Gözlerimi açtığımda odamda olmadığımı fark ettim.Evet, bu benim için çok da garip bir durum değil aslında.Hayır,mavi alanda değildim.Burası çok farklıydı,kristal gibiydi.Yeşil,mor, turkuaz...Kristallerden kendi yansımamı görebiliyordum.
Kendimi inseledim,aslında bu yansımadaki tam olarak ben değildim,bana çok benziyordu ama yansımadaki kişi benden daha güzeldi.Teni daha canlıydı,gözleri daha parlaktı ve burnu daha güzeldi.Gözümü yansımadan ayırıp etrafa bir kez daha baktım,çok güzel koktuğunu da o an fark etmiştim.
Ferah bir kokusu vardı,bu koku ciğerlerimi açmıştı. Kristalli duvarların arasında öylece yürüdüm.Yürüdükçe hava daha da güzel kokuyordu.Bir şelale ile karşılaştım,şelaledeki su büyük bir göle akıyordu.Gölün kıyısına yaklaştım ve göle baktım,oldukça berraktı ve tabanı kumla kaplıydı. Çoraplarımı çıkarıp ayağımı suya soktum,suyun çok rahatlatıcı bir hissi vardı.Elbisemin eteklerini kaldırıp biraz daha derine gittim,su diz hizama gelince durdum. Suyun üstünden ayaklarıma baktım,ayaklarımı rahatça görebiliyordum. Biraz daha yürüdüm ve suyun hep aynı derinlikte sabit kaldığını fark ettim.Bu yüzden gölün sonuna kadar yürüdüm ve şelalenin diğer tarafından kıyıya çıktım.
Ayaklarımı kuruladıktan sonra da çoraplarımı geri giydim.
Biraz yürüdüm ve çiçeklerle dolu bir yolun önünde olduğumu fark ettim.Öncekinin iki tarafında kristal duvarları vardı ama bu sefer iki tarafında çiçek duvarları vardı. Polen alerjim olduğu için başta bu yoldan geçmeyi istemedim ama sonra böyle güzel bir alanda alerjik reaksiyon geçirmeyeceğimi düşünerek yürümeye devam ettim.
Yürü de yürü...Bu çiçekli yol çok güzeldi ama epey de uzundu.Ayaklarım yorgunluktan ağrıyordu,bu yüzden duvarın altında oturup bir süre öylece bekledim.Duvara yaslanınca duvardan mimoza çiçeği dalı düştü.Çok garipti aslında, çünkü mimoza çiçekleri ağaçta yetişirdi.Yine de elime alıp öylece salladım,bir dergide okumuştum; mimoza çiçekleri oldukça hassas çiçeklerdi.Dumandan ve rüzgardan çabuk etkilenirdi.Rüzgardan etkilenen biri olmasamda dumandan etkilenmek ikimiz için de ortaktı.Sarı,küçük topçuklar haldeydi bu çiçek.Topçuklara bakınca aklıma kabarık saçlarım geldi.Daldan küçük bir parça koparıp hırkamın cebine attım ve ayağa kalkıp yürümeye devam ettim. Etrafta kuşlar olmasa da kuş cıvıltıları geliyordu,aynı zamanda cırcır böcekleri de cırlıyordu.Birkaç renkli kelebek yaprakların üzerinle duruyordu,evet birkaç çeşit böcek vardı ama aralarında bana zarar verebilecek türden bir böcek yoktu.Bu da beni sevindirmişti.Bir rüya gibiydi,ama aynı zamanda çok da gerçekçiydi.İlerledikçe havanın serinlediğini fark ettim. Rüzgar esiyordu,aslında havada güneş veya bulut yoktu.
Havanın aydınlık olması da garipti,yine de rüzgar esiyordu işte.Tatlı bir rüzgardı ama,soğuk olması beni üşütmüyordu.
Yürümeyi bıraktım ve dans etmeye başladım,hoplayıp dönüyordum.Bir an yere düştüm ama hiçbir yerim acımadı,
Gülerek yerde yuvarlandım.Yuvarlana yuvarlana ilerledikten sonra karşıda sarmaşıklarla bağlanmış bir salıncak olduğunu fark ettim. Salıncağa binip sallanmaya başladım,sallanırken kollarımı kocaman açıp iki yanımdaki çiçeklere dokundum.
Gittikçe hızlanıyor,hızlandıkça saçlarım ve hırkam savruluyordu. Midem bulanana kadar sallandıktan sonra salıncaktan indim ve taş yoldan ilerledim.Yerdeki taşlar soğuk ve kaygandı,bazıları da yosun tutmuştu. Bu yoldan ilerledikten sonra bir çiçek duvarının karşısında durdum. Bir kapı gibiydi,kapıyı araladım ve içeri girdim...
Karşılaştığım manzaranın pek de çiçeklerle veya kelebeklerle alakası yoktu.Burası bir hastaneydi ve karşımda bir sedye vardı.Bir hastaya yaklaşmanın yanlış olduğunu biliyordum ama yine de yaklaştım ve önce askıdaki seruma, sonra da hastanın beyaz koluna baktım.Bu kol bana tanıdık geliyordu.Hastanın uyuduğunu fark edince ince battaniyeyi yavaşça indirdim.İndirince iki bakır rengi saç örgüsü fark ettim,o an kafamda bir şimşek çaktı.Bu bendim! Daha doğrusu bu benim 8 yaşındaki halimdi.
