" Sesimdeki otoriter ama bir o kadar da endişeli ton anında devreye girmişti. "Hemen kalkıyorsun yataktan."
Yiğit başını iki yana sallayarak derin bir nefes aldı. "Yok, iyiyim ben böyle... Üstümü örtsene biraz, geçer."
"Kalk diyorum Yiğit, ikiletme!" diyerek yorganı bir hamlede üzerinden çekip aldım. O kat kat giydiği hırkaları fark etmeden aceleyle üzerinden sıyırmaya başladım. "Ateşini düşürmenin tek yolu var, şimdi o banyoya gireceksin."
Yiğit, yatakta yarı doğrultulmuş bir şekilde bana bakarken, "Aylin, yapma güzelim," diye mırıldandı. "Dışarısı zaten serin, ben hastayım diyorum sana, şimdi duş işi nereden çıktı?"
"Evet, banyoya gireceksin ve o suyu soğuk tarafa çevireceğiz ki vücut ısın anında düşsün! Aksi takdirde havale geçireceksin burada!" dedim, sesimdeki o kararlı tondan ödün vermeyerek kolundan tutup onu yataktan doğrultmaya çalıştım.
Yiğit dişlerini sıkarak yataktan kalktı ama ayakları üzerinde dururken hafifçe dengesini kaybetti. Onu sıkıca dirseğinden kavrayıp koridor boyunca banyoya doğru götürdüm.
"Güzelim, alt tarafı biraz üşüttük, bu kadar sert tedbirlere gerek var mı?" diye sızlandı Yiğit, banyonun kapısından içeri girerken.
"Konuşma, geç şöyle kabine!" dedim, onu doğrudan duşakabinin içine yönlendirerek.
Yiğit duşakabinin içine girdiğinde, sırtını duvara yaslayıp bana ciddi ama yorgun bakışlarla baktı. "Aylin, yapma meleğim... Bak iyiyim ben, ilaç ver, geçer. Buz gibi su vücudumu şoka sokar, dağda bile böyle bir şey yaşamadım ben."
"İtiraz istemiyorum Yiğit, o kıyafetleri şimdi çıkarıyorsun yoksa ben yardım edeceğim!" dedim, kararlı bir ifadeyle.
Yiğit pes etmiş bir halde başını sallayarak, "Tamam, teslim oluyorum," diye mırıldandı ve üzerindeki tişörtü çıkardı.
Ben de hemen duşakabinin vanasına uzandım ve musluğu yavaşça soğuk su tarafına doğru çevirdim. Borulardan gelen suyun sesi banyoda yankılandığında, duş başlığından fışkıran suyun soğukluğu odaya yansıdı. Suyu test etmek için elime aldığımda suyun gerçekten de epey serin aktığını gördüm.
Yiğit, duşakabinin içinde akan o suya baktı, ardından gözlerini bana çevirdi.
Adımını suyun altına atar atmaz buz gibi su tenine değdiği an istemsizce kasıldı ve isyan bayrağını çekti: "Lan!? Ananı avradını Aylin donuyorum ama ya! Buz gibi bu! Yapma gözünü seveyim!"
"Kıs o sesini ve suyun altına tamamen gir! Ateşin kırılana kadar o sudan çıkmak yok!" dedim, duş başlığını ona doğru tutarak.
Yiğit derin bir soluk alıp suyun altında durmaya çalıştı ama şiddetli titremesine engel olamıyordu. Soğuk suyun etkisiyle nefesi kesilir gibi oluyor, gözlerini sıkıca yumup dişlerini sıkarak bu işkencenin bitmesini bekliyordu.
Yaklaşık üç-dört dakika boyunca o suyun altında kaldıktan sonra, dizlerinin bağının çözüldüğünü ve artık ayakta durmakta zorlandığını fark ettim. Titremeden beti benzi atmış bir halde duşun duvarına tutunuyordu.
Hemen musluğu kapatıp elimdeki havluyu hızla uzattım. "Tamam, çık dışarı çabuk!"
Yiğit duşakabinden dışarı adım attığı an, sırılsıklam bir halde dizlerinin üzerine doğru çökecek gibi oldu; onu hemen kolundan tutup destekledim. Havluyu omuzlarına sardığında bile hâlâ zangır zangır titriyor, nefesleri düzensiz ve kesik kesikti. Soğuk su ateşi bir nebze kırmıştı ama vücudu yorgunluktan ve bitkinlikten tamamen düşmüştü. Duştan çıkar çıkmaz sihirli bir değnek değmiş gibi iyileşmemişti; aksine o buz gibi duşun şokuyla sırtındaki bütün ağırlık binalar gibi üzerine çökmüştü.
