Bölüm 44: Bir insan kaç kez ölür?
Ozan Yazıcı...
Ölmek değildir ömrümüzün en feci işi,
Müşkül budur ki ölmeden önce ölür kişi!
Geçmiş kimsenin peşini bırakmazdı. Özellikle kötü anılar unutulmaz ve insanların hayatını berbat etmek için hep kendini tekrarlarlardı. Güzel hatıralarsa hep solup gitmeye meyillidir. Hayatları acıyla geçmiş insanlar için hatıralar sadece bir lanetti.
Ozan Yazıcı da o lanetlenmiş insanlardan biri olduğunu düşünüyordu. Her gün kaçmaya çalıştığı anıları onu tekrar tekrar ele geçiriyor, adeta işkence ediyordu. Bunun sorumlusu da tamamen Batu'ydu. Cebinden çıkan haplar Ozan'ın tüm dünyasını altüst etmişti. O olaydan sonra onu ve Anıl'ı düşünmediği tek bir gün bile olmamıştı.
Ozan tam bir şeyleri düzeltebileceğini, bazı hatalarını telafi edebileceğini düşünürken Batu'dan büyük bir darbe almıştı. Aynı şeyleri yaşamak onun lanetiydi artık. Batu'ya kardeşi yerine koymaya çok yaklaşmıştı. Hatta kendine hep aksini söylese de onu kardeşi gibi görmeye başlamıştı bile.
Onu her şeyden koruma isteği, onunla zaman geçirirken içinde hissettiği o tatlı sıcaklık, aynı zamanda aynı Anıl gibi onu hafif gıcık etmesi; hepsi Ozan'ın Batu'yu ne kadar bağlandığını gösteriyordu. Bunu da Ozan kendine verilen ikinci bir şans olarak görmeye başlamıştı. Güya Anıl'la yaşayamadıklarını yaşayıp pişman olduğu şeyleri de düzeltmeye çalışacaktı. Ama gel gör ki, Batu tek bir hareketiyle bunu yerle bir etmişti.
Atlas'ın hapları Batu'nun cebinden çıkardığı an Ozan nasıl bir tepki vermesi gerektiğini kestirememişti. O an bir sürü duyguyla baş etmeye çalışıyordu. Hatta bu duyguların bazılarını nasıl tanımlayacağını da bilememişti. Sadece hissettiği iki duyguyu çok net bir şekilde hatırlıyordu: Hayal kırıklığı ve öfke. Batu tarafından hayal kırıklığına uğramıştı. Ama öfkesinin kaynağı sadece Batu değildi. Ozan her şeye öfkeliydi. Batu'ya, kendine, Atlas'a, o evde bulunan herkese ve en önemlisi hayatın kendisine...
Asla mutlu olamayacağının farkına varmıştı. Hayat asla buna izin vermeyecekti. Aslında bunu çok uzun zaman önce kabullenmesi gerekirdi. Aile bireylerini teker teker kaybederken ve eli kanlı bir şekilde bu hayata devam ederken mutlu olmayı bekleyemezdi. Ozan için mutlu bir son yoktu artık.
Ozan bu hayata acı çekmek için gelmişti resmen. Bir an için mutlu olacağını düşündüğü anda kalbi paramparça olmuştu. O evden çıkarken öfkesi o kadar büyüktü ki Batu'nun kendisine yaklaşmasına bile izin vermemişti. Tek derdi onu kendinden tamamen uzaklaştırmak olmuştu. Ama bu sadece ona öfkeli olduğu için değildi. Onunla konuşmak, bir kavgaya tutuşmak istediği son şey olduğu içindi.
Batu'yu zaten kaybetmiş gibi hissediyordu. Durumu daha kötü hâle getirmek istemiyordu. Çünkü Batu'nun konuşmasına izin verirse bunun bir konuşma olarak kalmayacağına emindi. O kızgınlık anında Batu'ya çok daha ağır laflar edeceğini fark ettiği an buna bir son vermeli olduğunu anlamıştı. Batu ona yaklaşmamalıydı. Yoksa bu çok tehlikeli bir kavgaya dönüşecekti ve Anıl hayattayken yaptığı hatayı Ozan bir kez daha yapacaktı. Kardeşiyle yaptığı son kavgayı hatırlayıp dururken Batu da dâhil kimseyle konuşamayacağını biliyordu.
"Senden utanıyorum."
Peşini bırakmayan bu cümle sürekli aklında yankılanıp duruyordu. Bunu söylerkenki ses tonu bile hâlâ hatıralarındaydı. Anıl'ın yüz ifadesi her hatırladığında daha da korkunç bir şekil alıyordu. Dolan gözleri, öfkeden kızarmış yüzü, titreyen elleri...
"Senden utanıyorum."
Ozan nefes alamadığını hissetti. Gözleri buğulanmıştı. Arabanın kontrolünü kaybedeceğinden korktu. Direksiyonu yanlışlıkla sağa kırmış, son anda toparlamıştı. En kısa sürede arabayı durdurup kendini toparlamalıydı.
"Senin için ne kadar zordur şimdi!" Anıl'ın kontrolsüz ve histerik sesi tüm eve yayıldı. Delirmiş gibi dişlerini göstererek sırıtırken öne çıktı. Kızarmış gözlerinde küçümseme ve alaycılık göründü. "Vah vah! Senin gibi dürüst bir polisin kardeşi nasıl uyuşturucu bağımlısı olur, değil mi?"
"Aynen öyle!" Ozan onun sesini bastıracak kadar yüksek bir sesle bağırdı ve Anıl'a yaklaştı. Kardeşi irkilerek geri çekilmişti. Ozan bunun sebebini, az önce gözü döndüğü için Anıl'a attığı yumruk olarak görüyordu ve bu yüzden büyük bir pişmanlık duyuyordu. Ama o da delirmek üzere olduğunu hissediyordu. "Ben seni böyle yetiştirmedim!"
"Beni kimse yetiştirmedi!" Anıl geri çekilmiş de olsa cesaretinden bir şey kaybetmemişti. "Vicdanını rahatlatmaya çalışma. Büyürken kimse yanımda değildi!"
"Ben vardım!" Ozan eliyle kendisini gösterdi. Anıl'ın haksız suçlamalarına daha fazla katlanamazdı. Sağ omzundan sertçe itti. "Ben seni terk etmedim! Yıllardır senin için çabalayıp duruyorum—"
"Beni umursuyormuşsun gibi davranmayı kes!" Anıl da aynı o şekilde Ozan'ı göğsünden ittirdi. "Kendini kandırıyorsun sadece. Sen de yoktun! Sen de onlar gibiydin."
Ozan öfkeyle nefesini dışarı doğru verdi ve kafasını iki yana salladı. Anıl onu anne ve babasına benzetmiş olamazdı. Bu kadar ileri gidemezdi. Ozan asla onu terk etmemişti. Her kararı onun için vermişti. Polis olmayı bile babaları gibi olmamak, dürüst ve düzenli bir hayat yaşamaları için istemişti. Anıl'ın bunu bencillik olarak algıladığına inanamıyordu. Bu tavrı hak etmiyordu.
"Sakın!" diye Ozan keskin bir şekilde onu uyardı. Kendini daha fazla zapt edebileceğini sanmıyordu. "Bu konuyla ilgili tek kelime dâhi edecek olursan..."
"N'aparsın?" Anıl üstüne gelip bağırarak lafını kesip Ozan'ı göğsünden itti. Ozan onun uyuşturucu yüzünden bu hâlde olduğunu bildiğinden ve ona zarar vermek istemediğinden karşılık vermedi. Ama sabrı gerçekten tükenmek üzereydi. "Odaya mı kitlersin? Nezarete mi atarsın? Senden korkmuyorum!"
Anıl tekrar bir hamle yapacakken Ozan çevik bir hareketle yana çekilerek bileğinden tuttu ve kolunu geriye doğru büktü. Anıl'ın acı dolu inlemesini göz ardı ederek hızlı bir şekilde diğer koluyla omuzlarından bastırdı ve ittirip uzun kitaplığa sertçe yasladı. Kitaplık sarsılarak içindeki birkaç şeyin devrilmesine neden olmuştu. Hatta bir seramik vazo gürültüyle yere yuvarlanıp kırıldı.
"Sen nankör herifin tekisin." Ozan bağırmasa da her kelimesinin üstüne bastırarak konuşuyordu. Kolunu biraz daha sıktı. Arkasında olsa da Anıl başını yana çevirdiği için acıyla buruşturduğu yüzünü görebilmişti. Hayal kırıklığıyla devam etti: "Tüm hayatımı senin için değiştirdim... Senin normal bir hayatın olsun diye çabaladım! Karşılığı bu muydu? Bana borcunu böyle mi ödüyorsun?"
"Sana hiçbir şey borçlu değilim." Anıl kırılgan ve boğuk bir sesle konuşmuştu. "Yalan söyleme artık. Sen de onlar gibi kendini düşündün!"
Anıl'ın yüzündeki acı ifadesi, artık Ozan canını yaktığı için değildi sanki. Söylediklerine gerçekten inanıyordu. Ozan'ın onu terk ettiğine inanıyordu.
"Gittin!" dedi tekrar. Sesindeki yorgunluk ve öfke kesinlikle gerçekti. "Polis olmak için beni yalnız bıraktın! Beni o adamla yalnız bıraktın!"
Ozan afalladı ve Anıl'ın kolundaki elini gevşetti. Bu da kardeşinin, elinden kurtulması için bir fırsat olmuştu. Anıl dönerek kolunu Ozan'dan kurtardı ve onu itti.
"Sen kendini ondan kurtardın ama geride ben kaldım!" Anıl acıyan omzunu tutarken ona nefretle bakmıştı.
Ozan bunun yalan olduğunu söyleyemezdi. Polis olmak için yatılı olarak okuduğunda Anıl'ı babasıyla bırakmak zorunda kalmıştı. Tabii bu geçici bir süre içindi. Ozan elinden geldiği kadarıyla onları sık sık kontrol ediyor, Anıl'a bir şey yapmadığına emin oluyordu. Babası zaten onlara asla vurmamıştı. Bu yüzden korkmuyordu. Ama dengesizdi ve zaman zaman öfkelendiğinde göz korkutucu olurdu. Babasının bu dengesiz tavırları belli ki Ozan'dan daha fazla etkilemişti Anıl'ı.
"İhtiyacım olduğunda sen asla yanımda olmazdın." Anıl'ın sesindeki saf kin Ozan'ın kalbini sıkıştırıyordu. Bunca yıl hep böyle mi düşünmüştü? Yaptığı onca fedakârlığı bir hiç uğruna mı yapmıştı? "Ben her gün ona katlanmak zorunda kaldığımda yanımda değildin... Hatta... Hatta onu ölü bulduğumda da yanımda değildin!"
Ozan bir süre cevap veremeyip öylece kalakaldı. Anıl'ın öyle bir ana şahitlik etmesini asla istememişti. Babalarının cesedini salonda bulduğunda Anıl daha liseye gidiyordu. Sabah saatlerinde kalp krizi geçirmişti ve Anıl okuldan gelene kadar bunu kimse bilmemişti. Ozan, elinde olsaydı Anıl'ın böyle bir şey yaşamasına asla izin vermezdi ama elinde olmamıştı. Ozan ikisinin de güzel bir hayat sürmesi için çalışıyordu o zamanlar. Polis olup Anıl'ı kurtaracaktı güya. Ancak her şey daha kötüye gitmişti.
"Bunca yıl doğru düzgün ağabeylik yapmazken şimdi gelip bana hesap soramazsın!" Anıl tükürürcesine konuşurken Ozan irkilerek asıl konunun ne olduğunu hatırladı. Kavganın başlama nedenini neredeyse unutuyordu.
"Ben seni asla bırakmadım, Anıl!" diye en sonunda başını iki yana salladı ve inkâr etti. "Senin o ana şahit olmaman için her şeyimi verirdim."
Acıma, karamsarlık ve hüzün dışında Ozan hâlâ öfkeliydi. Anıl onun dikkatini dağıtmıştı. Asıl meseleyi tamamen kaçırmıştı. Kardeşinin ani suçlamaları Ozan'ın kafasını karıştırmıştı.
"Keşke o olay hiç yaşanmasaydı. Keşke yaşadığımız şeyleri hiç yaşamasaydık..." Ozan tüm samimiyetiyle kardeşine baktı. Lakin öfkesini bastırmakta hiç iyi değildi. Anıl'ın haftalardır uyuşturucu kullandığından habersiz oluşu Ozan'da etrafı yıkıp yakma isteği oluşturuyordu. "Ama ben senin söylediklerinin hiçbirini hak etmiyorum! Ve bunlar da senin yaptıklarının bir bahanesi olamaz."
"Evet, tabii!" Anıl öfkeyle elini, gözlerini kapatan uzamış saçlarında gezdirerek geriye itti. Titremesi daha da artmıştı. "Hep Anıl hatalı! Hep Anıl suçlu—"
"Ne sanıyorsun, oğlum sen?" Ozan yaklaşıp Anıl'ın yakasından tuttu ama itip kakmadı. Sesinin tonuysa hâlâ çok yüksekti. "Doğru bir şey yaptığını mı zannediyorsun? Haklı olduğunu mu sanıyorsun?"
"Sana hiçbir b*k açıklamak zorunda değilim!" Anıl elinden kurtulmak için çabalasa da çırpınışları tamamen faydasızdı. "Suçlu değilim. İstediğimi yaparım! Bu benim hayatım."
"Oğlum bak senin hayatını s*kerim!" Ozan tüm kontrolünü kaybedip elini Anıl'ın yakasından çekip çenesini kavrayarak sıktı. "Beni delirtme! Elimde kalırsın, yemin ederim."
"Dövecek misin?" Anıl olduğu duruma rağmen alaycı tavrından ödün vermedi. "İçeri mi tıkacaksın?"
"Gerekirse yaparım!" Ozan, çenesini biraz daha sıkıp kendine çekti. "O hapları nereden buldun? Sana kim verdi? Konuş!"
"Hiçbir şey söylemeyeceğim." Anıl elini hızlıca itip Ozan'dan kurtuldu ve yana kaçtı. Parmaklarının çenesinde bıraktığı izler belirgin bir şekilde görünüyordu. "Senden korkmuyorum. Arkadaşlarımı satmam!"
"Arkadaş mı?" Ozan şimdiye kadar asla böylesine bir öfke hissetmemişti. Göğsünden yüzüne doğru bir sıcaklık yayıldı ve gözünün döndüğünü hissetti. Sinirden elleri titriyor ve karıncalanıyordu. Anıl'ın dediği gibi onu vazgeçirene kadar dövme fikri, artık çok mantıklı gelmeye başlamıştı. "Sen o şerefsizlere arkadaş mı diyorsun?"
Anıl'ın dudağı yana doğru kıvrıldı. Ozan'ı delirtecek bir şey bulmuş gibiydi. "Evet, arkadaşlarım."
"Aklını mı kaybettin lan sen? Dalga mı geçiyorsun benimle?" Ozan sağ elini biraz yukarı kaldırıp sallayaraktan Anıl'a doğru büyük bir adım attı ama kardeşine bir şey yapmamıştı. Buna kendinden çok, Anıl'ın geri çekilmesi engel olmuştu ama tekrardan yakasına yapışıp ona yumruk atmak için büyük bir istek duyuyordu. "Seni o p*ç kurularıyla görüştürür müyüm sanıyorsun? Gerekirse odanın önünde nöbet tutarım. Burnunun ucunu bile dışarı çıkarmana izin vermem!"
Anıl'ın az önceki küçümseyici ve alaycı tavırları aniden yok oldu. Sanki Ozan'ın ciddiyetini daha şimdi anlayabiliyordu. Oysaki ona az önce hırpalarken net bir şekilde anlaması gerekirdi.
"Benim üzerimde hiçbir hakkın yok!" Öfke ve nefret dolu bakışlarını Ozan'a dikti. "Ben bir yetişkinim! İstediğimi de yaparım!"
"B*k yaparsın!" Ozan onun devam etmesine izin vermedi. "Sen de mi ölmek istiyorsun? Issız bir sokakta aşırı dozdan gebermek mi amacın?"
"Belki de!" Anıl'ın kızaran gözlerinin dolduğunu fark etti. Bunun sinirden mi yoksa duygusallıktan mı olduğunu anlayamamıştı. "Belki sen de o zaman rahat edersin. Sabahtan beri sana ne kadar zorluk çıkardığımı söyleyip duruyorsun. Bir yükten kurtulursun işte."
"Yük mü?" Ozan duyduklarına inanamıyordu. Bunca lafı boşuna etmişti belli ki. Anıl dediklerinden saçma sapan anlamlar çıkarmıştı. "Sen söylediklerimden bunu mu anladın?"
"Kes şunu artık! Kes!" Anıl sinir krizi geçiriyormuşçasına bağırıp yanındaki rafta duran kalemliğe vurarak halıya doğru uçmasını sağladı. "Sen beni düşünmüyorsun! Sen kendini düşünüyorsun. Mesleğini, beni öğrenirlerse polis arkadaşlarının hakkındaki düşüncelerini, itibarını... Senin için önemli olan bunlar, ben değilim! Kendini de beni de kandırma!"
Ozan içinde bir şeylerin geri dönüşü olmayacak şekilde kırıldığını hissetti. Anıl söylediklerini bir nevi haklıydı. Ozan gerçekten de bunları düşünmüştü. Mesleği için onca yıl verdiği emekleri, yanlarında iken hep dürüst pozlar kestiği arkadaşlarını, Anıl'ın umurunda olmadığı itibarını; hepsini düşünmüştü. Ancak Anıl'ın yanıldığı bir şey vardı. Tek düşündüğü veya önemsedi şey bunlar değildi.
Kardeşinin uyuşturucu bağımlısı olduğunu öğrendiğinde bunların hiçbiri umurunda olmamıştı. Anıl'ı kaybetme korkusu hepsinden daha korkunç ve baskındı çünkü. Ne mesleğini ne itibarını ne de arkadaşlarını umursamıştı. Tek derdi kardeşini kurtarmaktı.
Zaten yıllardır onu her şeyden korumaya çalışmış, hayatını farklı farklı şekillerde kurtarmamış mıydı? Babası onları umursamazken onlara bakmıştı, çalışmış ve okumuştu. Anıl'ın okumasına yardımcı olmuş, bir şekilde evi geçindirmeye çalışmıştı. Daha fazla elinden bir şey gelmemişti. Şimdi elinde kalan her şeyi; kardeşini ve mesleğini yitirmek istememesi suç muydu? Bunların karşılığı böyle mi olacaktı? Kardeşinin bu lafları bir ok gibi kalbini delik deşik etmişti. Ve bu karşında duran kişi kardeşi olamazdı. O sevecen, enerjik ve tatlı kardeşi gitmiş, yerine adeta bir canavar gelmişti sanki.
"Senin için yaptığın şeylerin hiçbirini hak etmiyorsun." Ozan ne dediğini bilmiyordu. O kadar kırgın ve kızgın hissediyordu ki artık düşünmeden konuşuyordu. Anıl'ın lafları nasıl canını yaktıysa o da onun canını yakmak istiyordu. Bunun için gerçek olmayan şeyleri söylemek zorunda kalsa bile umursamadı ve devam etti: "Kendi hayatın gibi benimkini de mahvetmene izin vermeyeceğim."
"Onurlu bir yaşam sürmek, dürüst bir polis olmak..." Anıl Ozan'ı tiye alsa da sesi eskisi kadar kendinden emin değildi. Sesi titremeye başlamıştı. Duygularını bastırmak için ufak çaplı bir kahkaha atıp -Ozan çocukluğundan beri onun böyle yaptığına şahit olmuştu- mırıldanarak bir küfür savurdu. "İşte senin için önemli olan şeyler bunlar."
"Aynen öyle! Ve senin yüzünden hayatımdan daha fazla ödün vermeyeceğim artık." Ozan şimdiye kadar yeterince sabrettiğini düşünüyordu. Artık sabrı taşmıştı ve her laf dudaklarından tereddütsüz bir şekilde dökülüyordu. "Hiçbir şeye değmezmiş. Sadece hayal kırıklığısın. Onların oğlu olduğun o kadar belli ki. Senden utanıyorum!"
Anıl ilk kez gardını tamamen düşürmüştü. Yüzü allak bullak olurken Ozan birazcık bile pişmanlık hissetmedi. Sinirden kalbi öyle delicesine atıyordu ki kendi düşüncelerini bile duymakta zorlanıyordu. Tek hissettiği şey öfkeydi ve şimdiye kadar yaşadığı her kötü şeyin hıncını almak istiyordu. Hatta pişman olmamakla birlikte daha fazlasını da söylemek istiyordu.
"O zaman artık beni dert etmene gerek yok."
Anıl son bir kez Ozan'ın yüzüne bakıp arkasını döndü ve koridora çıktı. Ozan onun kapının yanına bıraktığı çantasını aldığını duydu. Kapıyı çok sert bir şekilde kapatarak çekip gitmişti. Ozan neler olup bittiğini bir süre algılayamadı: Son yirmi dakikadır yaptıkları kavgayı, birbirlerine söyledikleri şeyleri, Anıl'ın çekip gidişini.
Anıl gitmişti... Birkaç dakika önce evden çıkıp gitmişti ve Ozan onu durdurmak için hiçbir şey yapmamıştı. Öylece durup izlemişti.
Durumu kavradığında sesli bir şekilde küfür savurup yanındaki sehpaya tekme attı. Elini kısa kesilmiş saçlarına götürürken koridora koşup peşinden gitmeyi düşündü. Ama gitse bile bulamayacağını biliyordu. Anıl çoktan uzaklaşmış olmalıydı.
Paniklemeye başlamıştı, söylediklerini hatırlamaya başlar başlamaz büyük bir pişmanlık tüm benliğini sarmıştı. Doğan'ı arayıp ondan yardım istemeliydi. Anıl'ı hemen bulmak zorundaydı. Başına bir şey gelebilirdi. Böyle gitmesine izin verdiği için, ona böyle kötü laflar söylediği için dünyadaki en iğrenç insanmış gibi hissetti. Kalbinin atım hızı hiç azalmamıştı ama bu sefer öfke yüzünden değil, korku ve endişe yüzündendi.
Telefonu kulağına götürüp arkasını döndü ve evin hâline baktı. Evi bir hayli dağıtmışlardı. Sehpa devrilip yer değişmişti, halı sola doğru kaymıştı; uzun kitaplık hafif geriye gitmiş, içindekilerin bir kısmı rafın içinde devrilmiş, bir kısmı da yere düşmüştü.
Ozan istemsizce kitaplığa yaklaştı fakat hiçbir şeyi düzeltmedi. Sadece öne doğru devrilen bir fotoğraf çerçevesini kaldırıp baktı. Anıl'la gülerken çekildikleri bir fotoğraftı. Anıl Ozan'a sarılmıştı, Ozan da kollarını kardeşinin omuzlarına sarmış, saçını karıştırıyordu.
Fotoğrafta ikisi de mutluydu, ikisi de eğleniyordu. Fakat çerçevesi hasar almıştı. Anıl'ın gülen suratının olduğu kısımdaki camsa kırılmış, delik şeklini almıştı. Kırıktan uzanan çatlak da Ozan'ın yüzünde bitiyordu. Ozan ne kadar süre fotoğrafa bakmıştı bilmiyordu ama en son Doğan'ın sesi onu gerçekliğe döndürmüştü.
Ozan arabayı sağa çekerek aniden durdurdu ve nefes almaya çalıştı. Yanındaki camı direkt indirerek yanan ciğerlerine biraz daha hava çekti. İçeri giren yağmur damlaları yüzüne çarptı.
Bağı dönüyor, midesi bulanıyordu. Kaçmak, kurtulmak istediği anıları hatırlamaya bir türlü engel olamıyordu. Aynı sahne, aynı laflar zihninde yankılanıp duruyordu.
"Sadece hayal kırıklığısın..."
Ozan başını iki yana salladı.
"Senden utanıyorum..."
"Hayır," diye mırıldandı ve yüzünü buruşturup öne eğilerek başını direksiyona yasladı.
"Hiçbir şeye değmezmiş..."
Ozan başını kaldırdı ve derin bir nefes aldı. Bulanık gören gözlerini birkaç kez kırpıştırıp saate bakmaya çalıştı. Vakit daralıyordu ama o burada oyalanıyordu.
"Nankör herifin tekisin..."
Gitmesi gerekiyordu ama bunu yapacak gücü kendinde bulamıyordu. Batu ile karşılaşmak istemiyordu. Onunla yolculuk yapmak istemiyordu. Göreve onunla gitmek istemiyordu. Ama hepsini yapmaya mecburdu, çünkü planlar değişmişti ve Batu ile birlikte bu yeni plana ayak uydurmaları gerekiyordu.