Hiç kendimi kanlı canlı bir insan olarak görmemiştim,tabi aynadan kendime bakıyordum ama bu farklıydı.Dikkatlice inceledim "kendimi",üzerimdeki ameliyat önlüğüne bacak olursak bu benim böbrek ameliyatımda sonra çıktığım halimdi.Küçük ben doğruldu ve gözlerini yavaşça açtı. İkimiz,kendimize bakıyorduk. "Sen...Pardon siz,kimsiniz?" Diye sordu küçük Harper. "Ben,Harper.Senin gelecekteki halin." Dedim.Küçükken biraz fazla saf olduğumu bilerek söylemiştim bunu. "Vay canına,gelecekten geldin yani." Dedi küçük Harper. "Evet,öyle." Dedim gülümseyerek.Bana yaklaştı ve saçlarıma dokundu.Kendime dokunmuş gibi hissediyordum. "Saçların kısacık." Dedi üzgün bir sesle. "Evet,artık kısa saç daha çok hoşuma gidiyor çünkü." Dedim. "Benim,kısa saç hoşuma mı gidecek yani?" Diye sordu. "Evet..." dedim.Elini saçlarımdan çekti ve bu sefer de gözlüğümün camına dokundu,bundan nefret ederdim. "Gözlük de mi takmaya başladın,hani gözlüklüleri çirkin bulurdun?" Diye sordu saf bir tonla. "Biliyorsun,kitap okumayı çok severiz.Tabi kitap okurken bazı fedakarlıklar da yaparız." Dedim. "Ayrıca...Gözlüklüleri artık çok tatlı ve güzel buluyorum." "Gözlüğünü deneyebilir miyim?" Diye sorunca onu reddettim,gözlerinin daha erken bozulmasını istemiyordum. "En sevdiğim renk hala pembe mi?" Diye sordu.Başını okşayarak "Artık yeşil." Dedim. Saçlarımdaki pembe tokalarla oynarken "Çok değişeceğim anlaşılan." Dedi hem mutlu hem de üzgün bir sesle.Küçükken bu kadar da duygusaldım işte!
Biraz birlikte sohbet ettik,bana belini işaret ederek "Olması gerekenden daha büyük bir boşluk hissediyorum." Dedi.
O bunu deyince ikimiz de kıkır kıkır güldük. "Hayır yani, ciddiyim.Böbreğimin bir kısmını alacaklarını söylemişlerdi ama sanki hepsini almışlar gibi hissediyorum." Dedi. "Yok yok,öyle hissedersin ama öyle değildir.Böbreğinin sağlıklı kısımları hala vücudunun içinde." Dedim gülümseyerek.
Onun moralini bozmak istemiyordum.
En son onu alnından öptükten sonra sedyesinin başından ayrıldım ve etrafa baktım. Girdiğim kapıyı bulamıyordum.Küçük kendime de soramazdım,muhtemelen bilmiyordu.Etrafa bakmaya devam ettim,mavi duvarın her tarafına dokundum ama kapı olabileceğine dair bir pürüz yoktu.Küçük Harper beni görüş olacaktı ki bana seslendi: "Harper!" Ona döndüğümde yere büyük altın renkli bir anahtar attı: "Şimdi dene!" Sedyesinin altına,tekerleklerinin yanına baktım.Anahtarı bulunda aldım ve "Teşekkür ederim ama bunu nereye sokacağımı bilmiyorum." Dedim.O da gülümsedi ve birden kapıda yosunla kaplı bir delik belirdi.Deliğe doğru yürüdüm ve anahtarın ucunu deliğe sokup çevirdim.Birden bir kapı açıldı,
Kapının ardı pırıl pırıl parlıyordu...
Fırçayı su dolu bardağa bıraktıktan sonra sandalyemden kalkıp biraz geriye gittim.Bu çizip boyadığım tablo oldukça büyüktü.Tablo sabah gördüğüm rüya hakkındaydı,çok etkilenince ve unutamayınca çizmeye karar vermiştim. Övünmek gibi de olmasın ama çok güzel görünüyordu.
Boyalarımın kapağını kapattım ve lavaboda paletimi yıkadım.Tabloya kurumadan dokunmayacaktım.Üzerime önlük niyetine giydim eski tişörtü çıkardım ve ayna karşısında kendime öylece baktım.Zayıflıktan kemiklerim sayılıyordu,bu görüntü canımı sıkmıştı.Arkama dönüp belime baktım.Belimin sol arka kısmında 8 yaşındayken olduğum ameliyatın izi vardı.Biraz büyük bir izdi ama bundan utanmıyordum.Aksine farklı ve hatta havalı gözüküyordu.Kareli pantolonumun üzerine "Queen" yazan tişörtümü giydim ve yatağıma uzandım.Evet,dışarıda kar yağıyordu ama ev sıcacıktı.Bu yüzden de üşümüyordum.
1975 (Harper 8 yaşındayken)
Annem saçlarımı tarıyordu, "Daha dazla uzatmayı düşünüyor musun,prensesim?" Diye sordu.Saçlarım halihazırda belime geliyordu ama yine de daha fazla uzasın istiyordum. "Evet anne,saçlarım ayaklarıma kadar gelecek." Dedim. "O zaman işimiz zor." Dedi annem gülerek.O gülünce ben de güldüm,o ise saçlarımı taramaya devam etti.