İçeriğe geç

Asla Benim Türüme Güvenme!

Bölüm 31 · 25 dk okuma

Asla Benim Türüme Güvenme!

Bölüm 31

Bölüm 29: Hatalarımız bize ne öğretir?

Bölüm 29: Hatalarımız bize ne öğretir?

Atlas Demirdağ...

Hayattan ders çıkarmanın yaşı yoktur. Herkes illaki bir kez bile olsa bir şekilde kazık yemiş, düşmüş ve tekrar kalkmak zorunda kalmıştır. Özellikle insanların geçmişinde sayısız hataları vardır ve o hataların insana öğrettiği şeyler de kolay kolay unutulmaz.

Atlas da mükemmel olmaya çalışırken sürekli hata yapmıştı. Özellikle geçmişi tamamen hatalarla doluydu. Bazı yanlışlardan dönmek mümkün oluyordu, ama bazılarıysa hayat dersine çevriliyordu. İşte Atlas, böyle çok fazla yanlışa sahipti. Tekrarlamamak için çabalayıp dursa da bazen farkında olmadan aynılarını yapıyordu.

O gün Atlas bir hatasını düzeltip Batu'dan özür dilemişken, bunun rahatlığına erişemeden başka bir sorun çıkmıştı. Niyazi eve gelip uzun zamandır neredeyse hiç iletişim kurmadığı, sadece uzaktan haber aldığı oğlunu görünce duraksamıştı. Atlas onun yüzündeki ifadeyi biliyordu.

Şaşkındı, kafası karışmıştı ve öfkeliydi. Tüm bunların altında yatan bir özlem de vardı fakat diğer duygular onu bastırıyordu. Rüzgar'ın ayağa kalkıp onu selamlamasıyla Niyazi şaşkınlığını gidermek istercesine kafasını yavaşça salladı. Neler olup bittiğini kafasında oturtmaya çalıştığını Atlas görebiliyordu.

"Rüzgar..." İnce dudakları aralandı ve kısık bir nefes verdi. "Burada ne işin var?"

Rüzgar'ın mimiksiz yüzünde alaycılık belirmişti. Dudağının sol köşesi kıvrıldı. Belli ki babasından duymak istediği ilk şey bu değildi. Gerçi Atlas'ın da beklentisi bu yönde olmamıştı. Niyazi'nin onun neden burada olduğunu sorgulamasını elbette bekliyordu ancak bu kadar hızlı değil.

"Biliyor musun? Tam da şu an, ben de aynısını düşünmeye başladım." Rüzgar yüzündeki alaycı ifadeyi sesine de yansıtmıştı. "Benim burada ne işim var?"

Niyazi çenesini kaldırıp bakışlarını Batu'nun arkasında duran Atlas'a çevirdi. Bir cevap bekliyordu ancak hata yapıyordu, cevabı Atlas'tan beklememeliydi. Oğluyla arasındaki meseleye yine onu karıştırmamalıydı. Zaten sorunlarının nedeni kendisiydi. Aslında, Niyazi'nin ona olan düşkünlüğüydü. Normal olarak da bu, Rüzgar açısından pek hoş karşılanmamıştı. Kendisi de her ne kadar Atlas ile samimi olsa da onun babasına olan kırgınlığının asla geçmeyeceğinden endişeleniyordu. Baba oğul arasına girmek, isteyeceği son şey bile değildi.

Özellikle Rüzgar hâlâ nefes alan bir babaya sahipken bunu değerlendirmeliydi. Atlas'ın öyle bir şansı yoktu ama Rüzgar'ın vardı. Tabii Niyazi de onu önemsediğini göstermeliydi. On yıl önceye kadar her şey iyiyken, Atlas'ın onların hayatına girmesi her şeyi mahvetmişti. Niyazi, Atlas ve Helen ile ilgilenmiş, Rüzgar'ı boşlamıştı. Doğal olarak da bu Rüzgar'ın, sevilmediğini düşünmesini sağlamıştı. Bu düşünce de görüldüğü üzere hâlâ değişmemişti. Yine araları limoniydi.

Atlas'ın tek memnun olduğu şey, Rüzgar'ın babası ile aralarındaki kavgayı Helen'e ve Atlas'a yansıtmamasıydı. Her ne kadar babasına onlar yüzünden kızsa da iki kardeşle bir sorunu olmamıştı. Bu iki konuyu ayıracak kadar olgun davranmıştı. Tabii babasını ondan çalanlara ilk başlarda pek sıcakkanlı yaklaşmamıştı. Ancak sonra Helen ile kurduğu bağ onların bu hâle gelmelerine neden olmuştu.

"Böyle sıcak bir karşılama beklemiyordum doğrusu." Rüzgar bir kez daha iğneleyici bir tonda konuştuğunda Helen ona hüzünle bakmıştı. Dudaklarını birbirine bastırmış şefkatle Rüzgar'ı izliyordu. "Hâlâ aynı..."

Kerem durumu kavramaya çalışır gibi bir Rüzgar'a bir Niyazi'ye çeviriyordu gözlerini. Aralarında bir bağlantı bulmak için uğraştığı barizdi. Atlas ona hak vermeden edemedi. Niyazi ile Rüzgar birbirlerine pek benzemiyorlardı. Sadece gözleri ve kaş yapısı Niyazi'yi andırıyordu. Bir de tabi gür saçları Niyazi'nin gençliğindeki gibiydi.

"Seninle sonra konuşacağız." Niyazi otoriter ve katı bir tavırla dikeldi. Rüzgar'dan gözlerini çekip solundaki Atlas'a döndü. "Sen benimle gel!"

Sesi itiraz kabul etmeyeceğini gösteren bir sertlikteydi. Zaten Atlas da itiraz etmeyi düşünmemişti. Niyazi kapıya doğru ilerlerken Atlas kız kardeşine ufak bir göz attı. Helen bunun anlamını biliyor gibi kafasını fark etmenin zor olduğu bir biçimde salladı. Ortamı Helen'e emanet etmenin ne kadar doğru olduğunu bilmediğinden İdil'e de aynı şekilde baktı. Genç kız oturduğu yerde dikelip onu onayladığında Atlas'ın içi, biraz daha rahat etmişti.

Niyazi'nin arkasından dışarı çıktı. Evin sıcaklığını geride bırakmanın ürpertisi geçti vücudundan. Üstündeki cekete rağmen soğumaya başlayan hava, hafiften üşümesini sağlamıştı. Soğuk rüzgâr da hiç yardımcı olmuyordu.

