İçeriğe geç

Asla Benim Türüme Güvenme!

Bölüm 49 · 85 dk okuma

Asla Benim Türüme Güvenme!

Bölüm 49

Bölüm 45: Korku bizi ne zaman ele geçirir? - 1.Kısım

Bölüm 45: Korku bizi ne zaman ele geçirir? - 1.Kısım

Kerem Durmaz...

Geceleriniz çok karanlık mıydı derlerse ses vermeyin.

O karanlık geceleri onlar yaşamadılar.

Korku ilkel bir duygudur. İnsanları kontrol etmek için kullanılan en iyi kaldıraçtır. Korkular insanları ölüme de sürükler, hayatta kalmalarını da sağlar. Bu duygunun hangi sonuçlar doğuracağınaysa genelde insanlar kendileri karar verir. Bazıları korkularından kaçar, bazıları da bu amansız duyguya yakalanıverir. Korkular insanları tek tek avlarken hangilerine yenileceklerinden habersizlerdir.

Kerem kumarhanenin içinde yavaş yavaş ilerlerken gergin olduğunu söyleyebilirdi. Göğsündeki o garip hissi tanıyordu ve bundan hoşlanmamıştı. Hatta korkuyor olmaktan bu kadar hazzetmeseydi belki korktuğunu kabullenebilirdi de. Ancak korkmasının nedeni burada olması veya yanında tüm soğukkanlılığıyla yürüyen Atlas değildi.

Birazdan bir sürü suça imza attığını bildiği İsmail diye bir adamın yanına girecek olmaları da onu korkutmuyordu. Onun kim olduğunu çok önceden duymuştu. Hatta Faruk'un öldüğü gün Atlas'a burayı o işaret etmişti. Ama ne olup bittiğiyle ilgili hiçbir fikri yoktu.

Fazla büyük olmayan, her zamanki arıza sokak çetelerinden biri sanmıştı onları. Ama içeri girer girmez yanıldığını anladı. Basit bir çeteden daha fazlasıydılar. Atlas'ın kullanmayı tercih ettiği bir kelime olmasa da Kerem, bir mafyanın ininde olduklarını anlayacak kadar zekasına güveniyordu. Hatta belki de daha büyük bir suç örgütüydüler...

Bu onu huzursuz etmekle kalmamış, Kerem'in azıcık hayran olmasına da neden olmuştu. Gördüğü bu kumarhane, otel, içindeki tüm personeller ve korumalar Kerem'in tüm vücudunun tehlike için alarma geçmesine neden olsa da beğendiğini de kabul etmeliydi. Tüm bu servet -daha tamamını bilmiyordu- baş döndürücüydü. Ama bir yandan da Kerem'in öfkelenmesine sebebiyet veriyordu.

Kanunsuz onca işin sonucuydu tüm bunlar. Başkalarının haklarını yemişlerdi, belki daha da kötüsü olmuş olabilirdi. Hepsi haksız kazançtı. Buna hayran olunmamalıydı. İsmail denilen bu heriften yardım istememek için de iyi bir nedendi aslında ancak Atlas kararlı görünüyordu.

Bu durum Kerem'i sadece geriyordu. Yanındaki Atlas ise hiç oralı değildi. Oldukça temkinli ve sakin görünüyordu: Her gün gidip geldiği bir yermiş gibi. Hatta burada çalışanlar kadar rahattı. Kerem içindeki tatsız duygunun kaynağını bilemese de Atlas'ın rahatlığının da bu rahatsızlığı körüklediğini düşünüyordu.

Kerem, Faruk'un öldürüldüğü günü düşünmeden edemedi. Atlas'a Bekir'in bir çeteye katıldığını söyledikten sonra ne olduğunu, nereye gittiğini ve ne yaptığını hiçbir zaman öğrenememişti. Şu an Kerem'in, Atlas'ın tavırlarından yaptığı çıkarım onun buraya, İsmail'in yanına geldiği yönündeydi. Peki ne yapmıştı? Ne söylemişti de Bekir'in onları ele vermesini, İsmail'in bildiklerini kimseye söylememesini sağlamıştı? Peki Kerem bunu bugün öğrenebilir miydi?

"Biraz rahatla."

Atlas'ın fısıltısını duyduğunda irkilmeden edemedi. Ortamın gerginliğiyle o kadar içine kapanmıştı ki kendini dış dünyadan birkaç saniyeliğine tamamen soyutlamıştı. Göz ucuyla Atlas'a baktığında, kendisine bakmadığını, hâlâ sakin bir şekilde yürümekte olduğunu gördü. Ama dudakları kıpırdadı:

"Bu kadar gergin olma." Kerem gözlerini devirirken Atlas devam etti: "Onlardan korktuğunu sanacaklar."

Kerem kaşlarını çatarken gerilmiş omuzlarını rahatlatmaya çalıştı. Aslında bir nevi haklıydı. Kerem gerginliğini dışa yansıtmaya başlamıştı. Ve diğerlerinin bunu farklı bir şekilde yorumlayacağını, korumaların kendilerinden korktuğunu düşüneceklerini biliyordu. Ama Kerem'in onlardan korktuğu yoktu. İşin ilginç yanı Atlas'ın da bunu biliyor olmasıydı.

Kerem bu gibi şeylere şaşırmaması gerektiğini çok önceden anlasa da elinde değildi. Atlas bazen sandığında da ileri gidebiliyordu. Kerem onun yanındayken duygularını ne kadarını gizleyip ne kadarını açığa çıkaracağını kestiremiyordu. Atlas'ın onda neyi görüp görmediğini de aynı şekilde bilemiyordu. Bu da oldukça sinir bozucu bir şeydi. Özel alanını işgal ediyordu ve kendini güvende hissedemiyordu.

O sırada aklına Helen'in ondan daha farklı olduğu geldi. Genç kız Atlas'a çok fazla benzemediği için neredeyse mutlu olacaktı. O da ağabeyi gibi zeki olsa da kişisel alanlara Atlas'tan daha çok saygı duyuyordu. Birinin ne düşündüğünü tahmin ettiyse bile o kişinin yüzüne vurmuyordu. En azından çoğu zaman yapmıyordu. Tabii bir çıkarı ya da o kişiyi sinir etme isteği yoksa.

Kerem gözlerini kapatıp derin bir nefes alarak Helen'i aklından uzaklaştırdı. Şimdi Atlas'a ve İsmail'le olacak o görüşmeye odaklanmak zorundaydı. Dikkatini dağıtacak herhangi bir şeye karşı kendini korumalıydı. Bir hata yapacak olsa hepsi bunun bedelini ödeyebilirdi.

Toplam üç korumayla birlikte büyük, kahverengi bir kapının önünde durdular. Öndeki adam onlara dönerek sert bir bakış attı. Hatta ikisinden de iğreniyormuş gibi bakmıştı. Kerem de kaşlarını çatmadan edemedi. Bir suç örgütünde çalışan kişinin onlara bu şekil bakmasına sinir olsa da öfkesini dizginleyebilmişti.

"Burada bekleyin," diye kaba sesiyle konuştu. Sanki bilerek sesini ekstra kalın çıkmasını sağlamış gibiydi. Göğsünü şişirişi de onları korkutmak istediğini Kerem'e söylüyordu. Fakat başarısız bir girişim olduğu açıktı. Ne Atlas ne de Kerem bundan etkilenmişlerdi. "Geldiğinizi haber vereyim."

Adam Atlas'a ihtiyatlı bir bakış atıp kapıyı tıklattı ve içeri girdi. Atlas adam girdikten iki saniye sonra onlarla kalan korumalara göz attı ve Kerem'e doğru hafifçe kaydı.

"Sen fazla konuşmamaya çalış." Kısık sesi sakin ve kontrollüydü. Yine o dahi ve kriminal zihninde bir şeyler planladığı barizdi. Kerem sadece ufak bir kafa sallayışla onu onayladı. Atlas'ın dediklerine uymakta şu an bir sorun göremiyordu. Özellikle Atlas'ın planının ne olduğunu bilmiyorken saçma sapan bir eylemden kaçınmak daha akıllıcaydı. Ve Kerem Atlas'ın onu neden buraya getirdiğini de merak ettiğinden -tabii ki Atlas ona bir şey söylememişti- bunu çözmek isterken sessiz kalmasının ve gözlemlemesinin en mantıklı seçenek olduğunu düşünüyordu.

İçeri giren adam eşikte belirirken yüzünde aynı hoşnutsuz ifade vardı. Başıyla içeri girmelerini işaret edip yana çekildi. Kapıyı da geçmeleri için açık bırakmıştı. Kerem durduğu yerden içeri baktığında gözüne çarpan ilk şey odanın düzenli ve geniş olmasıydı. Ama maalesef Kerem için fazla koyu kahverengi ve loştu. Etrafında da bir sürü silahlı adamın olması da işini hiç kolaylaştırmıyordu. Kerem daha içeri girmeden göğüs kafesinde bir rahatsızlık hissetti.

Yine aynı temkinli tavırlarıyla ilk hareket eden Atlas olmuştu. Kerem'in tarafınaysa hiç bakmamıştı. Hiçbir şey söylemediğinden genç adam onu takip etti. Peşinden de diğer iki koruma gelmişti.

Kerem daha içeri geçip tamamen etrafı incelemeden odanın diğer tarafından gelen tok bir ses tüm odada yankılandı:

"Vay vay vay." Adamın kaba ve hırıltılı sesi Kerem'in bu büyük odada onu anında bulmasına yardımcı olmuştu. "Kimleri görüyorum?"

Adam döner sandalyeye yaslanmış bir şekilde oturuyordu. Gri bir takım elbise giymişti. Öne çıkmış karnı beyaz gömleğinin düğmelerini zorluyordu. Sakalları gür ve düzensizdi. Küçük gözleri Atlas'a bakarken kurnazlık ve nefretle parlıyordu.

"Atlas Demirdağ..." İsmail Atlas'ın ismini öyle imalı ve kibirli bir şekilde söylemişti ki Kerem onun Atlas'tan nefret ettiğine emin olmuştu. "Bakıyorum da bu sefer yalnız değilsin."

Sahte gülüşüyle kamufle ettiği nefret dolu bakışlarını Kerem'e çevirmişti. Belli ki Atlas ile son görüşmeleri İsmail için pek de iyi geçmemişti. Atlas'ın karşısındayken, Kerem onun derinlerde yatan özgüvensizliğini görebiliyordu.

Atlas hiçbir şey söylemeden bıkkın ve sıkılmış bakışlarını adamın üstünde tutuyordu. Bir an önce İsmail'in konuşmasını bitirip kendisi asıl konuya geçmek istiyormuş gibiydi. Ama İsmail'in öyle bir derdi yoktu anlaşılan. Yüzündeki ifadeyi hiç değiştirmeden devam etti:

"İtiraf etmeliyim, Atlas. Beni şaşırtıyorsun." Kaşlarını kaldırdı ve gülümsedi. Onu takdir ediyormuş gibi baksa da Kerem bunun sahte bir ifade olduğunu görebiliyordu. "Karşına aldığın düşmana rağmen hâlâ yaşıyor olman takdir edilesi..."

Atlas çenesini kaldırdı. Ne yüz ifadesi ne de sesi değişti: "Zekice savaşmayı biliyorsan hayatta kalırsın."

"Öyle mi? Ama gördüğüm kadarıyla pek de sağlam değilsin." Sahte gülümsemesi suratında donarken bakışları Atlas'ın yaralı omzuna kaymıştı. "Haberleri gördüm, ölümden dönmüşsün," diye tatsızca konuşurken bunun tam tersinin olmasını istiyormuş gibiydi. Atlas'ın ölmediğine üzülmüştü resmen.

"Bu da mı bir planın parçasıydı?" Gizli bir küçümseme belirdi gözlerinde. "Yoksa artık o kadar da zeki değil misin?"

Kerem'in kaşları şaşkınlıkla havalanırken gözleri Atlas'a kaydı. Bir an için Atlas'ın bu küçümsemeye sinirlenip bir şey yapacağından ya da en azından bununla ilgili güzel bir laf söyleyeceğini düşünmüştü fakat Atlas hiçbir şey yapmadı. Derin bir nefes aldı sadece.

"Buraya seninle zekamın ya da planlarımın kritiğini yapmaya gelmedim."

Kerem onun neden ve nasıl bu kadar sakin kaldığını anlayamıyordu. Atlas'ın en sevmediği şeylerden birinin zekâsının küçümsenmesi olduğunu biliyordu. Ancak İsmail'in dediklerini kale alıyormuş gibi değildi.

"Hemen konuya girelim diyorsun yani?" İsmail Atlas'tan bir tepki görmeyince bu küçümseme oyununu bir kenara bırakmıştı. "Tabii," dedi sandalyesinde geriye yaslanırken. Kollarını iki yana açtı. "Niye geldin o zaman?"

"Bir anlaşma yapmak için."

"Anlaşma?" İsmail'in sesindeki şüphe bakışlarına da yansımıştı. Rahatlığını bozarak öne eğildi ve dirseklerini masaya yasladı. Az önceki küçümseyici bakışları geri dönmüştü. "En son bir anlaşma yapmak istediğinde sana bir silah doğrulttuğumu hatırlıyorum."

Kerem duyduğu şeyle Atlas'a döndü hemen. Geçen sefer neler yaşandığıyla ilgili bu, aldığı ilk ipucuydu. Demek ki İsmail Atlas'a silah doğrultmuş ve onu tehdit etmişti. Ancak Atlas hiç de bunları yaşayıp da korkan biri gibi görünmüyordu. Gerçi Kerem Atlas'ın korksa da bunu belli etmeyeceğini biliyordu. Hem İsmail de Atlas'ın korkacağı bir tipe benzemiyordu.

Genç adam bir adım öne çıkıp o kendine has kaba ve kalın ses tonuyla, "Ben de seni tehdit edip bu kapıdan sapasağlam çıkıp gittiğimi hatırlıyorum," diye tehlikeli bir imada bulundu. Bu lafların İsmail'in üzerindeki etkisini fark etmemek mümkün değildi. Yüzü allak bullak olmuş, hafiften kızarmaya başlamıştı. "Geçmişi ortaya dökmek sadece senin zararına olur. Bu yüzden sakın beni küçükseme. Şimdi, boş konuşmaları bir kenara bırakıp iş konuşmaya geçelim mi? Harcayacak vaktim pek yok da."

Kerem o an çoğu şeyi daha iyi anladı. Atlas'ın bu adamı kale almamasının, İsmail'in sürekli Atlas'a iğneleyici laflar sarf etmesinin nedeni tam olarak buydu. İsmail'in tüm özgüvenini yerle bir etmekten asla çekinmiyordu ve bunu bir çaba sarf etmeden yapıyordu. Ve belli ki geçen sefer de yapmıştı. Kendi adamlarının yanında küçük düşen İsmail'e nerdeyse üzülecekti.

Kerem arkalarında, yanlarında ve İsmail'in tarafında duran korumalara göz attı. Adamlar yerlerinde rahatsızca kıpırdanıp birbirlerine kaçamak bakışlar atmışlardı. Muhtemelen patronlarının, yarı yaşındaki bir adam tarafından tehdit edilmesi onları da etkilemişti. İtibarını büyük bir oranda sarsmıştı ve İsmail de bunu fark etmiş gibiydi.

O da adamlarına hızlı ve sert bir bakış attı. Kerem bunun ne anlama geldiğini ve ne maksatla yapıldığını anında anladı. Bunun gibi birkaç olaya sokaklarda fazla takılırken şahitlik etmişti. İster küçük bir çete olsun ister bir mafya veya örgüt. Böyle topluluklarda saygı kaybedilmemesi gereken bir şeydi. Baştaki kişinin otoritesine ve itibarına karşı oluşan herhangi bir şüphe o adamın sonunu getirirdi. Gösterilen ufak bir zayıflık bile kabul edilemezdi.

İsmail'in burada yaptığı da itibarını korumaktı. Korumaları tarafından otoritesinin sorgulanmasını istemiyordu. Yanlış bir düşünceye kapılmamaları için onları resmen uyarmıştı. Ama aslında yapacağı pek bir şey yoktu. Hepsi artık zayıflığını görmüştü. Her ne kadar patron da olsa bu saygıyı geri kazanması için biraz çabalaması gerekecekti.

"Kelimelerini dikkatlice seçmeni öneriyorum." İsmail ayağa kalkıp masanın etrafından yavaşça dolandı. Atlas'a doğru birkaç adım attı. "Üstünlüğün bizde olduğunu unutma. Bu kez geçen seferki gibi anlayışlı ve cömert olmayacağım. O tetiği çekmekten beni alıkoyamazsın..."

Kerem, İsmail'in ceketini yana iterken ortaya çıkardığı, kemerine sıkıştırılmış silahı fark etti. Hakkını vermeliydi, tehdidini görsel olarak güzel desteklemişti.

Kerem de yavaş yavaş gerildiğini hissediyordu. En son silahlarla pek de iyi bir deneyim yaşamamıştı. Odada, görebildiği kadarıyla İsmail'in silahı da dâhil toplam yedi silah vardı. Hepsi de onlara doğrultulmaya hazırdı.

Kerem anlık olarak Atlas'ın, kelimeleri dikkatli seçmekle ilgili tavsiyeye uyması gerektiğini düşündü. Üstünlük gerçekten de onlardaydı. Başka bir vakit olsa altı kişi Kerem'i germez, hatta dövüşmek onu heyecanlandırırdı da. Ancak bu odada gelişebilecek herhangi bir arbedede dezavantajlı taraf onların tarafıydı. Bir kavga çıkarsa bunun sonucunu kestirecek kadar çok kavga görüp dâhil olmuştu.

Durum kritiği yapacak olursa Atlas'ın tek kolla ve tamamen iyileşmemişken pek yardımı dokunmayacağı belliydi. Kerem de yedi kişiyle başka koşullarda belki baş etmeye çalışırdı, ancak denkleme giren silahlar işleri bozuyordu. Ona doğrultulmuş altı silahın altısından da kaçamazdı. Üstelik ateşli silah yaralanmasının az çok nasıl bir acıya sebep olduğunu bildikten sonra kendini bir kurşunun önüne atmak için can atmıyordu.

"Üstünlük, odadaki zeki kişidedir." Atlas şöyle bir göz attı etrafa. Tek tek korumalarda gezdirdi bakışlarını. En son yine İsmail'e döndü. Onu da baştan ayağa süzdü. "Ve gördüğüm kadarıyla bu siz değilsiniz."

Kerem bu laftan sonra istemsizce dikeldi. İsmail tam da o an tetiği çekip Atlas'ı alnının ortasından vursaydı Kerem buna şaşırmazdı. Ancak onu şaşırtan başka bir şey oldu. İsmail'in az önce öfkeyle çarpılmış suratında şimdi küçümseyici bir ifade oluşmuştu.

"Yanılıyorsun," dedi alayla. Eli silahına gitti ve kemerinden çıkardı. Kerem'in kalp atışları hızlanırken İsmail silahı kaldırıp havada gelişine salladı ve kafasıyla onu işaret etti. "Üstünlük silah tutan kişidedir. Yani bende."

Kerem gözlerini sağında duran Atlas'a çevirdi. Onun tepkisinden korktuğu için bunu istemsizce yapmıştı aslında. Atlas'ın hep temkinli olduğunu bilse de üstün olma arzusunu da fark etmişti. İsmail'e söylediğinde belli ettiği gibi odadaki zeki kişi olmak onun için önemliydi ve bu herifin onu alt etmesine izin vermeyeceği barizdi. Bunun için adama üstünlük taslayabileceği her fırsatı değerlendirip ona laf sokmaktan kaçınmayacaktı.

"Sen buna inanabilirsin." Atlas'ın cevabı kısa ve yine İsmail'i gıcık edecek kadar küstahçaydı. "Yine de bu gerçekleri değiştirmez."

İsmail tek kaşını kaldırırken, "Yardımıma mı ihtiyacın vardı?" diye sordu, Atlas'tan daha kibirli bir şekilde. Kerem tam da şimdi İsmail'i haklı gördü. Yardımını istemeye yanına geldiği biriyle böylesine alayla ve kibirle konuşmak mantıksızdı.

İkisinin de bakışları birbirlerine karşı nefret ve öfke doluyken Kerem ikilinin yaptığı bu güç gösterisinin başka bir boyuta ulaşmak üzere olduğunu görebiliyordu ve Kerem bundan hiç hoşlanmamıştı. Arada harcanan kişinin kendisi olacağına emindi çünkü.

"Atlas!" Kerem bir adım öne çıkıp onunla aynı hizaya geldi. Atlas kafasını çevirip kaşlarını çattı. Niye araya girdiğini sorgular gibi bakmış, bir an Kerem'in de kendinden şüphe etmesini sağlamıştı. Ama konuşma kararından dönmedi. "Vakit daralıyor. Konuya girmemiz gerekiyor."

Atlas ağzını açıp cevap verecekken İsmail ondan önce davrandı:

"Bence adamını dinlemelisin, Atlas." Kerem yüzünü buruşturup İsmail'e baktı. Adamını mı? "Hiç de mantıksız konuşmuyor. Ayağıma kadar geldiysen gerçekten yardımıma ihtiyacın olmalı. Acelen de var galiba?"