Planlar değiştiğinden ve Ozan Batu'yla birlikte göreve gideceğini öğrendiğinden beri Atlas'a saydırmadığı kadar saydırmıştı. Bunun başka bir yolu olmalıydı, Atlas bulabilirdi; fakat o ikisinin birlikte olması konusunda inat etmişti. Atlas'ın amacının tam olarak ne olduğunu bilmiyordu ancak bunun kötü bir fikir olduğu kesindi.
İkisinin aynı ortama sokmak göreve gittikleri eve pimi çekilmiş bir bomba atmaktan farksızdı. Bunu Atlas'a da söylemiş, planı batırma ihtimalleri olduğunu anlatmaya çalışmıştı. Ama Atlas'ı fikrinden vazgeçirmek neredeyse imkânsızdı.
"Bunun riskli olduğunun farkında değil misin?" diye sormuştu Ozan, onu bir köşeye çekerek. "Bizi aynı ortama sokma!"
"Bu gece yeterince risk alıyorum, Ozan. Ve benimle beraber siz de alıyorsunuz," demişti sakinliğini korumaya çalışarak. Ama sesindeki tını ve bakışları oldukça tehditkârdı. "Bunu düşünerek hareket etseniz iyi olur. Parmaklıkların diğer tarafında olmaktan pek keyif alacağını sanmıyorum."
"Pislik!" diye mırıldandı öfkeyle. Her defasında, nasıl oluyorsa Ozan'a istemediği şeyleri yaptırmayı beceriyordu. Tam da şimdi, bu görevde olduğu gibi.
Sorun yok, diye düşündü. Her şey yolunda. Hiçbir sorun çıkmayacak. Batu durumu zorlaştırmayacak.
Ozan biraz da olsa sakinleştiğini hissettiğinde arabayı tekrar trafiğe çıkardı. İçinde hâlâ bir gerginlik vardı. Batu'yla onca yolu gitmeyi, görevde birlikte olmayı nasıl atlatacağını bilemiyordu. Daha doğrusu, Anıl'ı düşünmeden ve Batu'yu ona benzetmeden nasıl atlatacağını bilemiyordu.
Üstelik Atlas'ın yeni planı oldukça karışık ve tehlikeliydi. Dikkat dağınıklığına mahal vermemeleri gerekirdi. Batu ile arasındaki soğukluk bir yana, Ozan böyle bir durumda kim için endişelenmesi gerektiğini de kestiremiyordu. Plan baştan aşağı korkunçtu ve neredeyse herkes risk altındaydı. Atlas'ın bunca riski ve tehlikeyi göze alması Ozan'ı şaşırtmıştı. Onu tanıdığı kadarıyla riskleri en az seviyeye indirmek için çabalardı hep. Şimdiyse tam tersini yapmıştı. Bu planı gerçekleştirmeyi o kadar istiyordu ki hiçbir risk onu durdurmuyordu.
Ozan Batu'nun bekleyeceği yere varana kadar bir hayli zaman geçmişti. Görüşmek için karar kıldıkları süreyi de aşmıştı, ki Atlas'ın bundan hoşlanacağını zannetmiyordu. Yine de birkaç dakika gecikebileceklerini tahmin edip planları öyle ayarladığını umut ediyordu. Sonuçta Atlas her şeyi düşünürdü, değil mi? Her ne kadar ekiptekiler de dâhil kimsenin hava durumuna bakmak aklına gelmemiş ve sonucunda anlık bir plan değişikliği yapmak zorunda kalmış olsalar da Atlas'a hâlâ güveniyordu.
Işıklar üzerine vurunca yolun kenarında, ileride bekleyen uzun bir siluet gördü. Bu kişi Batu'dan başkası değildi. Çiseleyen yağmurdan korunmak için kapüşonunu başına geçirmiş, ellerini ceplerine sokmuştu. Ozan onun neden bu kadar ince giyindiğini anlamadı. Üşütmek mi istiyordu?
Derin bir nefes alırken omuzları gerildi. Batu da tanıdık arabayı görünce duruşunu değiştirmiş, tamamen Ozan'a dönmüştü. Yavaş yavaş arabayı durdurup Batu'nun yanına park etti. Gelip önde oturana kadar ona bakmadı bile.
"Selam," diye Batu mesafeli ve çekingen bir tavırla konuştu. Ozan onun bu hâline kendinin sebep olduğunu çok iyi biliyordu. Bundan biraz pişmanlık duysa da bu fikri hemen kafasından kovdu. Mesafeli olmak zorundaydı, gardını düşürüp de yine ona kardeşi gibi görüp kendine de ona da zarar vermek istemiyordu.
Ozan ona cevap vermeyip sadece başıyla selamını almıştı. Gereksiz yere diyalog kurmayacağına dair kendine söz verdiği için plan dışında hiçbir şey hakkında konuşmayacaktı. Gerçi o da canını fazlasıyla sıkıyordu. Hem de her anı.
Arabayı çalıştırıp tehlikeye doğru giderken, Ozan içindeki kaçma dürtüsüyle baş etmeye çalıştı. Batu'yu da alıp uzaklara gitme düşüncesi oldukça mantıklı gelmişti bir an ama bunu da bertaraf etti. Batu'ya sempati besleyecek hiçbir şeye izin yoktu. Bunu kendine de ona da yapamazdı. Ona hâlâ kızgındı ve bu böyle kalmalıydı.
Ne kadar süre geçti bilmiyordu ama Batu'nun birkaç dakikada bir oflamalarını duyuyor, konuşmak için kıvrandığını hissedebiliyordu. Ozan ise sakinliğini koruyarak hiçbir şekilde Batu'ya o alanı vermiyordu. Tehlikeli bir göreve giderken kavga etmek, dikkatini dağıtacak herhangi bir eylemde bulunmak istemiyordu. Ama tabii ki Batu buna izin vermedi.
"Bunu daha ne kadar sürdüreceğiz?" Heyecanlı ve aksi sesi Ozan'ın anlık olarak ona bakmasına neden oldu. Kapüşonunu çıkarmıştı ve ön tarafı hafif ıslak olan, Ozan onu tanıdığında kısa kesilmiş ama şimdi bir hayli uzamış saçları oldukça karışmış, birbirine geçmişti. Ozan bakışlarını hızlıca ondan çekerken sıcağa ayarladığı klimanın ısısını biraz daha artırdı. Cevap vermeyecekti.
"Ozan?" Batu'nun az önceki sesi heyecanını kaybetmemişti fakat duygusallaşmıştı. "Daha ne kadar konuşmayacaksın benimle?"
Konuşma, diye uyardı kendini. Cevaplama.
"Daha ne kadar görmezden geleceksin?" Batu'nun sesi titredi.
Ozan yine yanıt vermemişti. Sadece düz bir ifadeyle ileriye bakıyordu. Ona baktığı an yelkenleri suya indirip konuşmaya başlayabilirdi. Ancak bunun kötü sonuçlanacağını biliyordu, sakin kalamayacaktı.
"Cevap vermeyecek misin?" Batu tüm vücuduyla ona döndü. Gözlerinin üstünde olduğunu hissedebiliyordu. "Daha ne kadar beni cezalandıracaksın?"
Ozan derin bir nefes aldı, dudaklarını birbirine bastırarak konuşmasını engelledi. Bu bir ceza değildi. Batu öyle hissetse de Ozan'ın ondan uzaklaşma nedeni onu cezalandırmak değildi. Batu için bunun ceza olması da Ozan'ın içinde bir burukluk hissetmesine sebep oldu. Batu Ozan'ı bu kadar seviyor muydu? Sevmeseydi günlerdir konuşmak için uğraşmazdı ama, değil mi?
"Lütfen beni dinle artık." Batu'nun çaresiz sesi neredeyse Ozan'ı pusuya düşürüyordu. "Kendimi açıklamama izin ver."
Ozan hiçbir şey söylemeden, sadece kafasını usulca iki yana salladı. O kadar yavaş yapmıştı ki Batu'nun bunu görüp görmediğini bile bilmiyordu.
"Seni hayal kırıklığına uğrattığımın farkındayım."
"Sadece hayal kırıklığısın..."
"Kes şunu!" diye aniden bağırdı. Ozan'ın Anıl'a söyledikleri zihninde yankılanırken tepkisini ayarlayamamıştı. Direksiyonu sıkıca kavramış, eklem yerlerinin bembeyaz kesilmesine sebep olmuştu. Ozan kime bağırdığını da bilmiyordu. Kendine mi yoksa Batu'ya mı?
"Ozan ben—" Batu yutkunup lafını tamamlayamadığında Ozan onu korkutmuş olabileceğini düşündü. "Neden sinirli olduğunu biliyorum. Bir hata yaptım..."
"Hep Anıl hatalı, hep Anıl suçlu..."
"Sus artık!"
"Hayır!" Batu hemen inkâr etmişti ama Ozan onu kime söylediğini bile bilmiyordu. "Konuşmamız gerek! Beni dinlemek zorundasın."
Niye bu kadar inat ediyordu ki? Ozan konuşmak istemiyordu, kavga etmeye hazır değildi. Ama muhtemelen Batu kendini buna hazırlamıştı. Batu'nun takılmadan konuşuyor olması da Ozan'ın gözünden kaçmamıştı.
"Hiçbir şey yapmak zorunda değilim!" Ozan direksiyonu normalden daha sert bir şekilde sola kırdı. "Konuşmak istemiyorum."
"Neden?" Batu tüm nefesini dışarı verirken, Ozan göz ucuyla öne eğildiğini gördü.
"Umurumda bile değil." Dişlerini sıkarak sinirle nefesini dışarı verdi. İşte bu yüzden Atlas'ı onları aynı göreve göndermelerini istememişti. "Görev dışında hiçbir şey konuşmayacağım."
"Bana o kadar mı dayanamıyorsun?" Batu'nun sesindeki kırgınlık Ozan'ın kafasını çevirip ona bakmaktan kaçınmasına neden oldu. "Dinlemek neden istemiyorsun? Benden bu kadar mı nefret ediyorsun?"
Senden tabii ki nefret etmiyorum, diye bağırmak istediyse de yapmadı. Yine sessiz kalma hakkını kullanmıştı.
"Well...okay. Öyle olsun." Batu oturduğu yerde arkaya yaslanıp tamamen önüne döndü. Ozan üstündeki baskının biraz azaldığını hissetti. Ama Batu'yu kırmıştı ve bu, canını yakıyordu. "Sen konuşmasan da ben açıklayacağım. Çünkü suçlanmaktan bıktım... Sen, Atlas..."
Suçlanmak... Ozan yine onu azarlamamak için zor tuttu kendini. Boşuna suçlu bulunmamıştı ya da iftira atılmamıştı. Atlas cebinden uyuşturucu bulmuştu ve bunun suç olmadığını mı savunuyordu? Anıl da kendini böyle savunmuştu. "Ben bir hata yapmadım, suçlu değilim," demişti. Sonra da olanlar olmuştu.
"Bir hata yapıp yanıma aldım sadece. Ama kullanmadım!" Batu kelimelerin üzerine basa basa konuştu. Sesini de bir tık yükseltmişti. Ozan onun gerçekten sinirli olduğunu fark etti. "Yemin ederim, kullanmadım! Bunu hepiniz biliyorsunuz. Kullansaydım böyle olmayacağımı biliyorsunuz... Bana kullanmışım gibi davranmayın artık. Buna katlanmak istemiyorum!"
Batu'ya yan bir bakış atarken kaşlarını çattı. Sokak lambalarının aydınlatması sayesinde yüzünün kızardığını görmüştü. Batu bu durumdan gerçekten sıkılmıştı anlaşılan. Hatta sesindeki bastırılmış öfke, fark edilmeyecek gibi değildi. Ozan, nefes alışverişinin ağırlaştığını ve saçlarına götürdüğü elinin titrediğini fark etti.
"Bıktım artık," dedi sesini alçaltarak. "Yapmadığım bir şey için suçlamayın beni!"
Atlas da Ozan gibi ona bu yüzden kızgındı ve o günden beri onunla doğru düzgün konuşmuyordu. Hem ondan hem de Atlas'tan gördüğü muamele Batu'yu çileden çıkarıyordu belli ki. Günlerdir ikisinin de peşinden koşuyor, kendini açıklamaya çalışıyordu. Belki de tüm bu çabaları sonuçsuz kaldığı için şimdi bu kadar öfke doluydu. Ama Ozan da öyleydi ve bu sefer kendini tutmadı:
"Saçmalık!" Ozan düşündüğünden daha yüksek bir giriş yapmıştı. Sesinin tonu da istediğinden daha katı çıkmıştı. "Hapları yanına alırken amacın onlara tur attırmak mıydı? Niye yanında taşıdığını ikimiz de biliyoruz! Beni kandırmaya çalışma!"
"Panikledim! Tamam mı? Panikledim!" Batu sinirle kollarını salladı. "Bulduğumda panikleyip cebime attım."
"Niye üstünde taşıdın o zaman lan?" Ozan kendine verdiği sözü tutamamıştı yine. Bu kavgaya girmemesi gerekirdi. "İki hafta üstünde taşıdın oğlum sen onu." Ozan dayanamayıp sinirle direksiyona vurdu. "İki hafta lan iki hafta! Karşında salak mı var senin?"
Ozan'ın üç gündür içinde bastırmaya çalıştığı tüm öfke tekrar gün yüzüne çıkmıştı. İki hafta Batu'nun yanında o uyuşturucuları taşıması Ozan'da onu da kendini de arabadan atma isteği uyandırıyordu. Bunu her düşündüğünde kafayı yiyecek gibi hissediyordu. Kardeşini bir kere bu yüzden kaybetmişti, bir diğerini daha bu yüzden kaybedemezdi.
"Ama kullanmadım," diye acı çekiyormuş gibi inledi. Ve birkaç kez de aynı kelimeyi tekrar etti. Ozan ona bir şey söylemedi ama bir kez daha çok derin bir düş kırıklığı hissetti. Kullanmak istediğini inkâr etmiyordu. Derinlerde bir yerlerde o istek vardı ve Atlas bulmasaydı belki de bu isteğe boyun eğecekti. Belki üçüncü hafta belki dört... ama bir gün yenilecekti. Batu kullanma ihtimali olmasına karşın hiç yanından ayırmamıştı ve bunun yalan olduğunu söylemiyordu.
"Ozan—"
Batu tam tekrar konuşmaya başlayacaktı ki aniden Ozan'ın telefonu çalmış, devam etmesini engellemişti. Ozan rahatlamış bir şekilde nefesini dışarı verdi. Arayan her kimse ona minnettardı. Batu'yla daha fazla konuşmak istemiyordu çünkü. Tüm dikkati dağılmıştı. Hatta iki dakika önce yanlış yola sapmıştı. Gerçi sonra telafi etmişti ama bu onlara iki dakika kaybettirmişti.
Telefona baktığında arayan kişinin Atlas olduğunu gördü. Belki de minnettar olmak için doğru kişi değildi ama yine de Ozan'ı büyük bir kavganın eşiğinden almıştı. Ozan daha fazla bekletmeden ve Batu'nun devam etmesine izin vermeden telefonu açıp hoparlöre bastı.
"Alo?"
"Ozan?" Atlas'ın gergin sesi tüm arabaya yayılmıştı. Birbirlerini öldürmediklerinden emin olmak istiyordu büyük ihtimalle. "Batu?" diye devam ettiğindeyse, Ozan onun sesinde ekstra bir soğukluk sezmişti. Batu da sezmiş olacak ki acı bir gülümsemeyle kafasını iki yana salladı.
"Buradayız." Ozan gözlerini Batu'dan çekip yola dikti. Sesini oldukça sabit tutmaya çalıştı. Atlas'ın endişelenip ikide bir aramasını istemiyordu. "Az kaldı, neredeyse varmak üzereyiz."
"Her şey yolunda mı?" Atlas'ın kuşku dolu sesi Ozan'ın göz devirmesine neden oldu.
"Evet. Bir sorun yok." Ozan göz ucu Batu'ya bakmadan edememişti. Genç adam elini çenesine yaslamış, yandaki camdan dışarı bakıyordu. Sırtını da Ozan'a dönmüştü. "Sizde bir sorun var mı?"
"İlk sizi aradım," diye iç çekti. Sorun olmadığını öğrenmek belli ki içini rahatlatmıştı.
"Kerem ve İdil yerlerini aldılar mı?"
"İdil içeri sızdı bile." Atlas'ın keyfi yerine gelmiş gibiydi. Ama şimdi de Ozan'ın keyfi kaçmıştı. "Ama şu an kendisiyle fazla iletişim kuramıyoruz. Gece daha uzun..."
Ozan, bu gece için planladıkları her şeyi yapacaklarına inanamıyordu bir türlü. İdil'in içeri sızmayı başarması ve oradaki garsonlardan birinin kılığına girmiş olması bu korkunç gecenin resmen başladığını gösteriyordu. Ozan'ın endişeleri tekrardan nüks etti. İdil'in gizli saklı iş çevirmekte ne kadar iyi olduğunu biliyordu ama kızın gerçekten garson olmadığını öğrenirlerse ne olurdu? Yakayı ele vermeden onu evden nasıl çıkaracaklardı? Daha da önemlisi, İdil'in başına bir şey gelebilir miydi? Atlas'ın tüm bu risklere özel farklı planlarının olduğunu ummaktan başka çaresi kalmıyordu.
"Oraya varınca vakit kaybetmeden yerlerinizi alın." Atlas'ın otoriter sesi tekrar duyuldu. Batu hafifçe kıpırdansa da dönmemiş, pozisyonunu korumuştu. İşte bu endişe vericiydi. Batu hareketsiz bir şekilde bu kadar uzun süre dayanamazdı. Şimdiyse taş kesilmişti sanki. Az önce hareket edip koltuğun ses çıkarmasını sağlamasaydı Ozan onun varlığını neredeyse unutacaktı. "Size söylediğim gibi. En az yirmi dakika önce oraya gidin ve bekleyin. Size komut verildiğinde işinizi halledip bir sonraki göreviniz için harekete geçeceksiniz."
"Evet, evet. Biliyoruz." Ozan aynı şeyleri duymaktan sıkılmıştı. Ama belli ki Atlas söylemekten bıkmamıştı. "Bir sorun çıkmayacak."
"Her zaman bir sorun çıkar," diye Atlas hemen karşılık verdi. "Sadece sorunu çözün ya da sorunun büyümesine en başından izin vermeyin."
"Bu bilgece lafları sadece bize mi söylüyorsun yoksa diğerler için de geçerli mi?" Ozan, Atlas göremese de iğneleyici bir tavır takındı. Sesinden muhtemelen anlayabiliyordu. "Çünkü beni, bununla aynı göreve gönderdiğin için sorun çıkabileceğini söylediğimde dinlemedin. Keşke o zaman bize verdiğin bu tavsiyeyi kendin uygulasaydın da şimdi endişelenmek zorunda kalmasaydın."
Ozan aniden ne oldu bilmiyordu ama sinirden patlamak üzereymiş gibi hissediyordu. Az önce Batu'yla ettiği kavga, Anıl'la olan anıları ve görev stresi derken kendini bir an için kaybetmişti. Atlas'ın bilmiş bilmiş konuşup emir vermesi de bardağı taşıran son damla olmuştu.
Ozan yanında bir hareketlilik sezdiğinde sağına bakma gafletinde bulundu. Batu'nun, kafası karışmış ve kırgın bakışlarıyla karşılaştığında büyük bir pişmanlık hissetti. Kendine bunun aksini söylese de elinde değildi. Ozan'ın onu istemediğini duymuştu.
Batu'nun dalgın bakışları yavaş yavaş aşağı inerken kafasını önüne çevirdi. Sonra da kontrolsüzce bacağını sallamaya başlayıp sağına dönerek camdan dışarı bakmaya devam etti. Ozan yanlış anladığını, o anlamda demediğini söylemek istiyordu ama yapamadı. Kendini nasıl savunacaktı ki? Gerçekten de o anlamda söylemişti fakat bu sadece geçici bir süre içindi. Batu onun dikkatini dağıtıyor diye görevde yanında istememişti aslında. Yoksa ona kızgın olduğu anlarda bile Batu'ya göz kulak olma isteğini bastıramayan biriydi o.
"Ben insanların isteklerini gerçekleştiren iyilik meleğine mi benziyorum Ozan?" Atlas'ın buz gibi soğuk sesi Ozan'ın düşüncelerden kopup önüne dönmesini sağlamıştı. "Neyi nasıl planladıysam öyle olması gerektiği için planladım. Beni sorgulamak yerine göreve odaklanmanı tavsiye ederim. Bizden birine senin hatan yüzünden bir şey olmasını istemezsin herhâlde."
Ozan dişlerini sıkıp Atlas görecekmiş gibi telefona ters ters baktı. İkinci kez Ozan'a imalarda bulunuyordu ve bundan hiç hoşlanmamıştı. Atlas Ozan'ı gerçekten iyi tanıyordu. Böyle laflardan hoşlanmadığını biliyordu. Daha da önemlisi Ozan'ın yıllardır suçluluk duygusuyla baş etmeye çalıştığını ve bunun ona eziyet ettiğini bilerek bu duyguyu tekrar ve tekrar ona aşılıyordu. Böylece Ozan'ı istediği gibi yönlendirip, üzerinde kontrol sağlaması kolaylaşıyordu. Ozan'ın bunu fark edip etmemesi de artık önemli değildi, çünkü Ozan her hâlükârda bu tuzağa düşüyordu.
Atlas'a kızgındı ve elinde olsaydı ona birkaç tane yumruk atar içinin soğumasını sağlardı. Ancak haklı olduğunu da biliyordu. Dikkati dağıldı diye görevini yerine getiremezse herkesi tehlikeye atabilirdi. Birine bir şey olursa bunun vicdan azabıyla yaşayamazdı da. Bu kez atlatamazdı...
Ozan yine kendi içinde düşüncelerle ve duygularla boğuşurken, "Sizi birazdan yine arayacağım," diye Atlas derin ve sert sesiyle konuştu. "Kulaklıklarınızı takmayı da unutmayın."
Sonra da telefon kapanmıştı. Arabanın içine rahatsız edici bir sessizlik hâkimdi. Ozan istediğini almış, Batu'nun konuşmasını engellemişti. Ama neden bu kadar kötü ve üzgün hissediyordu?
Neredeyse varmak üzerelerdi ve sessizlik bir çığ gibi büyüyordu. Az önce ağzını bile açmasını istemediği Batu'nun konuşması için saçma sapan şeylerden bahsetmeye bile hazırdı. Fakat Batu hiç olmadığı kadar sessizdi. Hatta Ozan, onun hayatı boyunca en sessiz kaldığı anın bu olduğuna bile emindi.
Arabayı Atlas'ın onlara dediği yerde park edince bu garip sessizlik daha da rahatsız edici olmuştu. Ozan planla ilgili olsa da bir şey konuşmak için ağzını açacakken Batu'nun hareketlendiğini fark etti. Bir çırpıda kemerini çözmüş, bacaklarının arasına bıraktığı siyah sırt çantasını alarak dışarı çıkmıştı.
"Nereye?" Ozan'ı duysa da durmamış, kapıyı hızla kapatarak arabanın önüne doğru yürümüştü. Çantasından bir şey aramaya başlamış ve uzun bir ağacın yanında durmuştu.
Batu hâlâ çantasıyla uğraşırken Ozan da kemerini çözüp arabadan indi ama arabayı tamamen terk etmedi. Bir kolunu arabanın üstüne, diğer elini kapıya koydu. Yağmur şimdilik dinse de soğuk rüzgar hâlâ vardı ve Ozan'ın ürpermesine neden oluyordu.
Batu çantanın içinden aradığı şeyi bulup çıkardığında Ozan öne eğilerek bunun ne olduğunu anlamaya çalıştı. Elindeki şeyi boynuna asıp çantanın ağzını kapatarak yere bırakmıştı. Tereddüt etmeden ağaca tırmanmaya başladığında Ozan birkaç saniye şaşkınlıktan öylece kalakaldı. Batu önce bir ayağını bulduğu bir çıkıntıya bastı, sonra sağ eliyle en aşağıdaki dalı kavrayıp kendini yukarı çekti.
"Hey!" Ozan şaşkınlığı üstünden atıp Batu'ya seslendi. "N'apıyorsun?"
Batu ise onu ya duymuyordu ya da duymazdan geliyordu. Cevap vermeden seri hareketlerle tırmanmaya devam ederken belli bir yüksekliğe vardığında ayağının bir anlığına kaydığını gördü. Ozan onun düşeceğini sanıp korkuyla kalbi teklerken Batu öyle iyi toparlamıştı ki Ozan, bunun tırmanışının bir parçası olduğunu düşündü.
