Ertesi gün, yeşil sahanın kenarındaki tribünlerde yerimi aldığımda kalbimin ritmi normal değildi. Dün kendi yarı final maçımı feda etmiştim, canım acıyordu ama şimdi sıra erkeklerin yarı finalindeydi. Ve kaderin en iğrenç oyunuydu ki, rakip takım Kıvanç’ın takımıydı.
Kıvanç sahaya çıkarken bana doğru sinsi bir bakış attı, yüzündeki o kazanan iğrenç gülümsemeyle bana göz kırptı. Tiksinerek kafamı çevirdim. Sahaya odaklandım. Baran sahaya adım attığı an gözleri doğrudan tribünde beni buldu. Elini kalbine götürüp hafifçe başını salladı. O an içimdeki bütün korkular dağılır gibi oldu. Baran bu maçı benim için, bizim için alacaktı...
Ama oyun hiç de beklediğimiz gibi başlamadı.
Kıvanç’ın takımı inanılmaz sert ve agresif oynuyordu. Hakemin görmediği anlarda Baran’a gizli fauller yapıyor, onu kışkırtmak için sürekli kulağına bir şeyler fısıldıyorlardı. Baran sakin kalmaya, Cihan’ın uyarısını dinleyip öfkesini kontrol etmeye çalışıyordu ama takım olarak üzerimizde devasa bir baskı vardı.
İlk yarıyı 1-0 geride kapattık. İkinci yarıda Baran resmen sahada canını dişine taktı. Sağ kanattan öyle bir yüklendi, defansı öyle bir dağıttı ki, hepimiz nefesimizi tuttuk. Ceza sahası dışından vurduğu o muazzam şut ağlarla buluştuğunda tribünde çığlık çığlığa ayağa kalktım! 1-1! Baran golü atar atmaz formasının amblemini öperek bana doğru koştu, "Senin için!" diye bağırdı uzaktan.
Fakat maçın bitmesine sadece son beş dakika kala, Kıvanç’ın takımı ani bir kontra atağa kalktı. Bizim defans boş yakalanmıştı. Kalecimiz uzandı ama top doksandan ağlarımıza girdi...
Skor: 2-1.
Hakemin bitiş düdüğü sahada yankılandığında sanki başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Yenilmiştik. Erkekler yarı finalde elenmişti.
Baran düdük sesiyle birlikte dizlerinin üzerine çöktü, ellerini çimlere vurmaya başladı. O kadar hırslı, o kadar öfkeli ve kırgındı ki, uzaktan bile omuzlarının sarsıldığını görebiliyordum. Benim onun için yaptığım o büyük fedakarlığa rağmen, Kıvanç’ı sahada da yenememiş olmanın verdiği o devasa yıkım yüzünden resmen kahrolmuştu. Kıvanç ve takımı sahada sevinç çığlıkları atarken, Baran’ın gözlerindeki o kapkara öfke yeniden büyümeye başlıyordu sanki.
Salonun içindeki o sağır edici, uğultulu kutlama sesleri kulaklarımı tırmalıyordu. Kıvançların tribünü çıldırmış gibi bağırıyordu ama benim gördüğüm tek şey, sahanın ortasında dizlerinin üzerine çökmüş olan Baran'dı. Kalbimin tam ortasına bir ağırlık oturmuştu. Solumda duran Ece’nin ve sağımda resmen öfkeden soluyan Melis’in kollarını sıkıca kavradım. Melis maça gelirken "Ay kızım ben futboldan hiç anlamam, sıkılırım" diyordu ama şu an Baranların yenilgisine benden çok bilenmiş durumdaydı.
"Koridora gidelim,oradan geçekler" dedim.
Melis ve Ece yüzümdeki o ifadeyi görünce hiç ikiletmediler. Melis benim bu hayattaki her şeyimdi, canımın içiydi. Henüz ona Kıvanç'ın bana yaptığı şantajlardan, o kaset mevzularından, beni nasıl köşeye sıkıştırdığından tek kelime bahsetmemiştim. Bu sırrın yükü omuzlarımı çökertiyordu ama onları korumak için susmak zorundaydım.
