Bana bakınca sadece bir avukat görüyorsunuz, değil mi? Üzerinde iyi dikilmiş bir cübbe, koltuğunun altında kalın kanun kitapları ve yüzünde o sarsılmaz profesyonel ifade olan bir adam... Ama dışarıdaki o parlak vitrinlere aldanmayın. Ben, adaletin o mermer sütunlu devasa binalarda değil, vicdanın o en dar, en havasız köşelerinde can çekiştiğini her gün izleyen biriyim.
Bakın, etrafınıza bir bakın. Ne görüyorsunuz? Ben size söyleyeyim: Güçlünün zayıfı ezdiği, paranın adaleti bir müzayede malı gibi satın aldığı, suçun şık takım elbiselerle örtüldüğü bir panayır yeri. Eğer bu düzende sığınacak bir yeriniz, arkanızda duracak bir gücünüz yoksa; o çok güvendiğiniz yasalar sizi bir kağıt parçası gibi buruşturup bir kenara atar. Ben bu gerçeği, hayatın o en çiğ, en acımasız yüzüyle çok erken tanıştığımda öğrendim. O günden beri, her sabah aynaya baktığımda gördüğüm adam, o çaresizliğin küllerinden doğan biri.
Siz hiç haklı olduğunuzu bildiğiniz halde, sistemin size "haksızsın" diye bağırdığı o derin sessizlikte kaldınız mı? Adaletin sadece bir kelime olduğunu, asıl meselenin hayatta kalmak olduğunu hissettiniz mi? İşte ben o sınırdayım. Bir yanımda yıllardır savunduğum o soğuk kurallar, diğer yanımda ise bu dünyanın sağır edici haksızlığı.
Bu bir "kahramanlık" öyküsü değil. Bu, dürüst kalmaya çalışırken her gün biraz daha eksilen bir adamın, o karanlık kuyuların dibine inme hikayesi. Etrafınızdaki o süslü yalanlara, adaletin tecelli ettiğini iddia eden boş vaatlere inanmayın. Gerçek, kimsenin bakmaya cesaret edemediği o karanlık köşelerde, en diptedir. Ve bazen o gerçeği bulmak için, hayatınız boyunca kaçtığınız o fırtınanın tam kalbine yürümeniz gerekir.
Hazır mısınız? Çünkü bu hikayede kimsenin elleri tertemiz kalmayacak.