Sabah erkenden uyandım ve kendimi çok enerjik hissediyordum. Hızlıca soğuk bir duş aldım ve derinlemesine bakım yaptıktan sonra hemen hazırlandım. Siyah paraşüt kot pantolon'un üzerine koyu mavi, oversize, kısa kollu bir crop giydim. Saçlarımı kuruttuktan sonra maşamı çıkardım ve saçlarımın alt taraflarına hafif dalgalı bukleler yaptım. Saçımın ön tarafındaki uzun kahküllerime de hacim verdim. Güneş kremimi, kırmızı tonlarında rujumu ve eyelinerımı sürdüm. Kirpiklerime rimel sürmek istemiştim ama gözlerimin hassas olduğunu hatırladım ve vazgeçtim. Yalnızca kirpik kıvırcı kullandım ve siyah converse ayakkabılarımı giyip, hızlıca yemekhaneye indim.
Eda ve Rana benden önce yemekhaneye inmişlerdi, çünkü benim hazırlanmam biraz uzun sürmüştü. Sonuçta bugün audition verecektim ve en önemli günlerimden biriydi. Kızlar benim içinde bir kahvaltı tabağı hazırlamıştı ve bunun için, onlara övgülerimi yağdırmıştım. Eda beni izlemeye geleceğini söylemişti ama Rana her zamanki gibi, Eda'nın fikrine soğuk tavırlarla yaklaşmıştı. Ben de, Eda'ya yardım etmek için onu biraz kışkırtmıştım ve sonuç olarak üçümüz de tiyatro kurumundaydık. Aradan geçen bir kaç saat içinde Güzel Sanatlar Fakültesine gelmiştik, seçmeler burada yapılacaktı ve bense zaten yan dal olarak oyunculuğu seçmiştim. Bu sebeple yurt ve Yabancı diller yüksekokulundan sonra burası 3. Evimdi artık. Yalnızca ben değil, hazırlanan birkaç kişi daha vardı. Bu, heyecanımı biraz olsun bastırmıştı. En azından biraz gözlem yapabilecektim.
Benden önce dört kişi çıkmıştı ve şimdi ise sarışın, yeşil gözlü, beyaz tenli bir kız çıkmıştı. Kendini tanıttı, adının Hüma olduğunu ve asıl alanının edebiyat olduğunu söyledikten sonra, rolünü yapmaya başladı. Kız oldukça güzeldi ve rolünü de güzel oynuyordu. Onu dikkatle izledim, işini o kadar güzel bir şekilde yapıyordu ki; "kendi kendime yapabilirim, hep yaptım." diye düşündüm ve daha çok cesaretlendim. Hüma rolünü bitirdikten sonra, alkışlarını topladı ve gidip yerine oturdu. Eda ve Rana'nın da cesaret verici sözlerinin ardından jüri üyelerinin olduğu yere doğru gittim ve onlara gönüllü olduğumu söyledim. Kendi aralarındaki ufak bir konuşmanın ardından, gülümseyerek beni sahneye davet ettiler ve onlara aynı samimiyetle gülümseyip, ait olduğum yere çıktım, sahneye. Tüm salon sessizliğe bürünmüş, benim performansımı sergilememi bekliyordu. Derin bir nefes alıp verdikten sonra kendimi tanıtmak için bir adım öne çıktım. "Merhabalar, Ben Nehir Derin. Yabancı diller yüksekokulu'nda İngiliz dili ve edebiyatı okuyorum. Bugün sizlere William Shakespeare'in Mactbeth adlı eserinden, Lady Mactbeth'in tiradını yapacağım. Hepinize iyi seyirler diliyorum." dedim ve sahnenin arkasına geçtim.