Niyazi çıkar çıkmaz konuşmadı. Vücut dili öfkeli olduğunu söylese bile bunu iyi bastırmıştı. Soğukkanlı bir tavırla sokakta ilerleyip arabasını park ettiği ağaçlık alana kadar yürüdü. Atlas da peşinden gitti. Arabaya vardıklarında Niyazi aniden durup Atlas'a döndü.

"Rüzgar'ı plana dâhil mi ettin?" Niyazi öfkesini çok iyi bastırıyordu fakat Atlas onun ne kadar sinirlendiğini sezebiliyordu.

Genç adam kafasını kaldırıp, "Öyle gerekti," dedi kararından pişmanlık duymadan.

"Ne zamandır?"

"Takriben bir yıl."

Niyazi kafasını diğer tarafa çevirip dudaklarını birbirine bastırdı. Durumu analiz ediyordu, Atlas bu bakışı iyi biliyordu. Kendi yüzünde de öyle ifade oluşurdu çünkü.

"Haberim olmadan onu bu işe nasıl bulaştırırsın, Atlas?" Sesi her ne kadar sakin çıksa da kontrol etmekte zorlanıyor gibi gözüküyordu.

Atlas kaşlarını çattı. Bunca yıl sonra bu soruyu sorması anlamsızdı. Bütün yetkiyi ona devrettiğinde böyle olacağını biliyordu zaten. Atlas o olmadan da planlar yapmıştı ve Niyazi'ye sormamıştı. Yetki ona geçtiğinden beri işleyiş bu şekildeydi, ki Niyazi kendisi Atlas'ı böyle eğitmişti.

"Ne zamandan beri haberin olmayan şeylere böyle tepki vermeye başladın?" diye sordu öne çıkarak. "Yetkiyi sen bana verdin, unuttun mu? Tek başına karar verecek seviyeye ulaştın, dedin. İdarenin bana geçmesi için de bin bir türlü sınava tabi tutuldum."

"Konu benim oğlum! Beni de ilgilendirirdi..." diye sesini yükseltti. Sonra daha sakin bir şekilde baktı. "Bir yıl, Atlas! Bir yıldır Rüzgar bizimle ve sen bana söylemedin."

"Oğlun olması plana katılmasına engel olmayacaktı. Kararını vermişti." Atlas Rüzgar'ın onunla iletişime geçip tekrar aralarına katılmak istemesini hatırladı. Onu zamanında vazgeçirmek istese de Rüzgar vazgeçmemişti. Tekrar ekipte olmaya karar vermişti bir kere ve aynı babası gibi de oldukça inatçıydı. "Bilmekse sadece senin endişelenmene neden olacaktı."

"Bilmeye hakkım vardı." Niyazi kafasını iki yana salladı. Atlas'ın ona söylememe nedenini anladığı kesindi ama konu oğlu olduğu için karşı çıkıyordu.

"Benim de eskiden birçok şey bilmeye hakkım vardı ama söylemedin. Ben de buna saygı duydum..." Atlas kaşlarını çatıp isyankâr bir tavır takındı. "'Bildiğin her şeyi insanlara anlatma,' böyle söylemiştin. Sana bile güvenmemeli olduğumu öğrettin. Şimdi dediklerini yapıyorum diye bana kızamazsın!"

Her şey tam da söylediği gibi olmuştu. Bu zamana kadar tüm öğütlerini dinlemiş, hayat felsefesi hâline getirmişti. Tabii bunları öğrenene kadar uğraşmadığı sorun, girmediği sınav kalmamıştı. Niyazi'nin zorlu eğitimlerinden başarıyla geçip tüm yetkiyi elde etmişti. Şimdiye kadar öğrettiği şeyler arasında da aklına kazınan bir ders vardı. Tekrar bu şeyleri söylediğinde ister istemez gözünde o anısı canlanmıştı.

Yirmi yaşına basmaya iki saatten az bir süre kala Atlas, gözünü hiç bilmediği, aydınlık olmayan; karamsar ve soğuk bir odada açmıştı. Kafasını yavaşça kaldırırken boynuna bir ağrı saplanıp acıyla inlemesine neden oldu. Boynu tutulmuş olmalıydı fakat nedenini bilmiyordu. Zihni çok bulanıktı. Etrafı algılamaya bile birkaç saniye sonra başlayabilmişti.

Gözlerini birkaç kez yavaşça açıp kapadı, görüşünü netleştirmeye çalıştı. Bulanıklık çekilince ve karanlığa alışınca etrafı inceledi yavaşça. Ahşap bir sandalyede oturuyordu. Vücut ağrılarının izin verdiği kadarıyla hareket etmeye çalıştı fakat hiçbir işe yaramadı. Ayak bilekleri ve elleri sandalyeye bağlanmıştı. İpler oldukça sıkıydı ve herhangi bir uzvunu hareket ettirdiğinde acıtıyor, bileklerini kesiyordu.

Atlas bir anlığına paniğe kapıldı. Elini, kurtulabilirmiş gibi sertçe çekti ancak bu sadece iplerin canını daha fazla acıtmasına neden oldu. Göğsünden boynuna bir sıcaklık yayılmaya başlamıştı. Bir bilinmezliğin içindeydi ve ne yapması gerektiğini kestiremiyordu. Daha da kötüsü, buraya nasıl geldiğini hatırlamıyordu.

Zihnini zorladı. Hatırlamaya çalıştı fakat aklına hiçbir şey gelmiyordu. Tek hatırladığı şey, sokakta yürüyor oluşuydu. Sonrası tamamen karanlıktan ibaretti. Gözlerini kapatıp odaklandı. Derin bir nefes aldı. Bir şeyler anımsar gibi olduğunda o ipucunu takip etti. Biri onu ara sokaklardan birine çekmişti. Bunu hatırlıyordu. Sonrası boğuşmaydı. Atlas ilk başta kurtulmayı becermişti ama ikinci bir adam onun ağzını ve burnunu garip kokulu bir bezle kapatarak bayıltmıştı.

İkinci bir öfke dalgası Atlas'ın vücudunu ele geçirdi. Kim ona saldırmaya cüret etmişti? Kim olduğunu öğrendiğinde bunu ona ödetecekti. Ancak şu anda odaklanması gereken başka bir şey vardı. Niyazi'nin öğretilerine ihtiyacı vardı. Neden veya nasıl olduğunu sonra düşünebilirdi, şimdi önemli olan buradan çıkmaktı.

