Koridor her zamanki gibi kalabalıktı.
Zil çalmış, herkes sınıflara dağılmaya çalışıyordu.
Ben elimde defterlerle hızlı hızlı yürürken… biri omzuma çarptı.
Defterlerim yere saçıldı.
“Harika…” diye mırıldandım, diz çökerken.
Tam toparlıyordum ki bir çift siyah ayakkabı görüş alanıma girdi.
Yavaşça başımı kaldırdım.
Oydu.
Hakkında herkesin konuştuğu, herkesin uzak durduğu çocuk.
Elinde benim defterim vardı. Ama uzatmıyordu.
Gözlerime baktı. Uzun uzun.
Rahatsız edici değil… tehlikeli bir şekilde.
“Sen yeni misin?” dedi, sesi umursamaz ama dikkatli.
“Hayır,” dedim kısa keserek. “Defterimi verir misin?”
Hafifçe sırıttı.
Defteri uzatmak yerine açtı.
Sayfaları çevirdi.
Notlarıma baktı.
“95… 100… 98…” diye mırıldandı.
Sonra gözlerini tekrar bana dikti.
“Cidden böyle mi yaşıyorsun?”
Kaşlarımı çattım. “Ne demek istiyorsun?”
Defterin köşesine kalemiyle bir şey yazdı.
Sonra nihayet bana uzattı.
Aldım. İstemeden baktım.
“Biraz düş… belki yaşarsın.”
Kalbim bir an garip attı.
Sinirlendim mi, etkilendim mi… anlayamadım.
“Senin gibi olmaktansa böyle yaşamayı tercih ederim,” dedim.
Bir adım yaklaştı.
Çok yakın.
“Benim gibi olamazsın zaten,” dedi alçak bir sesle.
“Dayanamazsın.”
Ve gitti.
Ben olduğum yerde kaldım.
Elimde defter, kalbimde anlamsız bir hızlanma.
O an fark etmedim ama…
o çocuk sadece bana çarpmamıştı.
Hayatımın ortasına düşmüştü.