İçeriğe geç

Asla Benim Türüme Güvenme!

Bölüm 25 · 29 dk okuma

Asla Benim Türüme Güvenme!

Bölüm 25

Bölüm 23: Geçmiş bizi nasıl şekillendirir?

Bölüm 23: Geçmiş bizi nasıl şekillendirir?

Atlas Demirdağ...

İnsanlar, çocukluk travmalarının esiridir. Yaşananların üzerinden ne kadar geçerse geçsin asla kabuk bağlamayan yaralar, üstesinden gelinemeyen kırgınlıklarla doludur insan hayatı. Özellikle çocukken yaşanan tüm travmaların kalıcı olmak gibi kötü bir huyu vardır. Unuttuğunu, her şeyi geride bıraktığını sanırken, tek bir tetikleyici unsur her şeyi başa sarmaya yetiyordu. İnsan yine o küçük çocuk olup savunmasız birine dönüşüyordu.

Atlas o anlardan birini yaşarken boğazı düğümlenmiş, nefessiz kaldığını hissetmişti. Çok kısa bir an için nerede olduğunu bile algılayamadı. Zaman ve mekân anlayışı kaybolmuş, gözleri odağını kaybetmişti. Onunla konuşan biri olduğunu duyuyordu; fakat ses çok uzaktan geliyordu. Söylenenler, ona bir türlü ulaşmıyor gibiydi. O sırada Atlas'ın da aklından geçen tek bir düşünce vardı.

O buradaydı...

Annesiyle babasını Atlas ve Helen'den ayıran insan buradaydı. Ebeveynlerini öldürten insan buradaydı. Ailesinin katiliyle aynı ortamdaydı ve Atlas hiçbir şey yapamıyordu. Yutkunmaya çalıştı, olmadı. Bir şey söylemek istedi, yapamadı. Zihni onunla dalga geçer gibi eski anılarını tekrar tekrar ona hatırlatıyordu.

Annesi ve babasının salonun ortasında nasıl kanlar içinde yattığını hatırladıkça aklını kaçıracak gibi oluyordu. Ruhsuz bakışlarını, soğuk tenlerini, morarmış dudaklarını, babasının annesine uzanmaya çalışan elini; hepsini hatırlıyordu. Ve tüm bunları hatırlarken hiç olmadığı kadar kendisiyle savaşmıştı.

Kendini kaybedebilir, ona saldırabilirdi. Belki onu öldürürdü. Şu durumda bunu yapmak Atlas'ı çok tatmin ederdi. Zaten daha önce katil olmuştu, belki yine yapardı. Hiçbir plana gerek kalmadan Orhan Özbey geberip giderdi. Onu durduran neydi?

Sorduğu soruyla birlikte zihnine akın eden anıları durduramadı. Hepsi dün yaşanmış gibi gözlerinin önüne geldi.

O korkunç olaydan neredeyse on gün geçmişti. Üç gündür Amerika'da olan on yedi yaşındaki Atlas, yeni hayatına alışamamıştı daha. Her şey o kadar üst üste gelmişti ki ne hissedeceğini de bilemiyordu. Niyazi ile kaldıkları bu eve sığamaz olmuştu. Salonda durmadan volta atıyor, babasının onlara videoda söylediklerini düşünüyordu.

İntikam...

Aklında dönüp dolaşan tek düşünce buydu. İçindeki acıyı dindirmek istiyordu sadece ve bu, ona tek çıkış yolu gibi gözüküyordu. Babasının ondan son isteği de bu olmuştu zaten. O adama bunu ödetecekti. Tüm hayatını bu uğurda harcamaya da hazırdı. Helen dışında kimsesi kalmamıştı. Kısacası, kaybedecek pek de bir şeyi yoktu.

Öfkesini nasıl yönlendireceğini bilmeyerek odada birkaç tur daha atıp yatağın yanında, pencereye bakan ikili koltuğa oturdu. Fazla ses çıkarmamaya çalışıyordu. Çünkü hem Helen uyuyordu hem de misafir olduğu bir evdeydi. İnsanları akşam akşam rahatsız edemezdi. Bu da canını sıkan durumlardan biriydi zaten. Atlas kendilerine ait bir ev istiyordu, başkalarına yük olmaktan hoşlanmamıştı. Niyazi'nin de evinde daha fazla kalamazlardı. Sözünü hemen tutup onlara bir ev bulsa iyi olurdu.

Atlas dirseklerini dizlerine yaslayarak kafasını elleri arasına aldı. Baş ağrısı katlanılamaz derecedeydi. Migreni tutmuştu. Saçlarını çekiştirip gözlerini kapattı. Mide bulantısını yatıştırmaya çalıştı. Başka şeyler düşünmek istese de işe yaramamış, aynı konuları belki de bininci kez aklından geçirmişti.

Son zamanlarda zaten Atlas'ın beyni, hiç olmadığı kadar hızlı çalışıyordu. Zaman kaybetmek istemiyor, her şeyi planlamaya başlamak için gün sayıyordu; ancak Niyazi onun herhangi bir şeye dâhil olmasını istemiyordu. Babasının vasiyetine rağmen, Niyazi plan yapmak için çok erken olduğuna, Atlas'ı ikna etmeye çalışmıştı. Atlas ise yerinde duramıyordu.

Niyazi'nin her şeye karışmasından da nefret ediyordu. Her şeyin bir zamanı var, deyip duruyordu. Atlas'ın bu konudaki sabırsızlığından da oldukça şikâyetçiydi. Niyazi onu anlamıyordu ve bu, Atlas'ı çileden çıkarıyordu. Annesini ve babasını o hâlde görmüşken, onlara bunu yapanları hemen bulmak istemesinin nesi yanlıştı?

"Sana sabırlı olmayı öğreteceğim. Sabrın ne kadar önemli olduğunu anladığında da bana teşekkür edeceksin," diye durmadan öğüt veriyordu. "Çok zekisin, Atlas. Ve güçlü bir iradeye sahip olduğunu da görüyorum. Bunları kullanmayı öğrenmen gerek."

Bunların hiçbiri umurunda değildi. Ne sabrı ne iradesi ne de zekâsı. Tek hedefi vardı, o da intikam...

Kapı açıldığında Atlas kafasını kaldırdı ve arkasını döndü. Uzun bir siluet gördüğünde onun Niyazi olduğunu anlamıştı. Salondan ışık odaya dolunca, Atlas'ın gözlerini kısmasına neden oldu. Işığa şu an çok hassas olduğundan odanın ışıklarını kapatmıştı. Sadece pencereden içeriye dolunayın ışığı vuruyordu.

"Uyumadığını tahmin etmiştim." Niyazi onunla ilgili bir çıkarımda bulunurken Atlas kafasını tekrar pencereye çevirdi. Atlas'a yaklaşarak hiç konuşmadan yanına oturdu. Aynı onun gibi pencereden dışarı bakıp manzarayı izledi.

Görüntü gerçekten de muazzamdı. Belki de Atlas'ın bu evde en sevdiği şey bu manzaraydı. Şehrin ışıkları harika görünüyordu. Aşağıdan gelen trafiğin sesi, Atlas için alışılmışın dışında da olsa, evde kaldıklarının üçüncü gününde, kulakları artık alışmaya başlamıştı. Yine de gürültünün en azından gece dinmesini isterdi. Fakat tüm gece uyanık olan bir şehir için bu saçma bir istekti.

"Uykuya ihtiyacın var, biliyorsun." Niyazi yine her zamanki yargılayıcı tonlamasıyla konuşmuştu. Ama bu sefer daha nazikti. "Kaç gündür doğru dürüst uyumadın."