İsmail'in yüzünde memnuniyet ifadesi oluşmuştu. Atlas'ın buraya kadar gelmesinden ve yardımına muhtaç olmasından zevk alıyordu kesinlikle. Atlas'ın yerinde hafifçe kıpırdandığını sezdi. Kerem onun kendisine sert ve kısa bir bakış attığını gördüğünde az önce küçük bir hata yaptığını anladı. Sessiz kalma kuralını çiğnemesi yetmezmiş gibi İsmail'e muhtaçmış gibi görünmüşlerdi. Ona, onun için gerekli olmayan bir bilgi de vermişti. Bu belki de biraz zayıf görünmelerine neden olmuştu.

"Aynen öyle," dedi Atlas, çenesini kaldırırken. Kerem'in az önce yaptığı hatayı görmezden gelmeye çalışıyordu belli ki. "O yüzden iyi dinle. İkinci kez anlatmayacağım."

...Başka bir zaman olsa İsmail'in ifadesi Kerem'i güldürebilirdi. Az önce güçlüymüş gibi duran adam şimdi aklı karışmış gibi boş gözlerle onlara bakıyordu. Ancak Kerem bile duyduklarından etkilenmişti. O da planın çoğu kısmını -belki de hiçbir şeyi- bilmiyordu ve şimdi öğrendiklerinin gerçek olup olmadığını da anlayamıyordu. Anlatan kişi Atlas olunca karşısındaki kişiye ne kadarını söylediğinden ya da ne kadarının çarptırılmış bilgi olduğundan emin olmak neredeyse imkânsız oluyordu.

"Eee?" diye Atlas sordu bitirince. Ses tonu hiç değişmemişti. Havadan sudan bahsediyormuş gibi sakindi. "Yardım edecek misin?"

İsmail birkaç saniye durup sonra gülmeye başlaması -ki bunu gören adamları da gergin bir şekilde de olsa bu gülüşe eşlik etmişlerdi- Kerem'in sinirlenmesine, hatta belki biraz rencide olmuş gibi hissetmesine sebebiyet vermişti. Resmen onlarla dalga geçiyorlardı şu an.

Kerem Atlas'ın da onun gibi hissedip hissetmediğini görmek için ona baktı ancak tahmin ettiği manzarayla karşılaşmamıştı. Atlas'ın yüzünde farklı bir ifade gördü. Önce her zamanki suratsız ve soğuk hâli olduğunu sanmıştı ama yanılıyordu. Atlas'ın dudaklarında neredeyse hiç belli olmayan, ince bir tebessüm oluşmuştu. Gözlerinde de kurnaz bir parıltı vardı. Kerem bu bakışı tanıyordu. Atlas'ın gözlerindeki tehlike saçan o ifadeyi daha önce de görmüştü ve bunun geri dönüşü olmayacağını çok iyi biliyordu.

O bakışı ilk gördüğünde Bekir ortadan kaybolmuş ve hakkında hiçbir bilgi edinememişlerdi. Şimdi öğrendiğine göre aynı gün İsmail'i de tehdit etmişti. Ve görünen o ki geçen sefer bunda başarılı olmuştu.

İkinci kez gördüğünde Hayal'in evindelerdi. O adamı konuşturmuş, sonra bir hayli hırpalamıştı. Daha sonra Kerem evden gidince de asıl olaylar olmuştu. Hayal'e kendini vurdurmuş, Celal'le de ölümüne kavga ederek en sonunda ikisinin de hastaneyi boylamasına ve Celal'in de ölümüne neden olmuştu. Belki onu öldürecek hamleyi yapan son kişi değildi ama Orhan Özbey müdahale etmeseydi Celal yine de ölecekti. Ve katili de Atlas olacaktı. Kerem onun bu konuda hiç pişman olduğunu görmemişti. Hatta hissetmemişti bile.

Kerem Celal'in ne kadar pislik, insanlıktan uzak bir herif olduğunu görmesi -özellikle Hayal'e küfür ettikten sonra Kerem onu bir güzel benzetmek istemişti- onun için üzülmeye izin vermiyordu. Hatta Kerem onun öldüğünü duyunca içindeki rahatlama hissini görmezden de gelememişti. Fakat yine de katil olduğunu bilmek, bambaşka bir duyguydu. Bununla baş etmek zorunda kaldığı her saniye kabus gibiydi. Kerem'in öldürdüğünü sandığı adam da muhtemelen berbat biriydi. Ancak öyle sanırken suçluluk duygusundan asla kurtulamayacakmış gibi gelmişti. Hapishanede ispiyonladığı için ölen adama karşı hissettiği pişmanlık bile bunun yanında devede kulak kalırdı.

Şimdi de Atlas'ın bu kadar rahat oluşu Kerem'in düşünmesine neden olmuştu. Onu belki yıllardır tanımıyordu ama haftalardır aynı ortamda zaman geçirmişlerdi ve Kerem de insanları okumakta berbat sayılmazdı. Normal insanların yaşamayacağı şeyleri yaşamaları da birbirlerini daha hızlı tanımalarına neden olduğu da bir gerçekti.

Kerem, Atlas'ın içindeki vicdanı ve iyiliği görmüştü birkaç sefer. Atlas da en az onlar kadar hissediyordu ve duyguları vardı. Özellikle ekibe olan sevgisinden şüphe etmiyordu. Her koşulda gerçekten de onları korumaya çalışıyordu. Ama aralarındaki en büyük fark Atlas'ın her şeyin üzerinde kontrol sahibi olduğu gibi kendi duyguları üzerinde de kontrol sahibi olmasıydı. Herkes gibi hissettiklerini gösterip diğerleriyle paylaşmıyordu. Gizli saklı yaşıyordu. Lakin bu, Atlas'ın hissiz biri olduğunu göstermiyordu.

Katil olma gibi bir durum söz konusu olsaydı Atlas da en az Kerem kadar suçlu hissetmez miydi? Kendini kaybedebilirdi, hatalar yapabilirdi. Duygularını kontrol edemez, Kerem gibi çöküş yaşamaz mıydı? Kerem şimdiye kadar Atlas'ın böyle bir anına sadece bir kez şahit olmuştu. O da Bekir'in yanına gidip geldikten sonra...

Kerem ortamdan ve ortada dönen konudan bağımsız olarak farkına vardığı şeyle nefesini tuttu. Şaşkınlık tüm vücudunu ele geçirirken şimdiye kadar bunu nasıl anlamadığını sorguladı. Tam bir aptaldı. İpuçlarını görse de onlara aldırış etmemişti. Görmezden gelmişti. Ama şimdi? Her şey o kadar ortadaydı ki inkâr edilemezdi.

Atlas Bekir'i öldürmüştü!

Bunu ispatlayabilir miydi? Hayır.

Atlas itiraf eder miydi? Belki.

Kerem bundan emin miydi? Kesinlikle.

Kerem istemsizce gözlerini Atlas'a çevirdi. Rahat, soğukkanlı ve ciddi bir ifadeyle durmuştu. İsmail'le eğleniyormuş gibiydi. Hayır, gibi değil, gerçekten de eğleniyordu.

Başka biriydi sanki. Kerem onu eskisi gibi göremiyordu artık. Bekir'i öldürdükten sonra vicdanını nasıl susturmayı başarmıştı? Şimdi nasıl bu kadar rahat olabiliyordu? Kerem o zamanlar ölecek gibi hissediyordu. Helen olmasaydı kendini belki de daha fazla kaybedecekti.

Helen, diye düşündü. O biliyor muydu? Ağabeyinin günlerce neden öyle davrandığından haberi var mıydı? Kerem hangisinin daha kötü olduğuna karar veremiyordu. Helen'in bilmesinin ve kabullenmiş olmasının mı yoksa Atlas'ın yaşadıklarını bilmeyip onun tarafından kandırılıyor olmasının mı?

"Bu ne işime yarayacak?" Kerem kulağına dolan sesle başını kaldırdı. Bölünmüş düşüncelerini bir araya getirmeye çalıştı. Konuşan kişi İsmail'di. Yaslandığı masadan uzaklaşıp alayla konuştu. "Neden böyle bir tehlikeye girelim ki?"

Atlas iç çekip, "Sonucunda Hamdi'yi ortadan kaldırıyorum," dedi, birini ortadan kaldırmak her zaman yaptığı günlük bir işmiş gibi. "Onun ortadan kalkması da Orhan'ın işlerini aksatır." Yüzünde ufak bir sırıtış oluştu. "Senin ondan hoşlanmadığını sanıyordum."

"Hoşlanmıyorum ama boşu boşuna kendimi ve adamlarımı onun hedefi hâline getirecek kadar da deli değilim."

"Boşuna değil..."

"Orhan'ın işlerini aksatmak benim için yeterli bir ödül değil." İsmail'in yardım teklifini geri çevireceğine şüphesi yoktu ama Kerem, Atlas'ın onu daha erken ikna edeceğini düşünmüştü.

"Daha fazlasını da alabilirsin." Atlas'ın gözleri yine aynı tehlikeli ve çılgın ışıltıyla parladı. İsmail ise bunu göremiyordu.

"Ne? Bana para mı teklif edeceksin?" İsmail bir kez daha güldü. "Boşuna kendini yorma, çocuk. Yeterince param var."

"Peki..." Atlas kaşlarını kaldırıp son heceyi uzattı. Kerem'e de İsmail'in paraya ihtiyacı varmış gibi gelmiyordu. Tehlikeli bir iş için yeterli değildi. "Ne dikkatini çekerdi?"

"Para değil." İsmail'in onu tiye alan lafları Kerem'i gıcık etse de Atlas'ta karşılığı yoktu pek.

"Onu anladık," dedi bıkkınlıkla. "Başka ne istiyorsun?"

"İstediklerimi yapacak mısın?" İsmail hâlâ oralı değildi. Ama Kerem Atlas'ın ne yapmak istediğini anlamış gibiydi. İsmail'le oynuyordu.

Atlas'ın yüzünde, Kerem'in teorisini kanıtlayan şeytani bir sırıtış oluştu. "Sadece kendine biçtiğin değeri öğrenmek istiyorum."

İsmail'in dudaklarındaki kendini beğenmiş gülümseme soldu. "Senin ödeyebileceğin bir miktar değil."

Atlas bir adım öne çıkıp, "Eminim vardır bir şeyler," diyerek başını yana eğdi ve gözlerini kıstı. Kerem artık emindi, Atlas başka bir şeyin peşindeydi ve şu an sadece İsmail'le eğleniyordu.

"Etrafına bir bak." Atlas'a yaklaşıp sertçe kollarını iki yana açarak odayı gösterdi. "Bunca servete sahip birine daha değerli ne vaat edebilirsin ki?"

"Emin ol bunlardan daha değerli şeyler var." Atlas etrafa göz atsa da etkilenmiş gibi görünmüyordu.

"Ne gibi?" İsmail hiç istifini bozmadı. Atlas'ı alt edebileceğini, ondan istediği şeyi yapmayacağını düşünüyordu.

"Mesela hayatımız..." dedi acele etmeden. Başını yana eğerken gözlerini doğrudan İsmail'e dikti. Sesindeki tehlikeli tını Kerem'in ürpermesine neden oldu. İma ettiği şeyi doğru mu anlamıştı? "Sevdiklerimiz? Başlarına bir şey gelsin istemeyiz."

İsmail kaşlarını çatıp öne çıktı. Elindeki silahı da artık daha sıkı tutuyordu. "Bu ne demek oluyor şimdi?"

"Sevdiklerini korumak istemez misin?" Atlas iç çekip sağlam elini ceketinin cebine soktu. "Bana yardım edersen sevdiklerini korursun."

İsmail alayla gülüp nefesini burnundan verdi. "Ne Orhan ne de Hamdi bana ya da sevdiklerime dokunabilir."

Kerem Atlas'ın kastettiği şeyin bu olduğunu sanmıyordu. İsmail için tehlikeli kişi Orhan ya da Hamdi değildi. Kerem'in bu düşüncesini destekler nitelikte Atlas'ın sırıtışı büyürken, "Ben onlardan bahsetmiyordum," diyerek kafasını iki yana salladı.

İsmail'in yüzündeki gülümseme dondu. Atlas'ın kastettiği şeyi anladığında Kerem onun öfkeyle titrediğini gördü. "Yine beni tehdit mi ediyorsun?"

İsmail silahı kaldırıp Atlas'a doğru sallayıp öne çıktığında Kerem tüm vücudunun gerildiğini hissetti. O da Atlas'a doğru bir adım attı ve herhangi bir ani harekette müdahale etmeye hazırlandı.

"Bunların hepsi boş laf!" İsmail'in sesi titredi ve silahı bir kez daha kaldırdı. "Kimseye bir şey yapamazsın."

Atlas şöyle bir göz ucu silaha bakıp sırıtırken dudaklarını araladı. Kerem'e bazıları tanıdık gelen ve aynı zamanda da hiç duymadığı birkaç adres saydı. Ve her adreste İsmail'in gözleri dehşetle biraz daha açılıyordu. Ailesindeki herkesin evlerinin nerede olduğunu, normalde nerelerde takıldığını, kimlerle daha fazla görüştüğünü; hepsini teker teker sayarken Kerem bile şaşırmadan edememişti.

Atlas'ın bunları öğrenmesi onu şaşırtmamıştı aslında. Atlas'ın, karşısındaki herkese aynı muameleyi yaptığını biliyordu. Özellikle düşmanı hakkında her şeyi bilmek istediğine ve her detayını araştırdığına kendisi şahit olmuş, hatta bunu bizzat yaşamıştı. Ancak Atlas'ın bu kadar insana zarar verebilme ihtimali onu hayrete düşürmüştü. İsmail, onun dediğini yapmazsa gerçekten zarar verir miydi? Hatta öldürür müydü? Bunların blöf olma ihtimali ne kadardı?

Atlas adresleri saymayı bitirince, "Kusura bakma," dedi sahte bir gülümsemeyle. "Kendimi ve ekibimi güvenceye alıyorum sadece. Alınma ama güven veren bir tip değilsin."

İsmail tüm nefretiyle, "Seni mahvedeceğim," diye bağırdı ve silahı Atlas'ın göğsüne sert bir şekilde bastırdı. Atlas'ın buz gibi bakışları değişmese de Kerem onun, o anda acı çektiğini fark etti. Silahı bastırdığı yer yarasına hiç de uzak değildi. Aldığı darbenin canını yakmaması imkânsızdı.

Kerem öne çıkacakken -aslında ne yapacağını bilmiyordu- diğer korumaların da silahlarını çekip onlara yaklaştığını gördü.

"Sadece deneyebilirsin." Her ne kadar canı yansa da Atlas soğukkanlılığını ve alaycılığını koruyabilmişti. Ama sesindeki nefret dolu titremeyi Kerem iliklerine kadar hissetmişti. "Ve denediğin anda yok olursun."

Kerem sesli bir şekilde küfredip silahı İsmail'den alarak Atlas'a kendisi sıkmak istiyordu artık. Göğsüne bir silah doğrultulmuşken bu kadar küstah olup adamı kışkırtmasının ne anlamı vardı ki? Hem kendisini hem de Kerem'i tehlikeye atıyordu.

Kerem elinde olmadan ona "n'apıyorsun?" derecesinde bakış attı. Atlas ise onun tarafına hiçbir şekilde bakmıyordu bile. Bundan sonra etraflarının korumalarla sarılı olduğunu da hesaba katıp konuşacağını ummaktan başka çaresi yoktu. Ancak buna da inancı kalmamıştı.

"Bu yüzden ikimiz de mantıklı ve temkinli olalım." Atlas silaha bakıp tekrar gözlerini İsmail'e çevirdi. "Bence işbirliği yapabiliriz."

"Amca!" Köşede, sabahtan beri Kerem'in koruma sandığı ama görünen üzere İsmail'in akrabası çıkan adam sessizliği bozmaya karar vermişti en sonunda. "Bu herife—"

"Kes sesini!" diye İsmail bağırıp yeğeninin konuşmasına izin vermezken silahı Atlas'tan uzaklaştırmıştı. Kerem anlık olarak gözlerini kapatıp dışarıya doğru rahat bir nefes verdi. Resmen mafya ailesine çatmışlardı. Tam da o an Ozan'ı haklı buldu. Atlas ona planda nasıl bir görevi olacağını az çok anlattığında yine her zamanki gibi delirmişti.

"Bir mafyayla çalışmadığım kalmıştı." Ozan sitem ederken Atlas'a öfkeyle baktı.

Atlas da yüzünü buruşturup, "Mafya demesen mi..." diye göz devirdi. "O kadar ciddiye alınacak insanlar değiller."

Ozan ise onu kale almadı ve devam etti: "Her defasında, herhalde daha fazla kanunsuz iş yapamam diye düşündükçe nasıl oluyor da kendimi daha fazlasını yaparken buluyorum?"

"Atlas etkisi," diye İdil sırıttı.

Atlas da kıza bakıp hafifçe gülümsedikten sonra Ozan'a döndü tekrar. "Şimdiye buna alışman gerekirdi."

Kerem artık Ozan'ın bu düşüncesine katılmaya başlamıştı. Ozan gibi katı kurallara sadık değildi belki ancak yaptıkları vicdanını sık sık rahatsız etmiyor değildi. Bundan önceki yaşamında o da çok dürüst biriydi ve şu an yaptıkları zaman zaman ona kendisini kötü biriymiş gibi hissettiriyordu. Ne de olsa bir zamanlar avukattı ve adaletin olduğuna inanıyordu. Ama şimdi, o dürüst ve adaletli kişiden geriye bir şey kalmamıştı. Hatta avukat olmak için hayatından vazgeçen Kerem şimdiki hâlini görse yüzüne tükürecek şeyler yapmıştı. Şimdi de bir mafyaya bulaşmışlardı. Ve Atlas'ın ciddiye almadığı çetenin bu olduğuna da inanamıyordu.

"Bana niye güveniyorsun?" İsmail'in sesi Kerem'in kendine gelmesini sağlarken, sorduğu soru ona garip gelmişti. Ailesindeki herkesi öldürmekle tehdit etmiş adama bunu niye soruyordu?

Atlas'ın kaşlarının arası hafif kırıştı. "Sana değil, kendime güveniyorum."

"Planını mahvetmeceğimden eminsin ama." İsmail tüm vücuduyla ona döndü. Sesinde şüphe ve merak vardı. "Gidip Hamdi'ye her şeyi anlatmayacağım ne malum?"

Kerem işte o zaman İsmail'in amacıyla ilgili bir kanaate gelebilmişti. Atlas'ın onunla ilgili düşüncelerini öğrenmek, sözlerinde ne kadar ciddi olduğunu anlamak istiyordu. Hatta Atlas'ın onun için ne tür bir tehlike olduğuna karar vermeye çalışıyor olacağını bile düşündü Kerem.

"İkisinin de senden haber tutmasına izin veririm." İsmail tehditkâr bir biçimde onlara yaklaştı. "Sana karşı işbirliği yaparlarsa hiçbir şansın kalmaz."

"Birincisi... planımı tamamen sana söyleyecek kadar ahmak değilim," diye Atlas aynı sakin ve dinç sesiyle konuşmaya başladı. Ancak Kerem o sakinliğin ardındaki deliliği görebiliyordu. Bu da İsmail'in ciddiye alması gereken bir delilikti. "Bir şey yaparsan kendi bacağına sıkarsın. Geçen sefer de böyle olmuştu. Bunu sen de biliyorsun. Yoksa bunu bana sormaz, direkt yapardın... İkincisi, aileni sevdiğini düşünüyorum. Karını, kızını... Hatta metresini."

Kerem bir Atlas'a bir İsmail'e baktı. Atlas'ın rahatlığının yanında İsmail her an patlamaya hazır bir bomba gibi duruyordu. Yüzüyle boynu kıpkırmızıydı ve titriyordu. Göğsü çok ağır bir şekilde kalkıp inerken elindeki silahı eklem yerleri beyazlayana kadar sıktı. Bu laflardan sonra delirip ikisini de kurşuna dizse yeriydi.

Yeğeninin de ondan pek bir farkı yoktu. O da öfkeli ve sarsılmış görünüyordu. Amcasına ara ara küçümseyici, kin dolu bakışlar atıyor, adeta ondan utanıyormuş gibi gözlerini kaçırıp kafasını iki yana sallıyordu. Bunun anlamı İsmail'in herkesin ortasında zayıflığını sergilemesiydi. Atlas'ın karşısında hiçbir şansı olamayacağını anlayınca geri adım atıp işbirliği yapmaktan başka çaresi kalmamıştı. Bu da hem yeğeninin hem de adamlarının gözünde inanılmaz bir itibar kaybıydı.

"Herkes dışarı çıksın!" diye İsmail sesini yükseltirken Kerem yankılanan ses yüzünden hafifçe irkildi. Yüksek ve ani seslere vücudunun verdiği bu istemsiz tepkiden asla kurtulamayacak gibiydi.

Korumalar ve İsmail'in yeğeni kapıya doğru hareketlenirken İsmail Kerem'e baktı. Sesini biraz daha yükseltti:

"Sen de!"

Kerem itiraz etmeye fırsat bulamadan, "O hiçbir yere gitmiyor!" diye Atlas keskin bir sesle konuştu. "Benimle burada kalacak!"