Kafasını kaldırıp etrafa baktı. Oda birkaç eşya dışında bomboştu. Bir evin bodrumuna benziyordu. Duvarlar koyu ve iç bunaltıcıydı. Tepede asılan tek lambanın ışığı o kadar zayıftı ki açık olmasının kapalı olmasından bir farkı yoktu. Ortam yabancı polisiye dizilerindeki sorgu odalarını anımsatıyordu.

Kapı aniden açıldığında Atlas hemen az önceki pozisyona gelerek uyuyor numarası yaptı. Zeminde yankılanan ayakkabı sesi ona yaklaşana kadar da kıpırdamadı. Harekete geçmek için bekliyordu.

"Uyandığını biliyorum, Atlas." Gelen kişinin yankılanan sesini duyduğunda tüyleri diken diken oldu. Nefesini istemsizce tuttu. "Rol yapmana gerek yok."

Atlas, kafasını hızla kaldırdığında yüzüne doğrultulmuş silahla karşı karşıya kaldı. Kalbi tekledi, bir an nefes alamadı. Ağzının kuruduğunu hissetti. Sırtını da soğuk bi' ter kaplamıştı. Ancak silahtan korkmuyordu, sorun o değildi. Sorun onu tutan kişiydi... Niyazi!

Atlas'ın aklı durmuştu. Ne düşüneceğini ne hissedeceğini bilemez bir şekilde, bir silahın namlusuna bir Niyazi'ye bakıyordu. Gözleri Niyazi'nin ona ihanet ettiğini söylese de aklı, o bunu yapmaz, diyordu. Kafasını istemsizce iki yana salladı.

"Sen..." diye fısıldasa da gerisini getiremedi. Aklından o an bir sürü şey geçti:

Bunu nasıl yaparsın?

Bunu yapmadın, değil mi?

Bize ihanet ettin!

Bu bir oyun. Bunu yaptığına inanmam...

Sana güvenmiştim!

Sana hâlâ güveniyorum!

Daha bunun gibi yüz tane düşünce geldi geçti ama söylemeye dili varmadı. Bunca zaman onu eğiten kişiydi karşısındaki. Ona ihanet edecekse neden onlara yardım etmişti? Ya hepsi planladığı ihanet içinse?

Eline çok fırsat geçmişti. Şimdiye yüz kere öldürebilirdi onları. Üç yıl neden beklemişti? Elinin içindeydiler. Tek seferde işlerini bitirirdi. O sırada Atlas'ın aklına başka bir şey geldi. Niyazi Özbey'e çalışıyorsa böyle yapmasını istemiş olabilir. Saçmalık, diye düşündü sonra. Niyazi yapmazdı, her ne kadar elindeki silah ve yüzündeki ifade aksini söylese de Atlas inanmak istemiyordu.

Atlas'ın dudaklarından tek bir soru döküldü:

"Neden?"

"Neden..." diye çarpık bir gülümsemeyle Niyazi tekrarladı. Sesinde tek bir duygu emaresi yoktu. Atlas'ın umutları gittikçe yok olurken boğazına bir yumru oturdu. Niyazi'nin iyi bir oyuncu olduğunu kendisine hatırlatmak zorunda kalmıştı. Hâlâ umut etmek istiyordu çünkü. Yapmadığına inanmak istiyordu. "Bunu ben sana öğretmiştim. Hep her şeyin nedenini sor, sorgula demiştim."

"Başından beri bize ihanet ediyorsan neden şimdi harekete geçtin?" Atlas aklına gelen ilk soruyu sormuştu ancak gelecek cevaptan ne gibi bir beklentisi vardı bilmiyordu. İhaneti için mantıklı bir şey söyleyeceğinden deli gibi korkuyordu. Ona doğrultulmuş silahı haklı çıkaracak bir cevap duymaya hazır değildi.

"Çünkü başından beri ihanet etmiyordum." Niyazi'nin düz suratında hâlâ hiçbir duygu kırıntısı yoktu. "Ama savaşta taraf değiştirilir."

Atlas, bunu söyleyenin Niyazi olduğuna inanamıyordu. Onun lafları değildi bunlar. Daha birkaç ay önce taraf değiştirmekle ilgili nutuk çekmişti, şimdi karşısına geçmiş taraf değiştirdiğini mı söylüyordu? Hepsi çok mantıksızdı, kabul edemiyordu.

"Hayır," dedi Atlas öfkeyle. "Savaşta sadece korkaklar taraf değiştirir. Bunu sen söyledin."

Niyazi elindeki silahı geri çekip rastgele havada salladı. "Hayır, hayır, hayır. Eksik söylemişim. Bi' de kimler savaşta taraf değiştirir biliyor musun?"

Atlas cevap vermedi. Sadece öfke ve hırsla Niyazi'nin yüzüne baktı. Silahı artık ona doğrultmuyordu fakat Atlas hâlâ ona doğrultulmuş gibi hissediyordu. Silah, onun için hâlâ bir tehditti.

"Gerçeği görenler..." Niyazi bir adım ona yaklaştı. Sesini alçaltmış, daha derin çıkmasını sağlamıştı. "Gerçekte kimin dost kimin düşman olduğunu; kimin haklı kimin haksız olduğunu görenler..."

Atlas artık Niyazi'nin hangi tarafta olduğunu umursamıyordu, çözmek de istemiyordu. Söyledikleri o kadar canını yakmıştı ki tek hissettiği duygu öfkeydi. Annesiyle babasının ölmeye layık olduğunu düşünüyordu. Onca yıl birlikte intikam planları kurduğu kişi, neredeyse babası kadar sevmeye başladığı kişi, ölmüş ebeveynlerinin ölümünün gerekli olduğunu savunuyordu. Yaşamlarının bir değeri olmadığını ima etmişti.

"Ne cüretle!" Atlas bir an için bağlı olduğunu unutup oturduğu yerden kalkmaya çalıştı ancak bu, bileklerini acıtmaktan başka bir işe yaramamıştı. İpler sanki daha da sıkılaşmıştı. Acıyı görmezden gelmeye çalışarak Niyazi'ye baktı. "Ne cüretle böyle söylersin! Onlar senin arkadaşındı!"

"İnsanlar yanlış arkadaşlıklar kurabilir."

Atlas dayanamayıp aniden küfretti. "Bunlar senin söyleyeceğin türden laflar değil! Sen ihanet etmezsin! Mantıklı değil!"

"Ama buradayım," deyip silahı tekrar Atlas'a doğrulttu, "her şey gözlerinin önünde oluyor ve herkes ihanet edebilir."