Hazır olduğum da, yavaş adımlarla sahneye doğru yürüdüm ve Nehir olmaktan çıktım. Ben artık Nehir değildim, Lady mactbeth'dim. Ben artık iktidar hırsı yüzünden cinayeti bile rahatlıkla göze alabilen, kocamı da bu yolda kolayca yönlendirebilmiş, zeki ve zekası yüzünden korkunç bir kadındım. Cinayetin ağırlığını kaldıramadığım için delirmiştim ancak delirmem beni daha insancıl kılmıştı. Sahneye sesizce girdim ve sanki kimsenin göremediği ruhları görebiliyormuşum gibi etrafıma bakınıyor ve gitmeleri için elimi boşlukta savuruyordum. Sahnenin tam ortasına geldim, yavaşça yere oturdum ve ellerime gözlerimi açarak çok korktuğumu belli edercesine baktım. "Çık elimden, korkunç leke çık diyorum sana! Bu bir… Bu iki…" dedim ve delirmişçesine ellerimde gerçekten kan lekesi varmış ve elimde kurumuşçasına, onu çıkarmaya çalışarak. Ellerimi sertçe birbirine sürtüyor, kan lekesinin hâlâ çıkmadığını düşünerek daha da sinirleniyor ellerimi yerlere sürtüyordum ve en sonunda Eda'dan bilerek aldığım ince beyaz hırkayı üzerimden hızla çıkararak onu elime sürmeye başladım. Bir sonraki lafıma geçebilmek için hızla ruh halimi değiştirdim. "Tamam: Haydi şimdi. Cehennem ne karanlıkmış!" dedim uzaklara dalmış gibi yaparak, ardından kollarımı kendime sarmalayarak içinde olduğum durumdan çok korkuyormuş gibi kendimi ağlamaya zorladım. Rol yaparken ruh halimi hızla değiştirebiliyordum ancak ağlama rollerinde biraz zorlanıyordum. Lady Mactbeth'in yaşadıklarını sanki ben yaşamışım, onun çektiği acıları sanki ben çekmişim gibi daha derin bir şekilde kendimi duyguya soktum ve birkaç damla gözyaşım yanakalarımdan yere doğru süzülüverdi. "Yazık, koca kralım benim. Yazıklar olsun! Bir asker korkar mı hiç? Ne diye korkuyorsun bilinmesinden? Kimin haddine bizden hesap sormak?" dedim elimin tersiyle gözyaşlarımı silerek ve daha sert, daha otoriter bir ses tonuyla. Yerimde dikleşip bir kraliçe kadar zarif ve bir o kadar da otoriter davranarak, "Bir ihtiyardan bu kadar kan akacağı kimin aklına gelirdi? Fife beyinin bir karısı vardı, ne oldu? Nedir bu?" dedim. ellerimi kaldırıp, yüzüme doğru yaklaştırdım, "Hep kirli mi kalacak bu eller? Yeter artık, haşmetlim, yeter! Her şeyi bozuyorsun bu korkularla." dedim sesimi yükselterek. "Kan kokuyor hala şurası: Arabistan’ın bütün kokuları temizleyemeyecek şu ufacık eli! Of, yeter artık! Yeter! Ellerini yıka; gecelik hırkanı giy; sapsarı kesilme böyle! Banquo gömüldü diyorum sana: Mezarından çıkamaz Banquo." diyerek boşluğa doğru elerimi ve onunla orantılı; jest ve mimklerimi kullanarak. "Git yat, git yat; kapı vuruluyor. Haydi, haydi, haydi, ver elini bana. Olan oldu, değişmez artık. Gel yat artık, gel yat." dedim ve bu sırada yere attığım hırkayı tekrar elime alıp üzerime giydim adından yere uzanarak yan yattım, sanki yaşadığım tüm şeylerden sonra yalnız başıma kalmış ve gidecek hiçbir yerim, sığınacak hiç bir limanım yokmuşçasına kendi kendimi yeniden sarmalayarak.
Rolüm bitmişti ve kalbim yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. yavaş yavaş yükselen ve büyük bir uyum yakalayan alkışlar, kulağımda bir müzik gibi yankılanıyordu. Yalnızca jüriler değil salondaki herkes, kendi aralarında konuşuyorlardı ve yüzlerindeki ifadelere göre güzel bir performans sergilemiştim. Gözlerim jürilerden biri olan Yılmaz Hoca'ya kaydı, bana gülümseyerek gurur verici bir bakış attı. "İzlediğiniz için teşekkür ederim, umarım beğenmişsinizdir." dedim ve sahneden indim.
Eda ve Rana'nın yanına gittiğimde, Eda seviçle boynuma atladı ve bana tebriklerini sundu. Rana ise soğuk tavırlarla elindeki suyu ve keki bana doğru uzattı. "Bu kadar mükemmel bir performanstan sonra hakettin. " dedi.
"Teşekkürler." dedim kaşımı havaya kaldırıp, gülümseyerek. "kızlar lavaboya gidip ellerimi yıkasam iyi olacak." dedim ellerimin kirlendiğini gösterek. Beni anladıklarını belli edercesine kafalarını sallayıp, oturdular ve bende lavabonun yolunu tuttum.
Ellerimi yıkayıp, boynuma da biraz su vurduktan sonra ellerimi kurutup, lavabodan çıkmak için kapıyı açtım. Kapının kenarında biri olduğunu fark edene kadar herşey çok iyiydi ancak sonrasında attığım çığlık sebebiyle, karşımdaki kişi ağzımı kapatmak zorunda kalmıştı. Can, karşımda durmuş endişeli bir şekilde ağzımı kapatırken, sinirlerime hakim olamayıp, onu yumruklamaya başladım. "Ya dursana , kızım. Elin amma ağırmış." dedi geri çekilerek.
