---
Sabah, gözlerimi aralamadan önce yüzüme vuran o sıcak dokunuşu hissettim. Güneş, perdelerin arasından sızmış, yanaklarımı okşuyordu. Yavaşça doğruldum, battaniyeyi omuzlarımdan kaydırıp pencereye yürüdüm. Camı açtığım anda, beklediğim görüntü karşımdaydı.
Oradaydı.
Elinde parlak kırmızı bir çilek tutuyor, dişleriyle hafifçe ısırıyordu. Gözlerim onun her hareketine kilitlenmişti. Dudaklarımda, farkında olmadan beliren bir tebessüm vardı.
> Yaklaşık beş senedir…
Beş senedir seviyordum onu.
Ama o… kördü.
Beni görmüyordu. Belki de onun için sadece bir gölgeydim.
Tam o an, pencereden içeri sızan hafif buharlı, tuzlu bir koku burnuma doldu. Noodle kokusu. Başımı cama dayamış, bir süre kokuyu içime çektim. Sonra dayanamayarak odadan çıktım ve mutfağa yöneldim.
Ece, ocakta küçük bir tencerede noodle karıştırıyordu. Buhar, saçlarının arasından yükseliyordu.
> “Mis gibi kokuyor. Yemek ister misin, abiş?” dedi, kaşığı bana doğru sallayarak.
> “Böyle sağlıksız şeyler yemeni doğru bulmuyorum,” dedim, kaşlarımı hafif çatıp.
O hemen dudaklarını büzdü.
> “Atlantis Bey… Ben senin gibi asker olmak istemiyorum ki.”
Gözlerimi devirdim.
> “Neyse, annem nerede?”
> “Ayfer teyzelere gitti.”
> “Tamam. Ben de Doruk’un yanına çıkıyorum.”
Ece gülerek kaşığı tekrar tencereye daldırdı.
> ben buradayım sen git