"Biri tehdit mi ediyor?" diye başka bir alternatif sundu Atlas. Gerçekten ihanet etmesi dışında her şeye inanabilirdi.

"Tehdit mi?" Niyazi sırıttı. "Tabii ki hayır. Ben gerçeklerden bahsediyorum."

"Hangi gerçek bu?" Atlas dayanamayıp sordu. Mantıklı bir cevap istiyordu. Niyazi'nin saf değiştirmesini sağlayacak cevabı duymalıydı. "Arkadaşlarını satmanı sağlayan şey ne?"

"Gücün önemi," dedi Niyazi düşünmeden. "Güç, para, statü... güzel bir hayat yaşaman için her şey."

"Onursuz bir hayat!" Atlas'ın sinirden gözleri dolarken zar zor yutkundu. Bu tanıdığı Niyazi değildi. Belki de hiç tanımamıştı. Üç yıl boyunca hiç mi gerçek anısı olmamıştı onunla? Hep böyle biri miydi?

Hâlâ mantıklı değil, diyordu bir yanı. Her şey tersine işaret etse de Atlas tüm bunların altında başka bir neden olduğunu düşünmeden edememişti. Belki başka bir sebep vardır, diye düşündükçe kendisinin büyük bir aptal olduğunu sanıyordu. Şimdiye kadar onu kandırmıştı zaten Niyazi. Tüm bu sahte baba oğul ilişkisi kötü adam olduğu için olabilirdi sonuçta. Gerçek olmayan bir şeye bel bağlamak çok aptalcaydı.

"Söz vermiştin," dedi, zor duyulacak bir sesle.

Niyazi de duymadığını belli ederek, "Ne?" diye sordu.

"Söz vermiştin." Atlas tekrar yüksek bir sesle tekrar etti. Başını kaldırıp gözlerini ona dikti. Sesinde başına gelecekleri kabullenmiş birinin yorgunluğu vardı. "Hani hep benim yanımda olacaktın?"

Niyazi'nin yüzünden alaycı bir ifade gelip geçti. "Şu an tam da yanında değil miyim?"

"Evet..." dedi Atlas hüzünle kafasını sallarken. "Bana silah doğrultmuş hâlde."

"Asla sadakat yemini etmedim, Atlas." Niyazi çenesini kaldırıp Atlas'a baktı. Yaptığı şeyden hiç pişman değildi... "Belki de sana verilen sözlere daha fazla dikkat etmelisin..."

Atlas gözlerini ondan çekip yere yöneltti. Sonunu da hiç böyle düşünmemişti. Niyazi tarafından öldürüleceğini tahmin edemezdi asla. Ona güvenmişti, Niyazi kimseye güvenmemesi gerektiğini söylese de ona güvenmişti. Şimdiyse o güvendiği adam ona silah doğrultuyordu.

Sonra aniden aklına bir isim geldi:

Helen! Helen yoktu!

Panik tüm vücudunu ele geçirirken başını kaldırıp birkaç dakika öncesine kadar babası yerine koyduğu adama baktı. Kız kardeşine ne yapacaktı? Onu da mı öldürecekti yoksa başka bir planı mı vardı? Kendisi adına korkmadığı ne varsa Helen adına korktu. Helen daha çok küçüktü, ölemezdi...

"Helen!" dedi bir çırpıda. "O nerede?"

"Ölüme yaklaşırken kız kardeşin aklına geldi demek." Niyazi'nin dalga geçen sesini görmezden geldi. Ona Helen'le ilgili bilgi lazımdı, bu yüzden herhangi bir laf dalaşına girmekten kaçınıyordu. "O iyi olacak. Ona dokunmayacağım. Biliyorsun, Rüzgar'la nasıl anlaştıklarını gördün. Birbirinden koparmayacağım."

Atlas gülüşünü bastıramayıp histerik bir kahkaha attı. Kendini zar zor durdururken nefretle Niyazi'ye bakmıştı.

"Zaten Helen de beni öldürdün diye teşekkür eder sana!"

"Helen'in bunlardan haberi olmayacak ki..."

Atlas kaşlarını çattı. Doğru duyduğuna emin olmaya çalışarak, "Nasıl?" diye sordu.

"Helen bir kaza sonucu öldüğünü düşünecek," diye yaptığı planı açıkladı. "Burada yaşananlardan, hiçbir şekilde haber tutmayacağı için sorun olmayacak. Orasını sen düşünme yani."

"Helen asla bu işin peşini bırakmaz." Atlas kız kardeşinin ne kadar inatçı olduğunu biliyordu. Bu yüzden Atlas'a bir şey olsa da Helen'in rahat rahat hayatına devam etmeyeceğine emindi. Bir kere şüphelenmesi yeterdi o işin peşine düşmeye.

"Onun üzerindeki etkimi unutmamanı öneririm," dedi sakin bir sesle. "Hem Rüzgar da var. Toparlayıp hayatına devam eder. Tabii ısrarla yolumuza çıkarsa orası ayrı."

"Onu da mı öldürürsün?"

"Yoluma çıkarsa evet."

Göğsü sıkıştı, yutkunamadı. Helen'in öleceği düşüncesi Atlas'ın dünyasını başına yıkmıştı. Belki göremeyecekti o anları; ancak aklından geçmesi bile onu mahvetmişti.

"Son bir sözün var mı?" Niyazi'nin duygusuz sesi tekrar duyulduğunda Atlas boş ama aynı zamanda da oldukça anlamlı olan gözlerle ona baktı. Niyazi'nin hiçbir hareketi, yıllardır onları sevip koruyan adama ait değildi. Bambaşka biriydi karşısındaki. Onu tanımıyordu.

"Beni öldürdüğünden emin ol," dedi tüm acımasızlığıyla. "Çünkü ben yaşarsam sen yaşamayacaksın."

Niyazi'nin dudaklarında alaycı ve küçümseyici bir gülümseme oluştu. Dediklerini önemsememişti. Hatta ona komik gelmişti. Silahı daha sıkı tutup bir adım daha yaklaştı.

"Gözlerini kapat!"

"Hayır!" Atlas kafasını iki yana salladı. "Öldüreceksen gözlerimin içine bakarak yap."

"Gözlerini kapat!"