"Bu mesele ikimizin aras—"

"Hayır, dedim!" Atlas bir kez daha ısrar etti.

"Niye?" İsmail'in yüzünde küçümseyici sırıtış belirdi. "Benimle yalnız kalmaktan korkuyor musun? Yoksa artık kendine güvenmiyor musun?"

"Şu an yaralı bir adama karşı elinde silah tutan ve durumları eşit kılan yanımdaki tek kişiyi göndermeye çalışan sen mi bunu diyorsun?" Atlas çenesiyle silahı gösterirken dudağının sağ köşesi kıvrıldı. "Bence korkan da kendine güvenmeyen de sensin."

"Bir şey yapmak istesem sence adamın beni durdurabilir mi?"

"Birincisi, o benim ne korumam ne de adamım," dedi kafasıyla Kerem'i gösterirken. Yine aynı monoton sesiyle devam etti: "Kendisi ekibimin bir parçası ve sandığının aksine onu buraya beni koruması için getirmedim. Burada olanları görsün diye gelmesini rica ettim."

Kerem Atlas'ın ilk söylediklerine şaşırsa da son lafı gözlerini devirmek istemesine neden olmuştu. O kesinlikle bir rica değildi. Herhangi bir seçim şansının olmadığını bilerek gelmeyi kabul etmişti. Hem de Atlas'ı yaralı hâliyle tek başına gitmesini istemezdi. Tabii bu kararını etkileyen sebeplerden biri de Helen'in Atlas tek başına ve yaralı bir şekilde gittiği için fazla endişelenmesini istememesiydi. Belki de kız artık ikisi için de endişeleniyordu.

"İkincisi, bu küçümsediğin adamın seni etkisizleştirmesi sadece birkaç saniye sürer." Atlas onu az önce övmüş müydü? Yoksa bu da bir oyun muydu? "Kendisi dövüşte pek yeteneklidir ve eli de epey ağırdır."

Kerem başka bir durumda son lafına gülebilirdi. Çünkü elinin ağır olduğu gerçeğini Atlas çok yakından deneyimlemişti ancak gülemedi. Hatta dediklerine neredeyse karşı çıkacaktı ama kendini tutabilmişti. Atlas bu lafları sarf ederken her ne kadar kendinden eminse Kerem de bir o kadar emin değildi. Çünkü İsmail'in elinde tutmaktan zevk aldığı silah her an patlayabilecekken Kerem hiç de kendini o kadar cesur hissetmiyordu.

"Ama neyse ki amacımız birbirimize saldırmak değil." Atlas Kerem'in şimdiye kadar gördüğü en yapmacık gülümsemesini sergiledi.

"Kendine çok fazla güveniyorsun." İsmail elindeki silaha baktı ve sonra onu masaya bıraktı. Hatta fırlatmıştı. Kerem refleks olarak dikelirken silahın patlayacağından korkmuştu. Ancak öyle bir şey olmadı. Yine de Kerem hemen, ters bir durumda onu oradan almanın hesaplamasını yaptı.

"Bir gün, Atlas..." dedi İsmail, sakin bir sesle. İki elini de pantolonunun cebine soktu. "Bir gün kendi sonunu getireceksin."

Atlas'ın dudakları yukarı doğru kıvrılırken, "O zaman dua et de seninkinden önce olsun," diye dalga geçti. "Orada olmanı isterim."

"Kesinlikle orada olacağım."

Bu, gerçek bir sözdü. Atlas her ne kadar dalga geçip tiye alsa da İsmail oldukça ciddiydi. Atlas'tan nefret ediyordu ve onun mahvolacağı günü sabırsızlıkla bekliyordu. Belki de kuyusunu kazacak kişilerden biri olacaktı. Ama tabii Atlas buna izin verip ilk İsmail'in sonunu getirmezse.

"Ee?" Atlas bir adım yaklaştı ve öne çıktı. "Herkesi odadan çıkardın. Benim kendi sonumu getireceğimi ve bunu da dört gözle beklediğini söyledin. Her şey aynı ilerliyor gibi. O zaman şimdi de bana istediğimi vereceğin kısma geçiyoruz."

İsmail de öne çıktı ve Atlas'la aralarındaki mesafeyi azalttı. "Tehditlerine boyun eğeceğime eminsin yani?"

"Aileni sevdiğine eminim." Atlas'ın cevabı hiç gecikmemişti. Hatta oldukça hızlı cevaplamıştı. "Onlara zarar gelmesini istemeyeceğinden eminim. Neyin senin için iyi neyin kötü olduğunu seçebilecek kadar aklı başında olduğuna eminim."

Kerem tam da o an her şeyi net görmeye başladı. Her bir parça şimdi yerine oturuyordu... Atlas İsmail'in yardımını almaya gelmemişti. Başından beri planı bu değildi. En azından kibarca sorarak yapmayacaktı bunu.

Atlas onun yapmak istemeyeceğini çok iyi biliyordu ve İsmail'in düşündüğünün aksine asla ona bir seçim şansı sunmamıştı. Onu tehdit etmeye gelmişti. Atlas'ın ilk baştaki küstah tavırlarının sebebi de bu olmalıydı. Bu yüzden İsmail'le sert ve alaycı bir üslupla konuşmakta bir sorun görmemişti. İsmail sadece Atlas'ın oynadığı bir kukla, kullanacağı bir piyondu....

Kerem ona hiç tanımadığı birini görmüş gibi baktı: O kendinden emin duruşuna, yüzündeki sinsi sırıtışa. Atlas doğru söylemişti. Başından beri bu odadaki üstünlük ondaydı. Ne İsmail gibi silahlıydı ne onun kadar zengindi ne de onu koruyacak bu kadar adama sahipti. Hatta kolunu kullanmasını engelleyecek bir yarası ve o an yanında sadece, kendisini gerçekten koruyabileceğine bile emin olmadığı Kerem vardı. Fakat o, bu muazzam kaosun sahibi gibi gururlu bir şekilde ortada duruyordu.

Kerem'in gördüğü başka bir gerçek daha vardı. Atlas'ın bu hâlini gördükten sonra aslında onun kendisine bile ihtiyacı olmadığını fark etmişti. Kerem olmadan da buraya gelebilir, İsmail'den rahatlıkla istediğini alabilirdi. Peki Kerem'den buraya gelmesini niye istemişti?

Silahsızdı belki; ama bu odadaki herkesten daha güvendeydi. Her şey tıpkı bir satranç oyununa benziyordu. Kerem Atlas'ın her zaman zeki, manipülatör ve tehlikeli olduğunu biliyordu. Çoğu zaman da bunun sonuçlarına şahit olmuştu, ama şu an bu odada görüp duyduğu şeyler onda Atlas hakkında yeni fikirlerin oluşmasına neden oluyordu. Ve bunların çoğunluğu da kesinlikle iyi şeyler değildi.

"Sana yardım edeceğim." İsmail bu sözcükleri kendinden ve söylediklerinden nefret ediyormuşçasına sarf etmişti. Gözleri yerdeydi ve sinirle parlıyordu. Sertçe yutkundu ve Atlas'ın gözlerinin içine baktı. "Ama eğer aileme dokunacak olursan—"

"Verdiğim sözleri tuttuğumu şimdiye öğrenmen gerekirdi," diye lafını böldü. Kaşlarını çatmış, haksız suçlama karşısında sinirlenmiş gibiydi. Kerem onun daha önce İsmail'e ne söz verip de tuttuğunu bilmek isterdi; fakat muhtemelen öğrenemeyecekti.

"Anlaştık o zaman." Sağlam elini öne uzattı. İsmail'in karşılık vermek istemediği tüm beden diliyle anlaşılıyordu. Ama yine de elini sıkmıştı...

Tokalaşmaya devam ederken Atlas İsmail'in elini hafifçe kendine çekip, "Beni veya ekibimden herhangi birini satmaya kalkarsan bunun senin için korkunç sonuçlanacağına dair seni temin ederim," dedi.

Kerem onun parmaklarını iyice sıktığını fark etti. Son kez uyarıyordu onu. İsmail'in herhangi bir satma girişiminde Atlas'ın onu gerçekten mahvedeceğine dair Kerem'in hiçbir şüphesi kalmamıştı.

"Eğer gerekirse güç kullanmaktan çekinmeyeceğimi de bilmeni isterim." Atlas'ın dudağının sağ köşesi yukarı doğru kıvrıldı. "Ben yine paçayı sıyırırım ama sonunda her şeyini kaybeden sen olursun."

***

Kerem Atlas ile birlikte sokağa çıktığında yağmur çiseliyordu. Hava da içeri girdikleri zamandan daha soğuktu. Ama Kerem'i bu mutlu etmişti. Soğuğu severdi, kendine gelmesini sağlıyordu. Yağmur da hep gerginliği alıp götürmesi için iyi bir etken olmuştur.

Dar sokakta, otelin biraz uzağında park ettikleri arabaya doğru ilerlerken Atlas çok sessizdi. Günlük bir yürüyüşe çıkmış gibi de sakin görünüyordu. Kerem az önce olanların onu etkilemediğini düşünmeye başlıyordu artık. Birilerini ailesini öldürmekle tehdit edip -Kerem nedense Atlas'ın bunu gerçekten yapabileceğini düşünmeye başlamıştı- sonra rahat rahat devam edebiliyordu. İsmail'le aralarında geçen konuşma onu hiç mi rahatsız etmemişti?

Otelden de bir hayli uzaklaşmışlardı. Bu yüzden konuşmak için yeterli zaman da kazanmıştı. Hem etrafta kimsenin olmaması da Atlas'a sorması gereken, aklına takılan soruları sorması için fırsat tanımıştı. Bugün gördüklerinden sonra Atlas'ın nasıl biri olduğunu çözmek zorundaymış gibi hissediyordu.

"Beni neden buraya getirdin?" Kerem arabaya biraz kalmıştı ki kendini daha fazla tutamadı. Atlas'ın sağ eli kapıda donup kalmıştı. Arabadan uzaklaşıp arkasını döndüğünde Kerem onun kaşlarını çattığını gördü.

"İsmail'e benim orada olanları görmemi istediğin için getirdiğini söyledin." Kerem bir adım atıp arabaya yaklaştı. Atlas'ın temkinli tavırlarına karşın o oldukça sabırsızdı. "Niye? Neyi görmemi istiyordun?"

"Her şeyi," diye çok basit bir cevap verdi. "Her şeyi görmeni istedim. Gerçekleri, yalanları, nasıl bir işin içinde olduğumuzu, kimlerle uğraştığımızı, her seferinde ölümün kıyısından nasıl döndüğümüzü..."

"Hayır. Sorduğum şey o değil," diye Kerem başını iki yana salladı. Atlas istediği cevabı vermemişti. "Benim görmemi istediğin şey ne? Buraya beni getirdin... Bir amacın olmalı."

"Her zaman birden fazla amacım vardır."

Kerem artık sabrının taştığını hissediyordu. Atlas her nasılsa bir şekilde konuyu döndürüp sorulardan kaçıyordu. Kerem istediği cevapları alamadıkça da öfkeleniyordu.

"Şimdiki amaçların neydi o zaman?"

"Ne duyarsan tatmin olursun?" Atlas kaşlarını çatıp bu konuşmadan bıktığını belli edecek kadar sert bir ses tonuyla sordu.

"Gerçekleri!" diye Kerem hiç cevabı geciktirmedi. "Mesela neden benimle buraya geldin? Başka birisiyle de gelebilirdin."

"Yanılıyorsun." Atlas derin bir nefes alarak bir anlığına gözlerini kapattı. Sonra daha sakin bir sesle devam etti: "Senin dışında kimse mantıklı bir seçenek değildi."

Kerem ekipteki diğer kişileri düşündü. Ozan polis kimliği ifşa olur diye böyle durumlarda herkesten ve her şeyden uzak duruyordu. Ozan istese bile Atlas buna izin vermeyeceğini çok net bir şekilde belli etmişti.

Rüzgar ve Hayal de aynı mantığa dayanarak buraya gelemezlerdi. Hayal sözde Atlas'ın sevgilisiydi ve burası için de fazla masumdu. Kerem onun az önceki ortamda ne yapacağını düşünemiyordu bile. Rüzgar da Orhan'a çalışıyorken İsmail'in yanına gitmesi, gerçeklerin ortaya çıkma ihtimalini arıtırdı sadece. Ancak İdil, Helen ve Batu'nun niçin geride kaldığını anlayamamıştı. Bu grup arasından Atlas neden Kerem'i seçmişti? Tamam, belki Kerem, Helen ile İdil'in böyle bir görevden uzak durmasını tercih ediyordu ama onların da bir seçenek olduğunu biliyordu.

Kızlar dışında geriye Batu kalıyordu. Kerem onun ne kadar mantıklı bir seçenek olabileceğini kendince tartmaya çalıştı. İsmail'in karşısında nasıl bir tavır sergilerdi ki? Normalde kendi hâlinde takılan, neredeyse ekipteki herkesle iyi anlaşan, çoğu zaman da şapşallıklarıyla tanınarak herkes tarafından sevilen bir tipti. Belki çoğu zaman sakardı, aklı bir karış havadaydı veya kendini doğru düzgün ifade edemiyordu. Lakin Kerem onun görevlerdeyken işini nasıl ciddiye aldığını da biliyordu. Sırf sosyallik ve iletişim konusunda eksikleri var diye Kerem onun zekâsını veya diğer becerilerini görmezden gelemezdi. Üstelik onu dövüşürken de görmüştü. Kesinlikle hafife alınmaması gereken bir rakipti.

"Hem unutma." Atlas açık mavi gözlerini sanki zihninden geçenleri okuyacakmış gibi Kerem'e dikmişti. "İkimizi de koruyabilecek birisi olmalıydı bu. Ortalık karışabilirdi. Her zaman her şey planlandığı gibi gitmez."

"Peki ya Batu?" diye sordu. Batu'yu da seçebilirdi sonuçta. Ona hâlâ kızgın olsa da kaç yıllık arkadaşıydı. Bir hata yüzünden silip atamazdı. Hatta Atlas gibi biri onu böyle bir ortama getirmenin bir ceza olacağını düşünebilirdi de. "Hatta Helen, İdil?"

Kızları da eklemeden geçememişti.

"Helen'i buraya getirip de İsmail'in önünde zaafımı sergileyemezdim." Atlas'ın tatsız tatsız konuşması normalde Kerem'in umursadığı bir şey değildi ancak şimdi sesinde başka bir şey vardı. Helen'den bahsetmek istemiyor gibiydi. Kaşlarını ani çatışı ve yüzünde beliren o hoşnutsuz ifade Kerem'de öyle bir izlenim bırakmıştı. "Hem Helen'in kendini frenlemekte bazen başarısız olduğu herkes tarafından biliniyor."

Kerem kaşlarını kaldırırken, "Buna inkâr edemem," diye Atlas'ın dediklerini kabullendi. Helen'in karakterini artık biliyordu: O hırçın tavırlarını, meydan okuyan bakışlarını ve her an ateşlenmeye hazır bir silah gibi tetikte oluşunu. "Neyi ne zaman yapacağını pek kestiremiyorsun. İsmail'in önünde fevri bir hareket sergilemesi olasıydı."

Atlas'ın çenesini sıktığını gördü. Buz gibi bakışları Kerem'in üzerindeyken zoraki bir şekilde konuştu:

"Öyle."

Kerem iki kardeş arasında daha önce gördüğü farkı bir kez daha gördü. Atlas'ın insanların ruhunu işleyen delici mavi gözleri her ne kadar soğuk ve sert bakıyorsa, Helen'in kahverengi gözleri de yaklaşanı yakacakmış gibi alev saçıyordu.

Atlas ona baktığında Kerem, aklından geçen her şeyi görüp bildiğini düşünüyordu. Helen Kerem'e baktığındaysa düşündüğü her şeyi ona itiraf etmek istiyordu.

Kerem dağılan düşüncelerinden kurtulmak için hafifçe öksürürken Atlas'ın sabırsız sesi tekrar duyulmuştu:

"İdil bana herkesten daha fazla yardım etti. Bugün de yapacağı bir sürü görevi vardı. O yüzden gelmesini tercih etmedim." Lafını bitirdikten sonra Atlas'ın yüzünde bir sırıtış belirdi. "Dürüst olmam gerekirse söz konusu İsmail'den korunmak olduğunda İdil'e daha fazla güveniyordum. Aslında iyi bir seçenekti."

Kerem alayla burnundan bir nefes verdi. Atlas uzun zamandır Kerem'i aşağılamak istiyormuş da şimdi fırsat bulmuş gibiydi. Az önce içeride bunun aksini söylüyordu ama. Kerem'in odadakilerin hepsini alt edebileceğine dair emin konuşmuştu. Ya orada yalan söylemişti ya da şimdi söylüyordu. Kerem'se nedensizce ikisini de inandırıcı bulmuştu. Belki ikisi de yalandı, ya da ikisi de doğruydu. Atlas'ın bu kadar hızlı ve rahatça yalan söylemesi Kerem'in hoşuna gitmiyordu. Başka hangi konularda yalan söylemişti?

"Ya Batu?" diye sordu bir kez daha. "Onu dövüşürken gördüm. Fena değil."

"Fena değil mi?" Atlas kaşlarını kaldırdı. "Batu oldukça iyi. Ama onu bu ortama sokmanın iyi bir fikir olduğunu sanmıyorum."

"Neden? Son olanlar yüzünden mi?"

Batu'nun cebinden uyuşturucu buldukları andan beri, Kerem ekip içinde esen soğuk rüzgârların gayet farkındaydı. O büyük kavgadan sonra zaten bunu görmemek ya da böyle olacağını tahmin etmemek aptallık olurdu. Batu her ne kadar onlara kendini ispat etmeye çalışsa da ne Atlas ne de Ozan ona yanaşmıştı. İkisi de büyük bir hayal kırıklığına uğradıklarını sonuna kadar belli etmişlerdi.

O kavgadan sonra Kerem de kendisini bir süre suçlu hissetmişti. Orada olanlardan kendisini sorumlu tutmuştu. Sonuçta Batu'yu yanında götürdüğü o lanet gecede güya ona göz kulak olacaktı fakat eline yüzüne bulaştırmıştı. Batu'yu uyuşturucu olan bir ortama sokmak zaten iyi bir fikir değildi.

Kerem onu başta uyarmaya çalışmıştı ve Batu onu görmezden gelmişti. Hatta ona kızmıştı da. Sonrasındaysa Kerem de ona dikkat etmemiş, herhangi bir uyuşturucu bulduğunu görmemişti. Hayır, aslında görmüştü. Kerem Batu'nun bir şeyle oyalandığını fark etmişti ama yeterince umursamamıştı. Belki o zaman umursasaydı ne o kavga yaşanacaktı ne de Batu tekrar uyuşturucu kullanmak hakkında düşünecekti.

"O seni ilgilendirmez." Atlas'ın sesi ve bakışları yine sertleşmişti. Batu ile ilgili herhangi bir konuda hep aynı ifadeyi takınıyordu. Konudan kaçmakla kalmıyor, agresifleşiyordu da.

Atlas arkasını dönüp tekrar arabaya doğru yönelirken Kerem onu durdurmak için öne çıktı. "Bekle! Daha sorularım bitmedi!"

Atlas kafasını kaldırıp Kerem'e doğru dönerken bıkkın bir şekilde iç çekti. Sağlam elini kaldırıp etrafı gösterirken, "Gerçekten yağmurun altında mı konuşmak istiyorsun," diye sordu.

Kerem yağmurun gayet farkındaydı ama konuşmalarını bölecek kadar şiddetli değildi. Hatta rahatsız bile etmiyordu. Bu, her ne kadar aynı arabaya da binseler Atlas için kaçış yolu gibiydi. Bu yüzden Kerem uzaklaşmasına izin vermek istemiyordu.

"Az önce içeride söylediklerin," diye Kerem vakit kaybetmeden lafa girdi, "blöf müydü? O adamın ailesine gerçekten zarar verir misin?"

Atlas kaşlarını hafifçe çattı. "Bu seni rahatsız mı etti?"

"Bugün orada yaşanan çoğu şey beni rahatsız etti." Kerem bunu itiraf etmekten çekinmedi. Gerçekten de İsmail ile tüm konuşulanlar onu rahatsız etmişti. Aklında da bir sürü soru işareti bırakmıştı. Onları yanıtlayacak tek kişi de Atlas'tı. "Ama bu benim istediğim cevap değil."

"İstediğin cevabı almak için mi soru soruyorsun yoksa gerçekleri öğrenmek için mi?"

Kerem öfkeyle nefesini dışarı verdi. Atlas'ın saçma sapan felsefi yaklaşımlarını umursamıyordu. Bir cevap istiyordu! Bir yanıta ihtiyacı vardı. Atlas'ınsa tek yaptığı kaçamak cevaplar vermekti.

"Lafları dolandırarak mı konuşalım istiyorsun? Bana uyar!" Kerem sabırsızca arabaya yaklaştı ve bakışlarını doğrudan Atlas'a dikti. "Zira ben daha iyisini yaparım, Atlas... Şaşıracaksın ama, ağzım aslında iyi laf yapar."

Atlas'ın dudağının kenarı kıvrılırken, "Sakin olun, avukat bey," diye alayla konuştu. "Gerçekten bunu bilmediğimi düşünüyor musun?"