"Batu, iner misin aşağı!" diye ağacın altına gelip sesini yükseltti. "Düşüp bir yerini kıracaksın şimdi!"
Batu'dan bir cevap alamamıştı ama öfkeyle soluk aldığını duyabilmişti. Hatta galiba içine içine söyleniyordu da. Ozan'ın lafına mı sinirlenmişti yoksa tırmanış mı onu yorduğu için söyleniyordu?
Batu soldaki kalın bir dalın, ağacın gövdesinden uzak kısmını tutarak parmaklarını sıkıca etrafına sardı. Yaprakları nerdeyse dökülmüş olan ağacın üstünde biriken yağmur damlaları etrafa saçıldı. Batu uçacağına inanıyormuş gibi kendini bıraktı ve sol eliyle havada asılı kaldığı o bir saniyede Ozan'ın bir kez daha küçük bir kalp krizi geçirmesine neden oldu. Diğer elini de dala koyup hiç zorlanmadan kendini yukarı çekti ve yan bir şekilde dala oturdu.
Ozan derin bir nefes alıp gözlerini kapadı. Elini saçlarına götürüp başını kaşıdı. Batu onu bir gün öldürecekti, bu pervasız hareketleriyle. Daha gözünün önünde başlamıştı saçma sapan şeyler yapmaya, kim bilir içeri girdikten sonra neler yapacaktı. Aklına son çıktığı görevde kendisinin arabayı patlatması ve bir süreliğine sağır olması gelmişti. Belki de zaman zaman pervasızca davranmakta Batu'dan hiç de geri kalmıyordu.
Batu boynuna astığı şeyi gözlerine yaklaştırdığında Ozan onun bir dürbün olduğunu fark etti. Evi gözlemek için çıkmıştı belli ki. Planda bunun olup olmadığını bilmiyordu ama içinden bir ses Ozan'dan uzaklaşmak için böyle bir yola başvurduğunu söylüyordu.
Batu gözünden dürbünü çekip, "Evin önüne ek iki adam daha koymuşlar," dedi Ozan'ın şimdiye kadar duyduğu en duygusuz sesiyle. "Ve sadece orada da değil..."
Ozan bu haberden sonra içeri girecek arkadaşları için endişelense de şu an Batu'nun aniden resmi bir tavır almasına takılmıştı. Pekâlâ, bu yarım saat öncesine kadar Ozan'ın istediği şeydi zaten. Şimdi neden sinir oluyordu buna?
"Bu, oradan çıkmanızın zorlaşacağı anlamına geliyor." Ozan da ona ayak uydurdu. Sadece planla ilgili konuşmak istiyorsa bunu ona verebilirdi. "Tabii önce içeri girmeyi başarmanız gerek."
"Bu zaten Kerem'in işine yarıyor." Batu tekrar dürbünü gözlerine yaklaştırdı. "Aralarına sızması daha kolay olur."
Aslında bir nevi haklıydı. Korumaların sayısını artırmak, her ne kadar düşmanlarını güçlendirse de dezavantajları da vardı. Bu gece için tutulan korumaların birbirlerini yeterince tanımama ihtimalleri vardı. Üstelik bu sayı fazlalığına güvenerek rahatlamış olmalılardı. Kerem onların kılığında aralarında dolaşırsa fark edilme ihtimali o kadar da fazla değildi. Kerem'in cüssesi ve dövüş becerisi bu işin altından kalkacağına dair iyi bir güvenceydi.
"Peki ya sen?" diye sordu Ozan. Gözlerini rahatça ağaca oturmuş Batu'dan hiç çekmedi. Batu'nun dürbünü tutan eli hafif aşağı indi fakat duruşunu hiç bozmadı.
"Bana da bir şey olmaz. Düşündüğünden daha... ee..." Konuşurken bir an için duraksadı. Karanlık, yüz ifadesini görmesine pek müsaade etmese de Ozan onun, doğru kelimeleri bulmak için çabalarken mimiklerinin nasıl değiştiğini bildiğinden, şimdi de öyle hayal etmesi zor olmamıştı. "Düşündüğünden daha fazla bu işi yaptım."
"Daha önce de evleri gözetleyip içeri sızdın yani." Ozan bunu yaptığını bilse de -ki en son İdil'le bir eve girmişlerdi zaten- Batu'yu konuşturmak istiyordu.
Dürbünü gözünden çekip yüzünü Ozan'a çevirdi. Net görebildiği tek şey Batu'nun başını yana eğişiydi. "Az önce dediğim şey bence bu anlama geliyordu."
Ozan'ın kaşları istemsizce havalanırken Batu kafasını çevirip yine evi gözetlemeye koyuldu. Batu az önce laf mı sokmuştu? Ozan ne cevap vereceğini bilemeden ona bakmaya devam ederken yine telefonu çalmıştı. Atlas yine arıyordu. Saate baktığında harekete geçme vaktine çok az kaldığını gördü.
"Telefon," dedi başını kaldırıp Batu'ya bakarak. Aşağı inme zamanının geldiğini belli etmeye çalıştı. "Atlas arıyor..."
"Ne güzel." Batu alçak bir ses tonuyla konuşmuş ve bir de sesine alaycılık katmıştı. "Bence telefonun nasıl açıldığını biliyorsun. Bunun için yardımıma ihtiyacın yok."
"Bana bak..."
Ozan onu uyaracakken Batu dürbünü indirip, "Kulaklığını tak," diyerek lafını kesti.
Ozan Batu'nun bu tavırlarına hiç beklemediği bir anda maruz kalmasaydı gerçekten çok sinirlenebilirdi. Ama şimdi tek yapabildiği boş ve şaşkın gözlerle onu izlemekti. Kimse onunla şimdiye kadar böyle konuşmaya cesaret etmemişti. Üstelik Ozan'ın kendisine haplar yüzünden sinirli olduğunu biliyorken böyle küstah tavırlar sergilemesini Ozan'ın aklı almıyordu. Atlas'a söylediği şey yüzünden kendince tavır mı almıştı yani? Bu yüzden mi laf sokup duruyordu?
"Açmayacak mısın?" Batu sesini yükselterek Ozan'a baktı, soldaki bacağını dalın üzerinden aşırarak sağa doğru sarkıttı. Nereden çıkardığını görmediği kulaklığı kulağına takışını izledi. "Atlas'ı korkutmak mı amacın? Birbirimizi öldürdüğümüzü sanacak şimdi."
Ozan bıkkın ve öfkeli bir nefes aldı. Batu'ya ters ters bakarken cebindeki kulaklığı çıkarıp taktı. Telefonu açar açmaz Atlas'ın kızgın sesi kulaklarına dolmuştu.
"Neredesiniz siz?" Ozan gözlerini devirmeden edemedi. Zaten Batu yeterince sinirlerini bozuyordu. Atlas'ın saçma tavırlarını da çekmek istemiyordu. "Niye açmıyorsunuz?"
"Buradayız işte."
"Bir sorun yok, değil mi?" Helen de Atlas gibi endişelenmişti anlaşılan. Araları bozukken onu Batu'yu birlikte göndermek gerçekten de hiç akıllıca değildi. Helen de büyük ihtimalle bunu biliyordu.
"Her şey yolunda," diye Batu, Ozan'la konuştuğunun aksine oldukça yumuşak bir tonda konuşmuştu.
"Herkes iyi olduğuna göre plana dönebilir miyiz?" Kerem'in sabırsızlığı Ozan için anlaşılabilirdi. Korumaların içinde dolaşıp diğerlerine rahatlık sağlamaya çalışmak kolay olmasa gerekti. "Birazdan içeri girip aralarına karışacağım. Takdir edersiniz ki, sizinle uzun uzun sohbet etmek için vaktim olmayacak."
"Pekâlâ, konuya dönelim." Atlas da Kerem'i onaylayarak az önceki gerginliği unuttu. "Biliyorsunuz, bu gece aleyhimize olacak her şeyi lehimize çevirmemiz gerekiyor; yağmur, kalabalık, yüksek sesli müzik ve Hamdi'nin kibri."
"Kibir mi?" Kerem kısık sesle bir kahkaha attı. "Doğruyu söyle, bunu konuşmana dramatik hava katmak için söyledin, değil mi?"
"Tabii ki hayır!" Atlas'ın hayattan bıkmış oflamasını duyduğunda Ozan onun kaşlarını çattığını ve gözlerini devirdiğini gözünde canlandırdı.
Ozan da istemsizce gülümsemişti. Hatta bunu komik bulan başka biri de vardı. Ozan ince bir sesin güldüğünü de duymuştu. Muhtemelen bu kişi de İdil'di. Artık Atlas'ın onları ekip için seçtiğine pişman olduğuna neredeyse emindi.
"Hamdi'nin kibri bizi ona ulaştıracak," diye kendini açıklamaya koyuldu. "Şu an kendini önde sanıyor. Ona oynadığımız tüm oyunların hepsi bugün içindi."
"Ben hâlâ dramatik hava katmak için söylediğini düşünüyorum." Kerem eğlendiğini belli eden bir sesle mırıldandı. Bu çocuk ölüme giderken bile nasıl bu kadar rahat davranabiliyordu?
Ozan, "Amacım asla planınızı sorgulamak değil, Atlas hazretleri," diye az önceki atışmaya gönderme yaparak konuya girdi, "ama gördüğümüz gibi, adamların sayısını iki katına çıkarmış! Şu an bu pislik, gayet de öndeymiş gibi geliyor bana."
"İşte o da senin gibi düşünüyor." Atlas'ın sesindeki gıcık olma tınısı Ozan'ın hoşuna gitse de sorusuna gerçekten bir cevap arıyordu. "Güvende olduğunu sanıyor..."
"Biz bunun aksini yaptığımızı sanıyordum?" Ozan alaycılığını kaybedip ciddiyete geçti.
"İki üç gün öncesine kadar öyleydi." Şimdi Atlas onlarla eğleniyor gibiydi. "Ama plan bununla bitmiyor. O güveni tekrar inşa etmemiz gerekiyordu. İdil sağ olsun, ona bu güveni aşılamama yardımcı oldu."
"İdil mi?" Kerem'in de eski rahatlığı yok olmuş gibiydi. "İdil ek bir şey mi yaptı? Bize bir şey söylemedin..."
"Büyük bir şey değil," diye İdil kısık sesle ve nefes nefese kalmış bir şekilde cevapladı. Sonra da kendi kendine söylendi: "Bu hizmet etme işi düşündüğümden daha zormuş..."
"İdil bizden habersiz n'aptı?" Kerem'in sorusuna kimse görmese de Ozan kafa sallayarak katıldı. O da bu sorunun cevabını merak ediyordu. Atlas'a bu rahatlığı veren şey de neyin nesiydi?
"Eve girmeye çalıştı." Atlas'ın lafları Ozan'ı duraksamasına neden oldu. Batu'ya baktığında onun düz bir surat ifadesiyle onları dinlediğini fark etti. Şaşırmamış gibiydi. Biliyor muydu yoksa tahmin mi etmişti? "Ve kendini yakalattı."
"N'aptı, n'aptı?" Kerem'in endişesi kesinlikle Ozan'ın endişesini yansıtıyordu.
Yakalandı da ne demekti? Yakalandıysa şimdi nasıl serbest ve nasıl içeri girmeyi başardı? Ya İdil'i tanırlarsa?
"Sadece bir yemdi." En sonunda Batu da konuşmuştu. Sesi de yüzü gibi ifadesizdi. "Eve girerken korumalara yakalandı ve oradan kaçmak zorunda kaldı. Böylece Hamdi de kazandığını düşündü. Ama İdil zaten o eve girmeyi hiç planlamamıştı."
"Az önce o cümleleri takılmadan mı söyledin sen?" Helen'in şaşkın ve takdir eden sesi uzun zaman sonra ilk kez Batu'nun ifadesiz yüzünde bir değişikliğe neden olarak hafifçe gülümsemesini sağlamıştı. Doğrusu Ozan ona mı şaşırmalıydı yoksa duyduklarına mı bilemiyordu. Atlas ise konudan hiç sapmadı:
"Hamdi'yi önce korkuttuk sonra da kendine güvenmesi için bir neden verdik." Sesi soğuk ve acımasızdı. Ama Ozan'ın dikkatini çeken genç adamın bundan keyif almasıydı. "Artık kendini güçlü sanacak. O bunun getirdiği kibirle, korumalarına güvenerek etrafta rahatça dolaşırken biz de onu yok edeceğiz."
"Hasan," dedi aniden Kerem. Ozan Hasan'ın kim olduğunu birkaç saniye sonra anca hatırlayabilmişti. Hatta boşluğuna gelip ekipten birine seslendiğini düşünmüştü. "Hasan'a ne yaptınız? Batu'yla İdil onun evine girmeyi başarmıştı. Ona da bir sürpriz yaptınız mı yoksa hedefimiz olmayacak kadar değersiz miydi?"
"Onu ben hallettim." Batu bir kez daha konuşup Ozan'ın dikkatini çekmişti. Genç adam Batu'ya baksa da Batu'nun bakışları yere sabitliydi. Ozan telaşlandığını hissetti. Tek başına eve girmeye çalışmış olamazdı, değil mi? Üç gün içinde Batu'dan bir hayli uzaklaşmıştı ama böyle bir göreve çıkmadığını biliyordu. Yoksa saklamış mıydı? Atlas da mı bilmiyordu? Ama Atlas da biliyormuş gibi müdahale etmiyordu. "İdil gibi eve girmeye çalışmadım; ama şirketlerinin sistemine girmeye çalıştım. Aynı taktik. Yapamadığımı düşündüler."
"O da öyle rahatladı yani." Kerem'in düşünceli bir hâli vardı. Ya da görmediği için sesi yüzünden böyle bir çıkarımda bulunmuştu.
"Ekipçe birinin kaçırılması üzerine yaptığımız bu güzel sohbeti gerçekten takdir ediyorum ama sizce de bunun için biraz geç kalmadık mı?" Rüzgar ta sohbetin en başından beri koruduğu sessizliğini nihayet bozmuştu. Ve oldukça da haklıydı. Bunları Atlas'ın onlara daha önce söylemesi gerekmez miydi? "Mesela bugün yapacağımız şeylere odaklansak?"
Helen büyük ihtimalle yanında olduğu Rüzgar'a, "Evet, haklısın," dedi. "İdil, oradaki durumlar nasıl? Batu için gereken süre tahmin ettiğimiz gibi mi?"
"Bunu söylemek güç," dedi fısıltıyla. Ozan kız için endişelenmeden edememişti. Şu an içlerinde en çok tehlikede olan oydu. İçeride olup her şeyi gören tek kişiydi. Birinin fark etmesine karşın dikkat ederek konuşması gerekiyordu. "Ama Batu'nun gireceği yerde az önce iki tane koruma gördüm. Biz bir tane olacağını sanmıştık."
Batu'nun az önce tahmin ettiği şeyi demişti. Ozan Batu'ya bakıp onun buna nasıl tepki vereceğini görmek istemişti ama yüzünde hiçbir korku emaresi görünmüyordu. Ozan onun yerine daha heyecanlıydı resmen. Her şeyin ters gidebileceğinden korkmuyor muydu? Ne zamandan beri duygularını gizlemeyi başarıyordu?
"Bunun olabileceğini tahmin etmiştik." Atlas her ne kadar kendine güveniyormuş gibi dursa da sesindeki gerginlik fark ediliyordu. O bile bunca ters gidebilecek şey varken yeterince sakin kalamazdı. "Planla ilgili başka güncellenmesi gereken bilgiler var mı?"
"Ben elektrikleri kestikten sonra Batu'nun içeri girmesi için bir, bilemedin iki dakikası var." İdil'in fısıltılarına arka plandan gelen sesler karışsa da Ozan ne dediğini duymuştu. Arabadan biraz daha uzaklaşıp elini saçlarına götürdü. Yerinde duramayacak kadar gerilmişti. Batu'ysa hâlâ sessizliğini koruyordu. İdil temkinli tavırla devam etti:
"Sonra elektrik geri gelecek... Arka kapıyı da kısa bir süreliğine açabilirim."
İdil aniden durup konuşmadı. Kimse de bir şey söylememişti. Muhtemelen yanından biri geçiyordu ya da konuşmasını engelleyecek bir şey oluyordu.
"Batu içeri girer girmez tekrar kilitlemeliyim." Nihayet geri döndüğünde Ozan rahat bir nefes aldı. Her an yakalanacaklarmışlar gibi hissediyordu. "Belirli zamanlarda gelip kontrol ediyorlar... Açık olduğunu görürlerse bir şeylerden şüphelenirler."
"Batu'nun evden çıkabilmesi için de sana ihtiyacı var o zaman?" Helen'in sorusuyla Ozan iç geçirdi. Bu planı en başından kabul etmemeleri gerekiyordu. Her geçen dakika görev daha da zorlaşıyordu. Ozan bunu yapmak istemiyordu, ya da diğerlerinin yapmasını. Hoşlanmadığı çok fazla şey vardı.
Batu'nun korumaları ve içerideki insanları aşıp sessizce içeri girip çıkmak zorunda olmasından hoşlanmamıştı mesela. İdil'le birlikte Kerem'in o evde yapmak zorunda kalacakları şeylerden de hoşlanmıyordu. Helen ve Rüzgar'ın görevi de hiç iç açıcı değildi. Atlas'ın oyuna soktuğu yeni oyunculardan da hiç ama hiç hazzetmiyordu. Kısacası, plana dair hiçbir şeyden hoşlanmıyordu. Yolunda gitmemesi için bir sürü neden vardı.
"Evet, maalesef." İdil de huzursuzdu. "Batu'nun içeride toplam kırk dakikası olacak. Onu çıkardıktan sonra anahtarı tekrar yerine bırakmam gerekiyor."
"Anahtarın yokluğu fark edilebilir mi?" diye Kerem ciddiyetle sordu. Belki de Kerem her şeyle, her zaman alay edemiyordu.
"Tabii ki!" İdil hafif bir kızgınlıkla konuşsa da sesini yükseltemedi. "Hamdi'nin baş korumasının cebinden aldım."
"Ya fark ederse?" Ozan yine olayın negatifini düşünmeden edemedi.
"Biri gelip istemediği sürece fark etmeyeceğini düşünüyorum." İdil'in gergin sesi Ozan'ı biraz daha germişti. İşleri şansa kalmıştı resmen.
"En kötü ihtimal gerçekleşti diyelim, n'apacaksın?" Kerem İdil için gerçekten de endişeleniyor gibiydi. Konu kendisi olmadığında ciddi takılıyordu ama durum onunla ilgili olduğunda alay edip geçiştiriyordu.
"Gözüm onun üstünde. Sabahtan beri birkaç kişiyle çarpıştı. Benim aldığımı hemen fark edemez. Yokluğunu fark ederse de bir yere bırakıp oradan uzaklaşacağım." Sanki birinin bölmesine karşın hızlı hızlı konuşuyordu. İdil sıkıntıyla ofladı. "O zaman da Batu'ya başka bir çıkış yolu bulmak zorunda kalacağız."
"Batu—" Atlas'ın sesi artık eskisi kadar soğuk çıkmıyordu. Belki de Batu'nun tehlikede olması onu da yumuşatmıştı.
Genç adam cevap vermeyip yerinde kıpırdandı ve oturduğu dala tutunarak kendini bıraktı. Ozan nefesini tutarken Batu çok kolaylıkla ayağını bulduğu bir dal çıkıntısına koyarak diğer tarafta, daha aşağıda olan dala zıpladı ve ona tutundu. Hızını hiç kesmeden akrobatik bir hareketle sallanıp ellerini daldan çekince dizlerini hafif kırarak, hatırı sayılır bir yükseklikten yere sorunsuz bir şekilde inmişti.
Kirlenmiş ellerini birbirine sürterek temizlerken Ozan gözlerini kapatıp rahat bir nefes aldı. Korkuyu bir kenara bıraktığında Batu'yu takdir etmekten kendini alamadı. Onun dövüştüğünü de kendini koruyabildiğini de iyi biliyordu fakat nedensizce onu hep savunmasız biri gibi görüyordu. Ama şu an karşısındaki çocuk hiç de savunmasız birine benzemiyordu.
Ozan ondan daha iri ve daha güçlü olabilirdi ancak cüssesi Batu'nun az önce yaptığı şeyleri kolaylıkla yapmasına izin vermezdi. Batu hiç zorlanmamış, nefes alışverişi bile değişmemişti. Ozan yıllarca çevik ve hızlı olmak için antrenman yapmıştı ama gördüğü kadarıyla Batu ondan daha çevikti. Belki de Batu içeri girmek için gerçekten de en iyi seçenekti. Ama duygusal yanı bunu kabullenemiyordu.
"Batu," dedi bir kez daha Atlas, dikkatini çekmek için. "Bu düşündüğünden daha zor olabilir."
"Bunu yapabilirim." Kendine güvendiğini belli eden ses tonu, Ozan'ı bir an için gerçekten de dediği şeyi yapacağına inandırmıştı. Batu arabaya yaklaşıp dürbünü kaputun üstüne koydu ve bakışlarını doğrudan Ozan'ın gözlerine dikti. "Siz bana güvenmeseniz de..."
Ozan bir kez daha bu plandan ne kadar nefret ettiğini fark etti.
***
"Bir kişi olsaydı, yine iyi. Ama iki kişiler, Batu." Ozan bağlantılarını kısa süreliğine koparır koparmaz endişelerini dile getirdi. Artık bunu gizleme zorunluluğu hissetmiyordu. Görevden sonra pekâlâ birbirlerine tavır almaya devam edebilirlerdi. Ama şimdi bunun yeri değildi.
"Yani? Sorun ne?" Batu'nun lakayıt tavrı Ozan'ın kaşlarını çatmasına sebep oldu.
"Adamların iri yarı ve eğitimli olduğunu biliyorsun, değil mi?"
"Şanslıyız ki ben de eğitimliyim." Batu ceketinin fermuarını çekip çıkarırken bagaja doğru gitti. "Geç kaldın, karşı çıkmak için."
"Sorun dövüşüp dövüşmemen değil," dedi, Batu'nun peşinden giderken. Batu bagajı açmış, elindeki ceketi içeri fırlatmıştı. "Bunun için yeterli süren yok. Üstelik karanlık olacak."
Batu kapüşonlu başka bir ceket alırken, "Hazırlıklı olan benim," diye mırıldandı. "Onlar ne olup bittiğini bile anlamayacaklar."
"Hâlâ riskler var."
"Ne bekliyorsun ki?" Batu aniden elindeki ceketi bagaja fırlatıp önüne geçti. "Aa evet, tehlikeliymiş, en iyisi yapmayalım, deyip eve mi dönelim?"
"Ben de geleyim, diyorum." Ozan en sonunda düşündüğü şeyi söylemişti. Batu'nun dövüş becerilerinden şüphe etmiyordu ama içeri girmek için kısıtlı süresi vardı. En azından adamları etkisiz hâle getirmesi için yardımcı olabilirdi.
"Bu görev benim," dedi Batu, kelimelerin üstüne basarak. Sesi öfkesini dizginlemeye çalışıyormuş gibi titredi. "Ve senin de kimseye görünmemen gerek. İşini kaybetmek mi istiyorsun?"
Ozan elinde olmadan ufak çaplı bir kahkaha attı. Ama daha çok histerik bir gülüşe benziyordu. "Beni düşünüyormuşsun gibi konuşma!"
"Seni düşünüyorum!" Batu aniden sesini daha önce hiç yükseltmediği kadar yükseltmişti. Evden uzakta olsalar da bir an duyulmuş olabileceklerinden korktu. "Senin umurunda olmasa da seni düşünüyorum!"
Ozan ilk başta afallasa da sonra birkaç gündür ona olan öfkesini tekrar hatırlayarak kendine geldi. Onu düşünmüyordu. Düşünüyor olsaydı birbirleriyle paylaştığı onca şeyden sonra Batu o hapları yanında gezdirmezdi. Kullanmayı aklından bile geçirmezdi.
Ozan yine düşünmeden, "Uyuşturucuyu bırakmakta ne kadar kötüysen, yalan söylemekte de o kadar kötüsün!" diye bağırdı.
Batu'nun ne hissettiğini ya da ne hissedebileceğini umursamadı. Tam da Anıl'la o gece ettikleri kavgada olduğu gibi. Söylememesi gereken şeyler söylemiş, sonra da pişman olmuştu. Yine ve yine kendini durduramadı.
"Bu konuyu açıp durma artık!"