"Hayır, dedim! Tetiği çekerken ihanet ettiğin arkadaşlarını hatırlayacaksın." Atlas inadından dönmeyecekti. Niyazi onun gözlerinin içine bakarken yapmalıydı. Tetiği çektiğinde bir an için bile olsa pişman olursa Atlas bunu görmeliydi. Niyazi ise normalden daha ciddi bir şekilde parmağını tetiğe doğru götürdü.

Yapacaktı, onu öldürecekti...

Tetiği çekti. Susturucu olmasına rağmen silahın sesi tüm odada yankılandı. Atlas bağlandığı sandalyeyle birlikte geriye düşerken omzuna bir acının saplandığını hissetti. Ama bilinci açıktı, etrafı algılıyordu. Ölmemişti. Ya da henüz ölmemişti.

Atlas geriye düşerken kapattığı gözlerini açtığında Niyazi'nin yanı başında, ayakta dikilerek ona baktığını gördü. Suratında acımasız bir ifade yoktu ya da pişmanmış gibi görünmüyordu. Her zamanki gibiydi. Atlas'ın kafası karışmıştı. Vurulup vurulmadığının farkında bile değildi. Omzundaki acı bile eskisi gibi acıtmıyordu.

Niyazi eğildi. Atlas'ın yakasından tek eliyle yapışıp sandalyeyle karışık bir şekilde kaldırarak onu az önceki pozisyona getirdi. Genç adam şaşkın bir vaziyette Niyazi'nin hâlâ tutmakta olduğu silaha bakıp hızla kendi üstüne göz attı. Mavi gömleğinde hiçbir kan iz yoktu. Tertemizdi. Niyazi onu vurmamış mıydı?

Atlas kafasını kaldırıp tekrar aile dostlarına baktığında onun silahı kemerine soktuğunu ve cebinden bir çakı çıkardığını gördü. Çakıyı açıp Atlas'ın üzerine doğru geldi. Atlas çok kısa bir süre için Niyazi'nin onu bıçaklayacağını sandı sonra bunun saçma olduğunu kavradı.

Bileklerini sıkan ipleri kesince Atlas refleks olarak ellerini çekip ovuşturdu. İpler derisinde derin bir iz bırakmıştı. Atlas tekrar Niyazi'ye baktığında onun ayağındaki ipleri de kestiğini gördü. Aklı durmuştu yine. Niyazi'nin hareketleri birbirini tutmuyor, Atlas'ın da kafasının karışmasına neden oluyordu.

"Tüm bunlardan ne ders çıkardın, Atlas?" Niyazi geri çekilip ellerini göğsünde kavuşturdu. Bakışları hâlâ çok sertti ancak Atlas'ın tanıdığı bir sertlikti bu. Eski Niyazi'ydi.

"Ne..." diye sarsılmış bir biçimde fısıldadı. İplerden kurtulmasına rağmen hâlâ yerinden kalkamamıştı. Niyazi ona ihanet etmemiş miydi? Ya hâlâ onunla oynuyorsa? Ona nasıl güveneceğini bilmiyordu artık. "Sen... sen beni öldürecektin! Ateş ettin."

"Ben ortalıkta kan falan göremiyorum," dedi sakince. "Sen görüyor musun?"

Alay ediyordu resmen. Atlas kaşlarını çatıp ayağa kalkmaya çalıştı. Ancak saatlerdir oturduğu için bacaklarının uyuşabileceği aklına gelmemişti. Sandalyenin kol kısmından destek alıp sabit durdu ve dikeldi.

"Vurmaman bir şeyi değiştirmiyor!" Öfkeyle sesini yükseltmişti. Fakat Niyazi karşılık vermeyip sadece tek kaşını kaldırdı. "Az önce yaptıkların... Bana ihanet ettin."

"Hâlâ öyle düşünüyor musun?" Niyazi'nin dudaklarında silik, belirsiz bir gülümseme göründü. "Gerçekten sana ihanet ettiğimi düşünüyor musun?"

"Oyundu..." Atlas kafasını aşağı yukarı sallarken alayla karışık öfkeyle güldü. Düşünceleri ikiye ayrılmıştı: bir kısmı Niyazi'ye inanmaması gerektiğini söylerken diğer kısmı onun hiçbir zaman ihanet etmeyeceğini savunuyordu. "Aklımla oynamaya çalışıyorsun."

"Bana güveniyor musun, Atlas?" Niyazi onun dediklerini umursamadan sordu.

Bu soruya ne cevap vermesi gerektiğini bilmiyordu. Ona güveniyor muydu? On dakika öncesine kadar güveniyordu ama şimdi, ne hissedeceğini bilemiyordu. Söylediği her şeyin bir oyun olma ihtimali vardı, Niyazi'nin şimdiki tavırları onu gösteriyordu ama ya asıl oyunu şimdi oynuyorsa? Atlas'ın tekrar ona güvenmesini istediğinden ipleri çözmüş olabilirdi.

Niyazi'nin planları hep katmanlı olmuştu. Yaptığı her şeyin bir sebebi vardı. Üç yılda tanıdığı kişi, gerçekten ona ihanet ederse yirmi yaşlı Atlas aynen az önceki gibi kolayca tuzağa düşebilirdi. Ya da onu sonrasında serbest bırakırken aklını karıştırıp gardını düşürmesini sağlayabilirdi. Veya bunlardan hiçbiriydi ve şu an göründüğü üzere sadece Atlas'a ders vermek istiyordu.

"Bana güveniyor musun?" Niyazi tekrar sorduğunda Atlas ona şüpheci bir şekilde baktı.

Güven seni zayıf düşürür...

Güvenirsen savunmasız kalırsın...

Niyazi'nin ona öğrettiği şeyler zihninde yankılandı. Kimseye güvenmemeli olduğunu vurgulayıp dururdu hep. Şimdi ona bunu mu göstermek istemişti?

Kafasını ağır bir biçimde iki yana sallarken, "Hayır," dedi dürüstçe. Tanıdığı Niyazi her şeyi yapabilirdi. Atlas'ın şu an fark edemediği, görmediği şeyler bile olabilirdi. Niyazi'ye güvenemezdi.

Niyazi cevabı duyunca göğsünü kabartarak gülümsedi. Hoşuna gitmişti. Ona güvenmemesini istiyordu. Üç yıl önce olduğu gibi...

"Güzel. Birinci ders buydu." Niyazi çenesini kaldırdı. "Kimseye güvenemezsin. Herkes seni sırtından bıçaklayabilir."

"Bu yüzden mi?" Atlas sesindeki öfkeyi bastırmaya çalıştı. "Gerçekten bu yüzden mi beni kaçırıp ihanet ettiğini söyledin?"