"Bilmediğini değil, bilakis unuttuğunu düşünüyorum." Kerem çenesini kaldırırken meydan okuyan bakışlarıyla Atlas'ı süzdü. Kerem'in söyledikleri onu rahatsız etmiyor gibiydi. Genç adam hâlâ rahat ve umursamaz duruyordu. Ve Kerem, bunu bozmak istiyordu. "Bazı şeyleri unuttuğun gibi."

Atlas'ın yüz ifadesi değişmişti. Hâlâ fazla ciddi değildi, ama yüzündeki tebessüm solmuştu. "Neyi unutmuşum?"

"Unutulunca hatırlanmıyor, değil mi?" Kerem dediğine sadık kalarak Atlas'ın oynadığı oyunu oynadı.

"İpucu vermek ister misin?" Sesi hem kontrollüydü hem de merak vardı. "Yoksa kendim mi tahmin edeyim?"

"Senin için zor olmaz diye düşünüyorum." Kerem gözlerini Atlas'tan çekmeyip sürekli yüzüne değen yağmur damlalarının dikkatini dağıtmasına izin vermedi. "Sen zaten ne soracağımı çoktan biliyorsun."

"İçeride blöf yapıp yapmadığımı merak ediyordun." Atlas sakince sağ elinin tersiyle sol yanağını sildi. Sonra da ortada duran ceketinin fermuarını sonuna kadar çekti. Kerem, ceketin altındaki beyaz tişörtün ön kısmının ıslanmaya başladığını da o an fark etti. Yağmur onu rahatsız ediyor gibiydi.

Kerem soruya karşılık başını onaylarcasına sallarken Atlas sırıttı. Sırıtışında kibir ve kayıtsızlık vardı. Sanki soru, onun için yeterince iyi değildi. Sağlam omzunu kaldırıp indirdi.

"Blöf değildi," dedi duygusuzca. "Söylediklerimin hepsi gerçekti. İsmail de bunu biliyordu."

"Ailesine gerçekten zarar verir miydin?"

Atlas birkaç saniye bekledikten sonra, "Evet," diye yanıtladı. "Size zarar verirse... aklından bile geçirirse ben de geri durmam."

Belki de Kerem bu soruları Atlas'a yönlendirmek için geç kalmıştı. Daha ilk tanıştıklarında Atlas Faruk'u öldürme planı yapmıştı. O zaman Kerem onun nasıl bir insan olduğunu şimdiki kadar sorgulamamıştı. Aslında ne Faruk'u ne de Atlas'ı sorgulamıştı. Hatta kendisini bile. Kendi ahlaki değerlerini ne kadar esnettiğinin farkına bile varmamıştı.

Atlas'ı yargılıyordu, peki ya kendisi? Ahlaki değerlerinin çizgisi buraya kadar mıydı? O veya ekipten biri şahsen yapmadıkça birinin öldürülmesinde sorun görmüyordu muydu? Bekir'i Faruk'un ayağına getirmekle de büyük bir sorunu olmamıştı.

Peki Faruk kötü biri olduğu için ölümü hak ediyor muydu? Ya da Atlas'ın cinayet planları yapması onu başından beri kötü kılmıyor muydu? Neden şimdi İsmail'in ailesini tehdit etmesi Kerem'i bu kadar rahatsız etmişti ki? Aksine bu, Atlas'tan bekleyeceği bir davranış olmalıydı. İçeride de Atlas açıklamıştı aslında. Ekibini korumak için aldığı bir önlemdi sadece. Yaptıkları bunca şeyden sonra bu gayet normal olmalıydı.

"Hayır... hayır," diye Atlas yavaşça mırıldanıp kafasını iki yana salladı. "Asıl merak ettiğin şey bu değildi. Kafanı kurcalayan başka bir şey var, Kerem. Bunu görebiliyorum."

Kerem kaşlarını çatarak Atlas'a baktı. Neyden bahsediyordu? Ya da daha doğrusu, hangisinden bahsettiğini sormalıydı. Zira aklını kurcalayan çok fazla şey vardı.

"Sor!" Atlas Kerem'le arasındaki mesafeyi bir kez daha azalttı. Bakışları Kerem'in iki gözünün arasında mekik dokuyordu. Sesi ne kadar otoriterse bakışları da öyleydi. "O merak ettiğin soruyu sor!"

Kerem onun neyi kastettiğini anladığında duraksadı. Ya da anladığını düşünüyordu. Kerem'in fark ettiğini biliyor muydu? Yoksa başka bir şeyi mi kastediyordu? Kerem Atlas'ın ondan istediği soruyu sormadıkça aralarındaki sessizlik uçurum gibi büyüdü.

Atlas en sonunda, "Pekâlâ," dedi ve bir adım geri atarak arkasını döndü. Arabaya yönelirken devam etti: "Bunun için vaktimiz yok."

Sanki Kerem'e bir şans tanımıştı ama o bunu kullanmayarak cevap alma fırsatını tepmişti. Kerem bunu istemiyordu. Düşündüğü şeyin onaylanmasına ya da inkâr edilmesine ihtiyacı vardı. Her ne kadar emin olsa da itiraf edilmediği için aklında hep soru işareti kalacaktı.

Atlas şoförün yanındaki yolcu koltuğunun kapısını açtığında aklını kurcalayan o soru nihayet Kerem'in dudaklarından dökülüvermişti:

"Bekir'i öldürdün, değil mi?"

Atlas hareketsiz kaldı. Eli hâlâ kapının kolundaydı ve normalden daha fazla sıktığını Kerem görebiliyordu. Kerem'e doğru dönmeden kafasını kaldırdı. Sertçe yutkunmuş, yavaş yavaş bakışlarını Kerem'e çevirmişti.

"Niye bilmek istiyorsun?"

Kerem onun sesinden nasıl hissettiğini anlayamamıştı. Aynı bakışları gibiydi; düz, mesafeli ve soğuk. Kerem'in çıkarımı doğru muydu yoksa yanlış mı? Az önce Atlas onu cesaretlendirmiyor muydu sorması için? Şimdi neden konuşmak istemiyormuş gibiydi?

"Sadece sınırlarını bilmek istiyorum." Kerem elindeki arabanın anahtarını sıktı. "Ne kadar ileri gidebileceğini..."

"Senin için ne önemi var ki?" Atlas elini kapının üst kısmına koyarken hafifçe dönmüştü. Kerem öfkelendiğini hissetti.

"Senin planların yüzünden o unutup da hatırlamadığımız vicdanımızdan daha ne kadar ödün vereceğimizi bilmek istiyorum," dedi hırsla. "Sen ne kadar ödün verdin?"

Atlas önüne dönerken, "Yeteri kadar çok..." diye mırıldandı. Atlas'ın ruhsuz ve karamsar sesi Kerem'e varsayımlarının gerçek olduğuna dair ipucu vermişti. Atlas onun sandığından daha yorgundu. Belki de pişman. Atlas'ın tamamen çöktüğü vakitlerdeki hâline benzetti, onun bu görüntüsünü.

"Yaptın..." Kerem derin bir nefes alırken bakışlarını aşağı indirdi. Kendisinden bile beklemediği kadar sakin çıkmıştı sesi. Tekrar Atlas'a baktığında hâlâ bakışlarının arabada olduğunu gördü. Bir yanıt vermiyordu. Konuşmaktan kaçıyordu.

Kerem içten içe hâlâ onun inkâr etmesini istiyordu aslında. Nedenini bilmiyordu ancak Atlas'ın o kadar ileri gitmemesini umuyordu. Belki ekip için, belki Atlas'ın kendisi için ya da belki de Helen için. Yine aynı soru aklında belirmişti. Helen biliyor muydu? Ona söylemiş miydi?

"Bir şey söylemeyecek misin?"

Atlas kafasını kaldırıp Kerem'e baktı. Kapının üst kısmını iyice kavramıştı. Yağmurun hafiften şiddetlenmeye başlaması da saçının ön kısmını ıslatmıştı. Kerem onun titremeye başladığını da hissetmişti. Göğsü de ağır ağır inip kalkıyordu.

"Sözler tehlikeli olabilir," dedi ve derin bir nefes aldı. Atlas'ın anlık olarak yüzünü buruşturduğu da Kerem'in gözünden kaçmamıştı. "Söylemeden önce düşünmek gerekir."

Kısacası, itiraf etmeyecekti ve Atlas'ın bunu gizli tutmayı tercih ettiğini de anlamıştı. Bir kere bu bilgi çok tehlikeliydi. Az önceki konuşmadan sonra Atlas'ın ne yaptığını anlamış olabilirdi ama ortada ne bir itiraf ne de bir kanıt vardı. Kerem bunu kullanmaya kalksa da sonuçsuz kalacaktı. Çünkü asla ispatlayamazdı. Atlas o gücü Kerem'e vermemişti.

Sonuçta ona, bunu söyleyecek kadar da güvenmiyordu. Gerçi Atlas kimseye güvenmiyordu. Kerem ona bir keresinde sormuştu ve bu cevabı almıştı. Belki de gerçekten de Kerem az önceki fırsatı tepmişti. O sormasını istediğinde sorsaydı yanıt alması daha muhtemeldi.

"Gitmemiz lazım." Atlas elini yaralı omzuna götürüp askıyı düzeltti. Bunu yaparken titrek bir nefes kaçmıştı dudaklarından. Belli ki soğuk ve son iki dakikada bir hayli şiddetle yağmaya başlayan yağmur yarasını kötü etkilemişti. Kerem bir an suçlu hissetti kendini. "Planlamamız gereken şeyler var..."

...Kerem şoför koltuğuna geçmişti. Atlas da yanındaki koltuğa oturmuş, ısınmaya çalışıyordu. Sağ elini saçına götürerek karıştırdı ve ıslanmış tutamlarındaki damlaları etrafa saçtı. Saçları hafif dalgalı olduğu için yağmurda biraz bile kalması saçlarını düzleştirip epeyce ıslanmasına sebep olmuştu. Kerem'in kıvırcık saçlarıysa hiç oralı değildi.

O da ıslanmıştı ama Atlas'ınki gibi sırılsıklam bir görüntüsü yoktu. Ve soğuk, asla düşmanı olmamıştı. Atlas ise belli etmemeye çalışsa da titriyordu. Hatta arabaya oturduğundan beri iki kez hapşırmıştı bile. Bünyesinin bu kadar zayıf olduğunu Kerem bilmiyordu. Ya da ameliyattan sonra böyle zayıf düşmüştü.

"Sen iyi misin?" diye sordu Kerem, klimanın sıcaklığını artırırken. Sıcak Kerem'i rahatsız etse de Atlas için katlanabilirdi bir süre. Onun hasta olup diğerlerini de hasta etmesini istemiyordu. Özellikle kendini korumak istiyordu. Geç hastalanırdı ama zor atlatırdı. Ve annesinin laflarına göre hastayken oldukça mızmız ve çekilmez birine dönüşüyordu.

"Daha iyi olduğum zamanlar olmuştu." Atlas burnunu çekip yandaki camdan dışarı bakarken tekrardan gelen hapşırma isteğiyle hareketlendi. Eğilip sağlam kolunu ağzına siper etti. Dikelirken acıyla inlemişti. "Hapşırmasaydım iyiydi..."

Atlas yine elini yarasının üzerine koydu. Bastırmasa da yarasının üzerinde elini gezdirdi. Kaşlarının arası kırışmıştı. Gözleri sabit bir yere bakarken dudaklarını sıkıca birbirine bastırıyordu.

Kerem onu anlayabiliyordu. Atlas'taki gibi bir yaraya sahip olmasa da onun da kurşunla bir geçmişi vardı. O acıyı az çok tahmin edebiliyordu. Tabii eski yarasının üzerine denk gelmesi bu acıyı bin kat daha beter hâle getirmiş olsa da Kerem, yine sıyırıp geçtiği için şanslıydı.

Atlas'a isabet eden kurşunsa omzunu delip geçmişti. Bunu da Hayal'in yapması oldukça trajikomik bir hikâye ortaya çıkarmıştı. İlk duyduğunda Hayal'in yaşadığı travmayı düşünüp deliye dönse de sonrasında çok eğlenmişti. O gece Atlas'ın iki ekip arkadaşından da dayak yemek zorunda kalması kesinlikle Kerem'in moralini yükselten bir hikâyeydi.

"Eve gidince Hayal hemen bir şeyler yapıp iyileştirir seni." Kerem dalgın dalgın konuşurken karşıdaki arabaya selektör yapıp soldan önüne geçti. "Benimle de az ilgilenmedi... Kız bizim yüzümüzden tekrar staj yapıyor resmen."

Atlas cevap vermemişti. Kerem göz ucu ona baktığında Atlas'ın haddinden fazla düz bir ifadeyle karşıya baktığını gördü. Dirseğini cama yaslayıp işaret ve orta parmağını dudaklarına bastırmışı. Sanki dünyadaki en ilginç şeymiş gibi karşı camdaki su damlalarının çizdiği yolu izliyordu. Kerem başka bir şey demeyip yola odaklandı sadece.

Trafik zaten her zaman yeterince kötü değilmiş gibi değişen hava şartları durumu iyice beter etmişti. Yavaş akan trafik ve iki karış daha ileri gidecek diye arabalarını durmadan başka birinin önüne sokan herifler yüzünden trafiğin iyiden iyiye yavaşlaması Kerem'i çileden çıkarmak üzereydi. Atlas için önce bu durum ona dinlenme fırsatı sunsa da sonrasında bir kabusa çevrilmişti.

Kerem on saniye içerisinde toplam üç kez arabayı hareket ettirip sonra karşıdaki araç yüzünden sertçe fren yapmak zorunda kalınca Atlas, "Ya bu nasıl araba kullanmak?" diye inledi. Midesi mi bulanmıştı yoksa yarası mı acıtmıştı bilmiyordu ama Kerem hiçbir şekilde onu umursamadı.

"Bu trafikte ne yapmamı bekliyorsun?" Camdan arabaları gösterirken öfkeyle nefesini dışarı verdi. "Öndeki geri zekâlıyı levyeyle kovalamama çok az kaldı, haberin olsun."

"Sakin ol..." diye Atlas mırıldanıp yandan dışarı baktı. "Çok çabuk öfkeleniyorsun."

Kerem elinde olmadan güldü. Ama bu normal bir gülümseme değildi. Atlas'ın lafına sinirlendiği içindi.

"Bana diyene bak." Kerem'in gülüşü anında ciddi bir yüz ifadesine evrilmişti. Atlas'a da yan bir bakış attı. "Senin delirmelerini de biliyoruz."

Atlas hâlsizliğine rağmen sırıttı ve neredeyse belli olmayacak şekilde başını salladı. "Kesinlikle bilmiyorsunuz."

Kerem kaşlarını çattı. Atlas'ın sinirlendiği anlara şahit olmuştu ve böyle anların karşı taraf için oldukça zor geçtiğini gözlemlemişti. Atlas'ın kızdığında göz korkutucu olduğunu kabul etmeliydi; fakat Kerem'e göre korkutucu olan şey Atlas'ın kendisi değildi. Ya da ona saldırır diye de korkmuyordu, ki zaten Atlas da pek fiziksel saldırıyı tercih eden biri değildi.

Kerem'i geren şey Atlas'ın laflarıydı. Ya da karşı tarafı cezalandırabileceği durumlar oluşturmaktan çekinmemesi. Bu, fiziksel şiddetten daha can yakıcı ve travmatik olabiliyordu çünkü.

Kerem buna bugün de şahit olmuştu. Her ne kadar sakin gibi gözükse de aslında Kerem onun içindeki öfkeyi görebilmişti. İsmail'i laflarıyla yerle bir etmişti; ama şimdi öfkesini kimsenin görmediğini mi kastediyordu? Atlas sakinliği konusunda herkesi kandırabilirdi belki ancak Kerem o öfkeyi iyi tanıyordu. Fakat dediği gibiyse ve gördüğü her şeye rağmen Atlas'ın asıl öfkesini daha bilmiyorlarsa Kerem öyle bir şey yaşandığında o öfkenin ekipten herhangi birine yönelmesini asla istemezdi.

"Neden vazgeçmiyorsun?" Kerem soru aklına geldiği gibi sormuştu. Hiç üzerine düşünmemişti bile. Atlas'ın bunca yıldır insanüstü bir sabırla planladığı şeyler onu bu hâle getirmişti. Doğru düzgün bir hayatı bile olmamıştı ama hâlâ tek umursadığı planlardı.

Kerem onun bildiği şeyleri söylemesine izin vermeden, "Biliyorum, biliyorum," dedi hızlıca. Kerem bilmediği şeyleri öğrenmek istiyordu. "Aileni öldürdüler. İntikam almak istiyorsun. Ama bu kendine de büyük bir ceza değil mi? Hayatını bir köşeye bırakmışsın resmen. Sadece sen değil, keza Helen de."

"Yanılıyorsun." Atlas birkaç saniyenin ardından en sonunda konuşmaya karar vermişti. Sesindeki soğukluksa fark edilmeyecek gibi değildi. "Biz hayatımızı bir köşeye bırakmadık... Onu bizden aldılar."

Atlas başını usulca kaldırıp Kerem'e baktı. Mavi gözleri nefretle parlıyordu. "Ve ben de onlarınkini alacağım."

Kerem bakışlarını Atlas'tan çekip önüne döndüğünde kafasını iki yana salladı. "Tecrübelerime dayanarak söyleyebilirim ki şu sahip olduğun öfke seni bir gün yok edecek..."

"Beni kendinle kıyaslama." Atlas sırtını koltuğa yasladı. Bu yanıt Kerem'in kaşlarına çatmasına neden olsa da araya girmedi. "Senin hissettiğin tek şey öfke. Öfkeyle de bir yere varamazsın. Seni sadece aptallaştırır. Hatalar yaptırır."

"Sen de pek farklı değilsin, Atlas." Kerem hemen savunmaya geçti. Atlas'ın söylediklerinin bir kısmı doğru olsa da Kerem bu hakarete benzer lafları kabul edemezdi. Az önceki kızgın hâline atıfta bulundu: "Sen de öfkelisin. Sen de gücünü öfkenden alıyorsun."

"Ben öfkemi kontrol ediyorum, öfkense seni," dedi, oldukça lakayıt bir tavırla. Ona bakma gereği bile duymamıştı. "Aramızdaki fark bu..."

Kerem niye bilmiyordu ama sinirlenmişti yine.

"Öfkem elimdeki tek şey! Benden alınmayan tek şey..." Birinin -özellikle bu kişi Atlas'sa- gerçekleri yüzüne vurmasından hoşlanmıyordu. Ve şimdi de kızması Atlas'ın ne kadar haklı olduğunu gösteriyordu. "Öfke duymaktan başka çarem yok! Çünkü öfkelenmek ağlamaktan daha iyi; yas tutmaktan, üzülmekten."

"Öfke, senin mantığınla karar vermeni engelleyen şey, Kerem." Atlas sanki Kerem'i biraz daha delirtmek istiyormuş gibi çok temkinliydi. "Neden Orhan'ı bulmakta ya da ona ulaşmakta başarılı olamadın sanıyorsun? Sana iftira atıp hapse tıkabilmelerinin tek nedeni öfken. Avukat oluşun bile seni kurtaramadı oradan."

İşte Kerem, tam da bundan bahsediyordu. Atlas'la girilen her kavgada karşısındaki yara alıyordu. Kavganın boyutu bile önemli olmuyordu bu gibi zamanlarda. Atlas'ın her zaman verecek bir cevabı vardı. Çünkü onları tanıyordu, değil mi? Neye üzülüp neye sevineceklerini biliyordu. Onları yaralayacak bu gibi cümleleri kurabilmesinin tek nedeni de buydu. Doğrular acıtırdı ve onları bilen tek kişi de Atlas'tı.

"Bizim hakkımızda bir şeyler biliyorsun diye bizi tanıdığını mı sanıyorsun?" Kerem'in öfkesi başka bir duyguya evrilmişti. Adlandıramadığı ama onu üzen bir histi. "Bizim yaşadıklarımızı kendince yorumluyorsun sadece."

"Belki inanmayacaksın ama sizin yaşadığınız her kötü şey için üzgünüm." Atlas çok samimi bir sesle konuşsa da Kerem ona güvenememişti. Ne kadar iyi bir yalancı olduğunu düşündüğünde ona güvenmesi için bir neden göremiyordu. "Sizi elimden geldiğince kurtarmaya da çalıştım. Bunu biliyorsun..."

Kerem bunu inkâr etmeyecekti. Diğerlerinden haberi olmasa da kendi dosyasındakilerden haberi vardı. Hayatının daha da beter yapacak durumlara ufak tefek müdahaleler ederek Kerem'in başını derde sokmasının karşısını almıştı. Belki bunun için biraz müteşekkirdi fakat onlara yaptığı diğer şeyleri unutamıyordu.

"Ben sizin hikâyenizdeki ikinci kötü adamım, değil mi?" Atlas'ın sarf ettiği bu yarı alaycı yarı ciddi sözler Kerem'in anlık olarak ona bakmasına neden oldu. Dudaklarının kenarı hafifçe oynamıştı.