"Uykum yok," dedi Atlas, kısa keserek. Konuşmaya hiç hâli yoktu. Saygısızlık yapmak istemiyordu ama hâli, saygıyı düşünecek kadar iyi değildi.

"Yemek de yemiyorsun doğru düzgün."

"Aç değilim." Atlas bu cevabından sonra kaşlarını çatarak Niyazi'ye baktı. Onun da kaşları çatıktı. Sanki Atlas'ın tavırlarından hoşlanmamıştı. Atlas bunu fark etse de düzeltmek için hiçbir girişimde bulunmadı.

"Gözlerinin altı çökmüş, hep sinirlisin, odaklanma sorunları yaşıyorsun, bilincin bulanık, zayıflamışsın ve bitkin görünüyorsun," diye Niyazi onu baştan aşağı süzdü. "Bence kesinlikle uykuya ve yemeğe ihtiyacın var."

Atlas kafasını çevirirken göz devirdi. Bu ısrarcı tavırlardan hazzetmiyordu ve kendisini böyle incelemesinden rahatsızlık duyuyordu. Sadece kendi hâline bırakamaz mıydı onu? Atlas artık çocuk değildi. On yedi yaşındaydı. Bazı sorunlarla kedisi baş etmeyi öğrenmeliydi.

"Atlas... Biliyorum, çok zor bir şey senin için." Niyazi temkinli tavırlarından hiç ödün vermemişti ancak sesi daha yumuşak ve anlayışlı çıkmıştı. "Seni tamamen anlayamam. Ne yaşadığını anlamam gerçekten mümkün değil. Fakat bir kaybın nasıl hissettirdiğini biliyorum."

"Nasıl hissettiriyor peki?" Atlas neden böyle bir soru sorduğunu bilmiyordu, sadece birinin o acıyı tarif etmesine ihtiyaç duymuştu. Bir kaybın nasıl hissettirdiğini bilmek istiyordu.

"Parçalara ayrılmış gibi." Atlas, Niyazi'nin yüzüne vuran ay ışığı sayesinde acı dolu bakışlarını gördü. Yutkundu sertçe. Sanki her kelime boğazını yakıyordu. "Seni öldürmemiş... ama yaşamana da izin vermiyor gibi."

"Boşlukta sürükleniyor gibi," diye ekledi Atlas da. Niyazi kafasını hafifçe salladı.

"Sen annenle babanı kaybettin ama ben de iki yakın arkadaşımı kaybettim, Atlas." Niyazi'nin sesi durgunlaşmıştı. "Belki aynı şey değil, ancak ben de çok acı çekiyorum."

Hâlâ inanamıyordu, orada oturmuş sadece on gün önce hayatta olan ebeveynlerinin ölümünden bahsediyorlardı. Atlas daha fazla kendisini tutamadı, gözünden bir damla yaş aktığında Niyazi'nin görmemesi için hemen kafasını sola çevirdi. Eliyle çaktırmadan silmeye çalışmıştı.

"Ağladığını benden saklamak zorunda değilsin, oğlum."

"Ağlamıyorum..." dedi zayıf bir sesle. Sonra bu inkârın ne kadar saçma olduğunu görüp sustu.

Birkaç saniyelik sessizliğin ardından Niyazi tekrar konuşmaya başladı. Sanki Atlas'ın zihnini okuyormuş gibi aklındaki sorulardan birini cevapladı.

"Şu an ne istediğini biliyorum. Ben de aynısını istiyorum fakat biraz beklemek zorundasın."

"Neyi?" Atlas koltukta öne doğru kayarak Niyazi'ni daha iyi görebilecek şekilde oturdu. "Neden beklemeliyim? Neden onları durdurmuyoruz şimdi? Neden saklanıyoruz?"

Aklında o kadar fazla soru işareti vardı ki hangisini soracağını şaşırmıştı. Kimse onu bilgilendirmiyordu ve elindeki ipuçlarıyla kendi başına bir plan oluşturmaya çalışıyordu. Ama gel gör ki kayıp parçaları olan bir yapbozdan farksızdı planları.

"Atlas, babanın dediklerini duydun. Ne tür bir yol izlememiz gerektiğini az çok anlatmış," dedi sesini biraz yükselterek. "Bu yüzden bekliyoruz. Ve düşündüğünün aksine, saklanmıyoruz. Sizin o işlerle hiçbir ilginizin olmadığı belli olmalı ki size zarar gelmesin ve planlarımızı yapmaya başlayalım."

"Burada ne yapacağız? Bunun ne kadar süre devam edeceğini bilmiyoruz bile." Atlas kafasını aşağı eğip şakağını ovmaya başladı. Migreni inatla kendisin orada olduğunu hatırlatıyordu. "Yıllar sürebilir..."

"Zaten vaktimiz bol. Sen de Helen de eğitiminize burada devam edeceksiniz. Herkesten, her şeyden uzak. Şirketle, belirli bir yaşa kadar ilişiğiniz olmayacak."

"Ne? Bu çok uzun bir süre..."

"Evet, belki biraz öyle," diye omuzlarını kaldırdı. "Ama bize gerekli olan da bu. Sadece eğitiminiz okul ve üniversite ile sınırlı kalmayacak, merak etme. Plana da dâhil olacaksınız, tabii sabırlı olursanız."

Atlas'ın morali tekrar bozulmuştu. O sabredebilirdi belki ama onlar sabrederken hayatlarını kaybeden diğerleri; diğer anne, babalar ve çocuklar ne olacaktı? Hepsini ölüme terk etmiş olmuyor muydu? Daha önce müdahale edebilecekken sonrayı beklemek, diğerlerine haksızlık değil miydi?

"Ama... ama insanlar ölecek." Atlas kafasını kaldırıp Niyazi'ye baktı. "Aynı annemle babam gibi masum insanlar hayatlarını kaybedecek biz sabrederken."

"Her şeyin bir vakti var, Atlas. Zamanında başlamazsak daha fazlası ölecek."

"Herkesi kurtarabiliriz..."

"Hayır..." Niyazi kafasını iki yana salladı. "Herkesi kurtaramazsın."

"Ama deneyebilirim." Atlas'ın sesi titrerken kafasını kaldırıp Niyazi'ye baktı. "Denememiz gerekir..."

Niyazi buna cevap olarak, Atlas'ın sadece uzun zaman sonra anlayabileceği bir şey söyledi:

"Bazı insanlar kurtarılmayı hak etmez, Atlas. Bazıları da istemez."

Elini Atlas'ın omzuna atıp beceriksizce sarıldı ona. Atlas, bunun iyi geleceğini düşünmemişti. Fakat inanılmaz derecede iyi gelmişti.

"Anlayacaksın... Zamanı gelince çok insanı kurtaracaksın," diye sakince konuştu. "Ama şu an önemli olan tek şey, senin ve Helen'in gelişimi. Kardeşinle ilgilensen iyi olur. O... sandığımızdan daha fazla etkilenmiş olabilir."

"Nasıl yani?" Atlas az önceki konuşmayı unutmuş gibi sadece Niyazi'nin kardeşiyle ilgili söylediklerine odaklandı. Geri çekilerek aralarındaki mesafeyi biraz açtı.

"Helen de senin gibi büyük bir travma aldı. O da çok zayıf..." dedi önüne dönüp pencereye bakarken. "Fakat senin aksine o günlerdir konuşmuyor. Fark etmişsindir."

Atlas kafasıyla onu onayladı. Helen'in bu hâlinin geçici olduğunu düşünüyordu ama anlaşılan, Niyazi öyle düşünmüyordu.