"Evet. Sana bir ders vermek için." Sakince konuşurken bir anda kaşlarını çattı ve bir şeylerden memnun olmadığında takındığı ifadeyi takındı. Dudakları düz bir çizgi şeklini almıştı. "Ama bazı konularda sınıfta kaldın."

"Ne?"

"Hata yaptın."

"Hata mı?

"Evet," dedi kararlı bir şekilde. "Hata yaptın, Atlas. Bir kere tek başına bir plan yaptın. Ve doğruyu söylemek gerekirse, oldukça iyi bir plandı. Ama yanlış yaptın. Bana güvendin ve takdir edilmek için en ince ayrıntısına kadar anlattın. Ben de senin nerede olacağını bilip seni kaçırttım."

Atlas inanmayarak kaşlarını kaldırdı. Şimdi tamamen hatırlıyordu, Atlas bir adamı yakalatmak için göreve giderken olmuştu her şey. Yine de yaptığı şey yanlış gibi gelmiyordu ona. Niyazi güvenmemesi gerektiğini söylese de güvenmiş olması hata olmamalıydı.

"Bunun nesi hata? Sen de bana kendi planlarını anlatmadın mı?"

Niyazi kafasını iki yana salladı. "Anlamıyor musun? Sana ihanet edebileceğim ihtimalini düşünmeden, yaptığın planı anlattın bana."

"Çünkü ihanet etmezdin!" Atlas dayanamayıp bağırdı. "İhanet edebileceğini asla düşünmedim."

"Düşünmeliydin! Sana öğrettiğim hep buydu!" Niyazi bir adım öne çıktı. Sonra sakinleşmeye çalışıyor gibi gözlerini kapatıp kısa bir süre öyle durdu. Tekrar Atlas'a baktığında eskisi gibi temkinliydi. Kollarını iki yana açarak etrafı gösterdi. "Bak... görmüyor musun? Beş dakika önce sana ihanet ettiğimi sandın. Ya gerçek olsaydı? Şu an bile gerçek olup olmadığına emin değilsin, bunu görüyorum! Herkes ihanet edebilir, Atlas. Öğren artık bunu..."

"İstediğin oldu." Genç adam sertçe yutkunup bakışlarını çekti. Kaşları da çatılmıştı. "Artık sana güvenmiyorum."

Niyazi kafasını usulca salladı. Gerçekten de bundan memnun olmuştu. Atlas artık kendini iyice yapayalnız hissetmeye başladı. Güvendiği biri olmadığında bomboş hissediyordu. Koskocaman dünyada yalnızmış gibi.

"Benden sana bir tavsiye; bildiğin her şeyi insanlara anlatma!" Niyazi anlayışlı ve samimi bir sesle konuştu. "Verdiğin bilgileri kullanmaktan çekinmezler çünkü..."

Yavaşça Atlas'ın yanına yaklaşıp omzunu kavradı ve hafifçe sıktı. Daha da yumuşak bir sesle devam etti:

"Dikkatli ol, oğlum. Farkında olmadan bir düşman eğitiyor olabilirsin."

Atlas bitkin bir hâlde Niyazi'ye baktı. Az önce rol de olsa -ki onun söylediğinden buna kanaat getirmişti- Niyazi'ye karşı tavır almasını sağlamıştı. Ailesine hakaret edip onu kızdırmasını doğru bulmuyordu. Bu yüzden ona ayrıca kızgındı.

Atlas geri çekilmek, omzundaki elden kurtulmak istedi ancak bacaklarında bunu yapacak güç kalmamıştı. Sanki kıpırdarsa yere yığılıp kalacaktı. Farkında değildi ama konuşmanın ta en başından bacakları titriyordu. Adrenali o kadar yükselmişti ki vücudundaki acıları bile unutmuştu. Kabul etse de etmese de onu şu an ayakta tutan Niyazi'nin omzundaki eliydi.

"Diğer derslere de gelecek olursak," diye lafa girdiğinde elini çekip geri adım attı. Atlas bir dayanak olmadan da sabit durmaya çalıştı. "Her zaman mantığını dinlemelisin. İlk başta yapmadığım konusunda ısrarcıydın ama fikrin değişti. İşte bu olmamalı. Gözlemlerine güvenmen gerek. Bazen karşındaki seni kandıracak kadar kelimeleri iyi kullanan biri olabilir. Bu yüzden sözcüklere değil, daha çok eylemlere güven."

"Kafama silah dayadığında eylemlerine güvendim," dedi iğneleyici bir tonda. "Ya da tetiği çekerken."

Niyazi'nin yüzünde çarpık ve kibirli bir gülümseme belirdi. "O zaman bile içinde bir umut vardı, değil mi? Yapmadığımı biliyordun, sadece bu düşünceye güvenemedin. Yanıldığından korktun..."

"Seni anlamıyorum." Atlas'ın alnı kırıştı. Her konuşmada daha da öfkeleniyordu. "Şimdi de sana güvenmem gerektiğini mi söylüyorsun? Yapmayacağın konusunda diretmeli miydim?"

"Hayır ve evet." Niyazi dalga geçer gibi güldü. "Hayır, bana veya herahangi birine güvenmemelisin. Ve evet, yapmayacağım konusunda diretmeliydin, çünkü şimdiye kadar etrafında olan biriyim, beni gözlemliyorsun. Bu şekilde ihanet ediyor olmam saçma olurdu. Bunu gördün sen de ama laflarımla seni kızdırdım. Mantıklı düşünmeni engelledim."

"Şimdi özetlersek..." Atlas dudaklarını diliyle ıslatıp asabi ve alaycı bakışlarını ona dikti. Her saydığında parmağının birini kaldırdı. "Kimseye güvenme, kimseye bir şey anlatma ve hep mantığınla karar ver! Bunları mı öğrenmem gerekiyordu?"

"Aynen öyle!"

"Sadece bu üç ders için mi bunca şeyi organize ettin?" Atlas nefesini sertçe dışarı verdi. Ses tonu yükselirken, "Beni kaçırıp kafama silah dayadın! Bunları yapmak yerine sadece söyleyemez miydin?" diye hırsla sordu.

"Sadece söyleseydim akıllanmazdın. Ki söylediklerimi ne kadar uyguladığını da gördüm..." Niyazi fütursuzca omuz silkti. Yaptığı şey çok normalmiş gibi kollarını kavuşturdu. "Akılda kalıcı olmasını sağladım sadece. Böylece, bu anı bir daha unutmayacaksın."