"Senin hakkında ne düşünmem gerektiğini bilmiyorum." Kerem kendinden bile beklemediği bir şekilde Atlas'la ilgili düşüncelerini itiraf etti. Gerçekten de ne düşüneceğini bilemiyordu. Tamamen karmakarışık ve zıt fikirlere sahipti. "Ne düşündüğünü ya da ne yapacağını anlamak çok zor. Sürekli rol mü yapıyorsun yoksa samimi olduğun anlar var mı? Bizim için yaptıkların gerçek mi yoksa umursamıyorsun da çıkarların için mi yapıyorsun?"

Atlas'ın dudaklarında bu sefer gerçek bir gülümseme belirirken, "Hepsi? Hiçbiri?" dedi. Kerem'e bu gülümseme garip gelse de sorgulamadı. "Ben de bilmiyorum..."

"Bu seni rahatsız etmiyor sanırım." Kerem istemsizce iğneleyici bir tavırla konuşmuştu. "Diğer etik dışı şeyleri yapmaktan rahatsızlık duymadığın gibi."

"Zihnimde dönüp dolaşan fikirlerden haberin yok." Atlas'ın bakışları değişmişti. Bu sefer Kerem onun damarına basmayı becermişti belki de. "Kendimle nasıl bir savaş verdiğim hakkında da hiçbir fikrin yok. Kimsenin yok."

"Bize bir şeyler anlatmayan sensin." Kerem önüne çıkan bir araba yüzünden ani fren yapmak zorunda kalsa da konudan sapmadı. Herife sonra sövecekti. Atlas'a bakıp devam etti: "Sürekli bir şey saklıyorsun ve seni anlamamızı mı istiyorsun?"

"Kimsenin beni anlamasını beklemiyorum." Atlas göz devirip yandaki camdan dışarı baktı.

"Ama istiyorsun..." Kerem onu sinir edecek bir konu bulduğu için peşini bırakmayı hiç düşünmüyordu. Bir yandan da trafiğin seyrek olduğu bir yola çıkmanın getirisi olan bir keyif de vardı. "Aynı şey değil."

Atlas derin bir nefes aldı. "Size bi' şey anlatmamam sizin iyiliğiniz için."

"Her şeyi anlatırsan daha kolay olmaz mı? Gerçek bir ekip oluruz..." Kerem Atlas'ın ne demeye çalıştığını anlamamıştı. Susmak nasıl onların iyiliği için olabilirdi?

"Her gerçeğin kendi ortaya çıkma zamanı vardır, Kerem. Buna müdahale edersem... emin ol, asla bir ekip olamayız." Atlas yine o gizemli hâline geri dönmüştü. "Yoksa ta en başından herkesin sırlarını ortaya dökerdim. Ama bunu yapsaydım ne bana güvenirdiniz ne de sizi ekibe dâhil etmek kolay olurdu." Atlas'ın bakışları derinleşirken kaşları da çatılmıştı. "Sırlar, sizlere aitti ve sadece siz bunu diğerleriyle paylaşıp paylaşmamaya karar verebilirdiniz."

Kerem duraksadı. Cevap vermek için hazırladığı yanıt bile aklından uçup gitmişti. Atlas'ın laflarından sonra o eve ilk getirildiği günü düşündü. Atlas'ın kendinden emin bir tavırla konuşup onu etkilemesini hâlâ hatırlıyordu. Gitmeye kalkışırken tek bir lafıyla Ozan'ı nasıl geri getirdiğini de. Hayal'e yaptığı imayla onu o evde tutmasını da. Peki ya sonrasında olanlar?

Hepsinin zaaflarını kullandı. Bir cinayete ortak olmaya onları iterken neredeyse hiçbirinin sesi yeterince çıkmamıştı. Sırf Atlas geçmişlerini biliyor diye onları parmağında oynatmıştı ve bunu yapmaya da devam ediyordu. Ama Kerem'in hayret etmesine neden olan şey başkaydı.

Artık olanlara kimse itiraz etmiyordu. Hatta ve hatta buna Atlas'ın kendisi de direkt sebep olmuyordu. Buna engel olan şey, muhtemelen Atlas'ın neden olduğu ekip içi ilişkilerdi artık.

Kerem arabayı yolun sağına çektiği gibi durdurmuştu. Atlas ise frenin etkisiyle hafif öne savrulurken kaşlarını çatmış bir şekilde Kerem'e baktı. "Sen n'apı—"

"Bizi birbirimize alıştırdın!" diye sesini yükseltirken ona döndü. Atlas'ın lafını bitirmesine bile izin vermemişti. Aniden farkına vardığı şeyler içinde alev almaya hazır öfkeyi körüklemişti. "Birbirimizi sevmemizi sağladın! Başından beri her ince detayı planladın, değil mi? Hem de her detayı!"

İşte Kerem'i en çok delirten de buydu. Atlas'ın zaten detaycı biri olduğunu biliyordu. Planlarının mükemmel olmasını kafaya taktığına da görüyordu. Ama bu, çok fazlaydı. Müdahale ettiği şey hayatlarıydı. Algılarıyla oynamıştı..

"Travmalarımızı ve acılarımızı bizi plana dâhil etmek için kullanmakla kalmadın, benzer yaralar almış bizlerin bağ kurmasını da sağladın." Kerem başını iki yana sallayıp daha yeni anladığı gerçeği hazmetmeye çalıştı. Taktığı kemer her ne kadar mani de olsa yerinde hareketlendi ve becerdiği kadar Atlas'a döndü. "Sırf bizi bu işin içinde tutmak için yaptın! Birbirimize karşı oluşacak duygusal bağları kullanmak istedin! Bağlandık ve sırlar bizi ayıracağına bir arada tuttu."

Atlas cevap vermeden önce çok kısa bir süre Kerem'i izledi. O susmaya devam ettikçe Kerem'in sinirleri daha da bozuluyordu. Bir şey söylemesini istiyordu. Hatta inkâr etmesine bile razıydı. Atlas'sa acele etmeden, birkaç saniyenin ardından sakince konuştu:

"Dürüst olmamı ister misin?"

"Olabiliyor musun?" diye Kerem kendini tutamayıp sertçe sordu. Atlas'ın sesinin hâlâ bu kadar dinç olması Kerem'i deli ediyordu.

"Yanılmıyorsun," dediğinde Kerem onun sakin suratına sert bir yumruk geçirmek istedi. "Bunların hepsini planladım, doğru. Kuracağım ekibin birbiriyle anlaşmasını istiyordum. Bu yüzden en mantıklı seçenek olarak sizleri seçtim." Alelade bir şeyden konuşuyormuş gibi sağlam omuzunu kaldırıp indirdi. "Özbey'in zarar verdiği başka aileler yok mu sanıyorsun? Ama siz bu iş için biçilmiş kaftandınız. Uyumluydunuz..."

"Hayır!" Kerem bir kez daha bağırıp lafını böldü. Atlas'ın bunu basitleştirmesine müsaade edemezdi. "Umutsuz ve paramparçaydık. Sen de bunu kullandın!"

"Bunun aksini asla söylemedim." Atlas'ın kaşlarının ortası kırıştı. En sonunda farklı bir tepki vermeyi becermişti. "Bu işte sizin de çıkarlarınız var. Sizleri, düşündüğün gibi tamamen kontrol etmedim. Size bir neden verdim."

"Bizi manipüle ettin," diye üstüne basa basa dişlerinin arasında konuştu.

"Bunu başından beri biliyordun, Kerem." Atlas da artık sesini yükseltmeye başlamıştı. Kerem'in onu suçlayıcı konuşması hoşlanmamıştı belli ki. "İçlerinde her şeyi ilk anlayan ve onaylayan sendin. Unuttun mu? Ne Hayal ne de Ozan katılmak istemişti." Atlas sağ elini kaldırıp işaret parmağını Kerem'e doğrulttu. "Sense o eve geldiğinden beri buna hazırdın. O evde kalmak, gerçekleri duymak için ikna edilmeyi bekliyordun. Ben de bunu yaptım. Seni ikna ettim. İstediğini verdim."

Atlas'ın dudaklarında müstehzi bir gülüş belirdi. Kerem'le dalga geçiyordu sanki.

"Sen bile isteye buradasın, Kerem. Kimse seni zorlamıyor." Atlas'ın gözleri Kerem'in düşündüklerini merak ediyor gibi yüzünde gezindi. "Planlara uyup görevlerini de isteyerek yapıyorsun. Bunun da hep farkındaydın. Şimdi mi rahatsız etti bu seni?"

Atlas gözlerini Kerem'in üstünden çekmeden başını yana eğdi. O şeytani gülümsemesi hâlâ yüzündeydi.

"Adalet istemediğimi mi sanıyorsun?" diye sordu Kerem, öfkesini dizginlemeye çalışırken. "Benden alınan şeyleri geri almak için en ufak bir şansım bile varsa bunu değerlendirmek için o eve geldim. Sorun görevler veya planlar değil. Tehlikeler de. Ben her şeyi göze aldım. Ama beni rahatsız eden şey farkında olmadığım anlarda bile kontrol ediliyor olmam..." Kerem duraksadı ve sonra düzeltti: "Olmamız... Hepimizi istediğin gibi yönlendirmişsin ve bu doğru değil!"

Kerem derin bir nefes aldı. Atlas'ın yaptığı tüm bu şeyleri düşündüğünde kendisini kukla gibi hissediyordu. Her zaman Atlas'ın onları kontrol ettiğini biliyordu ancak birbirleriyle olan ilişkileri bile Atlas'ın eseriyse bundan sonra duygularına nasıl güvenecekti? Ekipteki kişilerle aralarında geçenlerin ne kadarı gerçekti? Ne kadarına Atlas müdahale etmişti?

İdil'le arkadaşlık kurması kendi iradesiyle olmuş muydu mesela? Onunla geçirdiği güzel zamanlara bile Atlas müdahale etmiş olabilirdi. Ya da Ozan ve Batu'nun bir araya gelmesi ve ihtiyaç duydukları kişilerin tam da birbirleri olması tesadüf müydü? Hiç sanmıyordu. Kesin Ozan'ı ekipte tutma planlarından biriydi bu da.

Ya Helen'le nihayet arkadaşlık kurması da bir planın parçasıysa? Ya Helen de bunun içindeyse? İkisi birlikte Kerem'i ekipte tutmak için yapıyor olabilirler miydi? Hayır, Kerem bunu kabul edemezdi.

Kendini her ne kadar komplo teorisyenleri gibi hissetse de düşüncelerine ve şüphelerine engel olamıyordu. Atlas'ı bugün birçok açıdan tanımıştı. Bunun bile Atlas'ın bir planı olduğunu düşündü. İsmail'in yanında kastettiği şey buydu belki de. Kerem'i burada her şeyi görmesi için getirmemiş miydi? Ya Atlas'ı tanımak da bu her şeyin içindeyse? Ama bunu yapmaktaki amacı ne olabilirdi? Atlas'ı tanımak, onun manipülelerini öğrenmek Atlas'ın Kerem'i kontrol etme planlarını bozmaz mıydı?

Kerem son kez, "Bir görevi yönetebilirsin ama insanların birbirlerine olan duygularını yönetemezsin," diye kelimelerin üstüne basa basa konuştu. Diğer arkadaşlarının da hakkını savunması gerekiyormuş gibi hissediyordu. Tüm bu detaylardan haberleri olsaydı ne tepki verirlerdi? Onlar da Kerem gibi sorgularlar mıydı? "Ekiptekilerin ilişkilerini kontrol edemezsin! Bu yanlış!"

Atlas o delici bakışlarını Kerem'in üstünde tutarken cevabı kısa ve netti:

"Planlarımı etkileyen her şeyi kontrol ederim."

***

Kerem yerdeki adamın yüzüne tekmeyi basıp onu bayılttığında ters ters diğer korumayla uğraşan Batu'ya baktı. "İyi ki dikkatlisin!"

Batu, ona yumruk atmak için adamın havaya kaldırdığı kolunu kavradığı gibi dışa büktüğünde, "Benim bir suçum yok," dedi nefes nefese. Korumanın acı dolu inlemesi uzaktaki salondan gelen yüksek sesli müziğe karışmıştı.

"Hadi ya? Kimin suçu o zaman?"

Batu'ysa bunu önemsemeden adamı ensesinden tutarak kendine çekti. Dizini karnına geçirdikten sonra adamı yandaki duvara iterek kafasını çarpmasını sağladı. Herif cansız bir kuklaymış gibi yere düştü.

"Beni uyarmayan sensin önceden." Batu yere düşen adamdan gözünü çekip Kerem'e döndü. "Belki de hata senindir."

"Aynı anda kaç işe yetişeyim ben?" Kerem, yerde inleyerek telsize ulaşmaya çalışan adamın karnına sert bir tekme attı.

"Kavga etmeyi kesin artık!" Atlas'ın sesi kulaklarına dolduğunda Kerem devamını getirmedi ve sadece pis pis Batu'ya bakmakla yetindi. Batu da gözlerini kısarak Kerem'e karşılık vermişti. Tabii bu bakışma savaşı İdil'in gelip Kerem'in omzuna bir tane geçirmesiyle son bulmuştu.

"Hey!"

"Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz?" İdil yerde yatan iki korumaya baktı. Kerem'in omzuna vurması sonucu Batu'nun yüzünde oluşan pis sırıtış İdil'in onun da koluna vurmasıyla son bulmuştu.

Kolunu tutarak, "Ya bana niye vuruyorsun?" diye sordu kısık sesle.

"Ben sizin arkanızı toplamak zorunda mıyım?" İdil kısık sesle bağırarak ellerini beline koydu. Sonra nefesini dışarı verip en yakınındaki adama doğru ilerledi. "Yardım edin de saklayalım şunları."

Batu onlar için odalardan birinin kapısını açtı. İdil ondan bağlamak için ipleri alırken Kerem adamı kollarından tutup içeri doğru sürükledi. Batu da diğer iri yarı olan adamın koltuk altlarından tutup çekiştirerek peşlerinden geldi. İdil ilk adamın ellerini bağlamaya devam ederken Kerem telsizleri ve üstlerinde ellerini çözebilmelerini sağlayacak her şeyi yanına aldı.

"Ben gidiyorum." Batu çantasını yerden alıp omuzuna taktı. İdil başıyla onu onaylarken dikkati hâlâ bağladığı korumanın üstündeydi.

Batu dışarı çıkmak için kapıya doğru ilerlerken Kerem içgüdüsel olarak ona baktı. Ve doğru bir karar verdiğini o zaman anladı. Batu kapıyı açar açmaz bir adamın ve hemen yanında da çok şık bir kadının gülüşerek içeri girmeye hazırlandığını gördüler. Bayılttıkları ve bağladıkları korumalarla birlikte suçüstü yakalanan üçlü oldukları yerde kalakalmışlardı. Aynı şekilde kapıdakiler de. Farklı bir durumda oldukça komik olabilecek bu saçma manzara sadece iki saniye sonra büyük bir kargaşaya sebep oldu.

Adam kemerindeki telsize ulaşmaya çalışırken kadın baygın korumaları görüp çığlık atarak kapıdan çıktı. Büyük bir hızla Batu adamın yakasına yapışıp içeri çekerken İdil okkalı bir küfür savurup kadının peşinden koştu. Kerem de ayaklanmış, Batu'nun içeri ittiği adamın omzundan tutarak döndürüp çenesine yumruk atmıştı.

Devamında sanki Batu'yla anlaşmış gibi senkronize bir şekilde hareket ettiler. Adam Batu'ya vurmaya çalışırken Batu geriye eğilip bileğini tuttu ve adamın kazandığı ivmeyi kullanarak onu Kerem'e doğru çevirdi. Kerem hiç beklemeden korumanın diyaframına tekme savurdu ve geri geri gitmesine neden oldu. Ama küçük bir şeyi gözden kaçırmıştı. Batu korumanın arkasındaydı ve adam geriye sendelerken Batu'ya çarparak duvara toslamasına sebebiyet vermişti.

"F*ck!" Batu elini omzuna götürüp acıyla yüzünü buruşturdu. Fakat hızlı toparlanmıştı. Sırtını duvardan çekip adamın dizine arkadan darbe indirdi ve yere çökmesini sağladı. Kollarını belli bir açıyla adamın kalın boynuna sarıp bayılana kadar bırakmadı. Her ne kadar debelense de Batu'dan kurtulamamıştı.

"Orada neler oluyor yine?" Bu meraklı ses Helen'e aitti. Tüm bu kargaşanın içinde Kerem onun sesine odaklanmayı becerdi fakat cevap veremedi. Gözleri hâlâ adamı bırakmayan Batu'nun üstündeydi.

"Batu, yeter artık." Kerem öne çıktı. "Bayıldı işte."

Koruma tamamen hareketsiz kaldığında Batu geri çekilip adamı öne iterek gürültüyle yere düşmesine izin verdi. Göğsü ve omuzları hızla inip kalkıyordu. Gözlerinde büyük bir öfke vardı ve o bakışlar direkt Kerem'i buldu.

"Sen ned—"

Kapının hemen yanından gelen ufak çaplı bir çığlık Batu'nun lafını bölmüştü. İkisi de anlık olarak oraya baktığında İdil'in az önceki kadını zapt etmeye çalıştığını gördüler. Kadın İdil'den daha kısa ve çelimsizdi ama fazla haraketliydi.

"Kes sesini artık!" İdil sesini yükseltirken eliyle kadının ağzını iyice kapattı. Sabrı taşmış gibiydi. "Yemin ederim seni balkondan aşağı sarkıtır öyle bağırttırırım! Canımı fazla sıkıyorsun."

Sanki İdil onu tehdit etmiş gibi Kerem istemsizce geri çekildi. İdil'in kızgın anlarına şahit olmuştu ama birini böyle tehdit ettiğini daha önce hiç görmemişti. Kadın belki de daha önce İdil'e bir şey yapmıştı.

"Ne duruyorsunuz?" İdil'in alev saçan bakışları onları bulduğunda ikisi de irkilip ne yapmaları gerektiğini anlamış gibi harekete geçtiler. Kadının korku dolu gözleri bir Kerem'e bir Batu'ya kayıyor, panikle inliyordu. Ama İdil onu fazla sıkı tutmuştu. Kaçması neredeyse imkânsızdı.

"Biri orada neler olduğunu söyleyecek mi artık?" Atlas sesi arka planda duyulurken kimse ona cevap vermemişti. Kerem o an İdil'in yanındaydı ve onun öfkesi daha korkutucuydu. Atlas bir süre daha bekleyebilirdi.

Kadının ayaklarını bağladıktan sonra Kerem ellerine geçmişti. Ağzını bir bantla kapattıkları için sadece korku dolu inlemeler dışında bir ses çıkaramıyordu. Arada bir de kıpırdayarak Kerem'in işini zorlaştırıyordu.

"Kafayı yiyeceğim artık."

Kerem ipi genç kadının ellerine dolarken Helen'in ince ve tedirgin sesi Kerem'in odağını kaydırdı. Kızın endişelenmesi hoşuna gitmişti. Dudaklarında beliren ince gülümsemeyi başını eğerek saklamaya çalıştı. Odanın karanlık olması da işine geliyordu.

"Tamam, güzelim. Sakin ol biraz." Rüzgar'ın yatıştırıcı sesi duyulduğunda Kerem kaskatı kesildi. "Eminim herkes iyidir."

Kerem, kadının acıyla inlemesini duyduğunda kendine geldi. İdil Kerem'in omzunu dürterken başını ne yapıyorsun dercesine salladı. Kadının eline baktığında bileklerini normalden fazla sıktığını, canını yaktığını fark etti.

"Pardon," diye fısıldadı Kerem. Ama duyulup duyulmadığını önemsemiyordu.

"Biz iyiyiz." İdil'in sert sesi hem gerçekte hem de kulaklıkta duyulmuştu. Kerem başını kaldırıp ona bakma cesaretini gösteremedi. Ama İdil'in gözlerinin onun üstünde olduğunu hissediyordu. "Ortalık biraz karıştı."

"Ama hallettik." Batu odanın diğer köşesinde durmuş saklanarak pencereden dışarı bakıyordu. "Başka bir problemimiz yok."

"Şimdilik," diye alayla mırıldandı Kerem. Az önceki dalgınlığını geride bırakmak istedi. Çok saçma ve aptalca bir şeydi. "Bu sefer de nikah masasının üstüne düşerek dikkat çekersin belki."

Batu kaşlarını anında çattı. "O masada sen oturacaksan neden olmasın?"

Kerem her ne kadar ona laf sokulmuş olsa da gülmeden edemedi. Niye bilmiyordu ama Batu'nun kendinden emin olduğu böyle zamanlar hoşuna gidiyordu. Onu ilk tanıdığı andan beri çok değişmişti.

İmalı ve pis sırıtışı büyüdü. "Kucağıma düşmek istediğini bilmiyordum."

Batu iğreniyormuş gibi yüzünü buruştursa da cevabını esirgemedi: "Ben de senin bu kadar hevesli olduğunu."

"Birbirinizi ayartmanız bitti mi?" Sert ve sinirli bir ses onları böldü. Bu Atlas'tan başkası değildi. Arkada da bunun üzerine gülüşme sesleri duydu. Seslerden biri, bir kıza aitti. İdil yanındaydı ve sadece gülümsüyordu. Bu da gülen kişinin Helen olduğunu söylüyordu.