Loş, uzun koridora saptığımızda adımlarımız yankılanıyordu. Tam köşeyi döneceğimiz sırada karşıdan gelen ayak seslerini duyduk. Ve hemen ardından o nefret ettiğim ukala ses tonu koridorda çınladı. Kıvanç, yanındaki çocuklarla kahkahalar atarak bize doğru yürüyordu. Beni gördüğü an adımlarını yavaşlattı, yüzüne o midemi bulandıran alaycı maskesini taktı.
"Sevgilini fena yendik güzellik..." dedi, tam karşımızda durup gözlerimin içine bakarak. "Nasıl, beğendin mi maçı? Kaptanınız yeşil sahalara gömüldü resmen."
Tam karşısına dikildim, gözlerimden resmen alev fışkırıyordu. "Sen bu yaptıklarının bir bedeli olmayacak mı sanıyorsun Kıvanç?!" diye haykırdım, sesim koridorda yankılandı. "Ben sana göstereceğim, bunu burnundan fitil fitil getireceğim!"
Kıvanç benim bu öfkeli çıkışıma hiç ama hiç aldırmadı. Aksine, sanki bu anı bekliyormuş gibi yüzündeki sırıtış daha da büyüdü. Bakışlarını benden çekip arkamda duran Ece ve Melis’e çevirdi. Ses tonunu bilerek daha da sinir bozucu, fısıltılı bir tınıya getirdi.
"Bana kızacağına git de arkadaşının arkasından ağla Asyacım. Gerçi arkadan iş çevirmeye alışıksın... Yarı final maçına benim yüzümden, beni engellemek için çıkamadığını bu yanındaki saf arkadaşlarına söyledin mi bari? Seni tehdit ettiğimi, o şantajları bilseler hala arkanda dururlar mı acaba? Sırf o kaptan bozuntusu Baran’ı korumak için, onun attığı o yumruğu ben hocalara söylemeyeyim diye voleybol takımını yarı finalde yaktı bu kız! Baran için kendi takımını çöpe attı!"
O an koridorda zaman durdu resmen. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Sırrım, o en büyük fedakarlığım patlamıştı. Evet ben Baran için takımımı çöpe atmıştım. Ben kaptan olmayı haketmiyordum.
Ece ve Melis duydukları şeyle aniden buz kestiler. Ece şok içinde kafasını bana çevirip "Ne?! Baran için mi?! Asya ne diyor bu, ne yumruğu?" Diye sordu.
Ben suçluluktan ve korkudan tek bir kelime bile edemezken, Kıvanç tam o pis gülüşüyle "Aa... Siz bilmiyor muydunuz yoksa?" Dedi
Melis resmen zincirinden boşanmış bir fırtına gibi öne fırladı. Kıvanç'ın tam dikine yürüdü. Kıvanç bile Melis’in bu ani ve vahşi hamlesiyle bir adım geri kaçmak zorunda kaldı, gözleri şaşkınlıkla açıldı. Melis benden hesap sormak yerine, o gözü kara dostluğuyla direkt Kıvanç’ın göğsüne parmağını sertçe vurarak saydırmaya başladı:
"Sen ne diyorsun be şantajcı, haysiyetsiz pislik?! Sen kimsin de benim kardeşimi, canımın içini Baran'la tehdit ediyorsun ulan?! Demek o yüzden oynayamadı o maçta! Sırf Asya Baranı tercih etti diye arkadan ne pislikler çevirdiğini, kızı Baran üzerinden nasıl köşeye sıkıştırdığını şimdi anladım! Bir de gelmiş burada erkeklik taslıyorsun! Dua et şu an bu okulun koridorundayız Kıvanç, yoksa o sırıtan suratını bu duvara gömerdim! Defol git şimdi gözümün önünden, yoksa elimden kaza çıkacak, defol!"
Melis öyle bir nefes nefese haykırmıştı ki, Kıvanç’ın yanındaki o serseri arkadaşları bile arkaya doğru sindiler. Kıvanç hayatında ilk defa bu kadar sert bir tepki görmüş gibi yutkundu. Melis’in o gözü dönmüş halinden resmen çekindi ve hiçbir şey diyemeden hızla uzaklaştı.
