Şehir geceye döndüğünde kolej çoktan boşalmıştı.
Ama Ekin eve gitmemişti.
Sahil tarafındaki eski iskelede oturuyordu. Tahta zemin rüzgârla hafif gıcırdıyor, deniz siyah bir örtü gibi dalgalanıyordu. Ellerini cebine sokmuştu. Gözleri sabitti.
Leyla.
Doğukan.
Giray.
Hepsi kafasının içindeydi ama tek bir düşünce daha ağır basıyordu: Leyla’nın “ben kimsenin savaşı değilim” cümlesi.
Tam o anda topuk sesi duyuldu.
Ekin başını bile çevirmedi.
“Beni burada bulacağını nereden biliyordun?” dedi.
Deniz.
Ekin’in birkaç adım gerisinde durdu.
Rüzgâr saçlarını savuruyordu. Işık yüzüne vurdukça daha kararlı görünüyordu.
“Bilmek zor değil,” dedi Deniz. “Sen kaçmıyorsun, sadece uzaklaşıyorsun.”
Ekin hafifçe güldü. “Felsefe yapma.”
Deniz yaklaşmadı. Ama geri de çekilmedi.
“Leyla yüzünden buradasın.”
Ekin’in bakışı keskinleşti.
Deniz devam etti.
“Ve o seni mahvediyor.”
Bir sessizlik.
Deniz bu sessizliği kullandı.
Bir adım attı.
Şimdi daha yakındı.
“Sen böyle biri değildin,” dedi. “Seni ben biliyorum.”
Ekin ilk kez ona döndü.
“Beni mi biliyorsun?”
Deniz gözlerini kaçırmadı.
“Evet.”
Rüzgâr sert esti. Deniz bir an saçlarını kulağının arkasına itti.
“Senin öfkeni de biliyorum… kontrolünü kaybettiğinde nasıl baktığını da.”
Bir adım daha yaklaştı.
“Ve… kim için değiştiğini de.”
Ekin’in çenesi sıkıldı.
Deniz artık çok yakındı.
Sesini düşürdü.
“Leyla sana uygun değil.”
Ekin bir adım geri çekildi ama Deniz hemen arayı kapattı.
Bu sefer aralarında sadece nefes mesafesi vardı.
Deniz bakışlarını Ekin’in gözlerine sabitledi.
“Ben sana uygun olanı gösterebilirim.”