Diğer ses de bir erkeğe aitti. Atlas onlara kızdığından, Batu karşısında şu an somurttuğundan ve Ozan da hatta olmadığından o da Rüzgar'dan başkası olamazdı. Kerem onların birlikte gülüştüğünü fark ettiğinde kaşlarını çattı.

"Artık defolup gidebilir miyiz?" İdil Kerem'in duygularına tercüman olmuştu. Artık eskisi kadar komik gelmiyordu bu durum. Ne Batu'yla ne de başka biriyle uğraşmak istiyordu. Hatta mümkünse birkaç koruma pataklamak isterdi.

"Bence de gidelim." Kerem yerde korku dolu gözlerle onları izleyen kadına baktı. "Ama önce şunu halledelim."

Kadının gözleri büyürken inleyip geri çekilmeye çalıştı ancak İdil omuzundan yakaladı. "Korkma, korkma."

Kerem neredeyse tekrar gülecekti. Korkma dese de sesindeki alaycılık ve tehlikeli tını aksini söylüyordu. Az önceki tehdidini her an uygulayabilecek gibiydi.

"Size zarar vermeyeceğiz." Kerem onlara yaklaşıp kadının açılmış yırtmacını düzeltti ve tek dizinin üstünde yere oturdu. Onu İdil'in gazabından korumalıymış gibi hissediyordu. "Sadece bir süre sessiz kalmalısınız."

"Kesinlikle çok sessiz." İdil de yanına eğildiğinde Kerem onun yüzünde acımasız bir sırıtış gördü. Sonra Kerem'e bakıp, "Hadi gel şunu dolaba saklayalım," diye direktif verdi. Bir insandan değil de kilere turşu koymaktan bahsediyor gibi düz bir sesle söylemişti.

"Biz işimizi bitirdikten sonra biri seni illaki bulacaktır." İdil kadınla konuşurken, bir yandan da Batu'ya kaş göz yaparak çantasını işaret etti. Batu dolabın kapağını bırakıp çantasında bir şey aramaya başladı. Kadını sığacağı bir şekilde dolaba bıraktılar.

"Ama onlar bulana kadar sen sesini çıkarmak gibi bir hata yaparsan," diye başlayıp kadının yanına çöktü ve hiç de sevimli olmayan bir biçimde gülümsedi. "Yüzünü hatırlıyorum."

Arkasından yaklaşan Batu'nun ona gizlice verdiği şeyi aldı. Kerem odaya keskin bir kokunun yayıldığını hissetmişti.

"Seni bulurum." Kadının duyduğu son sözler bu olmuştu. İdil elinde tuttuğu bezi kadının yüzüne bastırdı, ki Kerem onun bunu büyük hırsla yaptığını da fark etmişti. Kadın başta öyle bir çırpınmıştı ki bir ara dolaptan çıkacağını zannetti. Ama İdil bunun da önüne geçmişti. Kerem yardım edemeden halletmişti bile.

"Bu kadın sana bir şey mi yaptı?" Kerem sormadan edememişti. Ayağa kalkan İdil bayılmış kıza ters ters baktı.

"Yeterince yaptı."

Batu kapıya ilerlerken, "Ben gidiyorum," diyerek onları fazla umursamadığını belli etmişti. "Bu sefer gerçekten!"

"Kapıdan çıkarken etrafa iyi bak."

Batu bu kez dediği gibi gerçekten de gidebilmişti. Kerem'le İdil de bayılttıkları insanlarla odada yalnız kaldılar.

"Şunları yatağın arkasına çekelim de biri gelirse direkt görmesin."

Birkaç dakikalık uğraştan sonra hepsini kapının önünden çekmişlerdi. Ama ortaya komik bir görüntü çıkmıştı. Üç iri yarı koruma oldukça küçük bir alanda birbirleriyle oldukça içli dışlı yatıyorlardı. İkisinin yüzü direkt birbirine bakıyordu. Hatta sağdaki biraz uzansa diğerinin alnından öpebilirdi. Uyandıklarında Kerem onların surat ifadelerini görmek isterdi.

"Güya sessiz hareket edecektik." İdil ellerini beline yerleştirip derin bir nefes aldı.

Atlas'ın alaycı gülüşü duyulduğunda Kerem onun varlığını hatırlayabilmişti. Bir süredir konuşmuyordu. Hatta Helen ve Rüzgar da yoktu. Bağlantıyı koparmışlar mıydı? Bu düşünceden hoşlanmadı.

"Gerçekten mi?" diye sordu imayla. "Bir yanında Batu diğer yanında Kerem var. Ve sen sessiz hareket edeceğinize inandın mı?"

"En azından bu baygın adam sayısına ilerleyen saatlerde ulaşacağımızı düşünüyordum."

"Hadi oyalanmayalım." Kerem başıyla kapıyı işaret etti. "Ben Hamdi'yi bulayım, sen de evi aramaya devam et."

İdil iç çekip onu onaylarken birlikte kapıya doğru ilerlediler. İdil önde giderken siyah saçları dikkatini çekmişti. Aslında neredeyse tüm gün onunla vakit geçirmişti ama kılık değişikliğine daha önce hiç dikkat etmemişti.

"Bu arada siyah saç da yakışmış."

Dikkatli bir şekilde koridora çıktıktan sonra İdil Kerem'e bakıp elini fazla gerçekçi duran siyah peruğuna götürmüştü. Saç tutamlarını düzeltirken dudaklarında tatlı bir gülümseme belirdi.

"Teşekkür ederim..." İdil'in gülüşü imalı ve kendini beğenmiş bir sırıtışı evrildi. "Ama biliyorum. Bana her şey yakışıyor."

Kerem burnundan nefes vererek gülerken, "Güzele ne yakışmaz ki," diye göz kırptı. İdil'in kaşları havalanırken gözleri parlamıştı. Yine de Kerem'in bu ciddiyetsiz tavrından dolayı kafasını iki yana sallayıp koluna uyarırcasına hafifçe vurdu.

"Birazdan görüşürüz." İdil başka bir odaya açılan kapının kolunu tutup sevecen bir şekilde tebessüm etti. "Başını derde sokma."

"Söz veremem." Kerem şımarık bir çocuk gibi dudaklarını büzerek omuzlarını kaldırıp indirdi. Sonra gülümseyerek öne eğilip sesini kıstı: "Ama yanımdaysan sorun değil. Sen beni kurtarırsın."

İdil sırıtıp yüksek sesle, "Tabii ki," dese de hemen ardından sessizce dudaklarını oynattı: "Ama herkesten değil."

Kerem onun neyi kastettiğini anlamadı. Ya da kimi. Soramazdı da. Hem İdil diğerleri duymasın diye yüksek sesle söylemediği için hem de çoktan kapıyı kapayıp içeri girdiği için.

"Kerem! Hamdi'yi gözünün önünden ayırma."

Atlas'ın uyarısıyla Kerem irkilip kendine geldi. Hâlâ o koridorda duruyordu. Hızla etrafına bakıp kimsenin olmadığını gördüğünde rahatladı. Ama köşeden ayak sesleri duyulmaya başlamıştı, acilen aşağı inmesi gerekiyordu.

"Hallediyorum."

...Kerem bir süre plana sadık bir şekilde ilerledi. Gözünü Hamdi'den ayırmadı. Ne yaparsa, nereye giderse peşinden gitti ya da uzaktan izledi. Diğer korumalarla sadece bir iki kez konuşmak zorunda kalmış, telsizden ona seslendiklerinde -aslında Batu'nun bahçede etkisiz hâle getirdiği ve Kerem'in de yerine geçtiği kişiye sesleniyorlardı- cevap vermişti. O süre zarfında planda hiçbir sorun olmamıştı. Ve bu oldukça ilginçti. Çünkü planda hep sorun çıkardı.

"Kerem, buraya gelmelisin."

"Bir şey mi oldu?" İdil'in kısık ve nefes nefese sesini duyduğunda Kerem gözlerini Hamdi'den ve konuştuğu çocuktan çekti. "İyi misin?"

"İyiyim." İdil'in iç çekiş sesini duydu. "Sadece buradan çıkmam gerek ama koridorda koruma var. Onun dikkatini dağıtırsan çok iyi olur. Dövüşmek istemiyorum."

Doğru bir tercihti. Hem yüzünün yaralanma ihtimalini göze alamazdı hem de her indirdikleri adamla birlikte yakalanma ihtimalleri artıyordu. Plan olabildiğince az kişiye görünmekti oysaki.

"Geleceğim," dedi Kerem başını kaldırırken. Anlık olarak Hamdi'yle konuşan genç adamla göz göze gelmişti. Sadece bir saniye sürse de Kerem garipsemeden edemedi. Çocuk hemen bakışlarını çekmiş, hararetli konuşmasına devam etmişti. "Ama biraz beklemen gerek."

Aslında Kerem hemen gidecekti ancak dikkatini çeken bu çocuğu incelemek için bir süre daha kalmak istedi. Hafif yapılıydı ve Hamdi'den uzundu. Yirmi üç ya da yirmi dört yaşı ya vardı ya yoktu. Katılan herkes gibi takım elbise giymişti. O uzaklıktan pek seçemese de sohbet sırasında arada sırada gülümsediğini görebiliyordu. Bakışlarıysa sürekli etrafta geziyordu.

"Kerem!" İdil'in sesi tekrar zihninde yankılandı. Belli ki İdil bekleyemeyecekti.

"Geliyorum," diye fısıldayıp son kez onlara baktı. Ve yine sadece bir saniye için göz göze geldiler. Lakin bu sefer bekleyemezdi. Oradan ayrılırken korumaya söyleyecek yalanı düşündü.

***

Kurşunlardan biri Kerem'in yanından geçerek duvardaki bir aynaya saplanıp onu paramparça ettiğinde sağ tarafa kaçıp eğildi. Hemen yanından koşarak geçen sarı elbiseli bir kadının çığlığıysa neredeyse kulak zarını patlatacaktı. Çığlığı kurşun seslerini bile bastırmıştı.

Kerem elini kulağına götürürken etrafa bakındı. Hamdi'yi bulmak zorundaydı. Ama seslerin çok yüksek olması odaklanmasına engellerken kargaşa da hiç yardımcı olmuyordu.

Kalbi deli gibi atıyordu. Gözlerinin de karardığını hissetti. Çok fazla ses vardı. Anksiyetesini artıracak kadar çok hem de. Hatta gerçek olmadığını bildiği başka sesler de duymaya başlamıştı. Elleriyle kulaklarını tutup yere çömelmek istiyordu.

Titreten ellerini yumruk yaptı. Başka bir atak geçirmenin ya da korkmanın hiç sırası değildi. Üstelik bu sefer yanında onu sakinleştirecek Helen de yoktu.

Helen, diye düşündü. En son onun sayesinde atlatmıştı. O anı hatırladı. Aslında hatırlamadı, zaten hiç aklından çıkaramıyordu ki. Şimdiye kadar en yakın ve savunmasız oldukları andı. Kerem her düşündüğünde vücudunda onun sıcaklığını tekrar hissedebiliyordu; Ona sıkıca sarılışını, elini tutuşunu, yüzünün hemen yanındaki yüzünü, bedeninde gezen ellerini.

Kerem içinden bir küfür savurdu. Şimdi hiç sırası değildi. Yapması gereken bir görevi vardı ama o Helen'i düşünüyordu. Ama işe yaramadığını söyleyemezdi. Sakinleşmiş gibiydi. Sesler artık onu delirtecek kadar rahatsız etmiyordu.

Başını kaldırdı ve etrafa bir kez daha göz attı. Birbirine girmiş, kaçmaya çalışan insanlar arasında Hamdi gözüne takıldı. Oğlunu ve eşini bulmuş, kollarından tutarak gelmeleri için çekiştiriyordu.

Oğlan babasının elinden kurtulup geline doğru koştu. Kız da kendi anne babasının yanındaydı ve kurşunlardan kaçmaya çalışıyorlardı. Aslında İsmail'in adamları Kerem'in düşündüğünden daha kontrollü bir şekilde ateş ediyorlardı. Mermi henüz kimseye isabet etmemişti.

Hamdi eşini koridora çıkarıp en uzaktaki odaya doğru koştuğunda. Kerem diğerlerine bunu haber verip peşinden gitti. Kadını bir odaya sokup bağırarak orada kalmasını söylediğini duydu. Kerem onun geri geldiğini gördüğünde arkasını dönüp rastgele seçtiği bir kadınla adamı koruyormuş ve yönlendiriyormuş gibi davrandı.

Hamdi yanından geçip gittiğinde dikeldi. Muhtemelen ofisine gitmeye çalışıyordu. Bunu da haber verip peşinden merdivenlerden indi. O sırada da çok gerekliymiş gibi başka bir konuşmaya şahit olmuştu.

"Ne?" diye sordu istemsizce, gözü hâlâ Hamdi'nin üstündeyken.

İdil ve Ozan'ın Doğan'a karşı sevgili rolü yapmalarına mı şaşırmalıydı yoksa Doğan'ın burada olmasına mı? Yüzünü bilmese de etrafında olduğu gerçeği Kerem'i ekstra germişti. Doğan Kerem'in işine engellerse n'olurdu?

Kerem onlar konuşmaya devam ederken sadece Helen ve Rüzgar'ın olduğu hatta geçti. Planın geri kalanı onlara aitti çünkü. İdil'i merak etse de önce kendi işini doğru bir şekilde bitirmeliydi. Ve Ozan'ın draması buna engel oluyordu.

"Beni duyuyor musunuz?" diye sordu elini kulaklığa götürürken. "Her şey sandığımızdan çok daha hızlı gelişebilir. Hazır olmalısınız."

"Hamdi ofisine girdi mi?" Rüzgar'ın sesi etrafındaki gürültüyü de bastırmıştı.

"Evet." Kerem gözlerini odanın kapısından çekmedi. Çıkar çıkmaz onu yakalamak zorundaydı. Bir yandan da aklını İdil ve Batu meşgul ediyordu. Onlara da yardım etmek istiyordu.

"Ne alıyorsa bırak ofisinden alsın."

"Biliyorum," diye fısıldadı.

"Kerem, gerçekten ikna edebilecek misin onu?" Bu sefer Helen de onlara katılmıştı. Sesini duyduğuna sevinse de sorusu canını sıkmıştı. Elinde olmadan kaşlarını çattı. Helen ona güvenmediğini daha fazla belli edemezdi.

"Siz sadece hazır olun." Kerem'in sesi istediğinden daha katı çıkmıştı. "Tek atış şansımız var."

"Hey! Sen!" Kerem gelen sesle arkasını döndü. Baş koruma hemen karşısındaydı. Elinde de ateşlenmeye hazır bir silah. "Ne arıyorsun burada?"

"Kerem..." Helen'in endişeli sesi, onların da adamı duyduğunu gösteriyordu.

"Hamdi Bey'i." Helen'i görmezden geldi. Adama yalan söyleme gereği de duymamıştı. Ancak gerilmişti de. "Onun güvenliğinden sorumluyum ben de senin gibi."

Elindeki silahı iyice sıktı. Gözlerini de kısarak Kerem'in yüzünü inceledi. "Ben seni daha önce gördüğümü hatırlamıyorum. Adın neydi senin?"

Kerem hızla kafasını adamın yanındaki odaya çevirdi. Elini, yerine geçtiği adamdan aldığı silaha atarken, "O neydi?" diye sordu heyecanla. Koruma şaşırmış gibi kapıya baktı.

"Ne neydi?"

"Kerem, n'apıyorsun?"

"Sesi duymadın mı?" Kerem olabildiğince inandırıcı olmaya çalıştı. Helen'i yine duymazdan gelip silahı kemerinden çıkarıp odaya doğru yürüdü. Evin planlarını hatırlamaya çalıştı. Sesine biraz daha heyecan kattı: "İçeri girmiş olabilirler. Hamdi Bey tehlikede!"

Kerem'in tahmin ettiği gibi oldu. Hamdi'nin tehlikede olduğunu düşünen koruma Kerem'i ciddiye almadan edemedi. Gerçi eve kurşunlar yağarken her lafı ciddiye almak zorundaydı. Kapıya doğru ilerlerken Kerem onun önüne geçmesine izin verdi. Sadece biraz daha oyalaması gerekiyordu.

İkisi de Hamdi'nin olduğu odanın yanındaki odaya geçtiğinde Kerem onun tamamen uzaklaşmasına izin vermeden bir kez daha risk aldı. Adamın elinde her an ateşlenmeye hazır silah olmasına rağmen kapıyı sertçe kapattı ve silahını kaldırmış herifin kendine dönmesini sağladı. Koruma döner dönmez Kerem büyük bir süratle adamın eline tekme atarak silahını yana uçurdu. Ama patlamasına engel olamamıştı. Mermi kapı pervazına saplandı.

"Kerem!"

Kerem hem Helen'in hem de silahın sesinden irkilse de kendini toparlayıp adama yaklaştı ve kendi silahını elinde döndürerek adamın yüzüne savurdu. Herifin kafası geriye savrulurken sendeledi. Kerem bu sefer de göğsüne tekme attı. Yere düşmüştü ama zamanında karşılık vermişti. Kerem'in bacağına vurarak yere devirdi ve bir çırpıda üstüne çıktı.

Herif büyük bir küfür savururken Kerem biraz öteye düşmüş silaha uzanmaya çalıştı. Adam elini yumruk yapıp kaldırdığında silahı almaktan vazgeçip kolunu siper ederek darbeden kaçtı. Hayır, diye düşündü. Yüzüne vurmasına izin veremezdi. Henüz değil.

Başka bir darbeden kaçıp adamın çenesine yumruk attı. Yeterli bir darbe değildi ama sersemlemesi için yeterli olmuştu. Kerem debelenip silaha biraz daha yaklaştı. Elini uzatıp tam tutacaktı ki başka bir el ondan önce davrandı. Bir saniye sonra silah artık adamın elindeydi.

"Kimin adamısın, söyle!" diye bağırdı tükürükler saçarak. Az önce yüzüne aldığı darbeden dolayı da burnundan kan akıyordu. Muhtemelen adamın burnunu kırmıştı. Kanı Kerem'in gömleğini de lekelemişti. "Yoksa beynini dağıtırım."

"Kerem!" Helen'in panik dolu sesi kulaklarında çınladı. "N'oluyor orada?"

"Kerem iyi misin?" Rüzgar da endişeli görünüyordu. "Bir işaret ver!"

Başından beri çıkardığı sesleri düşündüğünde telaşlanmalarının normal olduğunu biliyordu. Ama Kerem onlara şu an bir cevap veremezdi.

"Konuşsana!" Kerem kafasına dayanan silahın soğukluğunu çok net hissediyordu. Kalbi de yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Tüm bu koşuşturma, kavga ve adamın üzerinde olması soluğunu kesmişti. "Yoksa sıkarım kafana. Gebertirim seni."

Kerem derin nefesler alırken gözlerini adamın elinde çekip yüzüne dikti.

"Sıksana," dedi gülerek. Adamın yüzündeki ifade değişti. "Hadi, yap. Dağıt beynimi."

"Kerem! Delirdin mi?" Helen çıldırmış gibi bağırdı. Kerem yüzünü buruşturacaktı neredeyse.

"Canına mı susadın oğlum sen?" Kerem'in yakasından tutup kaldırdı.

"Belki de." Her ne kadar stresli olsa da gıcık edici bir gülümseme yüzüne yerleşti. "Hadi sık, çek tetiği."

"Kerem oradan sağ kurtulmazsan seni öldürürüm, yemin ederim." Helen artık tehditlere başvuruyordu. İtiraf etmeliydi, çok saçma bir tehditti. Ama neyse ki Kerem'in kimsenin elinde ölmeye niyeti yoktu.

"Bunu sen istedin." Adamın silahın emniyetini kapatma sesi duyulduğunda Helen'le Rüzgar'ın, ismini haykırdığını işitti. Adamsa tetiği çekti.

Silah patlamadı. Tam da Kerem'in beklediği gibi. Adam şaşkınlıkla tekrar denemeye kalkıştı; fakat yine olmadı. Kerem'in dudakları yana doğru kıvrılırken dirseğini adamın yüzüne geçirdi ve yana devrilmesini sağladı. O sırada elinden de silahı almıştı.

Bu sefer Kerem onu yere çivilemişti. Elindeki silahın kabzasını adamın elmacığına indirdi. Herif hareketsiz kaldığında Kerem üstünden kalktı.

"Kerem?" Helen'in cılız ve korkmuş sesini duyduğunda gülümsedi.

"İyiyim," dedi nefes nefese. Elini göğsüne götürürken gömleğinin üstten bir düğmesini açtı.

"Oğlum, aklımız çıktı burada." Rüzgar da endişesini gizlemedi. "Adamı niye gaza getiriyorsun? Pisi pisine gidiyordun."

"Silah dolu değildi." Kerem sırıtıp ceketinin koluyla alnındaki terleri sildi. Sırılsıklamdı. "Şarjörü çıkarmıştım."

Kerem yine göze alamazdı. Silahı dolu tutamazdı üstünde. Ya yine ateşlenir, kurşun masum birine denk gelirse? Hatta kendini korumak adına hızlı davranıp korumalardan birine denk gelse bile fark etmezdi. Kerem aynı hatayı yapmak istemiyordu. Birinin ölümüne neden olamazdı.