"Bir an önce bu durumu atlatmasını sağlamalıyız. Normal hayatına geri dönmeli."

"Normal hayat mı?" Atlas küçümseyici bir ses tonuyla sordu. "Bizim normal hayatımızda anne ve babamız vardı. Onların olmadığı bir hayat, normal falan olamaz."

Atlas aniden ayağa kalkıp pencereye doğru ilerledi. Dışarıdaki binalara, yollara baktı. Işıklar göz alıcıydı.

"Zaten bilmediğimiz bir şehirdeyiz," dedi fısıldayarak. Sırtını pencere pervazına dayayarak Niyazi'ye döndü. "Ne yapacağımızı bile bilmiyoruz."

Niyazi ayağa kalkıp ona yaklaştı. Tam ağzını açıp bir şey söyleyecekti ki birinin odanın ışığını yakmasıyla konuşmaları bölünmüştü.

Atlas'tan biraz kısa ve çelimsiz olan, on altı yaşlarında bir çocuk duruyordu kapıda. Taranmaya tövbe etmiş gibi duran karışık, açık kahverengi saçları alnının bir kısmını kapatmıştı. Işık yüzünden gözlüğünün çerçevesi parlıyordu. Atlas onun kim olduğunu gayet iyi biliyordu. Bu, Niyazi'nin oğlu Rüzgar'dan başkası değildi...

"Atlas!"

Aniden anıların yerini gerçeklik almıştı. Az önce uzaklardan gelen sesin sahibi tam karşısındaydı. Hayal'in parlak kahverengi gözleri korku ve merakla üzerinde geziyordu.

"Atlas, iki saattir sana sesleniyorum. Beni korkutuyorsun." Kız, Atlas'ın sağ elini sıkarak baskı uygulamıştı. Atlas, o ana kadar, hâlâ el ele tutuştuklarını fark etmemişti bile. "Ne yapacağız?"

Atlas sanki bu soruyu bekliyormuş gibi anında tüm kaygılarından sıyrılarak düşünmeye koyuldu. Artık ona saldırmayacağı kesinleşmişti. Her şeyi tehlikeye atıp diğer masum insanların hayatını karartamazdı. Onları kurtarmak için onca sene beklemişti, tek bir hamleyle şimdiye kadar yaptıklarını yerle bir edemezdi.

"Önce sakin ol," diye Hayal'i uyardı. "Yüzündeki şu ifadeyi sil."

Hayal bakışlarını ondan çekerek kafasını aşağı eğdi. Duygularını ve mimiklerini kontrol etmeyi hiç beceremiyordu. Bunun üzerine çalışmaları gerekiyordu. Tedirginliğini azaltmak ve dikkatini kendi üzerine çekmek için kızın elini sıktı.

"Hayal, korkma ve gülümse." Kendisi de sahte bir gülümse sundu kıza. "Her zaman yedek bir planım vardır."

"Bu durumu daha önceden tahmin ettiğini hiç sanmıyorum, Atlas." Hayal ona inanmış gibi görünmüyordu. Atlas da onun yerinde olsa inanmazdı. "Her zaman yedek planın olabilir; ama bu sefer değil."

"Belki önceden bir plan yapmadım; fakat bu, şimdi yapmayacağım anlamına gelmez."

"Yani?" diye sordu merakla. Planını beklediği aşikârdı.

"Kalk ayağa," diye talimat verdi. Ama Hayal'in ilkinden yapmayacağını bildiği için kendisi hemen kalkmadı.

"Ne?"

"Kalk ayağa," diye tekrar edip ayağa kalktı. Kızın eli hâlâ elindeydi ve onu da çekiştirmişti nazikçe. "Bahçeye çıkıyoruz."

Hayal ayağa kalkarken yüzündeki şaşkınlık ifadesi biraz daha büyümüştü. Atlas'ın bu ani kararı epey bir kafa karışıklığına neden olmuş gibiydi.

"Hadi." Atlas kızın elini bırakarak önden gitmesi için işaret etti. Hayal çantasını alıp yürümeye başlasa da gözleri sık sık Atlas'a kayıyordu. Genç adam, kızın arkasından giderken elini bel hizasında tuttuğunda, dokunmamak için gayret gösterdi. Hayal'in bundan hoşlanacağını hiç sanmıyordu çünkü.

"Özbey'in amacını çözmeye çalışıyorum." Bahçeye çıktıklarında Atlas Hayal'e doğru eğilip, fazla yaklaşmadan kulağına fısıldadı. "Buraya benim için geldiyse o da bahçeye çıkacak ve benimle konuşmak isteyecektir."

Hayal ile biraz daha yürüyüp, bahçenin ortasındaki çeşmenin yanına indiler. Atlas, kızın tam karşısına geçerken, geldikleri yolu görebileceği bir yerde durdu. Hayal'in sırtı da böylece restorana doğru çevrilmiş olup, yüzünün gözükmemesini sağlamıştı. Genç kız, duygularını belli etmemeyi başaramadığından Atlas böyle bir önlem almıştı.

"Yanımıza gelince ne olacak ki?" Hayal meraklı tavırlarını sürdürmekte ısrarcı görünüyordu. "Birbirinizi tanımıyorsunuz, değil mi?"

"Hayır, tanışmadık daha önce."

"E o zaman yanımıza gelip ne konuşacak?"

Atlas, Hayal'in ilk zamanlardaki suskun hâlini bir an için özlediğini fark etti. Şimdi çok fazla soru sormaya başlamıştı. Ve bu, olur olmadık zamanlarda kendini belli ediyordu. Ama sonra, Hayal'i bu hâle getirmeye çalıştığını hatırlayarak eski hâlini pek de sevmediğine karar verdi.

"Ben olsam gündemi kullanırdım."

Hayal kaşlarını çatarak Atlas'ı süzdü. "Nasıl yani?"

"Bilmiyorum fark ettin mi ama," diye iğneleyici bir ses tonuyla konuşmaya başladı, "uzun zamandır bizim şirkette yaşanan bir olayın haberleri gündemde. Hani biri öldürüldü ya..."

Hayal Atlas'ın bu alaycı tavırları karşısında göz devirdi sadece. Sarı saçlarını kulağının arkasına sıkıştırıp, gerginliğini belli ederekten yerinde kıpırdandı.

"Gerçekten gelip bu olayı mı kullanacak?"

"Ben olsam kullanırdım," diye omuz silkti Atlas. "Müthiş bir fırsat."

"Daha ne kadar burada boş boş bekleyeceğiz?" Hayal çeşmeye doğru bir adım attı. Kollarını gövdesine doladı. "Belki de gelmeyecek ve burada olması bir tesadüftür..."

Hayal'in sesi sona doğru boğuk çıkmıştı. Söylediklerinden o da emin değildi. Ve vücut dilinden anladığı üzere burada bulunmak kesinlikle istemiyordu. Elinde olsa kaçıp giderdi hatta.

Atlas çaktırmadan restoran tarafa bakıp Hayal'in önünde durdu tekrardan. Yüzüne hem sahte hem de o kadar da sahte olmayan bir gülüş yerleşmişti.

"Bunun tesadüf olmadığını görüyorum." Atlas yine bilmiş bilmiş sırıttı. "Buraya geliyor çünkü."

"Nasıl?" Şaşkınlığın getirisiyle aniden heyecanlanarak sesini yükselten genç kız, kafa karışıklığıyla önce Atlas'a baktı, sonra omuzlarının üstünden restoran tarafa bakmaya çalıştı. Atlas o an Hayal'in önüne geçerek ne kadar da doğru bir hamle yaptığını anlamış oldu. Böyle aniden bakacağını tahmin edip önüne geçmeseydi, Özbey'in şüphelenmesini sağlayacaktı.