Yüzü hala solgundu, dudakları hafifçe morarmıştı ve gözlerini neredeyse açık tutmakta zorlanıyordu.
"Yiğit... İyi misin?" diye sordum endişeyle, onu banyonun kapısından çıkarıp yatak odasına doğru yönlendirirken.
Yiğit güçlükle yutkundu, başını ağır hareketlerle iki yana salladı. "İyi falan değilim güzelim... Bütün kemiklerim sızlıyor, kafam kazan gibi..." dedi, sesi fısıltıdan ibaretti.
Onu yatağa kadar götürüp dikkatlice uzandırdım. Üzerindeki ıslak havluyu alıp hemen kuru, kalın bir pijama takımı giymesine yardım ettim. Yorganı üzerine kadar örtmeme rağmen hâlâ hafif hafif titremeye devam ediyordu.
Komodinin üzerindeki suyu alıp eline uzattım, birkaç yudum içmesini sağladım. Gözlerini yarı kapalı bir şekilde bana diktiğinde, o haşmetli, dağların kurdu Yüzbaşı’nın ne kadar savunmasız ve bitkin düştüğünü görmek içimi acıttı.
"Bekle, şimdi sana hemen sıcak bir çorba ve ilaç getireceğim," dedim, saçlarına şefkatle dokunarak.
Yiğit, zayıf ve yorgun bir sesle bile ellerimi bırakmayarak mırıldandı: "Gitme... Böyle kal biraz."
Ona güven veren bir tebessümle elini sıktım. "Hiçbir yere gitmiyorum sevgilim, hemen geliyorum." Mutfağa doğru adımlarımı hızlandırırken, bu adamın o inatçı duvarlarının altındaki bu masum ve korunmaya muhtaç halini iyileştirmek için elimden gelen her şeyi yapacağımı biliyordum.
Mutfağa hızla geçip ocağın altını yaktım ve küçük bir tencerede Yiğit’e iyi geleceğini bildiğim o nefis, limonlu tavuk suyu çorbayı hazırlamaya koyuldum. Bir yandan da bitki çayı demlerken, aklım yatak odasında yatan o dev adamın o sığınmacı ve bitkin halinde kalmıştı. Normalde dağlarda, operasyonlarda mermi sesine gözünü kırpmayan adam, basit bir üşütme ve yüksek ateşle adeta darmadağın olmuştu.
Çorba kısa sürede kıvamını alırken, mis gibi kokusu mutfağı sardı. Derin bir kaseye doldurup yanına bir kaşık ve bir bardak su alarak tekrar yatak odasına yönndim.
Odaya girdiğimde Yiğit’in bıraktığım gibi, yorgana sarılmış halde yarı baygın yattığını gördüm. Adımlarımı sessizce atarak komodinin yanına yaklaştım ve tepsiyi bıraktım.
"Yiğit..." dedim yumuşak bir sesle, elini omzuna koyarak. "Hadi sevgilim, biraz doğrul da bu sıcak çorbadan içelim. İlacını alabilmen için midenin tabanını doldurmamız lazım."
Yiğit, ağır hareketlerle gözlerini araladı. Yüzündeki o solgunluk biraz olsun hafiflemişti ama hâlâ üzerinden kalkmayan müthiş bir halsizlik vardı. Zorlukla dirseklerinden destek alarak yatakta yarı oturur pozisyona geldi. Yorgan sırtından kayarken, üzerindeki kalın pijamalarla bile hâlâ hafifçe titrediği gözümden kaçmadı.
"Kokusu buraya kadar geldi ama," dedi Yiğit, kısılan ve çatallı sesiyle hafifçe tebessüm etmeye çalışarak. "Doktor hanım, elinden zehir olsa içerim ama şu an gerçekten kaşık tutacak halim yok."
Gözlerimi devirerek kasenin yanındaki kaşığı elime aldım. "Sen kaşık tutma diye buradayım zaten komutanım," dedim, çorbadan bir kaşık alıp hafifçe üfledikten sonra ona doğru uzatarak. "Aç bakalım ağzını."
Yiğit, yüzündeki o yorgun ama sevgi dolu ifadeyle bana baktı. İtiraz etmeden söylenenleri yapıp kaşığı aldı. Birkaç kaşık boyunca sessizce çorbayı içti; her kaşıkta biraz daha kendine geldiğini, içindeki o buzun yavaş yavaş eridiğini görebiliyordum.
"Nasıl?" diye sordum, kaseden bir kaşık daha alırken. "İyi geldi mi?"
"Ellerine sağlık..." dedi Yiğit, derin bir nefes alarak. "Dünyanın en iyi çorbası bile senin bu elinden içtiğimin yanında su gibi kalır. İçim ısındı yemin ederim, o buz gibi duşun şoku yeni yeni vücudumdan çıkıyor."