"Neden? Yalan mı?" Ozan bir adım öne çıkarak aralarındaki mesafeyi az da olsa kapadı. "Cebinden çıkmadı mı? Kullanmak istem—"
Batu'nun, yakasına yapışmasıyla lafını tamamlayamamıştı. Daha ne olup bittiğini anlamadan Ozan'ı büyük bir kuvvetle arabaya doğru itti. Sırtını öyle bir çarpmıştı ki araba bile sallanmıştı. Acı dalgası omzuna ve beline doğru yayıldı. Ozan gözünün döndüğünü hissetti. Tam Batu'ya bağırıp onu ittirecekti ki yüzündeki ifadeyi gördü.
"Yeter artık! Bıktım benimle böyle konuşmanızdan!" Batu dişlerinin arasında konuşurken Ozan'ın yakasını biraz daha sıktı ve iyice arabaya yasladı. "Daha kaç kez kullanmadığımı söyleyeceğim?"
Gözleri kıpkırmızıydı ve titriyordu. Ozan'ı da kendiyle birlikte sallıyordu ama bunun farkında değil gibiydi. Ozan belki de çok fazla üstüne gitmişti.
"Benimle konuşmak istemiyorsan konuşma! Ama beni suçlayıp da durma!"
"Hep Anıl hatalı, hep Anıl suçlu."
"Ben suçlu değilim."
Bir öfke dalgası daha Ozan'ı ele geçirdi ve bu sefer o Batu'ya saldırdı. Doğrulurken yakasına yapışmış ve kendine çekip dönerek yer değişmelerini sağlamıştı. Aynı Batu'nun yaptığı gibi, onu kuvvetli bir şekilde arabaya yapıştırdı. Bu, arabada ufak bir deprem etkisi yaratmıştı.
"Sence kullanıp kullanmaman önemli mi?" Ozan sesini kontrol etme zahmetinde bulunmadı.
"O zaman önemli olan ne?" Batu bağırıp doğrulmak istese de Ozan izin vermedi ve tekrar geriye yasladı. Aslında Batu da istemiyor gibiydi. Yoksa Ozan onun kendisini itebileceğini biliyordu. Özellikle az önce sinirlendiğinde ne kadar güçlü olabileceğini görmüşken.
"Sana güvenmiştim," dedi Ozan, düş kırıklığını gizlemeden. "Seninle onca şey paylaştım!"
"Ozan..."
"Anıl'ı anlattım lan sana!" Batu'nun az önce hiddetle bakan gözleri artık daha derin ve anlamlıydı.
"Bak, ben—"
"Kes sesini!" Ozan, lafını bitirmesine izin vermeyip tişörtünü tuttuğu için yumruk şeklini alan eliyle omzundan itti ve iyice arabaya yasladı. "Onu bu yüzden kaybettim. Ve sen bana aynı kabusu tekrar yaşatıyorsun!"
"Ozan, din—"
"Kes sesini, dedim sana!" Batu'yu bir kez daha yakasından çekip sonra tekrar hızlıca arabaya yasladı. Artık sesindeki duygusallığı da kontrol edemiyordu. "Ben seni kardeşim gibi görmüştüm lan! Kardeşimdin sen benim!"
Ozan'ın anlık itirafı ikisinin de sersemlemesine neden oldu. Batu'nun kaşları kendiliğinden havalanırken gözleri açıldı. Ozan onun bakışlarında garip bir parıltı gördü. Dudakları şaşkınlıkla aralanmıştı. Bir şey söylemek istiyor gibi ağzını açıp sonra vazgeçerek tekrar kapatıyordu. Gerçi, daha kendisi bile henüz ne söylediğini kavrayamamıştı. Batu nasıl cevap verecekti?
Ozan sersemliğini üstünden atınca Batu'yu bırakıp geri çekildi. Bunu söylemek istememişti, daha doğrusu Batu'ya itiraf etmek istememişti. Ama iş işten geçmişti. Batu gerçeği öğrenmişti. Şimdi kendini daha da güçsüz hissediyordu. Sanki gerçeği açıklayınca çıplak kalmıştı.
Batu sırtını yavaş yavaş arabadan çekip dikeldi. Tamamen sersemlemiş hâldeydi. Gözlerinde kaybolmuş bir ifade vardı. Tam bir şey söyleyecekti ki telefonlarının alarmları çalmıştı. Ozan bundan daha iyi bir zamanlama olamaz, diye geçirdi içinden. Az önce itiraf ettiği şeyden sonra kesinlikle konuşmaya hazır değildi.
"Gitmeliyiz," dedi Ozan hemen, telefonunun alarmını kapatırken. Bagajın yanından çantayı ve ceketi alıp ona uzattı. "Hadi giy üstünü."
Batu elindekileri ondan alsa da bunu bilinçli bir şekilde yapmıyor gibiydi. Kafasını sallayıp, "Ozan," diye lafa girmeye çalıştı fakat Ozan hemen bir adım uzaklaşarak evin olduğu tarafı gösterdi.
"Gitmemiz gerek, oyalanamayız." Sesinin katı çıkması için ekstra bir efor sarf etmişti. Bunu her ne kadar kaçmak için söylese de aslında gerçeği de söylüyordu. Gitmeleri ve planı başlatmaları gerekiyordu. Tüm ekip onları bekleyemezdi. Her şey dakikası dakikasına planlanmıştı. Birazcık bile oyalanırlarsa tüm planı mahvederlerdi. "Üstünü giy de gidelim."
Batu çantayı ayaklarının arasına bırakarak siyah, kapüşonlu ceketini giydi ve fermuarı çekti. Çantadan şapkasını çıkarıp kafasına taktı ve kapüşonu da üzerine geçirdi. Ozan da her ihtimale karşı kendi kapüşonunu kafasına çekti. Yüzünün görünme riskini ortadan tamamen kaldırması gerekiyordu.
Batu çantasını tek omzuna atarak önde olan Ozan'ı takip etti. Ağaçların ardına saklanarak gitmeleri gereken yere uzaktan bir göz attılar. Her on dakikada bir, bir koruma gelip ortamı kontrol edip gidiyordu. O gittiği an harekete geçmeleri gerekiyordu. Normalde seçeneklerinden biri adamı bayıltıp direkt ortadan kaldırmaktı ama bu pek de mantıklı bir yol değildi.
Amaçları hiç kimseye görünmeden girip çıkmaktı; ya da olabildiğince geç fark edilip ve az korumaya görünmekti. Aksi takdirde ortalık karışır, birçok açıdan durum aleyhlerine işlerdi. Bir kere her korumayla sessizce dövüşüp bayıltarak onları saklayamazlardı. Baygın kalma sürelerini kestirmek de mümkün olmadığı için uyanıp iplerinden kurtularak herkese her şeyi haber verme ihtimalleri de vardı. Birinin onları bulma veya ellerinden kaçıp ortalığı ayağa kaldırma gibi durumlar olabileceğini de göz önünde bulundurmak daha akıllıcaydı. Bu yüzden öncelikleri kimseye görünmemekti.
"Gitti," diye Batu omzuna dokunarak öne geçti ve açıklık alana doğru ilerledi. Ozan hâlâ aralarındaki o garip gerilimi hissedebiliyordu ve bu odağının durmadan az önceki kavgaya kaymasına neden oluyordu.
Göreve odaklan, diye kendine bir uyarıda bulunup Batu'nun peşinden gitti.
Batu çantayı duvarın köşesine bıraktı ve seri hareketlerle içinden bir şişe ve beyaz bir bez parçası çıkardı. Şişenin içindeki ilacı -Ozan ismini bilmese de Rüzgar'ın yaptığı ve insanları bayıltabilen bir ilaç olduğunu biliyordu- beze döktü. Bunu yaparken eli hafif titremiş normalden daha fazla kullanmıştı. Ufak bir kısmı da duvarın dibindeki otların üzerine döküldü. Ozan'ın yüzünü buruşturmasını sağlayacak kadar keskin bir kokusu vardı.
Batu bir şey mırıldanarak -muhtemelen küfretmişti- şişenin kapağını kapadı ve tekrar çantaya tıktı. Bezi de cebine sokup Ozan'a döndü. İşte bundan sonra Ozan'ın yardımına ihtiyacı vardı.
Ozan kafasıyla işaret edip, "Geri çekil," diye fısıldadı. Batu geri geri gidip duvardan uzaklaştı ve etrafına baktı. Ozan da istemsizce etrafı kontrol etti. Koruma gelmeden bu işi halletmeleri gerekiyordu.
Ozan bir dizini yere koydu ve parmaklarını birbirine kenetleyerek Batu için bir basamak oluşturdu. Birkaç adım ötede durmuş Batu da omuzlarını dikleştirip başını hafifçe sallayarak hazır olduğunu belli etti. Ozan da ona aynı şekilde işaret ettiğinde Batu derin bir nefes alıp üstüne doğru koşar adım gelip sağ ayağını Ozan'ın basamak işlevi gören ellerine basıp duvara doğru zıpladı. Ozan da elinden geldiği kadar iterek ona daha fazla ivme kazandırmıştı.
Ozan hızla ayağa kalkıp arkasını döndü ve duvardan asılı duran Batu'ya baktı. Yetişmiş, tutunabilmişti. Kendini biraz yukarı çekip dirseklerinden güç alarak durup, içeri doğru bakındı. Ozan, Batu'nun bacağına iki kez dokundu. Batu da ne anlama geldiğini anlamış bir şekilde sol elinin işaret parmağını kaldırdı. Ama duruşu yüzünden tek kolu tüm ağırlığını taşıyamadığında elini hızla indirip duvara tutunmuştu.
Ozan rahat bir nefes alırken neredeyse gülümseyecekti. Batu'nun görüş alanında tek bir koruma vardı henüz ve bu iyi bir haberdi. Birini hallederken diğeri müdahale edip karışmazdı. Batu'nun iki adamla birden boğuşmasını asla istemiyordu.
Batu kendini çekip yukarı çıkarken Ozan ona yardım etmek için yaklaştıysa da Batu ondan daha hızlıydı. Bacaklarını da kendine çekmiş, duvarın üstünde, yan bir şekilde dizlerinin üstünde oturur pozisyona geçmişti. Her nasıl becerdiyse hiç ses de çıkarmamıştı. Zaten ses çıkarsa da evden gelen müzik sesi bastırırdı.
Batu diğer tarafa geçmeden önce Ozan'a baktı ve kulağını işaret etti. Ozan hemen kulaklığını herkesi duyabilecek şekilde ayarladı. Sesler kulağına dolmaya başladıkça Ozan kalbinin hızlandığını, heyecanlanmaya başladığını hissetti.
Cebinden bezi çıkarırken Batu yine işaret parmağını kaldırıp ev sınırları dâhilinde, önünde bir yeri işaret etti. Korumalardan biri de oradaydı belli ki. Boğazı kurumuş, bir endişe dalgası tüm vücuduna yayılmıştı. Ama Batu hâlâ çok rahat görünüyordu.
Tekrardan elini kaldırıp geri sayım için ilk üç parmağını sırayla açmaya başladı. Üçe ulaştığında son kez Ozan'a bakıp duvarın diğer tarafına atlayıp gözden kayboldu.
Ozan hiç düşünmeden duvara yaklaştı ve neler olup bittiğini duymaya çalıştı. Çok ufak bir boğuşmaya benzer ses kulağına dolarken Batu'nun hallettiğini umdu.
"Biri gitti." Batu'nun boğuk fısıltısını ve bir şeylerin sürtünme sesini duyduğunda adamı taşıyor olabileceğini tahmin etti. Gözlerini kapatarak sakinleşti. "Kerem, telsizi buradaki şeylerin arasına bıraktım... Bitkilerin?"
"Çalılık?" diye öneride bulundu Kerem.
"Evet, ondan. Alırsın oradan." Batu bu sefer daha kolay anlaşılabilir bir sesle fısıldamıştı. "İdil, sen de hazır ol."
Ozan, Batu'nun çantasını yerden alarak hazırda bekledi. Az önce Batu'nun gösterdiği, diğer korumanın olduğu yere doğru hızlı adımlarla ilerledi ve Batu'nun o adamı da indirmesini bekledi. Diğer korumayı da iyi bir yere sakladığını umdu.
Ozan diğer taraftan gelen, "Hey!" sesiyle irkildi ve kafasını kaldırdı. Batu'yu görmüş müydü?
Batu, "Şimdi," dediğinde Ozan duvarın üstünden gelen ışığın aniden yok olduğunu gördü. Evden gelen müzik sesleri de aniden kesilmiş, ev sessizliğe gömülmüştü. İdil elektriği tam zamanında kesmişti. Evden, bu karmaşaya tepki veren insanların sesi yükselmeden önce, sessizlik Batu'yla o adam arasında geçen kavgayla bölünmüştü. Ozan'ın yüreği ağzında atarken boğuşma seslerini dinledi.
"Batu?" Atlas'ın telaşlı sesi kesinlikle Ozan'ın duygularını da yansıtıyordu.
"N'oluyor orada?" İdil kısık bir sesle bağırdı. "İşler karışıyor. Acele etmelisin! Sandığından daha az vaktin olabilir içeri girmek için!"
Ozan tam, her nasıl yapacaksa duvarı aşmayı Batu'ya yardım etmeyi düşünüyordu ki aynı taraftan başka bir ses duyuldu. Bu, acı dolu, boğuk bir inlemeydi. Ama kime aitti?
Kısa süren boğuşma seslerin ardından -evden gelen kafası karışık ve korkmuş insanların sesleri de duyulmaya başlamıştı- Batu'nun ağır ağır nefes aldığını duydu.
"Bu da bitti." Batu'nun onu da sürüklediğini duydu.
"İçeri girmen gerek!" İdil tekrar emir verdi. "Hemen!"
"Adamı ortada bırakamam!"
Atlas, "Batu içeri gir," diye hızlı bir karar verdi. "İçeridekiler daha büyük bir tehdit."
"Ya uyanırsa?" diye sorguladı. Sesi sinirli geliyordu.
"Uyanmayacak."
Ozan Atlas'ın neye dayanarak bu kadar emin konuştuğunu bilmiyordu ama içeri girmesi konusunda katılıyordu. Hemen oyalanmadan içeri girip işini halletmeliydi.
"Sh*t!" Batu'nun sinirle adamı bıraktığını duydu. "Ozan!"
Ozan başka bir şey söylemesini beklemeden, "Yakala," diyerek çantayı kontrollü bir şekilde duvarın diğer tarafına fırlattı. Yakaladığını anladığında derin bir nefes alarak geri çekildi.
Batu'nun bir an bile beklemeden koştuğunu duydu. Atlas'ın dediğini yapacaktı belli ki. Ama Ozan onun, bunu isteyerek yapmadığına emindi. Korumayı saklayamadığı için gerilmişti. İşini bitirememekten hoşlanmadığı barizdi.
"Halletmek üzereler." İdil mırıldanarak durumu bildirdi. Ozan telefonuna bakıp bir dakikanın çoktan geçtiğini gördü. En az Batu'nun içeri girmesi kadar Ozan'ın da gitmesi, kendi işlerini halletmesi gerekiyordu ama orayı bırakıp gidemiyordu. Batu'yu bırakıp gidemiyordu.
Ozan başını sağına soluna çevirerek korumanın etrafta olup olmadığına baktı. Erkenden gelme ihtimalini de göz önünde bulundurmak gerekirdi. Biraz daha orada durursa yakalanabilirdi.
Yine de oradan ayrılmadı. Batu'nun sağ salim içeri girdiğine emin olmalıydı. Ondan sonra yapacaklarını yapabilirdi. Hâlâ yeterli süresi vardı. Tabii Atlas ondan daha hızlı hareket etmesini isterse de mecbur diğerleri için kabul etmek zorundaydı.
"Batu, neredesin?" Helen'in sesi Ozan'ın kulaklarında çınladı. Kendini sakin tutmaya çalışıyor gibiydi. "İçeri girebildin mi?"
Batu cevap vermediğinde Ozan yerinde rahatsızca kıpırdandı ve elini ensesine götürüp boynunu sıktı. Zaman daralıyordu. Her şey daha en başından sarpa saramazdı. Bu onlar için bile fazlaydı.
"İdil neler oluyor içeride?" Atlas'ın kontrollü sesi duyulduğunda Ozan kendini sakin olmaya zorladı. Atlas soğukkanlı davranabiliyorsa o da pekâlâ yapabilirdi. Kaç yıllık polisti sonuçta. Üstelik en kötü suç ve suçlularla uğraşmıştı.
Suçlular, diye hatırlattı kendine. Şimdi suç işleyen taraf sensin.
"Hallettiler," dediği anda Ozan duvarın üzerinden gelen gür ışığı gördü. "Neredesin ya?"
Ozan onun siteminin tamamen Batu'ya olduğunu anlamakta zorlanmadı. Ozan da aynı soruyu soruyordu. Ama o daha çok Batu adına korkuyordu.
"Buradayım." Batu nefes nefese ve kısık sesle konuştuğunda Ozan hiç beklemeden geri geri gitti. Omuzlarını rahat bıraktığında vücuduna yayılan rahatlamadan kendini ne kadar kastığını anlamıştı. "İçerideyim."
"Niye geciktin?" Kerem, kendine has olan o asabi tonla konuştu.
"Karşıma aniden çıktı."
Ozan geldikleri yönden saklanarak giderken Batu'nun söylediği şeyle kaşlarını çattı. Korumalardan biri Batu'nun olduğu tarafa mı gelmişti?
"Bekledim çekilsin." Batu'nun dalgın sesine anlam verememişti. Ozan arabaya ulaşıp motoru çalıştırırken Batu tekrar konuştu: "Burası değişikmiş. Şey gibi... ee... greenhouse? Ya da workshop."
"Evin hanımı bitkileri ve resim yapmayı seviyor," dedi İdil hemen. "Orayı atölye gibi kullanıyor."
"İyiymiş." Batu'nun sesinden odayı çok beğendiği anlaşılıyordu. Ozan istemsizce gülümsedi. Dikkati yine çok kolay bir şekilde dağılmıştı.
"Batu, seni oraya meditasyon yapmaya göndermedim." Atlas yine tüm katılığıyla herkesi gerçek dünyaya döndürdü. "Zamanımız az."
"Burada beyaz bir kapı var," diye Batu görevine odaklanarak hemen eyleme geçti. "Koridora çıkıyor, değil mi?"
"Tabii ki!" diye İdil garip bir coşkuyla ve az öncekinden daha yüksek bir sesle konuştu. Ozan kızın onlarla mı yoksa etrafındaki biriyle mi konuştuğunu anlamamıştı. Belki de ikisiyle de konuşuyordu. Bir süre sonra, "Buyurun, içkiniz," dedi. Ve beş saniye kadar daha bekleyip tekrar fısıldadı:
"Evet. Sola doğru. Sonra sağda köşeyi dönünce merdivenler var ama bir koruma da orada duruyor." İdil çok hızlı bir şekilde konuştuğunda Ozan bir anlığına takip edememişti. Kendisi bile zorlanmışken Batu'nun anlayıp anlamadığından emin değildi. İdil'se bunu umursamayıp devam etti: "İniş çıkışı kontrol ediyorlar."
"O zaman Batu'yu fark etmez mi?" diye sordu Ozan, arabayla birlikte evden uzaklaşırken.
"Ben dikkatini dağıtabilirim." İdil'in sert sesi Ozan'a güven verse de hâlâ ikisi için de endişeliydi. "Batu, sen koridora çık. Sessizce... Sonra köşede bekle. Ben korumanın dikkatini dağıtırken arkadan hızlıca yukarı çıkmalısın."
"Ya sonra?" Batu sabırsızca konuştu. Ozan onun yüz ifadesini ve duruşunu gözünde canlandırabiliyordu. Gözlerini dört açmış etrafa meraklı bakışlar atıyor, yerinde durmadan kıpırdanıyordu.
"Yukarı çıktığın an en dikkatli olman gereken an. Herkes salonda." İdil aniden sustu ve birkaç saniye konuşmadı. Sonra Ozan onun birine bir şey sunduğunu duydu. "Gelin ve damat dikkatleri üzerlerine çektiler. Şimdi hareket etmenin tam zamanı. Eğer hızlı ve dikkatli olursan salondaki insanlar seni fark etmeden koridora geçersin."
"Balkon için sola gideceğim değil mi?"
"Evet," diye onayladı İdil. "Evin planını görmüştün."
Sadece Batu değil, hepsi görmüştü. Oldukça büyük bir evdi. Bu yüzden hareket etmenin hem kolaylıkları hem de zorlukları vardı. Korumalara görünmemek için saklanacak çok yer vardı ama ne kadar hareket hâlinde olursan yakalanma ihtimalin de artıyordu. Ve tabii korumaları nereye diktiklerini de sadece tahmin etmişlerdi. Çoğu da doğruydu ama hesaplamaların dışına çıkan şeyler de oluyordu.
"Ben aşağı iniyorum." İdil sesi giderek zayıflarken Ozan tekrar heyecanlanmıştı. Öyle ki neredeyse adamlarla buluşacağı yeri geçecekti. Issız bir yol kenarıydı. Son anda arabayı durdurmayı başarmıştı. Henüz gelmemişlerdi ve bu, Ozan'ı biraz mutlu etmişti. Olanları dinlemek için vakit vardı.
"Odadan çıkıyorum."
Sonrasında gerici bir sessizlik olmuştu. Ne İdil ne de Batu konuşuyordu ama Ozan Batu'nun ağır ağır nefes aldığını duyabiliyordu.
"Adam burada değil." İdil heyecanlı ve şaşkınlık dolu sesiyle konuşurken Ozan kafası karışmış bir şekilde gözlerini yola dikti. Kaşları kendiliğinden çatıldı. "İnanılmaz. Şu an kapıda biriyle konuşuyor. Batu hemen gel! Bekleme! Seni yukarı çıkarayım."
"Bu bizdeki de nasıl bir şans arkadaş." Kerem'in alaycılık dolu sözleri ve Batu'yla İdil'in yakalanmadan bu zorluğu aşma ihtimalleri Ozan'ın gülümsemesine neden olmuştu. "Her şey mi lehimize olur?"
"Erken konuşma," diye uyardı Atlas onu, eskisi kadar katı konuşmayarak. Ozan da ona katılıyordu. Erkenden sevinmek hiçbir zaman iyi bir sonuç vermezdi. Ama Atlas'ın da onun gibi muhtemelen bir zorluk çıkmadığı için mutlu olduğunu sezdi.
Ayak sesleri, müzik, çok uzaktan gelen insanların sohbeti...
Ozan bunları dinlerken ve İdil'le Batu'nun sorunsuz bir şekilde yukarı çıktığını umarken onlardan bir bilgilendirme bekledi.
"Hey! Hanımefendi!" Kalın ve tok bir ses Ozan'ın kulaklarına dolduğunda oturduğu yerde doğruldu. "Nereye gidiyorsunuz?"
İdil hiçbir sorun yokmuş gibi, "Tuvalete," diye huysuz bir şekilde konuştu. "Oraya da gelecek misiniz?"
İdil yakalanmış mıydı yoksa bilerek mi yapmıştı? Kızın ne yapmaya çalıştığını kestirememişti ama adam sesini kesmişe benziyordu. İdil'se hâlâ söylenip duran kadın taklidini yapmaya devam etti.
"Her şeye de karışmayın yahu." Ozan onun kaşlarını çatıp aksi aksi adama baktığına emindi. "Bir özelimiz kalmadı. Sabahtan beri çalışıyorum, iki dakika mola veremeyecek miyim?"
Ozan o an anladı, bu İdil'in planıydı. Adamın dikkatini kendine çekerek Batu'nun yukarı çıkmasını sağlamıştı. Ama Batu sesini çıkarmıyordu. Belki de çok kritik bir andaydı ve konuşamıyordu. Yine de Ozan onun basit bir şey demesine bile razıydı. İyi olduğunu bilmek istiyordu. Ama maalesef bunu öğrenemeden Atlas'ın uyarısıyla kendi görevine odaklanması gerekti.
"Ozan, hazır mısın sen?"
"Neredeyse," diye mırıldandı ve kemerini çözerek arabadan indi.
"Senden irtibatı bir süreliğine kesmeni istiyorum." Atlas'ın sesi net olduğunu, olumsuz bir cevabı kabul etmeyeceğini söylüyordu ama Ozan sorgulamadan edemedi.
"Nedenmiş o?" Bagajı açmadan önce bekledi. Diğerlerini duymak, ne yaptıklarını bilmek istiyordu.
"Dikkatini dağıtacak herhangi bir şey olsun istemiyorum çünkü." Atlas'ın imalı sesi Ozan'ın afallamasına neden oldu. Batu'yu kastediyordu. Belki diğerlerini de ama Ozan'ın Batu zaafını gören biri olarak bunu kastettiğine emindi. "Sadece kısa bir süreliğine."