"Buraya geliyor ve hareketlerine dikkat etsen iyi olur." Atlas yine kendince Hayal'i uyarmıştı. "Açık vermemelisin."

"Ben, senin gibi değilim." dedi panikle. "Her hareketimi kontrol edemem."

Daha şimdiden böyle olduysa Özbey'in yanında ne yapacaktı, Atlas bilmiyordu. Belki de Hayal'in bunların üstesinden gelebileceğine inanması bir hataydı.

"Sadece izin ver ben konuşayım, tamam mı?"

Hayal kafasını hızla salladı. Parmaklarıyla oynamaya başlamıştı yine.

"Sen fazla konuşmamaya çalış ve sakin ol." Atlas bir yandan adamla nasıl bir diyaloğa gireceğini düşünürken bir yandan da Hayal'i sakinleştirmek için çabalıyordu. "Hoşlandığın adamla güzel bir restoranda yemek yiyip vakit geçirdin. Bunun mutluluğu yüzüne yansısın!"

"Tamam," diye Hayal sakince onayladı. Gülümsemeye çalıştı. Atlas onun, bu direktifi anlayıp uyacağını umarken, arkasından işittiği ayak sesleri sayesinde Orhan Özbey'in onlara yaklaştığını anlamıştı.

Atlas yutkunup derin bir nefes alırken kendi yüz ifadesini de düzeltti. Endişelerden ve kaygılardan sıyrılmış bir şekilde arkasını döndü ve döner dönmez karşısında onu gördü.

"Atlas Demirdağ, değil mi?"

Yüzünde onu çok samimi gösteren bir gülümseme vardı, ama bu, Atlas'ın nefretinden hiçbir şey alıp götürmüyordu. Aksine, öfkesini ve kinini orada açığa çıkarmak istiyordu.

"Evet?" dedi Atlas şaşırmış gibi. Kafasını yana eğerek adama baktı. Önce onun kim olduğunu anlamaya çalışır gibi kaşlarını çatmış, sonra çözmüş gibi gülümsemişti. "Orhan Özbey?"

Yerle bir etmek için onca sene bekleyip planlar yaptığı adam şimdi karşısındaydı ama kılına bile dokunamadan ona gülümsemek zorunda kalmıştı. Ailesinin katiline gülümsemişti... Atlas, kendinden hiç olmadığı kadar nefret ediyordu şu an.

Elini öne uzatarak, "Bu ne kadar da hoş bir tesadüf böyle," diye yalan söyledi. Özbey de elini sıkarak karşılık vermişti. Atlas kolunu şu an söküp atabilse yapardı. Onunla tokalaşmak en az ona gülümsemek kadar mide bulandırıcıydı. "Sizinle böyle karşılaşmak ne büyük bir onur."

'Onur' kelimesini söylerken tüm iradesini sonuna kadar kullanmıştı. Mide bulantısı daha da baskınlaşmaya başladı. Elini geri çekerken Orhan Özbey biraz daha yaklaştı ikiliye. Bakışları kısa bir süre Hayal'in üzerinde gezdi, ki bu durum Atlas'ın hiç hoşuna gitmemişti. Ondan şüphelenmiş olabilir miydi?

"Doğrusu, sizi burada göreceğimi tahmin etmezdim." Kaba ve dolgun sesinde merak vardı adamın. Gözlerini Atlas'ın gözlerine dikmişti. Neden burada olduğunu sorguladığı aşikârdı. "Şirketinizde yaşanan son olaydan haberim var. Çok üzücü..."

"Gerçekten çok üzücü bir durum..." Atlas yaşananlar ona zor gelmiş gibi yüzünü asıp karamsar bir ifadeye büründü. Kafasını hüzünle salladı. Sanki hiçbiri onun başının altından çıkmamış da gerçekten peşinde bir katil varmış gibi rol kesmeye devam etti. "Tüm şirket olarak, şaşkın ve üzgünüz. Harika bir çalışan ve her şeyden önce, bir insan kaybettik."

"Üzüntünüzü anlayabiliyorum," dedi sahte olduğu her halinden belli olan bir hüzünle. Atlas o an, o adamın içinde bir gram bile merhamet ve sevgi olmadığını anladı. Kaç yıldır ona hizmet eden adamın ölümüne gerçekten üzülemiyordu bile. Sanki onun adamı ölmemiş de ayağı taşa çarptığı için surat asmıştı.

"Sizin için çok zor olmalı. Şirketinizde böyle bir olayın yaşanması ve peşinizde bir seri katilin olması sizi epey bir yıpratmıştır." Atlas, adamın ağzını aradığına emin olmuştu artık. Çalışanının ölümüyle ilgili daha fazla bilgi almaya çalışıyordu. Orhan Özbey, etrafa kısa bir bakış atıp Atlas'a doğru eğildiğinde, kırlaşmaya başlayan uzun saçları hafifçe dağıldı. "Aslında benim merak ettiğim bir şey var. Şu seri katil, size neden takmış?"

"Ben de en az sizin kadar meraklı ve bilgisizim." Atlas bu saygılı hâlleri bir kenara bırakıp onu şuracıkta öldürmek istiyordu. "Takıntılı biri olduğu bariz. Umuyorum ki kısa bir sürede yakalanır ve cezasını çeker."

Orhan Özbey kafasını onu onaylar gibi salladı. Hayal'e kaymıştı yine bakışları.

"Umarım öyle olur. Ama... sanki siz bunu pek umursamıyor gibisiniz?"

Atlas onun ne demek istediğini anlamıştı. Peşinde bir katil varken etrafta böyle dolaşmasının mantığını anlamaya çalışıyordu.

"Ne zaman yakalanacağını bilmediğim, kimliği belirsiz bir katilden korkarak yaşayamam," deyip bakışlarını Hayal'e çevirdi. Rol yapmaya devam edip ona âşıkmış gibi bakarak gülümsedi. "Hayatıma geç kalmak istemem."

Lütfen ayak uydur ve gülümse, diye içinden geçirdi. Hayal'e güvenmek istiyordu artık. Eğer yine afallayıp açık verirse Atlas ona bir daha asla görev vermezdi. Hayal, utanarak gülümseyip Atlas'a yaklaştı. Kolu koluna değiyordu ve anlaşılan, Hayal bundan rahatsızlık duymuyordu.

Atlas, Hayal'in bu tuhaf yakınlığına takılıp, altında bir mana aramamaya çalıştı. Gözlerini tekrar Özbey'e çevirdiğinde Hayal'e garip, anlamlandıramadığı bir ifadeyle baktığını gördü. Sanki ikisinin yakınlığı onu germişti. Atlas'ın ona baktığını anlayınca adam yüz ifadesini toparlayıp gülümsedi.

"Bu güzel hanımefendiyle tanışmadık."

Yalancı, diye geçirdi içinden Atlas. Yıllardır Hayal'i takip etmişti. Onu, Atlas'tan daha önce tanıyordu hatta.

"Bizi tanıştırmayacak mısın?" diye Atlas'a bir sonu yöneltti Özbey.

Atlas ağzını açıp bir şey diyemeden Hayal müdahale etmişti.

"Ben kendimi tanıtabilirim," dedi ve bir adım öne çıkarak Özbey'e gülümsedi. Sahte ve iğneleyici olduğu belliydi ama göründüğü kadarıyla, adamın umurunda olmamıştı. Hayal'e etkilenmiş bir ifadeyle bakmakla meşguldü.