Hafifçe gülerek kasenin kalanını da bitirmesini sağladım. "O buz gibi duşu yemek zorunda kalmasaydın keşke. Ateşin otuz dokuz buçuktuydu Yiğit, başka türlü o ateşi kırmanın imkanı yoktu. Az daha havale geçirecektin."
Yiğit, boşalan kaseyi komodine bırakırken elimi tuttu ve avucunun içine alıp dudaklarına götürdü. Sıcak dudakları tenimde kısa ama derin bir iz bırakırken, gözlerini gözlerime dikti. "Biliyorum... Sen olmasan bu evde cidden patates olup kalacakmışım. İyi ki geldin, iyi ki benimlesin."
Elini hafifçe sıktım, ardından ecza dolabından getirdiğim ateş düşürücü ve vitamin haplarını yanındaki suyla birlikte uzattım. "Hadi şimdi bunları içiyorsun ve kesintisiz bir uyku çekiyorsun. Ben akşama doğru tekrar uğrayacağım, karargahtan izinli olduğun sürece evden dışarı adım atmak yok, anlaşıldı mı?"
Yiğit ilacı yuttuktan sonra başını yastığa geri bıraktı, gözlerindeki o yorgunluk uykunun ağır basmasıyla birlikte yeniden kapanmaya başladı. "Emredersiniz Doktor Hanım..." diye mırıldandı, ses neredeyse duyulmayacak kadar alçak çıkmıştı. "Evden adım atanı cephaneliğe kilitlesinler..."
Yorganı üzerine örtüp alnına küçük bir öpücük kondurdum. "Dinlen şimdi güzelce..." dedim, oda lambasını kısarak kapıya doğru yönelirken. O, yatağın içinde huzurlu bir uykuya dalarken, ben de içimdeki o endişeyi geride bırakıp hastaneye dönmek üzere evden ayrıldım.
Hastaneye döndüğümde acil servisteki o yoğun koşturmaca kaldığı yerden devam ediyordu. Gün boyunca neşterler, tahliller, hasta dosyaları ve sedye sesleri arasında koşturup durdum. Ancak aklımın bir köşesinde hep evde yatan o inatçı Yüzbaşı vardı. Akşam mesaisi bitip de nihayet beyaz önlüğümü çıkardığımda saat çoktan kararmıştı. Vakit kaybetmeden markete uğrayıp taze sebze ve meyve aldıktan sonra doğruca Yiğit’in evinin yolunu tuttum.
Yedek anahtarla kapıyı açıp içeri girdiğimde, sabahki o buz gibi ve kasvetli havanın yerini hafif bir sıcaklığın aldığını fark ettim. Salon sessizdi. Sessizce yatak odasına yöneldiğimde, Yiğit’in sabah bıraktığım gibi derin ve düzenli nefeslerle uyuduğunu gördüm. Yüzündeki o ateş kırmızısı solmuş, cildi normale dönmüştü. Alnına dokunduğumda ateşinin tamamen düştüğünü hissederek rahat bir nefes aldım.
Sessizce mutfağa geçip akşam için hafif bir şeyler hazırlamaya koyuldum. Aradan yarım saat geçmişti ki, koridordan gelen ayak sesleri ve kapı pervazına yaslanan geniş omuzlu bir siluet dikkatimi çekti. Başımı çevirdiğimde Yiğit’in üzerindeki pijamalarla, saçları dağılmış bir halde uykulu gözlerle beni izlediğini gördüm.
"Uyandırsaydın keşke, ne gerek vardı şimdi yemekle uğraşmaya?" dedi Yiğit, hâlâ biraz çatallı ama sabahkine göre çok daha gür çıkan sesiyle.
Elimdeki kaşığı tezgaha bırakıp ona doğru döndüm. "Uyandırsam kalkıp 'ben iyiyim, ne yemek yapması' diye ayağa dikilecektin, o yüzden dokunmadım. Hem nasıl hisset bakalım kendini? Ateşin düşmüş."
Yiğit yavaş adımlarla mutfağa gelip arkamdan sarıldı; başını omzuma yaslayıp derin bir nefes aldı. "Senin o buzlu su tedavin ve hazırladığın çorbadan sonra da hasta kalmaya cesaret edebilir miyim sence? Taş gibiyim maşallah, sabahki halimden eser yok."
Hafifçe gülerek kollarının arasında ona döndüm ve elimi göğsüne koydum. "İyi, bu gidişle yarın sabah erkenden karargaha dönme planları yaparsın sen."
"Yok," dedi Yiğit, dudaklarında o yaramaz ama içten tebessümle. "Doktorumdan tam rapor alana kadar karargah falan yok. Hem evde böyle dinlenmek... fena değilmiş hani."