Ozan öfkeyle bagajı açarak şöyle içine şöyle bir göz attı. İrtibatı kesebilirdi, diğerlerinin iyi bir şekilde halledeceğine emindi ama Batu'nun iyi olduğuna dair bir bilgi istiyordu. Yoksa aklında soru işaretleriyle hiçbir şeye odaklanamazdı. Kârdan çok zararı olurdu onlara.
Kulaklığından bir anlığına hışırtılar ve sonra tanıdık bir ses duyuldu: "Balkondayım. Yukarı tırmanacağım."
Ozan görevin hâlâ bitmediğini bilmesine rağmen Batu'nun o aksanlı sesini duyduğunda tüm vücudu rahatladı. Ama daha sonra ne dediğini fark etti:
"Tırmanacağım derken?"
Ama Batu buna yanıt vermemişti. Balkondan bir yerlere tırmanmak gibi bir şey konuşulmamıştı. En azından Ozan'ın yanında konuşmamışlardı. Bu yeni bir gelişme miydi? Ama Atlas da bir şey söylemiyordu ki.
"Ozan," diye Atlas uyarı tonunda konuştu. "Hattı kes. Sonra bağlanırsın yine."
Ozan birkaç saniye bekledi ama ne Batu ne de bir başkası ona cevap verdi. Hatta içinden bir ses Batu'nun kendi hattının sesini kapattığını düşünüyordu. Çünkü az önce de aynısını yapmıştı. Bu balkona tırmanma planı her neyse, bunu uygularken dikkatinin dağılmasını istemiyordu belli ki.
"Ozan, hadi." Bir uyarı daha. Bu seferki oldukça sabırsız bir uyarıydı. Atlas sakin kalmakta zorlanıyor gibiydi. "İsmail'in adamları geldiğinde onları yönlendirmelisin. Ve tüm dikkatini onların üstünde tutmaya çalışman gerek."
Ozan içinden bir küfür savurdu. "Peki," dedi zoraki bir şekilde. "Halledeceğim."
Sonra irtibatı kesmişti. Büyük bir merak, korku ve endişeyle bir süre yaşamak zorunda kalacaktı belli ki. Bir kez daha bulaştığı şey yüzünden küfür savurdu ve bagaja eğilerek maskeyi aradı. Bundan hiç hoşlanmıyordu. Kar maskesi takmak zorunda kalmak, Ozan için bir hakaretti. Suçlular gibi kar maskesi takıp insanlara kurşun yağdırarak evlerini kundaklama fikri midesinin bulanmasına sebep oluyordu.
Daha önce de yaptın, diye zihninde bir ses yankılandı. Sen de bir suçlusun.
En sonunda bulup eline alırken burnunu kırıştırarak maskeye baktı. Yüzünü İsmail'in adamlarından gizlemek zorunda kalmasa kesinlikle kabul etmezdi ama başka çaresi yoktu. Atlas, Ozan'ın polis kimliğine zarar gelmesin diye her türlü önlemi almaları gerektiğini söylemişti. Ozan'ın yüzünü görüp sonra herhangi bir şekilde polis olduğunu keşfederlerse ifşa olma ihtimali çok yüksek olurdu.
"Sakın yüzünü gösterme onlara," diye ikaz etmişti, göreve çıkmadan önce. "İsmail'in eline bana karşı kullanabileceği bir koz daha veremeyiz. Seni kullanmasını istemiyorum."
Ozan itiraf etmeliydi. Atlas her ne kadar katı ve soğukmuş gibi görünse de gerçekten de ekipteki kişiler için çalışıyordu. Ozan'ın yüzünü görmelerini sadece Ozan'ın değil, kendi sorunu olarak da görüyordu. En riskli görevlerde bile ekibin en güvende olacağı planları seçip yeni alternatif yollar keşfediyordu. Bu yüzden Ozan'ın ona saygısı vardı, fakat bu, ona çoğu zaman gıcık olduğu gerçeğini değiştirmediği gibi, Atlas'ın yüzünü yumruklama isteğini de köreltmiyordu. Ekipte bu şerefe erişen tek kişi Kerem olmuştu. O da Atlas'ın bir planı olsa da yine de Kerem'i rahatlattığına emindi.
Ozan istemeye istemeye kar maskesini takarken, yüzünü gizlemekten başka bir artısı daha olduğunu fark etti. Bir önceki günlere nazaran, o gece epey soğuk olan havaya karşı yüzünü sıcak tutuyordu.
Bagajın kapısını kapamadan önce ileriden bir tane büyük bir arabanın geldiğini gördü. Bunlar, büyük ihtimalle İsmail'in adamlarıydı. Ozan, Atlas'ın bu tekinsiz adamları nereden tanıdığını geçti, çünkü bunu az çok tahmin edebiliyordu, onları böyle bir şey yapmaya nasıl ikna ettiğini merak ediyordu. Tek bildiği şey, Kerem'le birlikte bu adamların mekânına gitmiş olduğuydu. Ve bir zamanlar, hâlâ akıbetini bilmedikleri Bekir'in bu adamla iş yaptığıydı.
Araba yavaşlayarak yolun eve giden tarafında dururken Ozan istemsizce omuzlarını dikleştirdi ve olası herhangi bir tehdide karşı hazır ola geçti. Atlas'ın bu adamları gerçekten ikna ettiğini ve fikirlerinden cayarak onlara bir oyun oynamayacağını umdu. Atlas'a bu şüphelerinden bahsetmişti ve ondan aldığı tek cevap alaycı bir bakış olmuştu.
Sadece Kerem, Atlas'tan uzaklaştıklarında olanlara şahit olmuş biri olarak, "Atlas'a ihanet etmek gibi bir saçmalık yapacağını sanmıyorum," demişti tatsız tatsız. Ozan onun ne gibi konuşmalara şahit olduğunu bilmiyordu ama orada olanlar Kerem'in tadını kaçırmış gibiydi. Çünkü bir süre ne espri yapmış ne de bir şeylerle alay etmişti.
Bir süre düşünceli düşünceli Atlas'a, ara sıra da kaçamak bakışlarla Helen'e baktığını yakalamıştı Ozan. Tabii Kerem'i, Helen'e bakarken görmek Ozan'ı şaşırtmıyordu artık. Helen'in de zaman zaman Kerem'i süzdüğünü görüyordu ve bu ikisinin durumunda Ozan'ın hoşuna gitmeyen bir şey vardı.
Aslında ne yaptıkları Ozan'ın pek umurunda değildi ama Batu'nun olabilirdi. Batu'nun da Helen'e karşı bir hoşlanma durumu olduğunu sezmişti ve karşılıksız bir şeyler hissetmesini istemiyordu. Ya da Helen Kerem'le yakınlaşırsa kendini üzmesini hiç istemezdi. Tabii son zamanlarda bu hissiyatı Batu'dan pek alamıyordu ama yine de bir zamanlar bu durum söz konusu olmuştu.
Ozan gözlerini birkaç kez kırpıştırdı ve kafasını iki yana salladı. Zihni saçma sapan düşüncelerle dolmuştu yine. Batu için endişelerini saklamak için başka bir şeye odaklanmak istemişti ama yine sonu, onun için endişelenerek bitmişti.
Arabadan inen kişilere dikkatini verdi. Kumaş pantolon ve gömlek giymişlerdi. Bazılarında ceket, bazılarındaysa palto vardı. Ozan onlar görmediği için rahat rahat yüzünü ekşitti. Ortalığı karıştırırken düğüne de uğrayacakmış gibi bir havaları vardı. Bu klişeden asla şaşmayacaklar mıydı?
Hepsi arabadan inip Ozan'a yaklaştıkça Ozan onlardan bazılarının hiç de tahmin ettiği gibi olmadığını fark etti. Önde gelenlerden ikisinin boyu ondan uzundu ve bu, Ozan'ın moralini bozmuştu. Birinin dış görünüşü de hiç fena değildi. Saçma sapan bir çeteye girmektense modellik yaparak para kazanabilirdi.
Ozan, adam karşısında durduğunda onun kariyer planlamasıyla ilgili düşüncelerini bir kenara koydu ve çenesini kaldırdı. Adam hızlı davranarak elini Ozan'a uzatmıştı.
"Ben Gökhan," dedi kalın sesiyle. Ozan adamın ona uzattığı ele baktı. Bir suçlunun elini sıkıp tanışmak istemiyordu. Ama o da kar maskesi takan ve suç işlemekte olan bir başka suçlu değil miydi?
"Ben de Ali," diye aklına gelen ilk ismi söyleyip elini sıktı. Aslında bu, aklına gelen herhangi bir isim değildi. Bu, Ozan'ın ikinci ismiydi. Annesinin ona seslenmeyi en sevdiği isimdi. Bu yüzden Ozan onu kullanmıyordu artık. Şimdiyse gizliliğini korumak için söylemişti. Uzun zaman sonra ilk ve son kullanışıydı.
Adam elini çekip paltosunun cebine soktu. Gözü Ozan'ın yüzündeki kar maskesine takılmıştı. "Galiba gizliliğe çok önem veriyorsunuz."
"Öyle," diye geçiştirdi. Kerem ve Atlas gibi, havalı ya da alaycı laflar etmek uzmanlık alanı değildi. Ozan düz adamdı. Bununla uğraşamazdı. Hem bir şeyleri gizli tutmak istiyorsa ne kadar az konuşursa o kadar iyiydi.
"İsmail Bey bizi, istediğiniz şeyleri yapmamız için görevlendirdi." Adam ondan başka bir cevap alamayınca devam etti. "Bildiğimize göre ortalığı biraz karıştıracakmışız..."
Ozan kafasını usulca sallayıp diğer adamlara da göz attı. Bundan hoşlanıyorlar mıydı? Hepsi, ortalığı karıştırmak bizim işimiz, der gibi bakıyordu.
"Kesinlikle birazdan daha fazla..." diye mırıldandı.
***
"Yerlerinizi aldınız mı?" Kulaklığı takıp diğerleriyle bağlantı kurduğu an Atlas'ın aynı otoriter sesi kulağına dolmuştu.
"Evet." Eli, evden çıkmadan önce Atlas'ın ona verdiği silaha gitti. Olur da kriminal inceleme yapılırsa, Ozan'a ulaşmasınlar diye kendi silahını kullanmasına karşı çıkmıştı. "Hepimiz buradayız."
"Hepsine doğru talimatları verdin mi?"
"Tabii ki," diye homurdandı göz devirirken. Atlas'ın kimseye güveni yoktu. "Siz ne alemdesiniz?"
"Batu yukarı çıkmayı başardı." Helen hemen Ozan'a istediği bilgiyi vermişti. "Ofise girmeyi başardı."
"Gerçekten mi?" Ozan şaşkınlığını gizleyemedi. Tekrardan çiseleyen yağmur gözüne girerken kirpiklerini birkaç kez kırpıştırdı. "Bir sorun çıktı mı?"
"Hayır tabii ki." Kerem fısıldıyordu ama sesi hâlâ oldukça alaycıydı. Ozan onun da içeride olduğunu düşündü. "Sadece üç korumaya yakalandı ve bir konuğun ödünü kopardı."
"Ne?"
"Hepsi halloldu," diye Atlas keyifsizce konuşmuştu. Ozan olmadığında belli ki bir sürü şey olmuştu. "Önemli değil artık."
"Aynen, kayda değer şeyler değil kesinlikle." Kerem bir kez daha yorumda bulunmaktan kaçınmadı.
Helen iç çekip, "Kes şunu," diye Kerem'i ikaz etti. Ama Kerem'in umursamayacağı kesindi.
"Şu an bi' tehlike yok, değil mi?" Ozan sesinin sinirli çıktığını fark ettiğinde kaşlarını çattı. Belli ki Kerem'in her şeyi tiye almasına tek sinirlenen Demirdağ kardeşler değildi.
"Hayır, halettik." İdil de sohbete dâhil olduğunda Ozan rahat bir nefes aldı. Onu da en az Batu kadar merak ediyordu. "Kadını da bayıltıp bir odaya kilitlemek zorunda kaldım sadece."
"Peki ya korumalar?"
"Kerem'le Batu halletti." Rüzgar'ın kalın ses tonu ve aniden konuya dâhil olması Ozan'ın hafifçe irkilmesine neden oldu. Rüzgar'ın aniden durup durup bir şey söylemesi ve kendine has ses tonu, ona Niyazi'yi hatırlatıyordu. Baba oğulun arasının berbat olmasına rağmen, birbirlerine fazla benziyorlardı. Ama bu konuşmada takıldığı başka bir mesele daha vardı. Batu'ya yardım ettiyse Kerem de içeri girmiş olmalıydı.
"Başka bir şey oldu mu?"
Rüzgar, "Fark etmişsindir ama Kerem de adamın yerini aldı," diye Ozan'ın tahmin ettiği şeyi söyledi.
Ozan bunu bilmesine rağmen yine de Kerem'e takılmadan edemedi. "Sahi mi? Nasıl yaptı bunu? Alaycı yorumlarıyla mı?"
"Hayır. Karizmatik bakışlarımla," diye yine müstehzi bir tavır sergilediğinde boğuk bir gülme sesi duyuldu. Ozan bunun Rüzgar olduğunu tahmin etti. İkisinin mizah anlayışı zaman zaman birbirine benziyordu.
"İnanılmazsınız." Ozan omzunu saklandığı ağaca yaslarken Helen'in sesini duydu. Evet, gülenler kesinlikle Rüzgar ve Kerem'di.
"Kesin artık şunu." İkinci azar da Atlas'tan gelmişti. "Batu bitirmedin mi işini?"
"Az kaldı..."
Ozan onun yorgun ve dalgın sesini duyduğunda yutkunamadı. Sabahtan beri bir sürü şeyle uğraşmış, yorulmuş olmalıydı. Bir de görevin öncesinde kavga etmişlerdi. Bunun Batu'yu nasıl etkilediğini tahmin edebiliyordu.
"Az kalsa iyi olur." Kerem bu sefer hiç de dalga geçiyor gibi görünmüyordu. "Adam dönecek şimdi. Onu bir daha aşağı inmesi için ikna edemem."
"Az kaldı!" diye tekrar vurguladı Batu. Kızgın ve sabırsızdı. Ozan'ın ondan geldiğini düşündüğü bazı sesler duyuyordu. Ama ne yaptığını bir türlü çözememişti.
"İdil, sen nerede kaldın?" Kerem hafifçe öksürdü ve sesini alçalttı. "Batu'ya biraz yardım etsen de bu işi çabuk bitirsek?"
"Evden sağ salim çıkmak için hazırlık yapıyorum ben." İdil yarı öfkeli yarı alınmış bir şekilde konuştu. "Üstelik az önce yardım da ettim. Hem sizin arkanızda bıraktığınız pislikleri de ben temizliyorum."
"Evet," diye Batu da kıza katıldı. "Yardım etti. Şimdi sen bize yardım et ve dikkatimizi dağıtma."
Kerem iç çekip ofladı. "Tamam. Bir şey demedim say."
Birkaç saniyeliğine kimse konuşmadı. Sadece arka plan sesleri duyuluyordu. Dolap kapağının kapanma sesleri içlerinde en yükseğiydi. Arada sırada da fermuarın açılmasına benzer sesler geliyordu. Bunları yapanın İdil mi yoksa Batu mu olduğunu kestirememişti.
"Bitti!" Batu'nun coşkusu Ozan'ın da dikelmesine neden oldu. "Her şeyi aktardım."
"Yan odaya gel," diye İdil direktif verdi, zaman kaybetmeden. "Hızlıca üstümüzü değiştirelim. Giysiler hazır."
Sona az kalmıştı. Bu gecenin Batu için son zorluğu da o evden çıkmaktı. Bazıları içinse gece daha yeni başlıyordu. Helen'in, Kerem'in ve Rüzgar'ın işi daha bitmemişti. Hatta Helen ve Rüzgar için zorlu saatler birazdan başlayacaktı. Tabii önce Batu'nun o evden çıkması gerekiyordu.
...Zorlu bir bekleyişle geçen birkaç dakikadan sonra ilk Batu'nun kıyafetler yüzünden şikâyet ettiğini duymuştu Ozan.
"Ama bunlar çok dar."
"Kusura bakma," dedi İdil yalancı bir sinirle. "Bulabildiklerim bunlardı."
Batu dışarı doğru nefesini verip sızlanmaya devam etti. "Koşarken pantolonum yırtılırsa, o zaman siz kusura bakmayın."
Ozan sırıttığını fark etse de yüz ifadesini düzeltmedi. Batu'nun yırtık bir pantolonla koşarken hayal etmek gülümsemesini sağlamıştı. Oysaki bu şık kıyafetlerle diğer insanların arasına karışacaklardı ve karmaşada fark edilmeden evden dışarı çıkmış olacaklardı. Fakat işler biraz erken karışmış gibiydi.
Kerem iki kez öksürdüğünde Ozan içinden bir küfür savurdu. Bu odanın önüne korumaların geldiğine işaret ediyordu. Ve muhtemelen de iki kişilerdi. İdil'le Batu'nun rahat bir şekilde oradan çıkacaklarını düşünmek çok safçaydı.
"Şuradan olaysız çıkamayacağız, değil mi?" diye İdil de Ozan'ın düşüncelerine katıldı.
"Bu evden hiç kimse olaysız çıkamayacak zaten." Atlas'ın temkinli sesi Ozan'ın kaşlarını çatmasına neden oldu. "İsmail'in adamları buraya sadece Batu'yla İdil'i çıkarmamıza yardım etmek için gelmediler. Ya da Hamdi'yi kaçırabilmemiz için... Gerçek bir kaos çıkarmak için geldiler."
Ozan bunu zaten biliyordu. Karmaşa çıkarmak istiyordu. Ancak bunu sadece İdil'le Batu'yu sağ salim bir şekilde çıkarmak için olduğunu düşünmüştü. Atlas başka bir şey de mi planlamıştı? Batu'yu ve İdil'i kurtarmak ve Hamdi'yi kaçırmak dışında ne gibi bir amacı olabilirdi ki? Böyle bir şey, Atlas'ın işine nasıl yarayabilirdi? Ozan bir kez daha ona gıcık olduğunu hissetti. Niye planlarını tamamen anlatmıyordu? Tüm detayları kendine saklıyordu ve görevin ortasında öğrenmelerine izin veriyordu.
"Onlara tam olarak ne planladığını sonra anlatırsın." İdil sabırsızca konuşarak herkesi -Ozan bundan emindi- meraklandırmış ve şaşırtmıştı. İdil Atlas'ın planını biliyordu. Ozan'ın aklında bir bin türlü soru işareti oluştu. Atlas mı anlatmıştı? Bir tek ona mı? Yoksa kendi mi anlamıştı? Nasıl anlamıştı? "Şu karmaşayı başlatmak için tam zamanı bence."
"Bekle..." diye mırıldandı Atlas. "Henüz değil..."
Ozan nedensizce onu avına kitlenmiş bir avcı gibi düşündü. Doğru zamanı bekleyen ve avını kaybetmeye hiç niyeti olmayan bir avcı. Her şeyi planlamıştı, plan dışına tek bir adım bile atmayacaktı. Her şey olması gerektiği gibi olmalıydı. Ne eksik ne fazla.
"Kerem, aşağı in ve Hamdi'yi bul," diye Atlas son emirlerini vermeye başladı. "Gözünden kaçırma."
Bir süre sonra Kerem, "Biliyorum," diye yanıt vermişti. Ozan onun diğer korumaların yanından ayrıldığını böylece anlamış oldu. "Görüş mesafemde."
"Güzel." Atlas, yeterince kaba ve derin olan sesine bir de tatmin olduğunu belli eden bir ifade eklemişti. "Tam bir dakika sonra başlayacağız. Ozan?"
"Hazırım." Ozan kendinden bile beklemediği bir hızla cevapladı. O da artık sabırsızlanmaya başlamıştı. Bir an önce herkesi o lanet evden çıkarmak istiyordu.
"İdil? Batu?"
"Hazırız." İkisi de aynı anda yanıtlamıştı. Her ne kadar fısıldamış olsalar da Ozan dışarıdaki korumaların onları duymadığını umdu.
"Kerem?"
"Doğuştan hazırım."
"Helen, Rüzgar?"
"Biz de hazırız," diye Rüzgar ikisinin de yerine cevapladı. Bir tek Hayal yoktu ve bu onun isteğiydi çoğunlukla. Atlas da Hayal'i bu görevden uzak tutacak yeterli motivasyona sahip gibiydi. Tüm karmaşayı Atlas'ın çıkarmasına rağmen Orhan'a masum imajı çizeceklerdi. Hamdi'nin kaçırıldığı gece, ikisinin de uzaktan yakından gizli bir işler çevirdiğine dair ipucu ya da şüphe kalmamalıydı.
Hayal bu yüzden ailesiyleydi, Atlas da evinde oturmuştu. Helen'in de göze batmayacağı bir plan da yapmışlardı hatta. Ozan doğru hatırlıyorsa şirketteki bir adama yalan söylemişti. Sonuçta o da Orhan'a çalışıyordu ve Helen'in de bu işte parmağı olmadığını kanıtlayacak kişilerden biriydi.
"Herkes hazırsa, başlayalım!"
Ozan komut verip adamların harekete geçmesinden sonra olanları tarif etmekte zorlanıyordu. Tek gördüğü ve duyduğu, kurşunların havada uçuşurken çıkan seslerdi. Kulaklıktaki sesleri bile bastırıyorlardı ve Ozan ne dediklerini duyamıyordu. Ozan bir anlığına bu kadar sese maruz kaldığı için tekrardan duyma kaybı yaşayacağından korkmaya başlamıştı.
Ozan'ın duyduğu bir başka ses de içerideki insanların korku dolu çığlıkları ve bağrışarak koşturup durmalarıydı. Tam de her şey Atlas'ın istediği gibiydi. Batu ve İdil odadan çıkmışlardı. Maalesef o korumalardan biriyle dövüşmüşlerdi ama silah sesleri onlara avantaj kazandırmış, adamı alt etmelerini sağlamıştı.
Kerem, Hamdi'yi gözden kaçırmamaya çalıştığını, peşinde olduğunu dedi. Hamdi ilk kaçanların arasındaydı. Ofisine gitmeye çalıştığını, neredeyse merdivenlere ulaşacağını söylemişti. Sonra Kerem'i duyamadı. Batu'nun sesi öne geçti:
"İdil n'apıyorsun?"
"Gelemem," dedi fısıldayarak. Bu, İdil için fazla ürkek ve çekingen olan bir ses tonuydu. Ozan'ın ondan asla bu ses tonuyla bir şey duymayacağını düşünürdü.
"Ne demek gelemem?" Bu tavır da Batu için fazla kabaca olmuştu.
"Doğan... Burada. Yine..."
Ozan, biri vücuduna elektrik akımı veriyormuş gibi irkildi. Bir anlığına yanlış duyduğunu sanmıştı ama doğruydu. Doğan demişti.
"Doğan mı?" Ozan sesini ayarlayamamıştı.
"Burada," diye tekrarladı. "Aşağı inemem."
"Neden?" Atlas öfkesini bastırmaya çalışsa da pek başarılı değildi. Bunca gerilim ve olaydan sonra o bile duygularını önceki gibi kontrol edemiyordu.
İdil'in suçluluk dolu sesi, "Size söylemediğimiz bir şey var," diye bıkkın bir şekilde nefesini dışarı verdi. "Planla alakalı olmadığı için söylemedik. Yani, unutmuştum."
"İdil! Söyle artık." Artık sinirlendiğini gizlemiyordu. Birinin ondan bir şey sakladığını öğrendiğinde hep böyle deliriyordu.
"Doğan'la tanıştım." İdil konuşurken Ozan birbirlerini gördükleri o geceyi hatırladı. Ozan'ı İdil'le birlikte olduğunu sanmıştı. Ve hâlâ öyle sanıyordu. Ozan o günden beri bunu düzeltmemişti, inanmasına izin vermişti. İdil'in de söylediği gibi, işlerine yarayabilirdi. Doğan bir süre onu sıkıştırmıştı ama sonra alışmıştı. İdil'i eskisi kadar sormuyordu. Ancak bugün burada olması hiç ama hiç iyi değildi. Ozan bu ihanete uğrama duygusunun içinde büyüdüğünü hissetti. "Beni Ozan'ın sevgilisi sanıyor."
"Ne?" Kerem onca şeyin arasında tepkisiz kalmamıştı yine.
"Uzun hikâye..."
"Bunu bana nasıl söylemezsin?" Atlas sesini ayarlamaya gerek duymamıştı.