Bu, Atlas'ı hem çok şaşırtan hem de tedirgin eden bir hamle olmuştu. Şaşırtmıştı, çünkü Hayal'den böyle bir atak beklemiyordu. Tedirgin etmişti, çünkü Hayal'in bu tavırlarını ne kadar koruyacağını bilmiyordu. Konu travmaları olunca insanlar anlamsız ve sert tepkiler verebiliyorlardı. Şu an yaptığı da o travmaların üzerine gitmekti.

"Ben Hayal Çelebi," dedi ama elini uzatmadı. Atlas bu şaşırtıcı hamlelerin sebebini anlamak için kızı baştan aşağı süzdü hızlıca. Çok gergindi. Diğer eliyle çantasını sıkıyordu. Dudaklarının kenarının dikkatle baktığında seğirdiğini gördü. Bu hâldeyken neden böyle cesurca bir eylemde bulunmuştu?

"Ben de Orhan... Orhan Özbey." Adamın sesi Atlas'ın dikkatini çekecek kadar duygulu çıkmıştı. Genç adam, kaşlarını çatmamak için zor tuttu kendini. Neden Hayal'e bu kadar farklı yaklaşıyordu bu adam? Bakışlarından sesine kadar her şey çok duygu yüklüydü. "Tanıştığımıza memnun oldum, Hayal Hanım..."

"Ben de," deyip geri çekildi hafifçe.

İşte o zaman Atlas az önceki sorusunun cevabını bulmuştu. Hayal, sınırı kendisi çizmek istemişti. Bu yüzden böyle bir atakta bulunmuştu. Eğer ilk Orhan Özbey adım atsaydı el sıkışmak zorunda kalabilirdi. Şimdi kendisi ilk adımı atıp elini uzatmadığından adam da böyle bir hamlede bulunmamıştı. Kendisini korumak istemişti bir nevi.

Atlas kahkaha atmak istese de kendini durdurdu. Hayal belki de sırf istediği için cesur olamamıştı ama zekâsını kullanarak hoşlanmadığı bir durumdan sıyrılabilmişti. Bununla bile Atlas'ın taktirini kazanmıştı.

"Bu arada, galiba siz görmüşsünüz cinayeti." Orhan Özbey cinayetle ilgili bilgi almakta kararlı görünüyordu. Yoksa bu ısrarcı tavrının başka bir açıklaması olamazdı.

Hayal'in yüz ifadesi değişmiş, bu sorudan hoşlanmadığını gösterecek kadar sertçe bakmıştı. "Bu konuda konuşmayı tercih etmiyorum. İfademi polise verdim zaten..."

Adam kaşlarını kaldırarak Hayal'e baktı. Büyük bir yanlış yaptığını anlamış gibi bir adım geri çekilip, avuç içlerini gösterecek şekilde ellerini kaldırdı.

"Tabii... tabii, benim hatam. Size böyle bir şeyi hatırlatmak istemezdim."

"Sorun değil," diye Hayal yapmacık bir gülümseme sundu.

"O zaman ben gideyim." Özbey onları rahatsız ettiğini anlamıştı sonunda. Bunda, Hayal'in katkısı büyüktü tabii. "Sizi yalnız bırakayım."

"Sizin de zamanınızı çaldık." Atlas kibar görünmeye çalıştı yine ama böyle konuşmaya devam ettikçe kendinden daha fazla nefret ediyordu.

"Asıl ben sizin vaktinizi aldım. Tanıştığıma memnun oldum," deyip ikiliden de aynı karşılığı alıp gidecekken durdu. Ceketinin iç cebinden bir kart çıkartarak Atlas'a uzattı. "Şirketinizle çalışmayı çok isterim, Atlas. Sen de istersen, beni bu numaradan ararsın."

"Tabii," dedi yalancı bir heyecanla. "Değerlendireceğimden emin olabilirsiniz."

"Bekleyeceğim." Son kez Hayal'e bakıp gülümsedi. Ama gülümsemesi çok silik ve sevecendi. Hayal, Orhan Özbey için neden takıntı hâline getirilecek kadar önemliydi, bilmiyordu ama onu çok rahatsız ediyordu. "Görüşürüz..."

***

Restorandan ayrıldıktan beri ne Hayal ne de Atlas konuşmuştu. Aslında Hayal birkaç kez ağzını açıp bir şeyler söylemek istese de hemen ardından vazgeçiyordu. Atlas da bu kararını sonuna kadar destekliyordu, çünkü bir şeyler konuşacak hâlde değildi.

Yine ve yine aklından geçenlerin esiri olmuştu. Zihninin en derinlerine gömdüğü düşünceler ortaya çıkmış, hissetmekten korktuğu duyguları tekrar özgür bırakmıştı. İçten içe yiyip bitiriyordu kendini. Gözlerinin önüne annesiyle babasının cansız bedenleri geliyordu. Daha on yedi yaşına yeni basmış bir çocuğun hissetmemesi gereken duyguları hissetmiş, onlarla yaşamaya mecbur bırakılmıştı.

Düşüncelerini toplamaya çalışsa da beceremiyordu. Daha fazla şey düşünüyordu. Düşündükçe de delirecek gibi oluyordu. Göğsünde nefes almasına engel olan bir baskı vardı. Midesi bulanıyor, karnına kramplar giriyordu. Tüm bu yoğun hisler vücuduna pek iyi gelmemişti anlaşılan.

"Nereye gidiyoruz?" Hayal'in cılız sesi kulağına dolduğunda zihni, birkaç kez tekrar etti soruyu. Atlas gözlerini kırpıştırarak dikkatini yola verdi. Gerçekten de nereye gidiyorlardı? Çünkü bu evlerinin yolu değildi. Birkaç saniye sonra fark etmişti bu yolun hangi yol olduğunu. İstemsizce, kendinde değilken sapmış olmalıydı bu yola.

Dikiz aynasına bakıp birilerinin onları takip edip etmediğini anlamaya çalıştı. Restorandan çıkalı çok olmuştu. Bir de trafik olunca hızlı hareket etmek zorlaşıyordu. Takip eden birileri yoktu fakat yine de önlemini alarak önlerindeki arabanın önüne geçti. Düz gidecekmiş gibi biraz hızlanıp aniden sağa kırdı. Birçok aracı geride bırakmışlardı böylece.

Atlas Hayal'in sorusuna cevap vermediğini hatırladı; ancak yine yanıtlamadı. Kendisini bırakmaya çok az kalmıştı ve kendini toparlayamadan restoranda olanlar için konuşamayacaktı. Hayal'in önünde dağılamazdı. Bu iyi bir imaj oluşturmazdı. Buraya kadar dayanmıştı, biraz daha sabredebilirdi.

Arabayı sahilde durdurdu. Ellerini direksiyondan çekip derin bir nefes aldı ve kemerini çözdü. Hayal'e bakmadan, "Bekle burada. Birazdan dönerim," diyerek kapıyı açıp indi.

Arabadan iner inmez rüzgâr yüzüne çarpmış saçlarını savurmuştu. Derin bir nefes alırken buna ne kadar ihtiyacı olduğunu fark etti. Yıllar önce gittiği yere doğru ilerlerken mağrur duruşu değişmiş, omuzları düşmüştü.

Bank hâlâ oradaydı. Yüzünde buruk ve acılı bir tebessüm oluştu. İşte küçük Atlas orada oturmuştu. Annesiyle babasının cenazesinden sonra kaçıp gelmişti oraya kadar. İlk başta neden o sahile geldiğini anlamamıştı bile. Rastgele hareket ettiğini sanmıştı. Sonra oranın ailesiyle vakit geçirdiği son yer olduğunu hatırlamıştı.