"İnanılmazsın!"

"Biliyorum," dedi ve omzunun üstünden kapıyı gösterdi. "Bu arada gitsek iyi olur. Helen doğum günün için pasta yapacaktı."

Atlas, "doğum günü keyfi mi bıraktın?" diye bağırmak istemişti fakat Helen'in ismi geçince elinde olmadan sinirini unutup gülümsedi, kafasını salladı. Çok garip bir özlem duyuyordu Helen'e karşı. Öleceğini sandığında böyle oluyor herhalde, diye düşündü. Helen'i bir daha asla görememe korkusu sarmıştı onu. Şu an hiç olmadığı kadar Helen'in pastasını yemeye ihtiyacı vardı.

"Ve Rüzgar da yanındaydı. Bu ne demek biliyorsun, değil mi?" Niyazi bezgin bir ifadeyle baktı. Atlas bunun ne demek olduğunu çok iyi biliyordu. "Muhtemelen artık mutfağınız yok. Giderken normal bir pasta ve mide ilacı alsak iyi olur."

Atlas az önce yaşadığı tüm aksiyona rağmen hafifçe gülümsedi. Niyazi kısa bir süre durup Atlas'ı izledikten sonra arka cebinden bir şey çıkarıp ona uzattı.

"Telefonun."

Atlas telefonu alıp açtı. Hâlâ şarjı vardı. Ve sadece Helen'den mesaj gelmişti. Ekranda görünen saate baktığında 13 Ocak'a sadece bir saatin kaldığını gördü. Yirmiye son bir saat...

"Paltonu giysen iyi olur." Atlas Niyazi'nin, nereden çıkardığını bilmediği siyah paltoyla karşısında dikildiğini gördü. "Dışarıda kar yağıyor."

"Sana kızmıyorum!" Niyazi'nin kaba sesi kulaklarına dolduğunda aklına gelen anıyı bir köşeye itti. Tekrar gerçekliğe döndü. "Sadece Rüzgar'ın burada olması bize düşündüğünden daha fazla zarar verebilir."

"Kastettiğin Helen ile olan durumuysa onları uyaracağım." Atlas tatsız bir ses tonuyla konuştu.

Onları birbirinden ayrı tutması gerekiyordu. Bir araya gelme gibi bir durum söz konusu bile olursa duygular tekrar devreye girer ve plan tehlikeye girerdi. Ama onları ayrı tutacağını söylese de göreve birlikte gitmelerini planlamak zorunda kalmıştı. Atlas'ın onları partner yapmaktan başka bir şansı yoktu. Elinde sadece dört kişi vardı ve İdil Batu'ya ihtiyaç duyacaktı. Bu durumda da ister istemez Helen Rüzgar ile eşleşiyordu.

"Peki aynı göreve gönderiyor musun, Atlas?"

Atlas ağzını açıp bir şey söylemek istese de yapmadı. Tekrar ağzını geri kapatarak sustu. Niyazi gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Omzuları düşmüştü.

"Atlas, onu korumam gerek..." diye bir itirafta bulundu. "O... O kaldıramaz bazı şeyleri. Güçlü değil o kadar..."

"Bence Rüzgar'ı hafife alıyorsun," diye monoton bir sesle sözünü kesti Atlas. "Oğlun diye, ona çocuk gibi davranma. Çoğumuzdan daha iyi."

"Kendisine vereceği zararların farkında değil daha." Niyazi eve doğru baktı. Gözleri buğulanmıştı. "Sırf bana kızgın diye... Onu ilk kendinden korumalıyım."

Bu laftan sonra aklına, Niyazi'nin kendisine daha küçükken verdiği söz gelmişti. 'Seni kendinden bile koruyacağım...' Ama koruyamamıştı.

"Karşındaki istemediği sürece onu koruyamazsın." Atlas hüzünlü bir şekilde omuzlarınu kaldırıp indirdi. "Özellikle de kendisinden. Bazı şeyler önlenemez."

"Ne demek istiyorsun?" Niyazi kafası karışmış gibi ona baktı. Atlas'ın laflarının altında yatan imayı sezmiş olmalıydı. Yoksa böyle bir tepki vermezdi.

"Koruyamazsın işte. Bir şey yapamazsın," diyerek iç çekti. "Bazıları aklını kaybeder, bazıları kendine zarar verir..."

Kısa bir süre duraksadı. Gözlerini aşağı indirip ellerine baktı umutsuzca. Belki elleri artık kırmızı değildi; ama kan hâlâ orada duruyordu. Bekir de ona uzaktan bakarak sırıtıyordu.

"Atlas?" Niyazi yumuşak bir sesle konuştu. Atlas'ı iyi tanıyan biri olarak söyledikleri onu endişelendirmişti. "Ne demek istiyorsun?

"Ben..." Yaptığı şey tekrar aklına geldiği için titreyen ellerini yumruk yaptı. Bir yanı anlatmak istiyordu, diğer yanıysa anlatmamalı olduğunu savunuyordu. "Boş ver. Öylesine dedim."

Niyazi tuttuğu nefesi bıraktığında bir adım geri çekildi. Endişe dolu gözleri Atlas'ın üzerinde gezdi hızlıca. Kafasını inanmıyormuş gibi yavaşça iki yana salladı. Dudakları hafif aralanmış, kaşlarının ortası kırışmıştı.

Gözlerini yere indirip biraz oyalandıktan sonra karşısında yıkık bir şekilde duran Atlas'a çevirdi. "Bu laflar hiç hoşuma gitmedi."

Atlas sadece sustu, cevap vermedi. Niyazi onun katil olmasını önlemek için her şeyi yapmışken, bir cani olduğunu açıklamak hiç kolay değildi. Ona bakışları değişebilirdi. Ya da Helen gibi kabul ederdi. Ama şimdi açıklayamazdı. Daha Niyazi oğluyla arasını düzeltmeliydi.

"Atlas, bir sorunun var. Bunu görebiliyorum." Niyazi kaşları çatık bir hâlde ona baktı. Bir adım yaklaşıp Atlas'ın omzunu sıktı hafifçe. "İstediğinde bana anlatabilirsin, biliyorsun."

Atlas neredeyse gülecekti. Ona güvenmemesi gerektiğini ve her şeyi herkese anlatmaması gerektiğini öğrettikten sonra böyle bir şey söylemesi komikti. Ama sadece gülümsemekle ve kafasını sallamakla yetindi.

"Ne ilginç... Bu manzaraya neden şaşırmıyorum acaba?"