"Unutmuştum..." İdil bunu büyük bir pişmanlıkla dile getirmişti. "Sadece durumu kurtarmak içindi..."
"Şimdi n'apacağız?" Batu aceleci bir tavırla araya girdi.
"Sen git." İdil'in ses tonu kararlı olduğunu gösteriyordu. Fakat Ozan bunun olmasını istemiyordu. Bir kere İdil az kalsın yakalanıyordu ve sırf o yakalanmasın diye bir süre sağır bir şekilde yaşamak zorunda kalmıştı. Ozan onu bir başka saçma sapan görevde ölsün diye kurtarmamıştı.
"Sensiz gitmem."
"Ben de geleceğim." İdil yumuşak bir tarzda konuştu. Arkadaki bağırışlarsa hiç azalmıyordu. Ozan'ın dikkati dağılırken kulağının dibinde atılan mermiler de hiç yardımcı olmuyordu. "Sadece sonra. Buradan inemem."
"İdil, aklıma bir fikir geldi." Batu'nun sesi heyecanlıydı. Ama sonra İdil'in büyük bir panik ve korkuyla bağırdığını duydu:
"Dikkat et!"
Sonra hat kesildi. Önce Batu'nun, sonra da İdil'in. Ozan neler olup bittiğini anlayamadığı için büyük bir korku dalgası içini sardı. Batu'dan gelen bir acı nidası, duyduğu son şeydi.
"Batu!" diye bağırdı Ozan. Neredeyse sesi, silah seslerini bile üstelemişti. "Neler oluyor orada? Batu! İdil!"
Atlas da dayanamayıp, "Batu?" diye telaşla sordu. "İdil! Kerem!"
Kerem de cevap vermiyordu. İçeride olan kimse cevap vermiyordu ve Ozan kalbinin ağzında attığını hissetti. Hızlı hızlı nefes almaktan neredeyse bayılacaktı. Batu'ya bir şey olduğu düşüncesi, elinin ayağının boşalmasına neden oluyordu. Helen'le Rüzgar da Kerem'le özel olarak irtibatta olmak için bir süreliğine onlardan kopmuşlardı ama onlara ulaşsalar bile içeride olmadıkları için bir şey yapamayacaklardı.
"Hey..." Cılız ve tanıdık bir ses kulağına dolduğunda Ozan fark etmeden dayanmak için yaslandığı ağaçtan omzunu çekti. Öyle bir rahatlamıştı ki neredeyse ağacın dibine oturup birkaç saat kalkmayacaktı. "Az önceki koruma bize saldırdı ama sorun yok. Kulaklıklar darbe aldı."
"İyi misiniz?" Atlas Ozan'dan önce davrandı. Ama sorun değildi, Ozan da bunu soracaktı zaten.
"İyiyiz." Batu hemen yanıt verdi. Nefes nefese kalmıştı ve ses çıkarma konusunda hiç endişesi yokmuş gibiydi. "Ama planımız var... Başka bir plan."
Batu inanılmaz bir şekilde, sadece on saniyede planlarını anlatmıştı. Kısaca, Batu insanların arasına karışacaktı ve dikkat çekmemek için sırt çantasını İdil'e verecekti. İdil de balkona çıkıp Batu dışarı çıktıktan sonra çantayı aşağı atacaktı. İdil de balkondan ya da Doğan ortalıklarda olmazsa merdivenlerden aşağı inip konukmuş gibi numara yapacaktı. Riskliydi ve Ozan bu planı sevmemişti. Ancak bundan önce de hiçbir planı sevmediği için bu ona artık yeni bir şeymiş gibi gelmiyordu.
"Her ne yapıyorsanız yapın." Atlas tatsız tatsız onayladı. O da bu plandan hoşlanmamıştı belli ki. Tavrı net ve buyurucuydu fakat aynı zamanda da endişeli. "Ama oradan tek parça hâlinde çıkın..."
...Ozan hayatının en kötü dakikalarını yaşıyordu. Kimin için endişelenmeliydi, kimin adına korkmalı ve ne yapmalıydı hiç bilmiyordu. Bu kadar stres bünyesine fazlaydı. O kadar gerilmişti ki her an patlayacakmış gibi hissediyordu.
Batu evden çıkmıştı. Bu güzel haberdi ancak İdil sıkışıp kalmıştı. Her nasılsa Doğan evdeki paniğin bir kısmını kontrol altına almayı başarmıştı. Aslında Ozan buna şaşırmıyordu, kaç yıldır onu tanıyordu ve böyle durumlarda iyi idare edebileceğini biliyordu. İdil'in şansı giderek azalırken tek çaresi balkondan inmekmiş gibi görünüyordu. Ve rahatsız bir elbiseyle, o kadar yükseklikten bunu nasıl yapmaya cesaret ettiğini Ozan anlayamıyordu.
Kerem ve görevin diğer tarafını oluşturacak ikili de hatta bağlanırken ortamdaki gerginliği anında fark etmişlerdi. Kerem konuşamamıştı, çünkü Hamdi'yi yalnız yakalamanın peşindeydi. Ozan da onu dikkatle dinlemeli, Kerem'in işaretini aldığı anda yanındaki adamın silahı ateşlediğinden emin olmalıydı. Hamdi'yi vaktinde, gerektiği kadar korkutmalılardı.
"Hamdi Bey!" Kerem'in heyecanlı ve yalandan korkmuş sesi kulaklarına dolduğunda oradan pürdikkat onu dinledi. "Hamdi Bey!"
Kerem'in bu işte başarılı olması gerekiyordu. Hamdi ona inanırsa arabaya gider, kendi ayaklarıyla onlara gelmesini sağlarlardı.
İlk başta Ozan, Kerem'in bunu başaramayacağını düşünmüştü. Sanki rol yapmak ona göre değildi. Kerem her ne kadar alaycı da olsa dürüst biriydi, oyunlar oynayıp rol yapmazdı. Şimdi de bu yüzden, Kerem'in rol yapamayacağını düşünmüştü, ancak başarılıymış gibi görünüyordu. Belki de Kerem sandığı kadar basit tahmin edilebilir biri değildi.
"Sen de kimsin?" Hamdi'nin kalın ve kaba sesi Ozan'ı ürpertti.
"Sizin peşinizdeler!" diye Kerem sorusuna cevap vermeyip olayı abarttıkça abarttı. "Hemen gitmeniz gerek."
Tam da o sırada, Ozan eve yakın duran adama işaret vererek sol pencereye doğru ateş etmesin istedi. Neredeyse Hamdi'nin olduğu bölgeye denk geliyordu.
"Görmüyor musunuz?" Kerem hızla, kendinden emin bir tavır sergiledi. Sesine sahte bir korku da katmıştı. "Sizin için arabayı hazırladık. Gelmiyor musunuz? Burada kalamazsınız."
"Araba nerede?" Hamdi'nin yanından birkaç kez daha mermi geçince fikrini değiştirmiş gibiydi. Korkusunu ve paniğini buradan bile hissedebiliyordu Ozan.
"Beni izleyin!"
Ozan zafer çığlığıyla bunu kutlamak isterdi ama önce eve yaklaşıp gelecek olan Batu ve İdil için güvenli bir alan oluşturmalıydı. Helen'le Rüzgar'ın iyi olacaklarını umdu. Kerem de yanlarındaydı. Tek bir adama karşı, pekâlâ üstünlük sağlayabilirlerdi.
***
Batu'yu gördüğünde tek hissettiği duygu rahatlamaydı. O korku ve endişe bir anda yok olmuştu. Diğerlerinin hâlâ orada olduklarını bilse de rahatlamasını durdurmamıştı. Gidip sarılmamak için kendini zor tuttu. Tek yapabildiği yanına gidip kolunu tutmak oldu.
"İyi misin?"
"Evet, iyiyim." Batu kaşlarını çatıp ondan biraz uzaklaştı. Ozan tam İdil'in nerede olduğunu soracaktı ki, yanlarından bir merminin geçmesiyle durmuşlardı.
"S*ktir," diye elinde olmadan küfretti ve Batu'yu biraz daha kendine çekip duvarla arasına sıkıştırdı. Üstüne eğilerek kendini siper etti ve silahını da çıkarıp bir hedef bulmaya çalıştı.
Gözleri kapıdaki korumayı buldu. Uzakta, iki tane koruma vardı ve silahlarının ucu onları gösteriyordu. Ozan düşünmedi. Direkt iki el ateş ederek adamların her birinin bir tarafa kaçmasını sağladı ve kendileri için zaman kazandı.
Batu'yu çekiştirdi ve geldikleri yönde koştular. Ayaklarının hemen yanına bir mermi saplanırken Batu dengesini kaybetti ve yere kapaklandı. Ozan hemen durup ona yardım etmeye çalıştı ama bir mermi daha başının üstünden geçerek ağacın dalını koparacak gibi olduğunda Ozan Batu ayağa kalkana kadar onu korumaya çalışıp bir el daha ateş etmişti. Adamları göremiyordu, sadece geldikleri yönde ateş etmiş, dikkatlerini dağıtmalarını ummuştu.
"Hadi kalk!" diye bağırıp kolunu tuttu. "Hadi!"
Batu ayağa kalkıp öne geçerken -Ozan onun hafif topalladığını fark etti- sağa ve sola ateş ederek peşinden gitti. Bu sefer gittikleri yönden gelen bir kurşun ağacın gövdesine isabet ederek, ağacın kabuğunu parçalara ayırdı. Ozan bir kez daha bu plana saydırdı ve Batu'yu omzundan ittiği gibi iri bir ağacın arkasına çekerek güvende tuttu.
"What the f*ck!" Batu sersemlemiş ve korkmuş hâlde Ozan'a baktı. "N'oluyor be?"
Artık iki taraf da birbirlerine olan düşmanlığını unutmuş gibiydi. Elini kulaklarına götürerek sesi engellemeye çalışıyordu.
"Olduğun yerde kal!" Ozan omzunu ağaca yaslayıp derin bir nefes aldı. Sonra vücudunun küçük bir kısmını çıkararak korumaların olduğu tarafa ateş etti. Mermileri bitene kadar aynısını yaptı. Geri döndüğünde Batu'nun ceplerini karıştırdığını gördü. Bir şey arıyor gibiydi. Ozan dikkatini kendine verip silahını tekrar doldurdu.
Yine hedef küçülterek iki kez ateş etti. Bir daha yapamadan bir kurşun hemen yüzünün yanından geçip karşılarındaki ağaca saplandı. Ozan yüzündeki maskeyi çıkarıp bir kenara attı. Bundan sıkılmıştı artık. Üstelik bunu yaptığına da inanamıyordu. Daha önce de çatışmalara girmişti ama bu onlar gibi değildi. Amaç tamamen farklıydı ve onurlu bir tarafı asla yoktu.
"Sh*t!" Batu'nun aniden bağırıp ayağa kalkması Ozan'ın dikkatini çekmiş, ona dönmesine neden olmuştu.
"Ne oldu?" diye sordu. Ozan yağmur yüzünden fazla göremese de Batu'nun yüz ifadesinden hoşlanmamıştı.
"Flash belleği düşürmüşüm!" Batu çantayı öfkeyle ağacın dibine fırlattı. Elini ıslak saçlarına götürüp çekiştire çekiştire geri itti. "Az önce düşürmüş olmalıyım."
"Ne?"
"Gidip almam gerek!"
Ozan içinde bir şimşek çakmış gibi hissetti. Bunu yapamazdı. Oraya gidemezdi. Ozan'a bunu yapamazdı.
"Hayatta olmaz!" Ozan sesini duyurmak için bağırdı. Ve biraz da sinirlendiği için. "Delirdin mi sen?"
"Almam gerek!" diye ısrar etti. "Bunun için çabaladık!"
"Olma—"
Ozan'ın lafını bitirmesine izin vermemişti. Göğsünden itip hamle yapmasına fırsat vermedi. Ağacın arkasından çıkmıştı bile.
"Hayır!" diye mümkün olabilecek en yüksek sesiyle bağırıp elini uzattı ama tuttuğu tek şey havaydı. "Dur!"
Peşinden gitmek istedi ama iki tane mermi direkt çıktığı yönde ağaca saplandı ve gitmesine izin vermedi. Ozan'ın kendini geri geçerken kazandığı hız sırtını ağaçla buluşturdu.
"Batu!" Ozan feryat edercesine bağırıp silahın ucunu yine hedef almak için çıkarmıştı ama tetiği çekemedi. Bunu yapamazdı. "Batu, geri dön!"
Yine aynı şey, diye isyan etti zihni. Hem de her şey aynı sırayla oluyordu. Önce uyuşturucu meselesi, sonra kavga ve şimdi de bu. Ozan bu sefer kabullenemezdi. Bu sefer hiçbir şekilde devam edemezdi. Yıllar önce şakağına dayadığı silahı bu sefer gözünü kırpmadan ateşlerdi.
"Çekil oradan!"
Ozan onu korumalıydı. Korumalara ateş edip Batu'ya ulaşmalarını, ateş etmemelerini sağlamalıydı. Bu yüzden silahını bir kez daha kaldırıp korumalara yöneltti ama görüş açısı o kadar bulanık ve kötüydü ki neye hedef aldığını bile bilmiyordu. Yağmur, rüzgar, etrafına bir yağış misali yağan mermiler ve anılar; onu her açıdan engelliyordu.
Ellerinin titremesi nişan almasına izin vermedi. Sırtını soğuk ter basmıştı ve dudakları kurumuştu. Az önceki feryadı ses tellerine zarar vermiş gibi boğazı ağrıyordu. Kalbinin göğsünden çıkacağını ya da kalp krizinden orada öleceğini düşündü bir anlığına. Bacakları da onu artık taşıyamıyordu.
"Batu!" diye bir kez daha bağırdı. Oraya gitmek istiyordu, kurşunlara kendisini siper etmek istiyordu fakat buradan çıkar çıkmaz vurulursa bunun Batu'ya bir faydası olmazdı, üstelik hareket edemiyordu da. Vücudu sözünü dinlemiyordu.
"Batu!" Son kez gücü yerindeyken seslenip ona ulaşmak istedi ama yine aynı kaderi yaşadı. Başını bile çıkaramadan mermiler önünü kesmişti. Ozan'ın hâlâ aklı başında olan tarafı mermilerin düzensizliğini fark etmişti. Korumalar belli bir şeyi hedef almıyorlardı, en az onlar da Ozan kadar etrafı göremiyordu. Batu'nun bir şansı var mıydı? Yoksa çoktan rastgele bir kurşuna kurban gitmiş miydi?
Ozan çıldıracak gibiydi. Hayır, artık gerçekten çıldırmıştı. "Batu, neredesin?"
"Anıl, neredesin?" diye çaresizce sesini duyurmaya çalıştı. "Git buradan! Çabuk!"
Ozan kendi bağırışını duydu bir kez daha. Vücudunun kitlendiğini hissetti. Silahını düşürdü ve yere çömeldi. Ellerini kulaklarına götürüp sıkı sıkı bastırdı.
"Anıl, çekil oradan!"
"Uzaklaş!"
"Hayır!" diye haykırdı. "Hayır! Bir daha olmaz! Hayır!"
Batu'ya gitmeliydi. Onu oradan çekip çıkarmalıydı. Batu'nun ona ihtiyacı vardı. Ama Ozan kıpırdayamıyordu. Felç geçirmiş gibiydi. Zihnindeki dağınık görüntü ve seslerle mücadele ediyordu. Ozan bir hata yapıp gözlerini açtığında Anıl'ı gördü. Yerde yatıyordu. O geceki gibi göğsünden ve bacağından vurulmuş, tüm vücudu kanlarla kaplanmıştı.
Ozan'ın zaten hızlı olan nefes alışverişleri biraz daha arttı. Gözleri dolmuş ve görüntüyü inkâr ediyormuş gibi başını hızla iki yana sallıyordu.
"Hayır," diye fısıldadı. Ya da bağırdı. Ozan ne yaptığının pek farkında değildi.
En sonunda olmuştu işte. Son günlerde köşe bucak kaçtığı o anı, en sonunda en olmadık yerde onu yakalamıştı. Gerçi bir çatışmanın ortasında değil de başka nerede onu avlayabilirdi ki? Üstelik Batu da oradayken. Ona aynı korkuyu tekrar yaşatırken.
Gözlerini tekrar açtı. Bu sefer yerde yatan Anıl değildi. Batu gözleri donuk bir şekilde yerde uzanıyordu. Ölü gibi hareketsizdi. Hayır, ölüydü. Batu ölmüştü. Ağzının kenarından kan akıyor, yerdeki çamura karışıyordu. Yağmur bile yüzünün beyazlığını görmesine mani olamamıştı.
"Hayır," diye haykırdı. Ozan ayağa kalkmaya çalıştı ama bir el ona engel olmuştu. Mantıklı bir yanı yakalandığını düşündü. Ama bu, umurunda olan en son şeydi. Ellerden kurtulmaya çalıştı. Bağırdı, çırpındı. Batu'nun cesedine ulaşmak istiyordu. Onu kollarına almak, son kez yüzüne bakmak istiyordu.
Yine! Yine! Yine!
Ozan'ın zihni aynı kelimeyi tekrar edip durdu. Ozan da onu mengene gibi kavrayan kollardan kurtulmaya çalıştı. Vurdu, haykırdı, bağırdı.
"Bırak!"
Çok uzaklardan ismimi duydu. Belli belirsiz, gür, kontrolsüz bir sesti. Bu sesin peşinden gidemedi. Aslında hiçbir uyarıya tepki verecek kadar bilinci açık değildi. Bir hedefi vardı. O da Batu'ydu. Kurtaramadığı Batu...
"Ozan!"
Yine aynı ses. Bu sefer daha korku dolu, daha kontrolsüz. Bir yandan da tanıdık bir hissiyat vardı. İsmimi söylüyor, diye düşündü. Bana sesleniyor.
"Kendine gel!" Ozan bu sefer sesten daha fazlasını algıladı. Omuzlarını kavrayan el onu sarsıyordu. Yağmurun yağdığını hissediyordu. "Bana bak! Ozan!"
Hafif aksanlı bir ses. Hep gıcık oluyormuş gibi davrandığı ama aslında gizliden gizliye hoşuna giden o aksan. Batu ona sesleniyordu.
Ozan buna inanmadı. İnanamazdı. Batu orada yatıyordu. Ölmüştü. Ozan kurtaramamıştı. Anıl gibi onun da ölümüne sebep olmuştu. Ona seslenen Batu olamazdı.
"Bırak!" diye bağırıp ellerini itmeye çalıştı. "Bırak beni."
"Bana bak!" Ozan birinin yüzünü kavradığını hissetti. Eller kafasının iki yanından onu tutmuş ve başını çevirmeye zorlamıştı. "Benim! Batu!"
"Hayır..." diye inkâr etse de Ozan'ın sesi eskisi gibi çıkmamıştı. Tereddüt etmişti. Gözleri hâlâ cesedin üstündeydi. "Hayır, değilsin."
"Benim! Bak bana..." Ozan gözlerini onu tutan kişiye çevirdi. Görüşünü mahveden birçok etkene rağmen tanıdık o yüzü görmeyi becerdi. Batu'ydu. Kanlı canlı karşısındaydı.
Hayır, o değil, dedi kendi kendine. Batu ölmüştü, bunu görmüştü. Yoksa görmemiş miydi? Hangisi gerçekti?
"Benim!" Ozan'ın omuzlarını sarstı. "Buradayım! Geçti. Tamam mı? Bitti."
Buradaydı. Ozan Batu'nun cesedinin olduğu yere baktı. Orada hiçbir şey yoktu. Sadece çamur ve kuru ağacın dallarıydı. Çatışmaya dair hiçbir şey duyulmuyordu. Sesler kesilmişti. Sadece yağmur yağıyordu, ama o bile şiddetini azaltmıştı.
"Orada bir şey yok." Ozan önüne dönüp ona baktı. "Bak, buradayım."
Ozan onun gerçekten Batu olduğunu fark ettiğinde ölünün dirildiğini görmüş gibi korktu. İrkilip geri çekildi ve onu sarsan kollardan kurtulmaya çalıştı. Bu sefer başarılı olmuştu. Hatta ayağa da kalkmıştı. Batu da onunla birlikte doğruldu.
"Ozan, iyi misin?"
Ozan cevap vermedi. Sadece bakışlarını hızlıca üstünde gezdirdi. Önce bir yarası olup olmadığına baktı. Sadece evdeki korumalara karşı koyarken aldığı ufak tefek yaralardı. Aslında değildi; ama bir kurşun yarasından daha iyiydi kesinlikle.
Ozan Batu'nun yaralanmadığını fark ettikçe kendine geldiğini duyumsadı. Bilinci hâlâ yeterince açık değildi ama algılaması az öncekinden daha iyiydi. İçinin öfkeyle dolduğunu hissetti. Her şeyi hatırladı. Batu az önce kendini çatışmanın ortasına atmıştı.
"Delirdin mi lan sen?" diye Ozan, gerçek anlamda kükremişti. Batu irkilip geri çekilirken kaşlarını çattı. Belki de o da Ozan'ın ona her an yumruk atabileceğini fark etmişti. "Hangi akla hizmet çatışmanın ortasına atlarsın?"
"Ben—" Batu'nun allak bullak olmuş suratı Ozan'ın az önceki hâlinden bu hâline nasıl dönmüş olduğunu kavrayamadığını gösteriyordu.
"Ölebilirdin!"
Batu afallayarak, sanki bir cevap bulacakmış gibi etrafa bakındı. "Özür dilerim. Almak zorundaydım. Seni korkutmak isteme—"
Ozan o konuşmaya devam ederken derin bir nefes alıp öne bir adım attı. Batu'nun gerilediğini görse de umursamayıp onu ensesinden çekti. Kollarını omuzlarına sıkı sıkı sarıp hiç bırakmayacakmış gibi sarıldı.
Batu'nun çatışmanın ortasına atlayıp kendini öldürebileceği gerçeğini bir süre göz ardı edebilirdi. Umurunda olan tek şey Batu'nun şu an güvende olmasıydı. Yaşıyordu ve bunu, ona kızmadan önce bir süre takdir edebilirdi.
Batu'nun şaşkınlığını çok net bir şekilde hissetti. Kollarını nereye koyacağını bilemiyordu. Omzundaki çenesinin bir sağa bir sola hareket ettiriyordu. Sanki ona az önce bağıranla şimdi sarılan kişinin Ozan olduğuna gerçekten inanmıyordu.
Batu kısa bir süre sonra, en sonunda ellerini sırtına koymuştu. Ozan bir kez daha rahatladığını hissetti. Elini ensesine götürdü ve hafifçe sıktı. Batu'nun hâlâ ona kızgın olabileceğinden korkmuştu. Belki de kızgındı, çünkü Ozan'ın da tamamen öfkesi soğumamıştı. Ancak şu an önceden yaşadıklarının hiçbir önemi yoktu. İkisi de sağ kalmışlardı. Birbirlerine kızmak için daha sonra vakitleri olacaktı.
"Özür dilerim," dedi Batu, sakin bir sesle, Ozan kendini geri çektiğinde.
Bu özürle, ağacın dibinde çaresiz, tek başına yaşadığı anları tekrar hatırlamıştı. Batu'nun ateş hattının ortasına atlayışı, Anıl'ı görmesi, Ozan'ın onun öldüğünü sanması; hepsi kafayı sıyırmasına neden olacaktı az kalsın. Ya bir kez daha yaparsa? Ya bu sefer onu gerçekten kaybederse?
Yumruğunu, tüm gücünü kullanmadan Batu'nun omzuna geçirdi. "Sakın!"
"N'apıyorsun be?" Batu acıyla inleyip sağ kolunu tuttu ve öne eğilip yüzünü buruşturdu.
"Sakın bir daha bunu yapayım deme!"
"Delirdin mi?" diye sordu, hâlâ kolunu ovmaya devam ederken. "Özür diledim ya!"
"Söz ver bana!" Batu'ya etki etsin diye sesini yükseltmişti; ama Ozan'ın sesi sandığından daha zayıf çıkmış ve çatlamıştı. Korktuğunu, endişelendiğini gizlemedi. "Bir daha yapmayacağına söz ver!"
Batu önce yumruk yüzünden sinirliyken şimdi yüz ifadesi yumuşamıştı. Ozan'ın duygusallığı ve sesinin titremesi Batu'yu gafil avlamıştı. Belki de Ozan'ın ağlamaklı duruşu onu etkilemişti. Ne kadar çabalasa da bunu gizleyememişti Ozan. Artık dert de etmiyordu. Biri zayıflığını görecekse bu, Batu olacaktı, bir başkası değil.