Bir daha, ailesi ile geçtiği yollarda yürümek, onların varlığını tekrar hissetmek istemişti. Elinde kalan tek şeyin zihnindeki birkaç anı olmasına hâlâ inanamıyordu. Onlardan geriye sadece bu kalmıştı, birkaç tane anı...

Atlas, küçük Atlas'ın oturduğu banka oturdu. Dirseklerini dizlerine yaslayıp gözlerini denize dikti. Gecenin karanlığında deniz de simsiyah görünüyordu. Onu tek aydınlatan şey ise ayın ışığıydı. Atlas gözlerini kapattığında kıyıya vuran dalga sesleri daha da belirginleşmişti sanki. Rüzgâr yüzünü okşarcasına esiyordu. Fakat o eskiden, rüzgârın getirdiği, muazzam deniz kokusu yoktu artık, o da Atlas gibi kirlenmişti. İnsanlar kirletmişti.

Genç adam, yana doğru çevirdi kafasını. Küçük Atlas hâlâ oradaydı. Ellerini, evden çıkarken alelacele giydiği ceketin cebine sokmuş, soğuktan ve ağlamaktan titriyordu. Soluğu düzensizdi, yanakları da kıpkırmızı olmuştu. Sol gözünden bir damla yaş süzülürken gözlerini sımsıkı yumdu.

Atlas o günü iyi hatırlıyordu. Ebeveynlerinin cenazesindeyken, aradığı şeyi bulamayıp, annesine seslendiğinde karşılık alamayan bir çocuğun, ölümü çaresizce kabullenişinin dışa vurumuydu bu.

Kayıplarının acısı tüm bedenine sirayet ederken aklından sadece bir düşünce geçiyordu. Tüm bu acıyla nasıl baş edecekti? Nasıl direnip, nasıl güçlü duracaktı? Daha ebeveynlerinin ölümünü algılayamadan, izlediği video kafasını karıştırmaktan başka bir işe yaramamıştı. Herkes, her şey yalanmış gibi hissediyordu.

Babasının onlardan istediği şeyi nasıl yapacaktı, aklı almıyordu. Helen'i nasıl koruyacağını ya da tüm o masum insanları bu işe hem bulaştırıp hem de onları nasıl kurtaracağını bilmiyordu...

Tüm bu düşünceler sadece on yedi yaşında olan bir çocuk için çok fazla değil miydi? Daha bu yaşında, sırtlaması için ona layık görülen bu acılar, çok fazla değil miydi?

Çok fazla soru, çok az cevap vardı.

Şimdi aklını kurcalayan yeni bir soru daha ortaya çıkmıştı.

Kime güvenecekti?

Tam da o sırada banka, yanına birinin oturduğunu hissetti. Kafasını çevirdiğinde o tanıdık simayla karşılaşmıştı. Niyazi, boynundaki atkıyı çıkarıp hiçbir şey söylemeden, sakince Atlas'ın boynuna doladı, ki Atlas da onu durdurmaya çalışmamıştı.

"Bir dahaki sefere, evden çıktığında haber etsen iyi olur." Niyazi'nin her zamanki sert sesi, bu sefer anlayışlıydı. Atkıyı son kez düzeltip geri çekildi. "Üstelik böyle soğuk bir havada sadece ceket giymişsin."

Atlas onun söyledikleriyle ilgilenmiyordu. Daha buraya gelmiş olmasının şaşkınlığını atamamıştı üstünden.

"Beni nasıl buldun?" diye muhtemelen Niyazi'nin de tahmin ettiği bir soru sordu.

"Takip ettim."

Çok bariz bir şey gibi söylemişti bunu. Halbuki Atlas dikkat etmişti. Peşinden kimsenin gelmediğinden neredeyse emindi. Belki de o kadar da iyi değildi bu konuda.

"Atlas..." Niyazi'nin sesi fısıldar gibi çıkmıştı. "Hadi eve gidelim."

Küçük Atlas kafasını iki yana salladı.

"Bak böyle olmaz. Toparlanmamız gerek."

"Niye?" Atlas ona dönerek, aniden sordu. Sesi çatlamıştı. "Nasıl yapayım onu?"

"Atlas, sen çok güçlü bir çocuksun." Çocuk, bu lafa gülebilirdi işte. Atlas, güçlü olmanın yanından bile geçmiyordu. Tamamen tükenmiş hâldeydi. "Evet, şu an senden iyi olmanı bekleyemem. Bu saçmalık olurdu. Doğrusu, kendim de pek iyi değilim..."

Çocuk, Niyazi'nin itirafıyla birlikte ona döndü. Bu doğruydu, o da iyi değildi. Ama Atlas'tan ve Helen'den farklı olarak, iç dünyasını fazla göstermiyordu. Atlas da zaten pek görmüyordu onun bitik hâlini, sadece öyle olduğunu hissediyordu.

"Biliyorum, devam etmesi çok zor. Ama devam etmeliyiz." Niyazi bakışlarını denize çevirdi. Yeni yeni beyazlaşmaya başlayan saçları, rüzgâr yüzünden dalgalandı. "Belki de daha önce duymuşsundur; her bitiş, farklı bir şeyin başlangıcıdır. Biz sadece bunu o an anlamıyoruz. Bize yeni bir başlangıç gerekiyor."

Atlas buna benzer bir sürü laf duymuştu şimdiye kadar ve hiç sorgulamamıştı doğruluğunu. Çünkü hiçbir şeyin bitişini düşünecek kadar dertli bir hayatı olmamıştı. Peki, şimdi gerçek miydi bu? Ölüm, bir şeyin nasıl başlangıcı olacaktı? Oysaki herkes ölümün son olduğunu söylerdi. Belli ki, geride kalanlar için öyle değildi.

Niyazi'nin son söylediği laf Atlas'ın aklında dolandı durdu:

Bize yeni bir başlangıç gerekiyor...

Belki de ihtiyacı olan böyle bir şeydi. Yeni bir başlangıç. Ama nasıl? Tüm bu acıların üstüne, nasıl yeni bir başlangıç yapılırdı ki?

Önce bu acısını ortadan kaldırmalıydı. Ve bu da kendisine sorduğu ilk soruyu, tekrar sormaya onu mecbur bırakıyordu:

Bir acıyla nasıl baş edilir?

Cevabı kısa ve basitti. Ve hiç olmadığı kadar kararlı. Atlas, kafasını kaldırıp dik dik, meydan okurcasına Niyazi'ye bakarken, "Ben adalet istiyorum o zaman!" dedi. "Ben, bize bunu yaşatanlara daha fazlasını yaşatmak istiyorum. Bedelini ödemelerini istiyorum!"

"Yavaş gel, Atlas..." Niyazi şaşkınlıkla küçük Atlas'a baktı. "Önce sakin olmalıyız."

"Ben sakin falan olmak istemiyorum," dedi sesini yükseltirken. Niyazi onunla dalga geçiyor gibiydi. Madem yeni bir başlangıç yapmalılardı, o zaman Atlas, önce tüm bu acıyla başa çıkmayı öğrenmeliydi. Bunun için de tek yol, intikam almaktı. Onda açtıkları yaranın daha fazlasını açmalıydı onlarda. "Benim annemle babam öldürüldü! Nasıl sakin olmamı beklersin?"

"O sesini alçalt!" Niyazi'nin sesi, çocuğun sesini baskıladı. Ki zaten Atlas, Niyazi'nin bu otoriter havasına söz geçirebileceğini sanmıyordu. İtaatkâr biçimde olduğu yere çöküp sesini kıstı. "Ve sabırlı ol! Ne istediğini bilmeden konuşuyorsun."