Yandan gelen bir ses dikkatlerini dağıttı. Atlas birazdan olacakları tahmin ettiğinden canı sıkılmıştı bile. Rüzgar'ın gözlüğünün çerçevesi, sokak lambası ışığının altında parlarken gözlerini seçmek mümkün değildi ama kızgın baktığı barizdi. Kollarını da göğsünde birleştirmişti.

"Baba oğul muabbetinizi böldüm, kusura bakmayın." Rüzgar iğneleyici bir biçimde konuştu. Yolun karşı tarafına geçerken Atlas'a baktı. "Senlik bir durum yok, kişisel algılama lütfen."

Atlas sadece kafasını salladı. Öyle olduğunu zaten biliyordu. Rüzgar onlara kin tutmamıştı hiç. Tüm kızgınlığı babasınaydı. Atlas da onu anlıyordu. Ve gördüğü manzara da pek hoş olmamıştı, ki Niyazi Rüzgar'a doğru dürüst bir merhaba bile demeden Atlas'ı bir köşeye çekmişti. Rüzgar'ın alınmış olması gayet normaldi.

"Rüzgar, kıskançlığın hiç sırası değil." Niyazi oğlunun gözlerinin içine bile bakmadan sahte bir kızgınlıkla konuştu. Atlas onun sesindeki özlemi duysa da Rüzgar'ın anlayıp anlamayacağından emin değildi.

"Kıskançlık mı?" Rüzgar sinirle bağırıp biraz daha yaklaştı onlara. "Sen buna kıskançlık mı diyorsun? Yıllardır beni görmüyorsun ve ilk gördüğünde söylediğin tek şey 'Burada ne işin var?' oldu. Sence bu kıskançlık mı?"

"Rüzgar, bunları sonra konuşalım." Niyazi rahatsız bir şekilde konuştu. Atlas ile her ne kadar yakın da olsa onun önünde kavga etmek istemediği barizdi.

"Bir on yıl daha ertelemek ister misin?" Rüzgar'ın ses tonu aniden kısıldı. Az önceki kızgın hâli tamamen yok olmuş, yerini kırgınlık almıştı. Niyazi cevap vermediğinde omuzları hayal kırıklığıyla düştü. "Ben de öyle düşünmüştüm."

"Rüzgar," diye oğluna yaklaştı. "Seni sandığından daha fazla umursuyorum. Sırf bu yüzden burada olmanı istemiyorum."

"Evet, doğru. O kadar umursuyorsun ki yıllar sonra beni gördüğünde neredeyse ağlıyordun." Rüzgar'ın alaycı sesi oldukça katıydı. Bu özelliği gerçekten de Niyazi'ye benziyordu. Bazen aniden ortaya çıkan bu benzerlikler, Rüzgar'ın Niyazi'nin oğlu olduğunu kanıtlıyordu.

"Yalan söylemiyorum." Niyazi kaşlarını çatarak azarlar tonda konuştu. "Laflarımı çarpıtma."

"Ben gerçekleri söylüyorum." Rüzgar da aynı onun gibi kaşlarını çattı. "Başkalarına babalık yapıp öz oğlunu unutan, ona bir kere bile sarılmayan birinin, oğlunu umursadığına inanmadığım için kusura bakma."

"Seni bu hayattan uzak tutmaya çalıştığımı görmeyecek kadar kör müsün?" Niyazi artık Rüzgar'ın tam karşısındaydı. Aralarında sadece bir adımlık mesafe vardı. "Senin hayatını kurtarmaya çalışıyorum."

Rüzgar kafasını kaldırıp bir an için Atlas'a baktı sonra tekrar Niyazi'ye döndü. "Beni hayatından çıkararak mı yapıyorsun bunu?"

"Evet!" diye aniden itiraf etti. "Yaşaman için her şeyi yaparım çünkü. Bu, hayatımdan çıkman anlamına gelse bile."

Rüzgar kafasını sağa doğru çevirdiğinde gözlüğün ardından gözlerini görebilmişti. Gözleri aynı on yıl önce, babasının dikkatini çekmek için okulda sürekli kavgaya karışan o çocuk gibi bakıyordu. Kırgın, öfkeli ve isyankâr.

"Ben de daha on altı yaşında annesiz kalmışken babamın benimle ilgilenmesi için her şeyi yapardım." Rüzgar kafasını kaldırıp babasına baktı. Sesi titremiş, zar zor yutkunmuştu. "Bu, alakam bile olmayan bi' intikam planına dâhil olmak anlamına gelse bile."

Niyazi duraksadı. Rüzgar da konuşmadı. İkisi de sadece duygu dolu gözlerle birbirlerine baktılar. Bir an, Atlas bunlara şahit olduğu için kendisini çok kötü hissetti. Bu konuşmaları yalnızken yapmaları gerekiyordu, onun önünde değil.

Rüzgar kafasını iki yana sallayarak dalga geçer gibi güldü. Gülüşünde sakladığı acıyı ise Atlas hissetmişti.

"Seninle ilgili beklentilerimi hep düşük tuttuğum hâlde, beni nasıl her defasında hayal kırıklığına uğratabiliyorsun, hayret ediyorum..."

Rüzgar son sözünü söyleyip arkasını dönüp eve doğru koşar adım gittiğinde Atlas gözlerini kapattı. Bunu beklemiyordu işte. Bu laflar Atlas'ın bile kalbine dokunmuşken Niyazi'ye nasıl hissettirdiğini sadece tahmin edebilirdi.

"Söylediklerinde ciddi olduğunu sanmıyorum." Atlas Niyazi'ye yaklaşıp elini arkadan omzuna koydu. Yüzünü göremiyordu ama nasıl olduğunu biliyordu. Her Rüzgar'la kavgasından sonra olduğu gibi; pişman ve üzgün. "Sadece biraz sinirli. Düzelecektir."

"Benim gitmem gerek." Niyazi öne çıkarak Atlas'ın omzundaki elinden kurtuldu. Arabasına doğru bir adım attı. "Yarın uğrarım."

Ona bakmadan arabaya bindi. Aracın farları Atlas'ın üzerine vurduğunda istemsizce gözlerini kısmıştı. Niyazi'nin arabası büyük bir hızla sokağı terk etti. Şimdi, Atlas karanlıkta yapayalnız kalmıştı. Sadece biraz uzakta duran sokak lambasının loş ışığı yolu aydınlatıyordu.

Ve bölüm bitti...

Bölüm sonu

1 yorum