O sırada telefonum çalmaya başladı. Çantamdan çıkardığımda ekranda abim Demir’in adını gördüm. Gözlerimi devirerek telefonu açtım.
"Alo, güzelim," dedi abim, her zamanki korumacı tonuyla. "Yiğit’in karargahındaki nöbeti bitti görünmüyor, telefona da çıkmıyor. Acaba bizim enişte adayı yine dağda bayırda kayboldu mu, yoksa senin evde mühimmat mı saklıyor?"
Yiğit, abimin sesini duymuş olacak ki kulağımı telefona yaklaştırdığımda hafifçe güldü ve fısıltıyla, "Komutanına iyi olduğumun tekmilini ver," dedi.
Derin bir nefes alıp abime döndüm: "Merak etme abicim, Yiğit gayet iyi, evinde istirahatte. Sabah operasyona falan çıkmayacak, rahat uyuyabilirsin."
Abim karşı tarafta bir süre homurdandı. "İyi, iyi... Hasta olduğunu duyduk da ondan sordum. Neyse, yarına iyileşmiş olsun, karargahta işimiz var. Hadi iyi akşamlar." Telefonu yüzüme kapattığında Yiğit ile aynı anda gülmeye başladık.
"Abinin bu radar sisteminden kaçış yok biliyorsun değil mi?" dedi Yiğit, kollarını belime biraz daha dolayarak.
"Biliyorum," dedim başımı yukarı kaldırıp gözlerine bakarak. "Ama bugünlük operasyon bitti Yüzbaşı. Şimdi masaya oturuyoruz ve o yemeği yiyoruz."
Yiğit, abimin o her şeyi gören radar sistemine hafifçe gülerken, kollarını belimden yavaşça çözdü ve mutfak masasına doğru geçti. Yüzündeki o sabahki solgunluk tamamen kaybolmuş, yerine her zamanki o dinç ve zinde hali gelmişti.
"Emredersiniz Doktor Hanım," dedi, sandalyeyi çekip otururken yüzünde yaramaz bir tebessümle. "Masayı kurmana yardım etmedim ama en azından bulaşıkta tekmili bizzat ben vereceğim, söz."
Gözlerimi devirerek hazırladığım tabakları masaya taşıdım. "Bakalım göreceğiz o bulaşık tekmilini. Sabah az daha havale geçiriyordun, şimdi kalkmış bana bulaşık nöbetinden bahsediyorsun."
Yiğit, tabağına koyduğum sıcak yemekten bir kaşık alırken memnuniyetle iç çekerdi. "O buz gibi duştan sonra insan kendine geliyor tabii... Bir daha bana o suyun adını anma yeter."
Akşam yemeği boyunca hastanedeki yoğun koşturmacadan, yarınki planlardan ve abimin o her an arkamızdan çıkacakmış gibi duran korumacı hallerinden konuşarak huzurlu bir şekilde vakit geçirdik. Yemek bittikten sonra Yiğit, verdiği sözü tutarak mutfakta tezgahın başına geçti; ben de kahveleri hazırlamak için kahve makinesini çalıştırdım.
Evdeki bu sakin ve tatlı sessizlik, ikimizin de o yoğun temposu arasında adeta bir sığınak gibiydi. Kahvelerimizi alıp salona geçtik, koltuğa oturur oturmaz Yiğit hemen kolunu omzuma attı ve beni kendine doğru çekip başımı omzuna yaslamamı sağladı.
"Yarın hastanede nöbetin var mı?" diye sordu, parmaklarıyla saçlarımla oynayarak.
"Yok, yarın öğleye kadar poliklinik var, sonrasında serbestim," dedim gözlerimi yumup huzurla nefes alarak. "Sen? Karargaha döneceksin galiba?"
Yiğit derin bir nefes alıp başını saçlarımın üzerine yasladı. "Döneceğim ama aklım burada kalacak kesin. Neyse ki hafta sonu izni yaklaşıyor, o zamana kadar bu evden dışarı adım atmamak için elimden geleni yapacağım."
Gülerek başımı kaldırdım ve çenesine hafifçe vurdum. "Bakıyorum da ev hapsi fikri kulağına bayağı hoş gelmeye başladı Yüzbaşı."
Yiğit gözlerinde o tatlı parıltıyla bana baktı. "Seninle olunca hapis değil, ödül oluyor çünkü."
Gece ilerledikçe dışarıdaki şehir ışıkları yavaş yavaş sönüyor, aramızdaki o sessiz ve derin bağ her geçen an daha da güçleniyordu. Ne abimin telefonları, ne hastanenin koşturmacası ne de o dağlardaki zorlu görevler... O an sadece ikimiz vardık ve bu, dünyadaki her şeye bedeldi.