"Ben artık ne istediğimi çok iyi biliyorum." Niyazi'ye rağmen hâlâ kararlıydı düşüncelerinde. Yine iddialı konuşmayı becermişti. "Onu nasıl elde edeceğimi de."

Bu lafları söylerken bir kez bile tereddüt etmemişti. Niyazi de lafını bölmeye çalışmamıştı. Hatta susmuş, konuşmasına devam etmesini beklemişti. Parlak gözlerini çocuğa dikmiş, kaşlarını çatmıştı. Tabii Atlas, o zamanlar bu bakışların etkilenme bakışları olduğunu sanmıştı fakat öyle değildi. Niyazi sadece onun düşüncelerini öğrenmek için sessiz kalmıştı. Küçük Atlas devam etti.

"İlk olarak, yerimizi ispiyonlayan o adamdan başlayacağım." Ayağa kalktığında Atlas'ın sesinde saf bir nefret vardı. Tanımadığı bu insanlara hiç olmadığı kadar kin besliyordu. Yaşadıklarını misliyle ödetmeliydi ve ödetecekti. Bu içindeki fırtınaya sebep olanların hayatını bir fırtına misali darmadağın edecekti. "Onu bulup öldüreceğim."

"Orada dur bakalım, Atlas!" Niyazi'nin sesi hoşnutsuz ve şaşkınlık doluydu. Atlas'ın böyle şeyler söylediğine inanmamıştı sanki. "İstediklerine dikkat et. Sonra pişman olursun."

Ayağa kalkıp Atlas'ın omuzlarını tuttu. Bunu yapmak için de biraz eğilmek zorunda kalmıştı. Kafasını iki yana salladı, gözlerini ondan ayırmazken.

"Sen bir canavar değilsin," dedi omzunu sıkarak, "olmana da ben müsaade etmem!"

"Peki diğerleriyle nasıl savaşmamı bekliyorsun?" Atlas büyük büyük laflar etse de o da birini nasıl öldüreceğini bilmiyordu. Daha önce kimseye zarar vermemişti ki. "Onlar sınır tanımadan kötülük yaparken, ben nasıl sınırlara hapsolup onları durdurabilirim?"

"Eğer o sınırı aşarsan, kaybeden sen olursun. Kendini kaybedersin, Atlas." Niyazi'nin dolgun ve şaşırtıcı derecede hassas sesini, rüzgâr alıp götürüyordu. "N'olursa olsun, ben hayatta olduğum sürece, sana zarar gelmesine izin vermeyeceğim. Seni kendinden bile koruyacağım."

Yüzünde buruk bir gülümseme göründü. Bakışları yoğundu. Gözlerinin etrafında oluşan çizgilerin derinleştiğini, o karanlıkta bile görebiliyordu Atlas.

"En azından elimden geldiği kadar yapmaya çalışacağım."

"Bana ne yapabilirler ki en fazla?" Atlas bakışlarını kaçırdı. Yükselip taşlara çarpan dalgalara baktı. Omuz silkti, umursamıyor gibi. "En kötü, öldürürler."

Niyazi bu laftan kesinlikle hoşlanmamıştı, çünkü Atlas'ın omuzlarına baskı uygulayarak kendine dönmesini sağladı. Kaşları da daha fazla çatılamazdı. Sert ve otoriter sesi geri dönmüştü.

"Daha çocuksun sen," diye uyarı tonunda konuştu. "Ve emin ol, insanlar sana, seni öldürmekten daha kötüsünü yapabilirler, Atlas."

Atlas o günden beri bu lafı düşünüyordu. Gerçekten de öyleydi. İnsanlar çok daha kötü şeyler yapabiliyorlardı birbirlerine. On yedi yaşındaki bir çocuğa yapılacak en büyük kötülüğü yapmışlardı zaten. Niyazi de sözünü tutamamış, Atlas'ı kendinden koruyamamıştı. Niyazi'nin dediği o sınırı aşıp kaybeden olmuştu.

Bugün de ailesinin katiliyle el sıkışıp, gülümserken övgüler sıralamak, hiç olmadığı kadar kendinden tiksinmesini sağlamıştı. Bunu ona yapmaya zorlayan da kendisinden başkası değildi, ki bu daha katlanılamaz bir şeydi. Hayatı boyunca istemediği şeyleri yapmaya zorlamıştı kendini. Aslında, bugün de diğerlerinden farklı olmamalıydı ancak etkisi çok daha büyük olmuştu.

Tüm bu düşüncelerden kurtulmanın bir yolunu bulamazsa delireceğini fark ediyordu. Rüzgâr dağıtmış gibi zihnin her köşesinden yeni bir düşünce çıkıyor, kurtulmasına izin vermiyordu. Bunu kontrol etmek de sandığından zordu. En iyisi geri dönmekti. Kendiyle yüzleşmesini başka zamana ertelese iyi olurdu. Zaten Hayal'i de bekletmişti.

Arabaya geri döndüğünde kızı bıraktığı gibi bulmuştu. Yani, gerçekten bıraktığı gibi. Sanki hiç kıpırdamamıştı. Atlas başka zaman olsa buna gülebilirdi. Hayal onun, "bekle," lafını fazla mı ciddiye almıştı?

Atlas arabaya binip kemerini taktığında Hayal'e baktı. "Kusura bakma," dedi sesinin sert veya yersiz derecede yumuşak çıkmamasını sağlamaya çalışarak. "Biraz beklettim."

"Sorun değil." Hayal saçını kulağının arkasına sıkıştırdı. Bu hareketi gerçekten seviyordu galiba. Atlas, eskiden onun bu kadar çok saçına dokunduğunu hatırlamıyordu. Bakışları da çekingendi. Bir şey söylemek istiyordu. "Şimdi iyi misin peki? Yani onunla tanışmak..."

"İyiyim," diye kızın lafını kesti. Bu konuyu konuşmak istediğini de nereden çıkarmıştı? Hayal'e bakışları fazla sert olacak ki kızın yüzü düşmüş, gözlerini ondan çekmişti. Az önceki kaba hareketini unutturmak adına sesinin daha anlayışlı çıkmasını sağlayarak konuştu:

"Sadece bu konuyu konuşmak istemiyorum."

"Anlıyorum."

"Pekâlâ. Şimdi seni eve bırakacağım." Arabayı çalıştırdı. Geri geri giderek park ettiği yerden ayrılıp otoyola çıktı. Hayal birkaç dakika onunla konuşmayı reddetmiş gibi susmuştu.

"Sence anlamış mıdır?" Genç kız, yol boyunca sormak istediği soruyu sonunda sormuştu. "Yani rol yaptığımızı falan?"

"Sanmıyorum," dedi kısaca. "Anladığına dair bir hissiyat oluşmadı bende."

Hayal kollarını kendine dolayarak camdan dışarı baktı. Aniden ışıklar çok ilgisini çekmiş gibiydi. "Beni takip ettiren adamla aynı ortamda olmak... çok garipti."

Bakışları Atlas'ı bulunca -bunu bilmek için onun kıza bakması gerekmiyordu- az önce pot kırdığını sanarak telaşlandı.

"Yani senin için daha zordur elbette." Atlas'ın acısını hafife almadığını göstermek istemesinin, genç adam için bir önemi yoktu. Kız, Atlas'ın yaşadığı zorluğu anlasa ne olacaktı ki? "Peki, bu konuda konuşmuyoruz."

"Güzel..." İşte Hayal'in bunu anlaması güzeldi. Şu an herhangi bir empati etkinliğine katlanamazdı.