Onlar uzaklaşırken Melis hemen arkasına döndü, elleriyle omuzlarımı tuttu. Gözleri dolmuştu. "Asya... O pislik seni neyle tehdit etti, bize niye söylemedin?" Diye sordu içtenlikle. Ben tam ağzımı açmıştım ki koridorun diğer ucundan başı önde, darmadağın bir halde Cihan belirdi. Ece’nin şaşkınlığını yutup hemen Cihan’ın önünü kestim.
"Cihan! Baran nerede?" diye sordum aceleyle.
Cihan derin bir iç çekti. "İki dakikaya gelir... Çok kötü durumda Asya."
Cihan’ın o yıkılmış halini görünce ona doğru yaklaştım. "Sakın üzülme Cihan," dedim içten gelen bir sesle. "Siz bugün elinizden gelenin fazlasını yaptınız. Bu sadece bir maç."
Ece da hemen yanıma gelip o güçlü, sarsılmaz sesiyle Cihan’ın gözlerinin içine baktı, dokunmadan sadece sözleriyle ona güç verdi: "Aynen öyle Cihan. Bir yenilgi sizin kim olduğunuzu değiştirmez. Siz bu okulun gördüğü en iyi takımsınız. Toparlayacaksınız, biz size sonuna kadar inanıyoruz."
Cihan kafasını yavaşça kaldırdı. Gözlerini benden çekip tamamen Ece’ye sabitledi. Sesi titreyerek konuştu:
"Benim bu derdimin tedavisi sensin Ece..."
Ece ne diyeceğini bilemeden, Cihan hiçbir şey demeden sessizce yanımızdan geçip gitti. Koridorda sadece bizim nefes seslerimiz kalmıştı.
Az önce yaşadığımız dram,şimdi yaşadığımız ise romantizimdi. Cidden ne yaşıyorduk biz?
Ve o derin sessizliği, koridorun başında beliren o tanıdık, devasa gölge bozdu.
Baran yürüyordu... Gözleri tamamen yere kenetlenmişti, saçları dağılmıştı ve ruhu resmen paramparçaydı. Onu hayatımda ilk defa bu kadar çaresiz görüyordum.
Koşarak aramızdaki mesafeyi kapattım. Baran daha kafasını bile tam kaldıramadan, kollarımı sıkıca onun boynuna doladım. Başımı göğsüne yasladığımda kalbinin ne kadar hızlı ve kırık çarptığını duydum.
Baran kollarımın arasında sarsılırken Ece tam önümüzde durdu ve o inançlı sesiyle Baran'a güç üfleyerek konuştu:
"Baran, kaldır kafanı. Bu maç bitti evet, ama sen hala bu takımın liderisin. Asya senin yanında, biz senin yanındayız. Şimdi o omuzları dikleştir, çünkü asıl savaş yeni başlıyor."
Ben Baran’a sıkıca sarılmışken, arkamızda kollarını göğsünde bağlamış, gözlerinden adeta alev fışkıran Melis’in gölgesini hissettim. Melis, Baran'ın o darmadağın haline bakıp yüzünü buruşturdu. Bize doğru bir adım attı ve sesindeki o buz gibi, tehditkar tınıyla doğrudan Baran’ın gözlerinin içine bakarak sadece şunu söyledi:
"Dua et Baran... Dua et bugün üzgünsün ve takımı kaybettin diye hiçbir şey demiyorum. Ama seninle çok fena görüşücez. Yarın antrenmanım bittiği an direkt senin yanına gelicem. Neler olduğunu, Asya'nın senin yüzünden neler çektiğini bana tek tek anlatacaksın. Sen o zaman görürsün gününü..."
Melis arkasını dönüp sert adımlarla koridordan çıkarken, Baran derin bir nefes alıp başını saçlarıma daha da gömdü. Kızların o güçlü sözleri, Melis'in o fırtına öncesi sessizliği ve benim kollarım... Baran'ın darmadağın ruhuna ilk defa sığınak olmuştu.