"Silah boşken, dolu olduğundan daha tehlikelidir," dedi Rüzgar tatsız bir sesle. "Hiç duymadın mı?"

"Evet!" Helen de onu agresif bir şekilde onayladı. "Kendini korumak için boş bir silaha güvenmeni de geçtim, ama ya namluda mermi unutmuş olsaydın?"

"Kontrol etmiştim."

Etmemişti. Haklıydılar, gerçekten de unutmuş olabilirdi. Az önceki kendinden emin hâli yok oldu. Vücudundan soğuk terler boşaldı. Birkaç dakika önce hayatının en büyük riskini almıştı bilmeden. Adam kafasına silah dayadığında hissetmeli olduğu ölüm korkusunu şimdi hissediyordu. Gerçekten de ölebilirdi. Resmen Rus ruleti oynamış, şansına hayatta kalmıştı.

"Bunu sakın bir daha yapma." Helen'in öfkeli sesi Kerem'e kendisini hatırlattı. Helen buna yakın birkaç olay yaşamıştı ve Kerem öyle anlarda ne kadar korktuğunu hatırlıyordu. Helen de onun için öyle korkmuş muydu?

"Ben de yakın bir zamanda ölmeyi planlamıyorum," diye yanıtladı. Ama hâlâ kalbi deli gibi atıyordu. Ölüme bu kadar yakın olmak anksiyetesini tekrar gün yüzüne çıkarmıştı. Derin bir nefes aldı. Ya da almaya çalıştı. "Hamdi'nin yanına gideceğim, hazır olun."

Birkaç saniye sonra herkesin olduğu hatta bağlandı. Ozan'dan yapmasını istediği bir şey vardı.

"Ozan," diye seslenirken yerdeki adamı bacağından tutup kapıdan uzaklaştırdı. "Uzun uzun konuşamıyorum şu an. Sadece sana işaret verdiğimde İsmail'in adamları Hamdi'nin odasına ateş açmalı."

"Ne? Neden?"

"Çünkü onu benimle gelmeye ikna etmem gerek!" Ozan'a neredeyse artık, her şeyi sorgulama, diye bağıracaktı. Az önce uzun uzun konuşamayacağını söylememiş miydi? "Ve emin ol, kurşunlar oldukça ikna edici olabiliyor."

"Sen de mi o odada olacaksın?" diye sorduğunda Kerem göz devirmeden edemedi. Sabrını sınıyordu kesinlikle. "Ama bu çok tehlikeli."

"Hepimiz buraya tehlikeli işler yapmak için gelmedik mi zaten?" Kerem kendi tarzında Ozan'a cevap verirken kapıya yöneldi. "Sen sadece dediğimi yap. Harekete geçiyorum."

Kerem odadan çıkıp, "Hamdi Bey!" diye bağırdı. Bir kez daha bağırdıktan sonra odaya daldı direkt. Hamdi elinde bir bilgisayar çantasıyla karşısında duruyordu.

"Sen de kimsin?"

Kerem bozuntuya vermedi. Hatta sesine daha da korku ekledi. "Sizin peşinizdeler! Hemen gitmeniz gerek!"

Ozan anlamıştı. Vaktinde işaret vererek Hamdi'den birkaç metre uzaklıktaki pencere tuzla buz oldu. Hem Kerem hem de Hamdi eğilmek zorunda kaldı.

"Görmüyor musunuz?" Kerem çatışma sesi yüzünden bağırmak zorunda kaldı. O sırada bir kurşun daha atıldı. Bu seferki de pencerenin pervazından sekip Kerem'in yanındaki dolabın kapağına saplandı. Kerem yüreğinin ağzına gelmesini umursamadan bunu fırsat bilip Hamdi'ye yaklaştı. "Sizin için arabayı hazırladık. Gelmiyor musunuz? Burada kalmamalısınız."

Üçüncü kurşun doğrudan Hamdi'nin bacağının tam yanına, zemine saplanmıştı. Kerem irkilip geri çekilse de adamı unutmadı ve onu da çekti.

"Araba nerede?" Hamdi'nin korku dolu sorusuna gülerek karşılık verecekti ki kendisini zor tuttu. Başarmıştı neredeyse. Bir tek arabaya sağ salim bindirmeliydi.

"Beni izleyin."

...Korku, Kerem'i bir saniye bile olsa terk etmedi. Tüm kaslarının gerildiğini, nefes almakta zorlandığını hissediyordu. Ara sıra da göz ucu Hamdi'ye bakıyor, yanında koşarken duygularını ona belli etmemeye çalışıyordu, ki aslında bunun için pek çabalaması da gerekmiyordu. O Kerem'den daha korkmuş hâldeydi ve canını kurtarma derdinden ona bakmıyordu bile. Ona asla isabet etmeyecek kurşunlardan kaçmak için uğraşıyordu.

Kerem o mermilerin kendisini de hedef almayacağını bilse de ödü kopuyordu. Belli ki bu gece tüm korkularıyla yüzleşecekti. Ve eğer bu doğruysa o zaman daha fazla endişelenmeliydi. Çünkü Kerem, tam tersini göstermeye çalışsa da çok fazla korkuya sahipti.

"Az kaldı," dedi nefes nefese. Hem Hamdi'ye hem de Helenlere söylüyordu.

Kurşunlar eskisi kadar yakınlarından geçip gitmiyordu ama ara sıra arkalarında bir yerlere saplandıklarını duyması onu tedirgin etmeye yetiyordu. Onu en çok endişelendiren şeyse kurşunlardan birinin korumak zorunda kaldığı Hamdi yerine ona isabet etmesiydi.

Sırf plan uğruna saçma sapan bir insana siper olduğuna inanamıyordu. Rastgele bir kurşun böğrünü delip geçerse Atlas'a bu sefer kendisi aynı deneyimi yaşatırdı.

Yola çıkıp arabayı gördüklerinde Kerem istemsizce rahat bir nefes aldı. Sabırsızca Hamdi'nin kolunu tutup daha hızlı gelmesi için çekiştirdi. Siyah arabaya ulaştıklarında Kerem arka kapıyı açtı ve Hamdi'yi önceden belirledikleri koltuğa oturttu. Kerem arabanın yan camlarından anlık olarak şoför koltuğunda oturan Rüzgar'la da göz göze gelmişti. Ağzıyla burnunu kapatan bir maske vardı. Genç adam başını hafifçe eğerek ona hazır olduğunu söyledi.

Hamdi Rüzgar'ın arkasındaki koltuğa oturduktan sonra Kerem çaktırmadan bir de en arka koltuğa göz attı. Helen'in bacaklarını gördü. O da yerini almış, saklanıyordu.

Kerem geri çekilip, "Artık güvendesiniz," dedi onu biraz daha rahatlatmak amacıyla. "Merak etmeyin."

"Karımla oğlum orada kaldı." Sesinde telaş vardı. Ama Kerem'in ona pek de inanası gelmiyordu. Bunca yolu geldikten sonra ailesi olduğunu hatırlaması da çok manidardı.

"İyi olacaklar." Kerem onlara ne olacağı hakkında hiçbir fikri yoktu ama yine de yalandan güven verdi. "Önemli olan sizin güvende olmanız. Onlar sizin peşinizde."

Hamdi kaşlarını çattı. "Onların kim olduklarını biliyormuş gibi konuşuyorsun."

"Tabii ki," diye tüm ciddiyetiyle yanıtladı. Sabahtan beri Hamdi'yle dalga geçmek istiyordu ve şimdi eline bir fırsat geçmişti.

"Kimmiş onlar?" Hamdi öne eğilip meraklı ve öfkeli bakışlarını Kerem'in gözlerine dikmişti.

Kerem göz ucu Helen'in doğrulduğunu gördüğünde yüzünde her zamanki alaycı sırıtışının belirmesine izin verdi. "Biz!"

Hamdi'nin yüzünde ne olup bittiğini anladığına dair ifade belirdiğinde artık çok geçti. Helen harekete geçmişti bile. Hamdi arabadan inip Kerem'in üstüne atlamaya hazırlanırken Helen onu saçından tutup çekti ve elindeki sprey şeklindeki ilacı yüzüne sıktı. Bir kısmı da ne yazık ki Kerem'e denk gelmişti.

"Adam elimizde." Rüzgar son durumu rapor ederken Kerem öksürerek geri kaçtı. Elini yüzünün önünde sallayıp keskin kokuyu dağıtmaya çalışmıştı.

"Ya bana niye sıkıyorsun?"

Gözünü açıp adamın baygın bir şekilde neredeyse arabadan düşeceğini fark ettiğinde öne çıkıp onu tuttu ve tekrar arabanın içine itti. Ve altını çizmek zorundaydı; adam çok ağırdı.

"Sen de orada durmasaydın." Helen de yüzündeki maskeyi çıkarıp adamın kolundan çekiştirerek koltuğa yatırmasına yardım etmeye çalıştı. Ama oysaki tüm yükü Kerem sırtlamıştı.

"Bir de bana dramatiksin diyorsun." Atlas'ın sesini duyduğunda kaşlarını çattı. Bu lafı kesinlikle Kerem'e söylemişti. "O şov da neyin nesiydi?"

"Bugün seninle fazla takıldım, ondandır." Kerem geri çekilirken cevabını esirgemedi. Aslında sabahki olaylardan sonra Kerem olabildiğince Atlas'la az diyalog kurmaya çalışıyordu. Daha öğrendiklerini ve yaşadıklarını unutmamıştı. Önce onları hazmetmesi gerekiyordu. Ama bu görev pek yardımcı olmuyordu.

"Her neyse," diye araya girdi Helen. Kafasını ve vücudunun yarısını arka koltuktan çıkarmıştı. "Geliyor musun?"

Kerem ağzını açıp cevap verecekken kulaklığında yeni sesler duymaya başladı. Bu hâlâ devam etmekte olan çatışmanın sesiydi.

"Guys!" Batu'nun panik olmuş sesi yankılandı. "Ben dışarıdayım ama İdil çıkamıyor."

"Senin gitmen gerek!" İdil'in sesi arka plandaki kurşun seslerini bastırdı. Gerçekte o sesleri duyduğu yetmezmiş gibi bir de kulaklıkta duymak Kerem'in yüzünü buruşturmasına neden oldu. Konuya odaklanmasını güçleştiriyordu. Yüksek sesten nefret ediyordu. "Ben halledebilirim."

"Hayır!" Batu hiddetle bağırdı. "Atlas sen bir şey söyle!"

Birkaç saniye süren sessizlikten sonra, "Batu, git," dedi. Ama sesinde her zamanki güven ve kararlılık yoktu. Atlas da İdil'i bırakmak istemiyordu ama muhtemelen en mantıklı karar da buydu. Batu'nun kalması onlara daha fazla zorluk çıkarırdı. Tüm bilgiler Batu'nun elindeyken orada kalamazdı.

"Yapamam," diye inledi.

Kerem hiç düşünmeden, "Git," dedi kulaklığa doğru. "Ben dönüyorum."

Helen, "Ne?" diye öne çıktı. Kerem geri koşacakken durmak zorunda kalmıştı. "Planda bu yoktu."

Evet, bu planda yoktu. Kerem de Helen ve Rüzgar'la gitmeliydi normalde. Ama planda İdil'i içeride bırakmak gibi bir şey de yoktu. Kerem buna izin veremezdi.

"Adam zaten baygın." Hamdi'yi işaret etti. "Eminim idare edersiniz."

"Benim söylediğim şey o değil." Helen'in kaşları çatılmış, yüzünde endişe çizgileri belirmişti. "İçeri girmek dışarı çıkmaktan daha zor. Yardım edeyim derken ikiniz de yakalanabilirsiniz."

"Evet, bu konuda biraz haklı," diye Rüzgar da ona katıldı.

"İçeri girebilecek biri varsa o da benim." Kerem bakışlarını Rüzgar'dan çekip Helen'e yönlendirdi. "Korumalardan biriyim, hatırladın mı?"

"Kerem, sakın buraya geleyim deme." İdil de ona karşı çıkınca Kerem bıkkınlıkla ofladı. Tabii ki de onu dinlemeyecekti.

"Kerem, yüzün—"

"İdil orada ve ben onu almadan hiçbir yere gitmiyorum." Sesini yükselterek Helen'in devam etmesine izin vermedi. "Herkes itirazlarını kendisine saklasın!"

"İçeri girebilirsin." Atlas'ın müdahale etmek sonunda aklına gelmiş gibiydi. "Ama dışarı çıkmak sandığından zor olabilir."

"Onu çıkarken düşünürüm." Kerem ona kızgın ve endişeli bakan Helen'e son kez bi' bakış attı. Ona güven vermek isterdi ancak Helen kafasını hızla çevirip koltuğa yaslanarak gözden kayboldu. Kerem'se fazla beklemedi ve arabanın kapısını kapatarak geldiği gibi geri koştu.

"Ben gideyim mi şimdi?" Batu'nun sesi hattan dolayı kesik kesik geliyordu. Kerem ne dediğini kavradığında alaycı bir tepki vermeyi düşünmüştü ama son hız koşarken bunu pek becerememişti. Onun yerine İdil cevapladı.

"Sen hâlâ burada mısın?"

"Okay, gidiyorum," diye bağırdı Batu. "Hat stabil değil. Çekmiyor. Duymuyorum bazen."

Kerem o konuda Batu'ya katılabilirdi. Zaman zaman sesler yok oluyordu. Ya da kesik kesik geliyor, karşı tarafın ne dediği anlaşılmıyordu.

"Eğer geliyorsan, biraz daha acele edebilirsin." İdil'in gergin sesi Kerem'in biraz daha hızlanmasına sebep oldu.

"Varmak üzereyim," dedi nefes nefese. Eve yaklaştıkça çatışma sesleri iyice arttı. Bu sefer birkaç korumanın da karşı tarafa karşılık verdiğini gördü. Kerem içinden bir küfür savurdu. Batu çıkabilmiş miydi? Ozan neredeydi? Çatışma başladığından beri onu pek duymamıştı. İyi olduklarını ummaktan başka bir şey yapamadı.

Evin kapısına ulaştığında panik olmuş bir kitle gördü. Bazıları kaçmaya çalışırken kurşunlar engellemiş, tekrar eve dönmelerine neden olmuştu. Bazıları buldukları yere çömelmiş, çatışmadan uzak durmaya çalışıyordu. Birkaçı da arabalarına ulaşmıştı ama yerlerinden ayrılamamıştılar. Panikle oradan ayrılmaya çalışan bir araba neredeyse bir konuğu da ezecekti. Ve başka biri de Kerem'i.

Kerem vaktinde tepki vererek elini ona çarpacak olan arabanın kaputuna koyup destek alarak üstünden atladı. Kazandığı hız özellikle onu ezilmekten kurtarmıştı. Kerem şok olmuş bir şekilde arabaya baktı ancak bu da birkaç saniye sürdü. Şaşkınlığını yeterince yaşayamadan tekrar koşmaya başladı, insanları iterek kapıdan içeri girdi. Merdivenlere ulaştığında diğerlerinden daha az yapılı biri önünü kesmişti.

"Hey!" diye onu omzundan yakalayıp geri itti. "Nereye gittiğini sanıyorsun?"

Kerem adamı kandırabilirdi, ya da ona makul bir neden söyleyebilirdi. Ama Kerem ona daha mantıklı gelen şeyi yaptı. Tüm gücüyle adamın yüzüne yumruk attı ve vücuduyla iterek yere düşmesini sağladı. Kerem'in artık pek sabrı kalmamıştı. Hamdi'yi sağ salim arabaya bindirdikten sonra görevini teknik olarak bitirmişti. Herhangi bir kavgadan ya da yüzüne darbe almaktan kaçınmasını gerektirecek bir şey yoktu. Hatta kavga edeceğini bildiği için kanı kaynamaya başlamıştı.

İdil'i iki kişiyle baş etmeye çalışırken buldu. Aslında gayet iyi idare ediyormuş gibiydi ama Kerem onun yorulduğunu biliyordu. Bunu sürekli devam ettiremezdi. İdil'in nasıl dikkat çektiğini de anlamış değildi. Kaçarken mi görmüşlerdi? Aralarına karışmış olması gerekiyordu.

Kerem İdil'in üstüne yürüyen bir adamın ceketinin ense kısmından tutup hızla geriye savurduktan sonra İdil'in tam karşısındakinin omzundan döndürüp suratına yumruğunu geçirdi. Adam yere düşerken İdil başını kaldırdı. Kerem'i gördüğünde yüzü aydınlanmıştı. Lakin hasret gidermeye vakit yoktu.

Kerem'le İdil sırt sırta vermişlerdi artık. Kerem sırıtmadan edemedi.

"Bu manzara bana bir yerden tanıdık geliyor," dedi alayla.

"Ne tesadüf!" İdil de ona ayak uydurdu. "Bana da."

Merdivenlerden çıkan iki adamı gördüğünde Kerem olayların biraz daha büyüyeceğini anlamıştı. Yüzüne yumruk geçirdiği adam da toparlanıyordu.

"Plan ne?" Kerem kıza kısa bir bakış attı.

İdil Kerem'e döndüğünde yüzünde muzip bir ifade belirmişti. "Ölme?"

"Bu çok..." Kerem tam dalga geçecekti ki durdu. Kaderini kabullenmişçesine omuz silkti. "Sanırım bu benim için yeterli bir plan."

Ve ortalık karıştı. Kerem sağdaki adamın karnına tekme atarken İdil de yerden yeni kalkan adama saldırdı. Merdivenlerden gelenlerden biri yumruğunu sallarken Kerem çevik bir hareketle ondan kaçtı ve dizini böğrüne geçirdi. Arkasından geldiğine emin olduğu başka bir korumanın diyaframına da pozisyonunu kaybetmeden tabanıyla vurmuştu. O geri geri giderken Kerem önündekine odaklandı. Ama biraz geç kalmıştı. Adam kafa attığında Kerem elmacık kemiğinde büyük bir acı hissetti.

Geriye doğru sendelerken başka bir darbe de midesine denk geldi. Kerem eğilmek zorunda kalsa da başını kaldırıp ileri atıldı ve herifin kemerindeki silahı alarak döndürdü ve kabzasını adamın çenesine geçirdi. Sonra el çabukluğuyla silahın şarjörünü çıkardı ve onu merdivenden gelen bir korumanın kafasına atarak yavaşlattı. Tabancayı da elinde tutarak soluna geçen korumanın burnuna ve göğsüne vurdu. Aynı kişinin diz kapağına tekme atıp yere düşürürken kafasının üstünden tabancayı İdil'in arkasından yaklaşan kişiye fırlatmıştı.

"Dikkat et!" diye bağırdı ve kendisi önünde diz çökmüş adama olabildiğince sert bir yumruk geçirip yere düşürdü.

Artık Kerem'in eklemleri acımaya başlamıştı. Parmaklarını açıp kapatarak acıyı dindirmeye çalışırken arkasını dönmek gibi bir hata yaptı. Döner dönmez de yüzüne sert bir yumruk yedi. Koridorun duvarına çarparken omzunda ve şakağında büyük bir acı hissetmişti.

Toparlanmasına izin vermeden herif onu yakasından tutarak karnına dizini geçirdi. Kerem iki büklüm olurken acıyla inledi. Sonra sırtına inen başka bir darbeyle yeri boyladı. Yerde dönmeye çalışırken de adam, böğrüne -eski yarasına çok yakın bir yere- tekme attı. Ama sonra başka darbe almadı. Başını kaldırıp baktığında önüne İdil'in geçtiğini gördü.

Adamın önce nefes borusuna, sonra da diyaframına vurarak soluğunu kesti. En son omuzlarından tutarak dizini bacak arasına geçirmiş, ona en büyük acıyı yaşatmıştı. Adamı yana iterken ayağa kalkmakta olan başka bir korumanın üzerine düşürdü.

"Ödeştik." İdil elini Kerem'e uzatırken gülümsedi. Siyah saç tutamları yüzüne döküldü.

Kerem ayağa kalkarken elini midesine götürdü. Karşılık verecek bir hâli olmasa da hafifçe gülümsedi. Ama bunu yaparken yanağı ve çenesi çok acımıştı.

"Hadi gel," diye tuttuğu elinden çekiştirdi.

"Hey! İdil, iyi misiniz?" Atlas'ın sesini duyduğunda onun da olanları dinleyebildiğini hatırlamıştı.

"İyiyiz," dedi hemen. Görecekmiş gibi kafasını salladı. Ama tabii her şey bu kadar kolay olmamıştı. Merdivenlerden tam inecekken iki zebaniye benzer koruma karşılarına dikilmişti. Ve Kerem birini tanıyordu. Hamdi'yi kaçırmadan önce onu öldürmeye çalışan adamdı. Arkasında da en az onun kadar iri olan başka bir koruma vardı.

Kerem İdil'in elini bıraktı ve nefretle ona baktı. Adamın yüzünde de aynı nefret vardı. İğrenç bir gülümsemeyle Kerem'i izledi. Burnundaki deformasyon bariz görülüyordu, gözlerinin etrafı morarmış ve şişmişti. Yüzünde, özellikle dudaklarının etrafında kurumuş kan vardı. Gömleğinin kolu ve yakası da kanla kaplıydı.