"Senin burada ne işin var ya?" dedim sinirli bir şekilde.
"Seçmelere katıldım. Düşündüm de daha ilk senemden kendimi sıkmak istemiyorum. Biraz etkinliklere katılmak da fayda var. Hep ders çalışmak, zihnimi çok yorar. Bu arada performansın mükemmel ötesiydi, sahnedeyken göz kamaştırdığını söylemiş miydim?" dedi bilmiş bir tavırla.
"Pardon da sen tıp öğrencisisin, hem tiyatro hem dil hem de tıbbı nasıl aynı anda idare edeceksin?" dedim onunkinden daha bilmiş bir tavırla.
"Sen merak etme leydim, ben hepsine yetiştirim." dedi ukâla bir şekilde.
"Ayrıca bu üçünü aynı anda idare edersen, zihnin daha çok yorulur ve kendini daha çok sıkmış olursun." dedim altta kalmayarak.
"Emin ol, tıp'dan başka şeylerle de ilgilenmek beni daha zinde tutuyor." dedi ve elime nazik bir öpücük kondurduktan sonra salona geçti. Hızla arkasından gittim ve ona yetişmeye çalıştım ama çoktan sahneye çıkmıştı. "Merhabalar, ben Can Aksoy. Tıp öğrencisiyim ve bugün sizlere William Shakespeare'in Hamlet eserinden Hamlet karakterinin tiradını, sergileyeceğim. İyi seyirler." dedi ve bana göz kırptı. Salondaki bir kaç kişi bunu fark etmiş olacak ki hemen bana doğru dönüp baktılar. Yanaklarımın kızardığını hissettim ve hemen kızların yanına gittim. Can, sahneye dramatik bir şekilde girdi ve tam da rolüne uygun bir şekilde jest, mimiklerini sergiledi. Rolünü gerçekten hissederek oynuyordu ve bu, şaşırmama neden olmuştu. Onun gibi birinin, bu kadar başarılı olmasını beklemiyordum. Üç tane birbirinden zor alanda da başarılıydı.
Rolünü bitirdikten sonra teşekkürlerini sunup, sekerek yanıma geldi. Eda ve Rana şaşırmış bir biçimde yalnızca bizi izliyordu. Yanıma oturdu, "Nasıldım, leydim?" dedi çapkınca sırıtarak.
Sertçe ona doğru döndüm, "Ne yapmaya çalıştığını bilmiyorum ve bilmek de istemiyorum. Mümkünse benden uzak dur, Can!" dedim sinirle.
"Mümkün değil!" dedi sertçe ve kaslarını çatarak önüne döndü. Bu tanıdıklık hissini tekrar hissetmeye başlamıştım ama hızla düşüncelerimi uzaklaştırdım. Eda ve Rana'ya döndüm hemen, "Sonuçları bir kaç gün sonra tüm fakültelerin panosuna asacaklarmış, artık gitsek iyi olur." dedim.
Yerimizden kalktık ve kapıya doğru yürüdük, tam da bu sırada biri sertçe kolumdan çekti. Can sertçe, "Biraz konuşalım!" dedi. Kızlara gitmelerini ve onlara yetişeceğimi söyledim ardından Can'a döndüm. "Seni dinliyorum." dedim sakince.
"Neden bu kadar sert ve soğuksun? Sana yaklaşmaya çalıştıkça beni kendinden uzaklaştırmaya çalışıyorsun." dedi sinirle.
"Bence neden soğuk ve sert olduğumu gayet iyi biliyorsun. Ayrıca neden bana yaklaşmaya çalışıyorsun?" dedim kaşımı havaya kaldırarak. Bana doğru yaklaştı ve kafasını eğerek, yüzüme yaklaştırdı.
"Çünkü-" dedi ve duraksadı. Ona doğru yaklaştım, birbirimize çok yakındık, aramızda neredeyse hiç mesafe kalmamıştı. "Çünkü?" dedim soru sorarcasına. Gözleri gözlerimi delip geçecekmiş gibi bakıyordu ardından bakışları dudaklarıma kaydı.
"Çünkü beni çekiyorsun." dedi yeniden gözleri, gözlerimi bulurken. Anlam veremeyerek ona baktım. "Çünkü sende tanıdık birşeyler var, çünkü sen çok farklısın, çünkü sende beni çeken birşeyler var. Ne bilmiyorum ama çözeceğim." dedi sesini yükselterek. Ardından bana daha çok yaklaştı. "Söylesene, neden beni bu kadar çok çekiyorsun?" dedi ve gözleri tekrar dudaklarımı buldu.