"Ozan, ben anlamıyorum." Eli hâlâ omuzundaydı. Kaşları çatılmış, dudakları düz bir çizgi şeklini almıştı. "Niye—"
"Söz ver!" diye ısrar etti. Batu'nun bir daha bunu yapmayacağından emin olmak istiyordu. "Böyle aptallık yapmayacaksın yine!"
"Tamam." Batu bu sefer teslim olmuştu. "Söz veriyorum."
Ozan birkaç saniye Batu'nun yüzüne baktı. Yalan söyleyip söylemediğini tarttı. Böyle bir durumda yine çatışmanın ortasına atlayabilir miydi? Verdiği sözün bir değeri var mıydı?
"Ozan," diye çekingen bir sesle sordu. "Sen az önce—"
"Gitmemiz gerek." Ozan arkasını ona döndü. Konuyu değiştirmek istemişti ama sonra bir şey fark etti. Tekrar Batu'ya baktı. "Neredeler? Çatışma..."
"Bitti." Batu omuz silkip korumaların olduğu tarafa göz attı. O da merak etmiş gibiydi. "Aniden ateş etmeyi kestiler."
"O nasıl oluyor?" Ozan'ın kafası karışmıştı. Alnına düşen damlaları temizledi. Kendisi bir tür transta olduğu için ne zaman ateş etmeyi kestiklerini kestirememişlerdi. "Bizi umursamayı bıraktılar mı?"
"Bilmiyorum," dedi Batu. Sesinde bundan hoşlanmadığını belli eden bir tını vardı. Ozan da hoşlanmamıştı. Niye böyle rahatlıkla gitmelerine izin vermişlerdi? "Bu arada Hamdi de elimizde. Kaçırmayı başardık."
"Ne?" Ozan bunu nasıl kaçırmıştı? Eli kulaklığına gittiğinde orada olmadığını gördü. Düşürmüştü. Çatışma başlamadan kulağında olduğuna emindi.
Hızla ağacın yanına gelip telefonunu çıkararak ışığını yaktı. Yaprakları, dalları ve çamuru itti. Beyaz kulaklığı gördüğünde artık onun bir kulaklık olmadığını fark etti. Az önce kriz geçirirken üstüne basmış olmalıydı. Paramparça olmuştu.
Ozan hazır oradayken kar maskesini ve düşürdüğü silahını aldı. Silahı kemerine takarken en son ne olduğunu hatırlamaya çalıştı. Sonra aniden aklında bir ampul yandı.
"İdil nerede?"
Batu'nun yüzü düşmüştü. Bakışları yere kaydı, surat ifadesi suçluluk hissettiğini gösteriyordu. "İçeride kaldı."
"Hani çıkıyordu?" Ozan panikle eve doğru baktı. Kızı orada bırakıp gidemezlerdi.
"Kerem yardıma gitti. Olaylar karıştı." Batu elini ıslak saçlarına atıp başını kaşıdı. Çok rahatsız duruyordu. "Hallediyorlardı ama en son. Beni zorladılar, gitmem için."
"Kulaklığın nerede?"
"Yok." Batu gözlerini kaçırıp dudaklarını birbirine bastırdı. "Kurşunlardan kaçarken mahvoldu."
Ozan ters ters ona baktı. Kurşunlardan kaçma kısmını hatırlatmasına hiç gerek yoktu. Ozan hâlâ onun gerginliğini taşıyordu.
"Niye arayıp sormadın Atlas'a?" Ozan telefonunu tekrar cebinden çıkardı.
Batu burnundan sinirli bir nefes verip, "Çünkü iyi çekmiyor telefonlar. Fark etmedin mi?" diye sordu. Evet, fark etmişti. Hat birkaç kez kesilmişti konuşurlarken. "Üstelik sana bir şey olmuştu. Ben n'apacağımı bilemedim o an."
"Her neyse." Ozan kestirip attı ve çantayı yerden alıp Batu'nun göğsüne doğru bastırdı. O an yaşadıklarını konuşmak istemiyordu. "Gidip diğerlerine ne olduğunu öğrenelim."
Ozan önden ilerlese de Batu ona tekrar yetişmişti. Bu konuyu kapamayacak gibiydi. Ama Ozan'ı şaşırtarak direnmemişti. Ya da Ozan çok erken konuşmuştu.
"Hey? Sen iyi olduğuna emin misin?" Batu'nun endişesi gözle görülüyordu. Ozan da onun yerinde olsaydı böyle sorup dururdu muhtemelen.
"Evet..." Kendini dizginlemeye çalıştı. Düşünme, dedi kendi kendine. Sonra Batu ikna olsun diye de bir kez daha tekrarladı: "Evet."
Batu kolundan yakalayıp durdurdu. "Titriyorsun, Ozan."
"İyiyim..." Ozan ona bakmamaya çalıştı. Çünkü haklıydı, hâlâ titriyordu.
"Bir şey oldu." Batu niye bu kadar ısrarcıydı? Niye rahat bırakmıyordu? Bu konuşmayı yapmak istemiyordu. Korkuyordu. "Buna eminim."
"Bir şey olmadı."
"Söyle bana."
"Gitmemiz gerek." Ozan kolunu çekip yine öne geçti ama Batu ondan daha hızlıydı. Önüne geçip durdurdu.
"Hayır! Söylemeden gitmem." Batu'nun kararlılığı çok sinir bozucu olmuştu. Ozan onu ittirip diğer omzuna da yumruk atmak istedi. Ama sadece ittirip yolundan çekilmesini sağlamıştı. Batu ise asla durmuyordu. Arkasından bağırdı: "Orada bir şey oldu. Kendini kaybetmiştin. Daha önce hiç görmedim bu kadar panik olduğunu."
Ozan en son dayanamayıp, "Çünkü sana bir şey olacak sandım, geri zekalı!" diye ona dönüp bağırdı. "Öldün sandım!"
Batu'nun gözleri açılırken dudakları da aralanmıştı. Bu Ozan'dan bugün beklemediği ikinci itiraftı. Tamamen sersemlemiş bir şekilde bakıyordu. Az önce durmadan konuşan Batu, şimdi suspus olmuştu.
"O mermilerin ortasına atlarken ne düşünüyordun?" Ozan ona yaklaşıp omzundan ittirdi. "Kendini süper kahraman falan mı sanıyorsun?"
Batu başını iki yana salladı. "Ozan, bunun için özür diledim zaten... onu almamız gerekiyordu. İfşa olabilirdik."
"Sence bu umurumda mı?" Ozan boğazının yırtılacağını düşünüyordu artık. Bir iki gün muhtemelen sesi kısık bir şekilde gezecekti. "O bilgilerin hiçbirinin bir önemi yoktu! Kurşunların biri sana isabet etseydi ne olacaktı? Hangi bilgi senden kıymetli olabilir?"
Ozan artık kendini durdurmak için hiçbir girişimde bulunmuyordu. Bu kadar ısrar ettiyse şimdi her şeyi sona kadar duymalıydı.
"İster ifşa olayım ister beni hapse tıksınlar," dediğinde sesi titredi. Kalp atışları fazla hızlanmıştı. Öfkeden ve soğuktan titriyordu. Elini hızlıca saçlarına götürürken yağmur damlaları etrafa sıçradı. "Ama aynı şeyi yaşayamam yine! Olmaz. Bir kez daha olmaz!"
Batu'nun kaşları anında çatılmıştı. Tam da o sırada sol tarafta bir yerlerde büyük bir şimşek çaktı ve her yeri birkaç saniyeliğine aydınlattı. Ardından da gök gürlemişti.
"Aynı şey mi?" diye sordu Batu, merakla. Başını hafifçe yana eğerek öne bir adım attı. Ne yağmuru ne de rüzgarı umursuyor gibiydi. "Ne demek istiyorsun?"
Ozan, boğazının düğümlendiğini hissetti. Alt dudağını ısırıp gözlerini kaçırdı ve başını çevirdi. Söylemek istemiyordu. Söyleyemezdi. Söylerse hiçbir şey aynı olmazdı.
"Anıl..." dedi zayıf bir sesle. Kendisi bile zar zor duymuştu kendini. Algılarının tekrar köreldiğini düşündü. Çünkü görüşünün bulanıklaşmasının sebebinin yağmur mu yoksa ağlaması mı olduğunu çözemiyordu.
"Anıl böyle öldü." Göğsü sıkıştı. Büyük bir suçluluk hissiyle başını eğdi ve aklına gelen görüntüleri engellemek için gözlerini sımsıkı yumdu. "O da bi' çatışmanın ortasında kaldı..."
Ozan Doğan'ın arabayı park etmesini bile beklemeden aşağı inip hafif sisli sahile doğru koştu. Doğan'ın arkadan ona seslendiğini duysa da bunu pek önemsemedi. Tek hedefi Anıl'ı bulmaktı ve bulana kadar da hiçbir yere gitmeyecekti.
Evde ettikleri kavga da birbirlerine söyledikleri şeyler de umurunda değildi. Ozan Anıl'ın ona söylediklerini affedebilirdi. Her şeyi unutabilirlerdi. Anıl'ı uyuşturucunun pençesinden de alabilirdi. Kardeşinin göz göre göre ölmesine müsaade etmezdi. Ama önce onu bulması gerekiyordu.
Doğan, yardım almak için aklına gelen ilk kişi olmuştu. Hem en yakın arkadaşıydı hem de yardım edebileceğine kesin emin olduğu tek kişiydi. Sadece bir kız kardeşe sahip olan Doğan, sokaklarda büyümüştü. Sırf bu yüzden ona bilgi verecek birkaç kişi tanıyordu. İstihbarat konusunda oldukça iyiydi. Ve bunun sonucunda işte buradaydılar.
Burası, bugün baktıkları ikinci yerdi. İlkinde bulamamış, sonra da buraya gelmişlerdi. İçinden bir ses de onun burada olduğunu söylüyordu. Ozan sahilin sonuna doğru hızlı adımlarla yürürken etrafa, gençlerin toplandığı yerlere bakıyordu. Gördüğü ilk grubun arasına dalıp Anıl'ın orada olup olmadığından emin olmaya çalıştı.
"Ağabey, n'apıyorsun ya?" diye çocuklardan biri, sohbetlerini bozduğu için söylendi.
Ozan ona takılmadan yoluna devam ederken Doğan da en sonunda yanına gelmeyi başarmıştı. "Oğlum, sakin olsana sen. Bulacağız Anıl'ı."
"Anıl'ı gerçekten tanımıyorsun," dedi Ozan celallenerek. "Başına bir şey gelebilir."
"Anlıyorum ama bu hâldeyken bir şey yapamazsın." Doğan ona yetişmeye çalıştı. Hatta bir adım öne geçmişti. "Sakinleşmen gerek."
"Ben oldukça sakinim." Doğan'a yan bir bakış atıp başka bir genç grubunun ortasına daldı. Yine aynı itiraz sesleri yükseldi.
"Tamam, sakin olun gençler." Doğan Ozan'ın ardından onları sakinleştirmeye çalıştı. "Bir şey yok."
Ozan onları önemsemedi ve hızla yanlarından ayrıldı. Gözleri hızlıca etrafı taradı. Sahil sisli olmasına rağmen birçok kişi buradaydı. Önünden bir sürü insan geçip gidiyordu: çiftler, aileler, koşan çocuklar, pusette bebek taşıyan bir kadın, üniversiteli arkadaş grupları, bisiklet süren üç liseli...
Sanki bir tek Anıl yoktu orada. Ozan gittikçe panikliyordu ve bunun sonunun hiç iyi olmayacağını biliyordu. Anıl'ı asla bulamayacakmış gibi hissetmeye başlamıştı. Bu da içten içe onu tüketiyordu. Ya onu tamamen kaybettiyse? Bu hayatta sahip olduğu tek aileyi kaybedemezdi.
"Evden gitmesine izin vermeyecektim işte!" diye dişlerinin arasında bağırdı. Etrafındaki birkaç kişi dönüp ona garip bir bakış atıp yollarına devam ettiler.
"Kendini suçlama artık." Doğan koluna dokundu ama ikisi de yürümeye devam etti. "Kardeşler arasında olur böyle şeyler. Bulacağız onu."
"Bulamıyoruz işte!" Ozan nefesini umutsuzca dışa doğru verdi. Elini saçlarına götürüp karıştırdı. "Ya yine kullandıysa? Ya şu an aşırı dozdan—"
"Kes şunu!" diye sert bir sesle uyardı Doğan. Ozan yüzünü ona çevirdiğinde kaşlarını çattığını ve yüz ifadesinin sertleştiğini gördü. "Böyle saçma sapan şeyler düşünme. Anıl'ı bulacağız. Hatta sana söz veriyorum, bugün bulacağız!"
Doğan iç çekip yüzünü çevirdiğinde ilk sıkıntılı bakan gözlerinde aniden bir kıvılcım peyda oldu. Dudakları hafif aralandı ve yanlara doğru gerildi. Tanıdık bir sırıtış belirdi yüzünde.
"Hatta bulduk!" Ozan kafasını anında çevirip panikle etrafa baktı. Sonra Doğan'ın baktığı yerde kardeşini gördü. Bir hayli uzaktalardı. İnsanların az olduğu, banklardan birine oturmuşlardı. Anıl elinde kola kutusuna benzer bir şey tutuyordu. Etrafında da her hâllerinden tekinsiz oldukları belli olan birkaç kişi vardı.
Ozan hiç düşünmeden harekete geçti ve onlara doğru ilerledi. Neredeyse varmak üzere olduğunda Anıl'la göz göze gelmişti. Kardeşinin yüzündeki gülümseme anında silindi. Sanki düşmanını görmüş gibi yüz hatları gerildi. Oturduğu yerde dikleşti ve yerden çantasını alırken telaşla arkadaşlarına bir şey söyledi. Ozan o an anlamıştı aslında ne yapacağını ama Anıl ondan önce davranarak koşmaya başladı.
"Anıl!" diye Ozan da koşmaya başlayıp peşinden bağırsa da Anıl'ın durmaya hiç niyeti yok gibiydi. "Dur!"
Ozan Doğan'ın peşinden gelip gelmediğini bilmiyordu, arkasına bakmaya pek fırsatı yoktu. Doğrusu, bunu pek önemsemiyordu da. Anıl'ı yakalayıp bir an önce onunla konuşmaktı tek derdi.
Anıl koştukça koştu. Ozan da bir saniye bile peşinden ayrılmadı. Ciğerleri yetersiz hava yüzünden yansa da bacaklarını kullanamaz hâle gelse de asla durmadı. Anıl ondan daha genç olabilirdi ama Ozan daha avantajlıydı. Polis olmak için bin bir türlü eğitim almıştı. Hızlı koşar ve asla pes etmezdi. Anıl da yaşına göre hızlı olabilirdi ama aldığı uyuşturucular onun eski formunu yok etmişti.
Anıl bir kısmı kesilmiş, çapraz şeklindeki metal tel örgülü çitten geçerek diğer tarafa geçti. Ozan hızını kesmek zorunda kalıp peşinden, o küçük alandan geçmeye çalıştı. Gömleğinin kolunun yırtıldığını hissetse de bunun dikkatini dağıtmasına izin vermedi.
Tekrar doğrulup peşinden koştu ve büyük konteynerlerin olduğu bir alana çıktıklarında Anıl'a yaklaşmıştı bile. Son birkaç adım daha attı ve çantasını yakaladı. Onu çekerken ivme sonucu birbirlerine dolanıp yeri boylamalarını sağladı.
Ozan Anıl'ın hakkını vermeliydi. Yere düşmek onu durdurmamıştı bile. Çırpınarak Ozan'dan kurtulmaya çalıştı fakat Ozan düşerken sağ kolunu incitse de acıya yenilmedi ve Anıl'ı bırakmadı.
Ta ki biri, "Kim var orada?" diye bağırana kadar. Sadece Ozan değil, Anıl da duraksamıştı. Ozan onun yüz ifadesinden bu sesi tanıdığını fark etti. Torbacılardan biri miydi?
Ozan alışkın olduğu o silahın çekilme sesini duyduğunda hızla kafasını kaldırdı. Uzaktan bir siluet görünüyordu. Sahilin bu kısmında sis diğer taraftan daha fazlaydı. O yüzden Ozan adamı net göremedi. Az önce torbacı sandığı kişinin hiç de düşündüğü gibi biri olmadığını fark etti. İçgüdüleri ona burada fazla durmamaları gerektiğini söylüyordu. Kötü bir şey olacakmış gibi hissediyordu.
Buradan hemen gitmeliydiler. Tam kardeşine de bunu söyleyecekti ki Anıl bu dalgınlığı fırsat bilip Ozan'ı itti ve yana kayarak ayağa kalktı. Ozan daha kendine gelip ona ulaşamadan Anıl birkaç adım geri gitti.
Nefes nefese kalmış bir şekilde, "Git buradan," dedi. Ama bu kızgınlıkla söylenen bir lafa hiç benzemiyordu. Daha çok uyarı gibiydi.
Anıl geri geri birkaç adım atarken Ozan da ayağa kalkmıştı. Anıl'ın ne yaptığını veya ne anlatmak istediğini anlamamıştı. Kardeşinin gözleri yanında bir yere sabitlendiğinde Ozan hızlı hızlı nefes alan Doğan'ı fark etti.
"N'apıyors—"
"Kim var orada dedim?" Doğan daha sorusunu bitiremeden adamın kalın ve kaba sesi onu bölmüştü. Sözleri neredeyse tüm limana yayıldı. Ozan sislerin arasındaki silüetini hâlâ görebiliyordu. Ama bir tek o değildi. Bu sefer iki kişi daha vardı.
Doğan'ın gözleri büyürken eli silahına gitti. Ozan da silahına uzanacaktı ama orada olmadığını gördü. Evden çıkarken yanına almamıştı. İçinden bir küfür savururken gözleri tekrar kardeşini buldu.
Anıl'ın yüzü kireç gibi olmuştu. Yutkunup, "Gidin!" diye bir kez daha uyardı. Ozan onun yüzünde korku ve pişmanlık görmüş gibi oldu. Anıl adamların olduğu tarafa dönerek, oraya koşmaya başladı.
"Hayır!"
Ozan peşinden gitmek için hareketlenirken Anıl'ın sesini duydu.
"Benim! Anıl!" diye bağırdı. Adamlarla konuşuyordu... Ozan bir şok daha yaşadı. O adamları tanıyor muydu? "Dikkat edin, polis!"
Ozan olduğu yerde kalakaldı. Biri onu kalbinden vurmuş gibi hissetti. Anıl tarafından bir kez daha ihanete uğramıştı. Ozan'dan bu kadar mı uzak durmak istiyordu? Onu, uyuşturucuyu bulaştıran insanlara satmıştı.
Ozan bir küfrün ardından silahların çekilme sesini işitti. İlk tepkiyi veren Doğan olup onu yandaki bir konteynerin arkasına çekti. Bunu tam zamanında yaparak kurşunlardan birinin ona isabet etmesini engellemişti. Ozan silahın ilk ateşlenme sesinden sonra anca kendine geldi ve durumu kavradı. Zihni alarm durumuna geçti.
Anıl!
Anıl tamamen savunmasız bir şekilde ateş hattının ortasında kalmıştı. Ozan konteynerin arkasından çıkıp Anıl'ın gittiği istikamette koşacakken bir el onu durdurdu ve geri itti.
"Aklını mı kaçırdın?" diye bağırdı Doğan sesini duyurmak için.
"Anıl orada!" Ozan Anıl'ın kurşunların arasında gezdiğini düşündüğünde kafayı yiyecek gibi oldu.
"Vurulmak mı istiyorsun?" Siper alarak iki el ateş etti havaya doğru. Adamları korkutmak istiyor gibiydi. "Onlar avantajlı. Üçümüzü de öldürtürsün! Mantıklı hareket etmeliyiz."
Doğan haklıydı. Direkt kurşunların önüne atlarsa ne olacaktı? Anıl şu an iyiyse bile bunun ona yardımı olmazdı. Mantıklı hareket etmeliydiler. Gerçek bir çatışmaya giremezlerdi. Bir kere kariyerlerinin daha başındalardı ve ellerindekiler yeterli değildi. Sadece tek bir silah vardı. Destek isteyebilirlerdi. Ama o kadar zamanları var mıydı?
"Arkalarından dolanacağım," dedi Ozan, kendinden emin bir şekilde. "Birinin silahını alabilirim."
"Bu delilik." Doğan acı çekiyormuş gibi inleyip kafasını geriye attı. Konteynerin kenarından hafifçe başını ve kolunu çıkararak nişan alıp adamlara doğru bir el daha ateş etti. Geri Ozan'a baktığında ofladı. "Hadi yapalım. Ben seni korurum."
"Dikkatli ol ve destek iste."
Cevabını beklemedi. Yeşil konteynerin diğer ucuna doğru yürüdü. Aklına koyduğu şeyi yapmaya çalışırken bir yandan da kardeşini düşünüyordu. Anıl fazla uzaklaşmış olamazdı. Muhtemelen kendine saklanacak bir yer bulmuştu bile. Anıl şu sıralar farklı birine dönüşse de aslında zeki çocuktu. Ozan'ı buraya kadar sürüklediyse ve bu adamları tanıyorsa burayı da biliyor demekti.
Ozan silah seslerinin geldiği yönü takip etmeye çalıştı. Eğilerek ve koşarak bir bankı geçti ve başka bir konteynerin arkasına saklandı. Adımlarını yavaşlatıp etrafından dolanırken Doğan'ın olduğu tarafa doğru ateş eden adamı gördü. Sessiz olmaya gayret ederek -zaten ateş ve bağırış seslerinden bir şey duymak pek mümkün değildi- arkasından yaklaştı.
Kolunu hızlıca adamın boynuna dolayıp boşta kalan eliyle silahı tuttu. Adam bu sürpriz saldırı yüzünden panikleyip çırpınırken silah ateşlenip yanlarındaki bir başka konteynere saplandı. Ozan adamın boynunu biraz daha sıkıp tamamen nefessiz bırakarak bayılmasını sağladı. Kolunu açıp geriye çekildi ve adamın yeri boylamasına izin verdi.
Birkaç tane yumruk atıp tüm sinirini ona boşaltmak isterdi ama kurtarması gereken bir kardeşi ve onu korumak için tek başına mücadele veren, yardım etmeli olduğu bir dostu vardı. Ozan üstünü arayarak yedek şarjör aldı ve yandaki, az önce kurşunun delip geçtiği konteynere koştu.
Daha doğru dürüst hiçbir şey yapmamıştı ama nefes nefese kalmıştı. Tüm bu adrenalin bir gece için çok fazlaydı. Şarjörü cebine koyarken soluğunu düzenlemeye çalıştı. Silahı tutup pozisyon aldı ve görebildiği, daha doğrusu işitebildiği kadarıyla düşmanlarının nerede olduğunu belirlemeye çalıştı.
Ozan çok korkuyordu. Daha önce hiç böylesine çatışmaya dâhil olmamıştı. Kaldığındaysa yanında tam teçhizatlı, ne yapılması gerektiğini bilen tecrübeli bir ekip vardı. Ve orada, kurşunların ortasında kalmış bir Anıl olmuyordu.
Ozan sis yüzünden çok net bir şekilde göremese de uzakta, çaprazında duran adamı görmüştü. Doğan'a doğru ateş ediyordu. Ozan'ın varlığından haberi yoktu ve Ozan bunu bir avantaj olarak görüyordu. Silahı kaldırıp adamın elini hedef almaya çalıştı. İsabet etmese bile korkutması yeterliydi. Bir süre idare etmelilerdi sadece. Doğan çağırdıysa ve silah sesleri duyulduysa polisler birazdan buraya gelirdi.
Kurtulacağız, diye düşündü. Anıl kurtulacak.
Ozan silahı ateşledi. Hedefi tutturamamıştı ama adamın neredeyse silahı düşürmesine neden oluyordu. Ozan karşıdan bir yerlerden başka bir silahın ateşlenme sesine takiben bir küfür savrulduğunu duydu. Ama bu Doğan ya da Anıl'a ait değildi. Belki de Doğan da bir başkasını etkisiz hâle getirmeye çalışmıştı.
"O çocuğu buraya getirin!" diye bağırdı içlerinden biri. "Onları buraya o getirdi!"
Hayır, hayır, hayır...
Ozan büyük bir panik dalgasının tüm vücuduna yayıldığını hissetti. Gözleri büyürken etrafa bakındı ve sesin nereden geldiğini öğrenmeye çalıştı. Daha da önemlisi Anıl neredeydi?
Onu bunların eline bırakamazdı. Ona ulaşmalıydı. Ama her şey de bu yüzden olmuştu. Duygularını kontrol edemeyip düşüncesizce davrandı.