"Bir yere mi gidiyordun?" Adamın sesi çok garip çıkmıştı. Muhtemelen kırık bir burunla anca bu kadar tehditkâr görünebiliyordu. Telsizi dudaklarına götürdü. "Tüm çıkışları kapatın. Bu evden kimse çıkmayacak."

"Senin sorunun ne, biliyor musun?" diye sordu Kerem öne çıkarken. Az önceki evden çıkamayacaklarına dair kötü habere rağmen her zamanki lakayıt tavrını korumaya çalıştı. "Fazla konuşuyorsun."

Kerem hızla yerde göz ucu gördüğü, az önce fırlattığı boş tabancayı ayağının ucuyla kaldırıp doğrudan adama fırlattı ve dikkatinin dağılmasını sağladı. Silah adama değip merdivenlerden aşağı uçarken İdil de çoktan diğeriyle ilgilenmeye başlamıştı.

Kerem korumaya ulaştığında önce yumruk atmaya çalıştı ama adam bunu önceden tahmin etmiş gibi kaçtı ve eğilip Amerikan futbolunda olduğu gibi gövdesinden sarılarak onu yere devirdi. Sızlayan omuzu bir kez daha hasar aldı.

Kerem'in hareket etmesine izin vermeden yüzüne art arda iki tane yumruk attı. Elmacık kemiğinin üstünün artık aşındığını hissediyordu. Üçüncü darbeyi almadan önce kendine gelerek adamın kolunu tutmayı başardı. Ve diğer elini de müdahale etmemesi için tutarak kırılmış burnuna kafa attı.

Adam büyük bir haykırışla yüzünü tutup geri çekildiğinde Kerem onu üstünden itti ve yana devirdi. Yine burnundan kan akmaya başlamıştı. Adamın üstüne çıkacağı vakit İdil'in ne yaptığına göz ucuyla baktı.

Merdivenlerin hemen yanında durmuştu ve elinde adamın gözüne doğru salladığı topuklu ayakkabısı vardı. Kerem daha önce hiçbir topuklu ayakkabının bu kadar ölümcül gözüktüğüne şahit olmamıştı. Sivri topuğunu herifin şakağına sertçe vurup yara açmıştı. Fakat bununla yetinmeyip saçlarını kavrayarak kafasını yandaki duvara çarptı.

Kerem onun gayet iyi idare ettiğini gördüğünde burnunu tutarak sızlanan iri yarı adama döndü. Silahını almaya çalışıyordu. İdil'den ilham alarak adamın saçlarından tutup zemine sertçe vuracakken istemsizce duraksadı. Gözlerinin önüne neredeyse öldürdüğü adam geldi. Adamın kafasından akan kanı hatırladığında yapamamıştı.

Kerem'in öylece kalakalmasından yararlanarak dizini böğrüne geçirip balkon tarafına doğru neredeyse fırlatmıştı. Yerde yuvarlanarak dizleri üzerinde doğrulmaya çalıştığında adamın üstüne geldiğini fark etti. Sol taraftaysa İdil'in, arkasından sarılarak onu tutan bir herife karşı koymaya çalıştığını gördü. Kerem gidip yardım etmek istedi ama adam önünü kesmişti.

"Buradan canlı çıkmayacaksın."

"Çok fazla konuştuğunu söylemiştim, değil mi?"

Üstüne gelmeye devam ederken Kerem arkasına baktı. Yarım daire şeklinde oldukça geniş bir balkondalardı. Korkulukları da normalden daha kısaydı. Kerem üçüncü katta olduklarını hatırladığında tüm vücudunun gerildiğini hissetti. Onunla burada dövüşmek istemiyordu.

Ama başka çaresi kalmamıştı. Yüz canı olan bu adam ileriye doğru bir hamle yaptı. Kerem yana kaçarak korkuluklardan uzaklaştı ve rakibini az önce durduğu yere itti. Koluyla yüzünü sildiğinde ceketine kan bulaştığını gördü. Harika, diye düşündü. Annesi onu öldürecekti.

"N'oldu?" diye Kerem'e döndü adam. İğrenç sırıtışı geri dönmüştü. "Yoruldun mu yoksa?"

Adam onunla dövüşmeyi kesinlikle bir şeref meselesine dönüştürmüştü. Kerem yumruğunu sıkıp öne hamle yaptığında adam kolunu tutmuştu. Aslında ceketini kavramıştı ve bunu fırsat bilen Kerem dönerek o geri çekilmeden ceketini çıkarıp çevik bir hareketle önce adamın bileğine sonra da boynuna dolayarak arkasına geçti.

Kerem ceketi olabildiğince sıkarken kulağına doğru nefret dolu bir sesle fısıldadı: "İki kez burnu kırılan birine göre fazla cesaretli konuşuyorsun."

Kerem onu bayıltmayı planlıyordu ancak herif rahat rahat bayılmakla ilgilenmiyordu.

Debelenip dururken boynundaki ceketi kendisiyle çekerek Kerem'i taş korkuluklara doğru itti. Kerem'in ayağı takılıp normalden daha hızlı bir şekilde savruldu. Tam zamanında kendisini durdurup korkuluğun sütununa tutunmayı becermişti. Ama bir kez daha omzunu vurmuştu. Bir hasar daha alırsa o omzu kesip atacaktı artık.

Kerem daha toparlanamadan adam ceketi yüzüne fırlatıp görüş açısını kapatırken hızlı bir şekilde yanına gelip çenesine yumruk attı. Kerem'in kafası yana savrulurken bir hata yaparak aşağı bakmış, yükseklik yüzünden başının dönmesine sebep olmuştu. Korkuluğa iyice tutunup onu hüsrana uğratarak titreyen bacaklarını yere sağlam basmaya zorladı.

Yakasını iki elin kavradığını hissettiğinde kendine gelmeli olduğunu anlamıştı. Hâlâ aklı başında olan tarafı İdil'i düşündü. Ona yardım etmeliydi ve anca bu heriften kurtulursa bunu yapabilirdi.

"Sen de artık o kadar cesaretli değil gibisin." Kerem'in çenesini kavrayıp sıktı. Ve korkulukların üstünden geriye doğru eğilmesine neden oldu. Biraz daha eğilse düşecekti.

"Hâlâ öğrenemedin mi?" Kerem arkasındaki boşluğu düşünmemeye çalışarak sırıttı. "Birini öldürmek istiyorsan konuşarak vakit kaybetme."

Kerem ani bir hareketle adamın her iki koluna dirsekleriyle baskı yaparak ellerinin boşa çıkmasını sağladı. Omuzlarından tutup dizini karnına geçirdi ve eğildiğinde etrafında bir tur dönerek tabanıyla sertçe şakağına darbe indirdi. Bu sefer uzun bir süre kalkmamak üzere bayılmış gibiydi.

Kerem geri geri gidip tam arkasını dönecekti ki arkadan boynuna sarılıp onu boğmaya çalışan kollar tarafından durduruldu. Ona saldıran kişi her kimse onu tekrardan korkuluklara doğru sürüklüyordu.

Nefesi kesilirken adamın böğrüne vurmaya çalıştı. Bir yandan da eliyle boğazındaki kolu tutuyordu. Kerem onu bu şekilde durduramayacağını anladığında olabildiğince dönerek ayağını herifin bacaklarının arkasına götürdü ve tüm ağırlığıyla iterek kendisini onun üstüne bıraktı.

Ayağı takılan adam düşerken kendiyle beraber Kerem'i de çekmiş, birlikte yere düşmüşlerdi. Kerem kurtulmak için bir hamle daha yaptı ve dirseğini bükerek göğsüne sertçe vurdu. Kerem özgür kaldığında hızla ayağa kalkarak korumanın üstünden atladı ancak salona gidemeden biri paçasından tutarak öne doğru neredeyse devrilmesine neden oluyordu.

"Başlarım böyle işe," deyip ardından sesli bir şekilde küfür savurdu. Gitmesine izin vermeyen kişiye baktı. Niye hiçbiri yerde kalmıyordu ki?

Bu işten çok sıkılmıştı artık. Göğsünde yükselen öfke gözünün dönmesine neden olurken içinden bir ses adamı da yakalayıp birlikte balkondan aşağı atlamayı ona söylüyordu ancak Kerem'in yükseklik korkusu buna engel oluyordu. Atlas'ın öfkesiyle ilgili söylediği şey aklına geldi. Öfke onu kontrol ediyordu ve buna izin veremezdi. Mantıklı düşünmeliydi.

Nefesini düzenlemeye çalışırken birkaç adım gerileyip korumanın ona yaklaşmasını bekledi. İstediği mesafeye ulaştığında hızlıca öne çıkıp açık olan balkon kapısını adama doğru sürükledi. İki kapının arasında kalan koruma acıyla bağırmıştı. Kerem kapıyı birazcık açıp tekrar kapatarak ikinci kez adamı ezdi. En son göğsüne attığı bir tekmeyle de geriye doğru sendelemesine neden olmuştu. Ama Kerem'in tahmin etmediği bir şey oldu.

Adam vaktinde durmamıştı. Hâlâ geri geri gitmeye devam ederken ayağı burnunu kırdığı ve yerde yatan korumaya takılmış, balkon korkuluklarından korku dolu bir çığlık atarak aşağı uçmuştu. Kerem şahit olduğu bu manzara karşısında elini saçlarına geçirip öylece durdu. Gözleri sonuna kadar açılmıştı. Az önce birini balkondan aşağı atmıştı.

Aşağıdan gelen, "yukarıdalar," bağırışıyla İdil'in acı dolu çığlığı Kerem'i orada dikelmekten kurtardı.

Aklı hâlâ adamda olan Kerem, İdil'e doğru koştu. Arkası merdivenlere dönüktü ve dengesini sağlamakta zorluk çekiyor gibiydi. Kerem yanlarına vardığında herifin böğrüne tekme atıp onu yandaki odanın kapısına hasar verecek kadar sert bir şekilde yere düşmesini sağladı. Ama geç kalmıştı. Ayağı kayarken, İdil'in dudaklarında bir çığlık kaçtı.

Kerem, "Hayır," diye bağırıp ileri atıldı. Merdiven boşluğuna düşmek üzere olan arkadaşını tutmaya çalışarak umutsuzca elini uzattı. Son anda bileğini yakaladığında merdivenin başlığından destek alarak kendisinin de o ivmeyle yere düşmesini engelledi ve kızı yukarı çekti.

İdil'in kolları Kerem'in boynuna dolanırken Kerem'in elleri de kızın belinde yer edindi. Hemen geri kaçarak hem kendisini hem de arkadaşını merdivenlerden uzaklaştırdı. İdil'in titreyen bedenini ve hızlıca çarpan kalbini Kerem vücudunda hissedebiliyordu. Ödü kopmuş olmalıydı.

Kerem az da olsa onun kendine gelebilmesi için, "Hâlâ bana bir can borcun var," diye gergin gergin gülerek espri yaptı.

İdil, Kerem'in boynuna sakladığı yüzünü kaldırdığında gülümsemeye çalıştı. Ama onun gülümsemesinde de bir gerginlik vardı. İdil dudaklarını aralasa bir yanıt vermedi. Gözü Kerem'in arkasında bir yere odaklandı.

"Kaldır beni," diye emir verdiğinde Kerem her ne kadar bunu sorgulasa da dediğini ikiletmedi. İdil kollarını Kerem'in boynuna sıkıca sarıp kendisini hızla kaldırdığında Kerem de onu belinden desteklemişti. İdil kazandığı ivmeyle bacaklarını yandan geçirip topuklularını Kerem'in arkasından yaklaşan adamın karnına oldukça sert bir şekilde geçirmişti.

"Dön," diye ikinci direktifini verdiğinde Kerem yine emrini uyguladı. Kendisiyle birlikte onu da hızla döndürüp İdil'in adamın yüzüne tekmeyi geçirişini ve yere devrilmesini izledi.

İdil kayıp düşmesin diye çabucak kolunu bacaklarının altından geçirirken elinde olmadan kahkaha atmıştı. "Biz bu işi bayağı ilerlettik yalnız."

"Bence de mükemmeliz." İdil de Kerem'in gülüşüne karşılık verip sonrasında yeri işaret etti: "Ama beni artık indirecek misin?"

Kerem İdil'in hâlâ kucağında olduğunu fark edip irkildi ve güldü. "Doğru ya."

Kızı dikkatli bir şekilde yere bırakırken İdil sessizce kıkırdadı. Genç kızın ayakları yere bastığında kollarını Kerem'in boynundan çekmişti.

"Hadi." İdil Kerem'in koluna girip çekiştirdi. "Herkes buraya toplanmadan tüyelim."

Koşarak ikinci kata inerlerken Kerem rahatsız hissetti. Elini hızla kulağına götürdü. "Kulaklığım yok."

"Gel hadi," diye fısıldayarak İdil onu bir odaya soktu ve kapıyı kapadı. "Onu aramaya vakit yok."

Kerem'in neden bu odaya girdiklerini anlaması birkaç saniyesini almıştı. Dışarıda adım seslerini duyduğunda durumu kavradı. Onların peşlerindeydiler.

Kerem tekrar kapıdan çıkmayı beklerken İdil onu bu sefer de pencereye doğru sürükledi. Yakınlaştıklarındaysa bunun bir pencere olmadığını anlamıştı. Bu, başka bir balkondu. Ama daha küçüktü ve arka bahçeye açılıyordu.

Kerem hızla kafasını iki yana sallayarak geri çekildi ve odaya döndü. İdil onun bu hâline anlam veremezken peşinden geldi.

"Kerem gitmemiz gerek." İdil bu karanlıkta bile gözlerinin yeşilini görebileceği kadar Kerem'e yaklaşmıştı. "Aşağı indiğimizi fark ederlerse biteriz. Bahçeye de adam yığmaları an meselesi."

İdil doğru söylüyordu. Hâlâ devam etmekte olan çatışmanın seslerini duyabiliyordu. İçerideki karmaşayla birlikte çatışmayı kullanarak pekâlâ kaçabilirlerdi. Fakat Kerem atlayamazdı. Bu başarabileceği bir görev değildi.

"Ben yapamam..." Kerem zar zor yutkundu. Ya bacağını veya kolunu kırarsa, ya daha kötüsü olur da babası gibi bir hasar alırsa? Çok fazla soru işareti ve korku vardı.

"Kerem, aşağıda havuz var." İdil elini koluna koyarak onu rahatlatmaya çalıştı. "Ve oldukça da derin."

Bir kez daha kafasını iki yana salladı. Kalbi deli gibi atmaya başlamıştı. Ellerinin buz kestiğini hissediyordu.

"Burası o kadar yüksek bile değil." Kerem İdil'i bu kadar uğraştırdığı ve hayatlarını tehlikeye attığı için kendinden nefret ediyordu ama bu hisle başa çıkmakta da zorluk çekiyordu. Doğru olan şeyin ne olduğunu bilse de yapamıyordu, elinde değildi. "Bir şey olmayacak."

İdil Kerem'i kolundan çekip tekrar balkona çıkardı. "Bak, yüksek değil. Direkt havuza atlayabiliriz..."

Kerem aşağı, suya baktı. Belki yüzebiliyordu, hatta belki İdil'in dediği gibi fazla yüksek değildi ama Kerem'in gözlerinden babasının düşme görüntüsü geçerken kat sayısı gittikçe artıyordu. Kerem başının döndüğünü hissettiğinde korkuluğa tutundu. Gözlerinin kararıyordu.

"Kerem!" diye İdil onu kolundan yakaladı. "Aşağı bakma."

Kerem derin bir nefes alıp bakışlarını yukarı çevirdiğinde İdil'in kızgın sesini bir kez daha duydu.

"Halletmeye çalışıyorum." Kulaklıkta biriyle konuşuyor olmalıydı. Ve muhtemelen bu kişi de Atlas'tı. "Biz atladıktan sonra iletişimimiz muhtemelen kesilecek... Evet... Biliyorum... Evet, gideceğiz... Anladım... Tamam."

Kerem İdil'in, kolunu sıktığını hissettiğinde kafasını ona çevirdi, yutkunmaya çalıştı.

"Şimdi, aşağı bakmadan şu şeylerin önüne geçeceğiz," dedi anlayışlı ve kibar olmaya çalışan bir sesle. "Tek çıkış yolumuz burası. Beğensek de beğenmesek de."

Bu sefer aklına sadece babası değil az önce ayağı takılıp aşağı düşen adam da gelmişti. "Bunu yapabileceğimi sanmıyo—"

"Yapacaksın!" İdil kaşlarını çattı. "Yoksa ikimiz de yakalanırız. Bunca kavgayı boşuna etmedik, Kerem."

"Sen git..."

"Asla! Ya benimle gelirsin ya da ikimiz de yakalanırız."

İdil elbisesine dikkat ederek korkuluğun diğer tarafına çok çevik bir hareketle geçtiğinde Kerem'in yüreği ağzına geldi. Geri çekilmeye çalıştı ama İdil gömleğinden yakalamıştı.

"Kerem!" İdil kısık sesle bağırıp gözlerini belertti. "Gözlerini kapa ve yap şunu!"

İdil'den kesinlikle nefret ediyordu. Büyük bir tereddütle gözlerini kapatırken titreyen elleriyle korkuluğu tuttu ve hafif kendisini kaldırarak bir bacağını diğer tarafa attı. Sırtında İdil'in elini hissettiğinde az da olsa cesaretlendi. Sol bacağını da diğer tarafa attığında parmaklarını öyle bir sıkmıştı ki bir daha açabileceğini sanmıyordu.

"Hadi dön."

Kerem derin bir nefes alıp korkularıyla baş etmeye çalıştı. Bunu yapabilirdi. Bir şey olmayacaktı. Sonuçta aşağıda sert zemin değil, havuz vardı. Tek yapması gereken doğru atlamaktı.

Kerem zar zor dönmüşken İdil, "Hazır mısın?" diye sordu dalga geçercesine. Kerem kızmamak için zor tuttu kendini. Hazır gibi mi görünüyordu? "Adamların hâlâ gelmemiş olması gelmeyecekleri anlamına gelmiyor."

"Senden nefret ediyorum..." Kerem kendi kendine mırıldansa da İdil duymuştu.

"Bence tam tersi." Genç kızın eğlendiğini belli eden o kıkırdamasını duyduğunda daha çok sinirlendi. "Şu an benim için bir balkonun tepesinden aşağı atlamak üzeresin. Aşkını ilan etmesen de olur."

Başka zaman olsa kesinlikle İdil'in bu dalga geçişine o da katılır, birlikte alay ederlerdi, ancak şimdi tek düşündüğü yükseklikten atlamak üzere olduğuydu.

"Tamam... artık atlamalıyız." İdil de sonunda ciddileşmişti. Belki de az önceki tavırları Kerem'i rahatlatmak içindi. Lakin Kerem onların bir işe yaradığını söyleyemezdi. "Üç dediğimde. Tamam m?"

İstemeye istemeye başını salladı. "Tamam."

"Üç!"

Kerem daha, "Ne?" diyemeden kolunu tutarak onu boşluğa çeken İdil'in peşinden gitmişti. Gözlerini bir anlığına açma gafletine düştü. Bağırmak için istemsizce açılan ağzı suyla doldu. Kulakları uğuldadı, gözleri yandı. Tüm bedeni buz gibi suya gömülmüştü...

Devam edecek...

Bölüm sonu

22 yorum

  • İdil bir ve ikiyi atlayıp direkt üç dersen stresli olmayan insan bile korkar ne yapıyon?

  • Keremciğim onu sen atmadın tamam mı? O burnunu kırdığın adam yüzünden oldu 🤗

  • Namluyu kontrol etmedin mi? Yaa zeka küpü diyecektim kumarbaz oldun

  • Silah boş di mi Kerem? Aklıma daha mantıklı bir ihtimal gelmiyor salak değilsin sonuçta

  • Kerem ve Batu laf dalaşına bu kadar ihtiyacım olduğunu bilmiyordum ya da laf sokan Batu' ya

  • Pardon mu? Kadının en son umursayacağı şey bile olamaz bu şuan

  • Yani Atlascığım haklısın yalan yok ama Kerem ve Helen ilişkisinin kontrolün altında olduğunu hiç zannetmiyorum hatta bizzat senin Hayal' le olan ilişkin bile

  • Atlas, ben seni anlarım bebeğim Tüm ekibi topla gel çay partisi yapalım

  • Bir bölümde bu kadar kendi sonunu getireceksin "iması" fazla değil mi? Ben korkuyorum

  • İçimden bir ses İdil' e dövüş konusunda daha fazla güvendiğini söylemesinin bir nedeninin de Kerem-İdil ikilisinin arasına minik de kıskançlık tohumları koymak olduğunu söylüyor ama neyseee Atlass

  • Atlas' ın ekibindeki kimsenin küçümsenmesine izin vermemesi o kadar zevk veriyor kii

  • Uzandığım koltukta çarpılarak gülmeye başladım resmen Atlaaassss mükemmeliyetçi çocuk adresleri ne ara buldun ne ara ezberledin? Hangi ara? Gece uyumuyor musun nedir?

  • Atlas' ın laf sokuşları son seviye yaaa tam böyle cuk diye oturtuyor lafı

  • Aaaaa Ayıp ediyorsun Kerem sen avukatsın ya Suçlarınızı şöyle bildirirsek böyle olur falan diyebilmek için getirmiştir seni herhalde