"Ben anlamıyorum gerçekten." Tabii ki Hayal yine susmamıştı. Yeni sorularla Atlas'ı sınamaya ant içmişti çünkü. "Bir an için dünyanın en duygusal insanı olurken nasıl iki dakika sonra duygusuz birine dönüşüyorsun?"

Anlaşılan, Atlas'ın bu duygu değişimi Hayal'in kafasını karıştırmıştı. Bir gün içinde, Atlas'a fazla maruz kalınca, bu sorunun sorulması onu şaşırtmamalıydı aslında.

"Buna rol yapmak deniyor," dedi Hayal'e yan bir bakış atarak.

"Peki ya gerçekte hangisisin?"

"Hepsi? Hiçbiri?"

Bu cevaptan sonra yeni bir soru sormadı. Atlas da bu karara saygı duymuş, hatta mutlu olmuştu. Zaten hayatında Helen gibi konuşkan biri vardı. Bir yenisi daha eklenmişti şimdi. İlk gün geldiğinde, zar zor ağzını açıp iki kelimeyi bir araya getiren kadın, şimdi susmuyordu.

Arabayı kırmızı ışıkta durdurduğunda bir süredir sessiz olan Hayal'e kaçamak bir bakış attı. Ama göz göze gelmeyi planlamamıştı. Hayal gözlerini dikip Atlas'a bakarken genç adamın adlandıramadığı bir şey vardı kızın bakışlarında. Atlas'ın onu fark ettiğini görünce gözünü çekti.

Genç adam o an başka bir şey daha fark etti. İkisinin de araba kolçağına yaslanmış kolları, birbirine çok yakındı. Neredeyse değecekti ve Hayal çekmek için hiçbir hamlede bulunmamıştı, ki bu oldukça anormaldi. Bu, bugün olan ikinci böyle vakaydı.

S*ktir, diye geçirdi içinden Atlas. Bu göstericiler hiç iyi bir şeye işaret etmiyordu...

Evin önüne vardığında Hayal'in beklemesini söyleyip, kızın kapısını açmak için arabadan hızlıca inerek, diğer tarafa geçti. Centilmen imajı çizmek zorundaydı şu an. Hayal'i takip eden adamı sokağın başında görmüştü.

Hayal arabadan inip Atlas'ın karşısında durdu. "Galiba bu gece burada bitiyor."

Atlas rol icabı gülümseyerek, "Galiba," dedi. Çok üzülmüş gibi davranmaya çalıştı. "Tekrar etmek çok isterim."

"Ben de." Hayal çaktırmadan etrafa bakarken sesini kısarak yavaşça Atlas'a yaklaştı. "Bir soru sorabilir miyim?"

"Genelde soru sormadan önce izin almazdın, n'oldu?" diye Atlas iğneleyici bir ifadeyle konuştu ama yüzünde samimi bir gülümseme vardı. Kolunu da açık olan araba kapısının üstüne yerleştirmiş, oldukça rahat bir tavır sergiliyordu. Bunun, kızı delirttiğinin farkındaydı ancak Atlas gibi gülümsemeye devam ediyordu.

"Yanıtlama nezaketini göstereceğini bilmediğimden, kendimi yormadan önce sormaya karar verdim." Hayal'in yüzündeki sahte tebessüm biraz daha büyüdü.

Atlas bu cevapla sırıttı. Madem onu gıcık etmek istiyordu, kendisi de gıcık olmaya hazır olsa iyi olurdu.

"Belki de doğru soruları sormayı bilmiyorsundur?"

"Sen cevaplamayı çok biliyorsun çünkü."

"Yanlış sorulara, doğru cevaplar bekleme benden." Atlas kafasını yana eğerek göz kırptı. Dışarıdan olabildiğince flört ediyor gibi görünmeye çalışıyordu. İyice Helen gibi olmaya başlamıştı o da. Bu laf sokmalar da Helen ve Kerem'i hatırlatmıştı ona. Zaten o ikilinin ilişkisi, yavaş yavaş rahatsız etmeye başlıyordu Atlas'ı. "Artık soracak mısın?"

Hayal kafasını çevirip göz devirirken, "Aslında sormayacaktım ama neyse," diye mırıldandı. "Sen beni yönlendireceğini söylemiştin. Senden hoşlanıyor gibi görünmem için. Ama hiç talimat vermedin, neden?"

Atlas, "gerçekten mi?" diye bağırmak istiyordu. Bu soruyu mı sormalıydı? Tüm yaşanların içinde bir tek bunu mu merak etmişti? Hayal, cevabından rahatsız olacağı bir soru sormuştu.

Atlas sola doğru göz ucu bakıp adamın hâlâ orada olup olmadığını kontrol etti. Ve tabii ki oradaydı.

"Pekâlâ, şimdi soruyu boş ver," dedi boşta kalan eliyle saçını geriye doğru iterken. "Adam bize bakıyor. Vedalaşmamız gerek."

"Yani?"

"İzin verirsen, sana yaklaşacağım. Yanağını öpecekmiş gibi." Atlas kızın telaşlanacağını bildiğinden hemen ekledi: "Öpmeyeceğim, merak etme. O açıdan öpüyor gibi duracak."

Hayal dudağını ıslattı. Yine gerilmişti haklı olarak. Her şey bir yana, plan için Hayal'e böyle işkence ediyormuş gibi olmasından nefret ediyordu. Travmalarını hatırlattıkça hatırlatmıştı. Üstelik bir özür borcu da vardı ona; lakin yemekteyken davetsiz misafirin gelmesiyle bölünmüştü.

"İstemezsen..."

"Sorun değil... sorun değil." Hayal, Atlas'ın sandığından daha da güçlüydü. Bunları yapmak onun için kâbus gibi bir şey olmalıydı, fakat yine de yapıyordu.

Yaklaşmadan önce, "Bu arada, az önce bir soru sordun ya," diye ona sorusunu hatırlattı. Kız kafasını sallarken Atlas öne doğru bir adım attı. Dudaklarını Hayal'in yanaklarına doğru götürdü fakat dokundurtmadı. Arada sadece birkaç santim vardı.

"Seni yönlendirmedim, çünkü gerek kalmadı."

O an geri çekilmiş olmasaydı, duyduklarından dolayı kafasını aniden çeviren Hayal'in dudakları, Atlas'ınkilere değecekti. Gözleri şaşkınlıkla büyümüş, zorlukla yutkunmuştu. Etrafta fazla ışık olmadığından yüzünün aldığı rengi seçemiyordu. Atlas onun şoktan çıkamayacağını tahmin ederek yönlendirmeye çalıştı.

"Şimdi gitmen gerekiyor," dedi gülümserken. "Üşüyeceksin."

Hayal'in o şaşkınlıkla nasıl evine çıktığını bilemiyordu. Atlas'ın iması onu fena hâlde afallatmıştı çünkü. Zaten Atlas da yeni, arabadayken fark etmişti durumu. Belki söylememeliydi ama söylemesi bir yandan iyi olmuştu. Bu hoşlanma durumu başlamadan bitmeliydi.

Telefonuna mesaj geldiğinde Hayal'in arkasından bakmaya bir son verdi. Gitmemişti, çünkü Hayal evine çıkıp içeri girene kadar peşlerindeki adamı apartmandan uzak tutmak istiyordu. Hem kızın arkasından böyle bakmak âşık rolü için birebirdi hem de eskiden yaptığı o hatayı bir daha yapmayı göze almak istemiyordu.

Telefonunu cebinden çıkarıp baktı. Mesaj Batu'dandı ve çok kısaydı.

Misafirimiz var. Gelsen iyi olur...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.