"Anıl, neredesin?" diye çaresizce sesini duyurmaya çalıştı. "Git buradan! Hemen!"
Cevap veren olmamıştı. Ama Ozan hata yapmıştı. Adamlara Anıl'ı tanıdığını belli etmişti. Artık o, polisleri buraya yanlışlıkla getiren bir çocuk değildi. Polisin bir tanıdığıydı.
Anıl'a benzettiği bir silüet sağa doğru ilerledi. Ozan onun Anıl olup olmadığını bilmiyordu ama sesini duyurmalıydı. Zaten hata yapmıştı. En azından önceden uyarmalıydı onu.
"Anıl, çekil oradan!" Birkaç kurşun ve geçen birkaç saniye daha... "Uzaklaş!"
Ozan ve Doğan'ın aksine onların kurşunları bitmiyordu. Üstüne adamların sayı da artıyordu. Nereden baksan birkaç dakikadır çatışma başlamıştı ama Ozan ve Doğan hiçbir üstünlüğe sahip değillerdi.
"Ağabey!" Uzaktan boğuluyormuş gibi gelen ses Ozan'ın tüm duyularını harekete geçirdi. Anıl'dı bu ve biriyle boğuşuyordu.
"Anıl!" diye bağırdı ve kurşunların nereden geldiğini umursamadan saklandığı yerden çıktı. Sesin geldiği yeri tahmin ederek oraya doğru koşarken bir tane kurşun doğrudan kulağının yanından geçmişti. Ozan ölüme en son ne zaman bu kadar yakın olduğunu hatırlamıyordu ama garip bir şekilde umursamıyordu da.
Ölümünün bir önemi yoktu, Anıl'ı yaşatmalıydı.
Ozan yakınlarda, önce bir silahın patlama sesini sonra da bir bağırış duydu. Ama kimin bağırdığın anlayamadan o sırada ayağının hemen yanına isabet eden bir kurşun Ozan'ın yere yuvarlanmasına neden olmuştu. Sırtını da bir şeye çarpmıştı.
Ozan hızlıca toparlanıp sırtını çarptığı konteynerin arkasına doğru süründü. Yarası var mıydı, vurulmuş muydu bilmiyordu. Doğru düzgün hiçbir şey hissedemiyordu. Vurulmuşsa bile anlayamazdı o an. Sisin görüş açılarını daraltması Ozan'ı hayatta tutan tek şeydi belki de.
"Kaçıyor!" diye biri haykırdı. "Yakalayın onu!"
Ozan yerden kalkıp bakışlarını az önce Anıl'ın olduğu tarafa yönlendirdi. İki ceketli adamdan biri onlardan uzaktaki parkın girişine koşmaya başlamıştı. Biri önde biri arkadaydı. Ellerindeki silahı gördüğünde Ozan'ın kalbi durmuştu sanki. Anıl'ı öldüreceklerdi...
Zaman kavramını yitirmiş gibi, etraftaki her şey yavaşladı o an. Ozan bir karar vermişti ve bunun geri dönüşü yoktu. Mesleğini kaybetmeye, yargılanmaya, hatta hapse girmeye razıydı. Anıl'ın ölmesine izin vermeyecekti.
Silahını kaldırıp nişan aldı. Mesafe pek yakın değildi ama Ozan elindeki silahın atış menzilinin ne kadar olduğunu biliyordu. Başarabilirdi. Anıl'a kaçacak süreyi tanıyabilirdi.
Önde olan kişiye hiç düşünmeden ateş etti. Ozan becerebildiği kadarıyla adamın yere çöktüğünü gördü. Bir daha yerden kalkıp kardeşinin peşine düşmesin diye bir kez daha ateş etti. Mermi adamın sırtını delip geçti ve yere kapaklandığını gördü.
O anda arkasından koşan diğer adam da paniklese de kendini zamanında durduramamıştı. Tam Ozan'ın vurduğu adamın yanından geçip konteynerin arkasına saklanacakken başka bir kurşun onu alt etmişti. Ozan irkilip geri çekilirken acı dolu bir bağırış duydu, sonra yine aynı sesi. Mermi bu sefer, sadece sırtını görebildiği adamın bacağına saplandı, hareketsiz kalarak yere düştü.
Ozan buna o kadar şaşırmıştı ki kendi vurduğu, belki de öldürdüğü adamı neredeyse unutacaktı. Gözleri kocaman açılmış, merminin nereden geldiğini bulmaya çalışarak etrafa baktı.
O adamı kim vurmuştu? Kendisi yapmamıştı, Doğan'ın da yaptığına inanmıyordu. Aslında ikisi de yapamazdı. Çünkü ses, diğer silahlardan çıkan sesten daha farklıydı. Ozan bunu biliyordu. Uzun menzilli bir silahın sesiydi. Keskin nişancı tüfeği...
Ozan'ın kafası karışmış ve sarsılmış halde duruyordu ve neredeyse açıkta olduğunu unutmuştu. Aynı ses tekrar yükseldi ve Ozan'ın birkaç adım yanındaki konteynere saplandı. Ozan irkilerek geri çekildi ve saplandığı yere göre nereden geldiğini tahmin edip adamın olası görüş mesafesinden çıkmaya çalıştı. Geri geri gidip yere çöktü ve sırtını konteynere dayadı.
"Doğan!" diye bağırdı. Ne yaptığını pek bilmiyordu. Keskin nişancının orada ne halt yediğini ve neden onları ateş ettiğini anlamamıştı. "Neredesin?"
"Buradayım!"
Doğan'ın sesi fazla uzakta olmadığını belli ediyordu. Muhtemelen solunda bir yerlerdeydi. O da en az Ozan kadar şaşırmış ve korkmuş gibiydi.
Ozan tam ağzını açıp bir şey söyleyecekti ki bir yerlerde yine biri vuruldu. Sonra başka biri daha. Adam her atışında birini indiriyordu. Ozan onun kim olduğunu bilmiyordu ama içinden bir ses Ozan'la Doğan'a zarar vermek istemediğini söylüyordu. Herkesi tek atışta yere seriyordu ama az önce açıkta olmasına rağmen Ozan'ı vurmamıştı. Şüpheci tarafı bunu sorguladı. Bunu yapmak istememiş miydi yoksa yapamamış mıydı?
Ozan adamın az önce deldiği konteynere baktı. Hayır, diye düşündü. Kesinlikle onu vurmak istememişti. Aksi takdirde Ozan çoktan ölmüş olurdu. Ama yapmayıp sadece çekilmesini istiyormuş gibi yana ateş etmişti. Onu uyarmıştı.
"Anıl'ı gördün mü?" Ozan, Doğan'ın duyması için sesini yükseltti.
"Hayır!"
Doğan solundaki, üç tane üst üste koyulmuş ahşaptan uzun palet sandıkların arkasına saklanmış, kendini kurşunlardan korumaya çalışıyordu.
"Neyin içine düşt—" Lafını bitirmesine izin vermeyen bir kurşun, üsteki palet sandığa saplandığında, "S*ktir!" diye bağırdı ve eğildi.
"Dikkat et!" Ozan silah tuttuğu elinin tersiyle alnındaki terleri sildi. Kulağının dibinde o kadar silah patlamıştı ki çok fena çınlamaya başlamıştı. Bugün ölmezse hiçbir zaman ölmezdi. Ya da kalp hastası olacaktı. Bu mesleğe de muhtemelen devam edemezdi. O an, biraz önce vurduğu kişi aklına geldi. Onu öldürmüş olabilir miydi? Belki de çoktan mesleğinden olmuştu...
Ozan'ı yeni bir panik duygusu sardı. Birini öldürmüştü. Bu gerçeği tam anlamıyla şu an algılayabilmişti. Gözünü kırpmadan, umursamadan birini öldürmüştü. Göğsüne bir ağrı saplandı. Biri akciğerlerine baskı uyguluyormuş gibi nefes alamadı.
Hem mesleğini kaybedecekti hem de hapse atılacaktı. Ozan katil olmuştu...
Anıl için, diye düşündü. Bunu Anıl için yapmıştı, evet. O ölmesin diye öldürmüştü. Kardeşini korumuştu. Bunu yapmaya mecburdu. Onu öldürmese Anıl ölecekti.
Ozan gerçekliğe anca sesler kesilince dönebilmişti. Çatışma başladığı gibi bitmişti. Artık kimse ateş etmiyordu. Belki de bu toplam on dakika süren çatışma Ozan'ın hayatından on yıl götürmüştü. Çınlayan kulaklarına aldırış etmeden başını kaldırıp etrafa baktı. Kimse ateş etmiyordu ama bağırış, inleme sesleri duyuluyordu. Yaralananların ve canını kurtarmak için koşanların sesleriydi bunlar.
Ozan tehlikenin geçtiğini düşünerek saklandığı yerden çıktı. Doğan da ayağa kalkmış ona doğru geliyordu. Elinde hâlâ silah tutuyordu. Gözleri Ozan'ın üstünde gezerek yaralanıp yaralanmadığını kontrol etti.
"İyisin, değil mi?" diye sorduğunda Ozan sadece kafasını sallayabilmişti. Doğan onu omzundan çekip yarım yamalak bir şekilde sarıldı. Ozan karşılık verse de gözlerini yerdeki adamlardan çekememişti. Doğan geri çekildiğinde Ozan'ın baktığı yere baktı. Doğan'ın soluğunun kesildiğini fark etti.
"Bu..." Zar zor konuşmaya çalıştı. Yüzü kireç gibiydi. Ozan ona hak veriyordu ve muhtemelen onun gibi gözüktüğüne de emindi. Yeni mezun olmuş ve çalışmaya başlamış iki genç polis sadece bir çatışmanın ortasında kalmamış, aynı zamanda bir kıyıma şahit olmuşlardı. "Bu bir katliam..."
Sis bile eskisi kadar yoğun değildi. Ya da Ozan'ın algıları onu yanıltıyordu. Görebildikleri kadarıyla yerde en az dört kişi ölmüştü, üç kişi de çok fena yaralıydı. Ozan paniğe kapıldığını hissetti. Şimdi ne yapmaları gerekiyordu? Ambulansı aramalıydılar. Polise haber vermeliydiler.
Doğan onun düşüncelerini duymuş gibi, "Polise haber verdim," dedi. Sonra telefonunu çıkarıp kilidini açtı. Hareketleri telaşlı ve seriydi. "Ambulansı arıyorum. Sen Anıl'ı bul."
Başka bir söze gerek yoktu. Ozan hemen harekete geçti. Az önce adamların koştuğu çıkışa doğru koşmaya başladı. Anıl oraya gitmeyi başardıysa güvendeydi demekti. Keskin nişancı onu da vurmuş olamazdı...
Alnının tam ortasından vurularak öldürülen bir adamın yanından geçti. Sonra boğazı parçalanmış, kendi kanında boğulan bir adamı daha geride bıraktı. Normalde onları bıraktığı için kendini kötü ve zalim biriymiş gibi hissedebilirdi ama vicdanını görmezden gelecek çok iyi iki sebebi vardı.
Birincisi, onlar öldürmek amacıyla ateş etmişlerdi. İkincisi, az kalsın Anıl'ı öldürüyorlardı. Büyük ihtimalle de kardeşinin uyuşturucuya bulaşmasına neden olan kişilerdi. Bu yüzden Ozan'ın yardımını hak etmiyorlardı. Hatta hiç kimsenin yardımını hak etmiyorlardı.
Ozan Anıl'ın nereye gittiğini daha iyi bir tahmin etmek için ilk vurulan kişilerin yanına doğru yürüdü. Ozan solda karnını tutup yerde sürünen adamın kendisine doğru kanlı elini uzattığını gördü. Yardım dileniyordu ama Ozan hiçbir şey yapmadı. Sertçe yutkunup görmezden gelerek önüne döndü.
Elini saçlarına götürüp sıkıntıyla çekiştirdi. Kalbi ağzında atıyordu resmen. Bedeninin her noktası ağrıyordu. Ta Doğan'ın yanından oraya kadar tek tek herkesin yüzüne baktı. Ve her defasında kendi ölecekmiş gibi korkup o olmadığını gördüğünde de rahatladı. Kaç kişinin ölüsü onu mutlu etmişti, bilmiyordu artık.
Bir ölü bedenin daha yanından geçti. Kalbinden vurulmuştu. Baldırında da bir yara vardı. Ozan üç metre ötesinde başka birine ait bir kan gölü daha gördü. Kimse yoktu ama birinin orada can çekiştiği ve süründüğü belliydi. Ozan birkaç küçük adım atıp izlerin gittiği yönü takip etti. Sanki neyle karşılaşacağını vücudu önceden biliyormuş gibi ürperdi.
Bakışları önce o kişinin ayaklarını buldu. O ayakkabıları tanıyordu. Kafasını iki yana sallayıp durumu inkâr etmeye çalışırken bakışlarını biraz daha kaldırdı. Cesedin yüzünü görünce ciğerlerine çekmekte olduğu nefesi geri veremedi. O an Ozan, bir merminin tam kalbinden geçtiğini hissetti. Eli istemsizce göğsüne gitti ve sanki bunu yaparsa nefes alabilecekmiş gibi tişörtünün yakasını kavrayıp sıktı.
"Hayır..." Zihninde bağırdığı kelime dudaklarından bir fısıltı olarak dökülmüştü. Bacaklarının bağının çözüldüğünü hissetti. Başı döndü, midesi bulandı. Nasıl yaptığını bilmediği bir şekilde kendini öne atmış, Anıl'ın kanlar içindeki bedeninin yanına çökmüştü. Dizleri kardeşinin kanıyla lekelendi.
Ozan başını sallarken zihni onun Anıl olduğunu inkâr etmeye çalıştı. Bu Anıl değildi. Anıl'ın gözleri böyle boş bakmazdı bir kere. Çılgın bir ışıkla parlardı hep. Kardeşinin yüzünde görmeye alıştığı o sırıtış, o cesur ifade yoktu. Yüzü bembeyazdı, donuktu...
Ölüydü...
Ozan'ın boğazından bir hıçkırık yükseldi. Omuzları sarsıldı. Elini uzattı ama dokunamadı. Kıyamadı onun narin yüzüme dokunmaya. O hayat dolu pembe yanakları bile solmuştu. Dudaklarıysa kanıyla renklenmiş, kenarından ensesine doğru akmıştı.
Ozan onun göğsündeki yaraya baktı. Hâlâ az az sızmakta olan kan, omuzlarından aşağı yol çiziyor, kan gölünü daha da büyütüyordu. Kurşun sol akciğerini paramparça etmiş olmalıydı. Sağ bacağından da yaşasaydı muhtemelen ömür boyu topallayarak yürümesine neden olacak bir yara almıştı.
Yaşasaydı...
Ölmeseydi...
Gerçek, en sonunda Ozan'ın yüzüne bir tokat misali çarptı. Şoka girmiş vücudu en sonunda tepki gösterdi.
"Hayır," dedi önce zayıf bir sesle. Sonra her defasında sesini biraz daha yükselterek tekrar etti. "Hayır... Hayır. Hayır!"
Elleri Anıl'ın omuzlarına gitti ve onu sarstı. "Anıl lütfen uyan!"
Kardeşi hiçbir tepki vermiyordu. Donuk bakışlarını gökyüzüne dikmişti. Ozan çaresizce ve umutsuzca bir kez daha denedi. Yine yanıt vermemişti. Ozan ağlamasını kontrol edemeyip şiddetli bir şekilde sarsılırken Anıl'ı kucaklayıp göğsüne bastırdı.
Yüzünü Anıl'ın saçlarına gömdü ve içini çeke çeke ağladı. Anıl'ın kokusu bile kaybolmuştu. Ozan'ın tek hissettiği şey kan kokusuydu. Başını kaldırıp haykırdı: öfkeyle, nefretle, kinle.
Anıl ve ona dair her şey da ellerinden kayıp gitmişti; Gülüşü, bakışı, sesi... Hatta kokusu bile gitmişti. Onu da koruyamamıştı. Bu sefer, gerçekten yalnız kalmıştı işte. Bir insan mutluluğu elde edemeden onu nasıl kaybederdi ki? Ama Ozan her defasında kaybediyordu.
Ozan parmaklarını Anıl'ın alnında gezdirip saçlarını geriye attı. Sanki hissedecekmiş gibi dokunuşları çok yumuşak ve zarifti. Burada tek başına ölürken kim bilir ne kadar acı çekmişti, şimdi Ozan onun canını yakacak hiçbir şey yapmak istemiyordu.
"Özür dilerim," diye belli belirsiz mırıldandı, hıçkırıkların arasında. Bir damla göz yaşı Anıl'ın yanağına düştü. Alnını alnına yasladı.
Onunla vedalaşamamıştı bile. Özür dileyememişti. Onu affetmesini isteyememişti. Anıl ona kızgın gitmişti. Ozan'ın ondan nefret ettiğini, onu istemediğini, ondan utandığını düşünerek ölmüştü. Tek başına ölmüştü. Bu düşünceyle Ozan tekrar hıçkırıklara boğuldu.
"Affet beni. N'olur..."
Başını kaldırıp Anıl'ın yüzüne baktı. Her bir karışını ezberlemeye çalıştı. Bir daha göremeyecek miydi şimdi onu? Buna inanmak istemiyordu. Bu haksızlıktı. Bu adil değildi. Bir insan kardeşini bir daha nasıl göremezdi ki?
Ama gerçek buydu. Anıl'ın bir daha o evin içinde dolaştığını görmeyecekti, sesini duymayacak, onunla konuşmayacak ve gülüşü içini ısıtmayacaktı. Artık yoktu, gitmişti... O ev sonsuz dek boş kalacaktı, sessizlik yegane arkadaşı olacaktı ve mutluluk, bir daha onu asla bulmayacağı gibi kalbi buz tutacaktı.
Haksızlık, diye düşündü yine, içli içli ağlamaya devam edip Anıl'ın yüzünü ve saçlarını okşarken. Anıl'ı son görüşü bu şekilde mi olacaktı?
Aklındaki son görüntüsü bu olmamalıydı. Boş bakan gözler, ifadesiz bir surat ve ruhsuz bir beden. Anıl hayatın ta kendisiydi ve Ozan onu kaybetmişti. Ozan o gün, onunla birlikte ölmüştü.
Ozan içini çeke çeke ağlarken Anıl'ın soğuyan vücudunu biraz daha kendine çekti. Elini omzunda, ceketinin üstünde gezdirdi. Vücudunu ona siper etti. Tişörtü kardeşinin kanıyla lekelense de dert etmiyordu. Tek istediği onu ısıtmaktı.
Ozan Anıl'ın soğuktan nefret ettiğini biliyordu. Üşümekten hiç hoşlanmazdı. Bu yüzden son kez, her ne kadar mantıksız da olsa Ozan onu soğuktan korumaya çalıştı. Diğer elini de tutup ısıtmak istedi. Koluna uzanıp kendine çektiğinde elinin hemen yanında kan gölünün içinde duran silahı fark etti.
Ozan'ın ağlaması durdu ve kaskatı kesildi. Anıl her an dirilecekmiş gibi yüzünü yavaş yavaş ona çevirdi. Bu sefer, başka bir korkunç gerçek onu paramparça etmişti.
"Ozan... ben çok üzgünüm." Batu'nun kaygılı ve hüzünlü sesi Ozan'ı gerçekliğe döndürdü. Ona bir adım yaklaştı ama ne yapacağını bilemiyor gibiydi. "Sen bilmiyormuşsun ki. Yoksa izin vermezdin. Sen onu korumak istemişsin."
"Hayır..." Ozan'ın omuzları düşerken güçsüz bir sesle konuştu. Sonra içindeki korkunç öfke kendini gösterdi. Başını iki yana sallarken sesini yükseltti: "Hayır. Ben onu korumadım, onu öldürdüm."
Batu hâlâ anlayışla ona yaklaşırken, "Biliyorum, suçlu hissediyorsun ama..." diye konuşmaya çalışsa da Ozan izin vermedi.
"Anlamıyorsun!" diye arkasını döndü ve elini ensesine götürdü. Bunu nasıl anlatacaktı? Nasıl söyleyecekti?
Ağlıyordu ama öfkeliydi. Suçluydu ama pişmandı. Nefret doluydu ama korkuyordu. Tekrar döndü Batu'ya. Yutkunmaya çalıştı.
"Onu öldüren kurşunlar benim silahımdan çıkmıştı." dedi cesaretini kaybetmeden; korku ve pişmanlık yine onu ele geçirmeden.
Batu'nun çatılan kaşlarının nasıl çözüldüğünü, dudaklarının aralandığını izledi. Hayretin tüm yüzüne yansıdığını gördü.
"Batu, ben kardeşimi öldürdüm," dedi hiddetle, nefretle; en sonunda itiraf ederek. İnsan kaçmaya çalıştığı şeye yakalanırdı ve işte, Ozan da yakalanmıştı:
"Anıl'ın asıl katili benim!"
Sessizlik...
Büyük bir sessizlik. Zaman, mekan ve insanlar silindi. Kulakları uğuldadı. İtirafın altında ezildiğini hissetti. Şimdiye kadar asla yüksek sesle o kelimeleri sarf etmemişti. Anıl'ın, kardeşinin katili olarak bunu kendine hatırlatıp durmuştu. Fakat hiç kimseye Anıl'ın katili olduğunu bağıra bağıra açıklamamıştı, kendine bile.
Yağmurda, sırılsıklam olmuş bir şekilde dururken, daha fazla ayakta kalamayacağını biliyordu. Bacakları onu taşıyamayacak kadar yorgun düşmüştü. Bir iki adım atıp sırtını arabaya yaslayıp destek alarak yere çöktü. Dizlerini kendine çekerken iç çekişleri hıçkırıklara dönüştü ve ağlayışı şiddetlendi. Yağmur da ona destek vermek istiyormuş gibi şiddetlenmişti.
Dirseklerini dizlerine, avuçlarını da alnına yasladı. Çaresiz, korkak ve pişmandı. Acı içindeydi. Fakat derinlerde bir huzur vardı. Bu, gerçeği açıklamanın verdiği rahatlıktı ve Ozan artık tamamen savunmasız kaldığını hissediyordu. Duvarları yoktu, korkuları yoktu, sırları yoktu. Batu her şeyi öğrenmişti ve Ozan özgür hissediyordu.
Hâlâ suçlu, hâlâ katil; ama özgür. En az Anıl'ın kollarında ölüşünü izlediğindeki kadar korkunç, paramparça ve darmadağındı ancak şimdi yanında Batu vardı. Ölmemişti, zarar görmemişti ve karşısındaydı. Belki de huzurlu hissetmesinin en büyük nedeni buydu.
Batu öğrendiklerinden sonra ondan uzaklaşsa da bir daha konuşmak istemese de Ozan onun iyi olması için çabalayacak, onun için her zaman orada olacaktı. Batu bir hediyeydi, ikinci bir şanstı. Hatalarını telafi edebileceği tek kişiydi. Bunu kaybedemezdi. Onu kaybedemezdi...
Ölümünün bir önemi yoktu, Batu'yu yaşatmalıydı.
Ozan yanında bir hareketlilik hissetse de kafasını kaldıramadı. Batu'nun ne yapacağını kestiremiyordu. Mantığı Ozan'ı çoktan terk etmişti. Bu yüzden yüzüne bakmadı. Orada korku veya hayal kırıklığı görürse dayanamazdı. Ama Batu onu şaşırttı. Ozan onun kollarını vücudunda hissettiğinde ağlaması şiddetlendi. Batu'nun onu kendine çekmesine izin verdi ve başını omzuna koyup içini çeke çeke ağladı.
Bununla nasıl yaşamıştı? Kardeşinin katiliydi ama hayatına devam edebiliyordu. Bunu yapmaması gerekirdi. O gece başladığı şeyi bitirmeliydi. Kafasına sıkıp her şeye bir son vermeliydi. Doğan buna izin vermediğinde karşı çıkmalıydı. Tek bir kurşun yeterdi. O kadar acı içindeydi ki bunu tek seçeneği olarak görmüştü. Kardeşinin katili olarak yaşayamazdı, yaşamamalıydı. Ama sonra tek bir şeye tutundu.
Doğan ona bir neden verdi. Anıl'ı bu işlere bulaştıranı bulacaktılar ilk. O gece yaşananların sorumlusu kimse ortaya çıkaracak, ne pahasına olursa olsun onları yok edecekti. Daha sonra kendi icabına bakabilirdi. Tek tesellisi buydu ve bir tek bunun için yaşıyordu. Ama artık Batu vardı. Tutunduğu, değer verdiği Batu. Artık onun için de yaşıyordu. İkinci şansı, kardeşi...
Ve bölüm bitti...
