İçeriğe geç

Aşkın Mucizesi

Bölüm 10 · 8 dk okuma

Aşkın Mucizesi

Bölüm 10

Yakamoz Işığı

Havalar git gide daha da soğumaya başlıyordu. Rana, Eda ve ben yurttan çıkmış durağa doğru yürüyorduk. Ben ve Rana derimod giymiştik ama Eda ince ve sarı puantiyeli bir hırka giymişti. "Ne zaman audition vereceksin, baş belası?" dedi Rana aniden. Yorgunluğu tüm vücudumda hissediyordum bu sebeple beni bugün uyandırmaları bike çok zor olmuştu. Hem yabancı dil derslerime hem de tiyatroya ara vermeden çalışıyordum ve konuşacak hâlim bile yoktu. "Yarın." diyebildim sadece.

"Bu yorgunlukla audition'ı nasıl vereceksin? Biraz dinlenmen gerekiyor." dedi Eda üzgün bir ses tonuyla.

"Doğru ama eğer alınmazsam, tüm hayallerim yıkılır. Bir yandan da dersleri yetiştirmeye çalışıyorum çünkü sınıf hocamızın gözüne girmeyi başarmışken, bir daha düşmeye niyetim yok." dedim sıkılmışcasına.

Kızlarla durağa doğru yürümeye devam ederken, siyah bir BMW önümüzde durdu. Hemen çantamı karıştırdım ve makasımı bulup elime aldım. Hepimiz gerilmiştik ama Eda'ya kıyasla ben ve Rana daha soğukkanlıydık. Önümüzde duran arabanın camları yavaş yavaş indi ve elimdeki bıçağı tersten daha sıkı bir şekilde kavrayıp, ani bir harekete karşılık fırlatmak için havaya kaldırdım ama camın arkasından çıkan kişi ego patlamasından başkası değildi. "Hey, sakin olun kızlar benim." dedi kızlar onu tanıyormuş gibi davranarak. Kızlar ona tepki vermeden bakarken gözlerini devirdi ve arabadan inip, yanımıza geldi. "Baş belasının benden bahsettiğini sanıyordum. Ben, Can Aksoy." dedi centilmence bir şekilde.

Eda, Can'a doğru yaklaştı, "Aslında bize, senden bahsetti ama ego patlaması olarak bahsetti." dediğinde Eda'ya gurur verici bir bakış attım.

Can bana doğru yaklaştı ve elimden makasımı aldı. "Bu makasla ne yapmayı planlıyordun, leydim. Yoksa kalbimemi saplayacaktın." dedi çapkınca gülümseyerek. Cevap vermek için ağzımı açmıştım ki, "Ancak bunu yapmana gerek kalmadı." diyerek göz kırptı ve bende, ona göz devirdim.

Sinirlenmiştim, "Ne istiyorsun, Can?" dedim soğuk tavırlarımla.

"Sadece sizi eğitim gördüğünüz fakültelerinize bırakmayı." dedi.

"Ama biz istemiyoruz! Lütfen gider misin!" dedim ve otobüsün geldiğini fark ettim. Kızlara bakış attığımda onlar da anlamıştı ve benimle beraber otobüse doğru yürümeye başladılar.

"Nehir, sen bu çocuğa büyü falan mı yaptın?" diye sordu Rana.

"Hayır, sadece bir konuda ufak bir yardımım dokundu ve artık beni arkadaşı olarak görüyor." dedim ve göz devirdim.

"Aslında arkadaş olarak gördüğünden, pek emin değilim." dedi Rana ima edercesine.

"Saçmalama Rana, çevresinde hergün onlarca kız var. Ayrıca onun gibi bir ego patlaması asla aşık olmaz." dedim bilmiş bir tavırla.

"Neden?" diye sordu Eda.

"Çünkü onun gibiler, sadece takılmayı sever. Ayrıca ondan nefret ediyorum." dedim sinirle.

Yabancı diller yüksekokulu'na gelmiştim ve ilk üç derse de girmiştim. Deniz ve tüm sınıf da çok yorgun olduğumu fark etmiş olacak ki, kimse bugün bana bulaşmıyordu. Sanırım hâlden anlıyorlardı. Bana çok gıcık olduğunu düşündüğüm kız grubu bile sadece uzaktan soğuk bakışlar atıyorlardı ama onlar da bulaşmıyordu. Can, derslerin hiçbirine gelmemişti ve bu sebeple mutluydum. Deniz beni kafeteryaya götürmek için çok ısrarcıydı ama ben kabul etmemiştim. Derslerde not tutuyor, aralarda uyuyordum.

Herkes sınıfa birer birer girincede 4. dersin birazdan başlayacağını fark ederek yerimde dikleştim ve yorgun gözlerimi ovuşturdum. Tam da bu sırada masa da bir hareketlilik hissettim ve ne olduğuna bakmak için gözümü açtım. Bir soğuk kahveydi. Karşımda kumral, uzun boylu ve çilli bir erkek dikiliyordu. Deniz ona sinirli bir şekilde kitlenmişti ve bense ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. "Can gönderdi ve içmeni istiyor." dedikten sonra gidip Can'ın arkasına oturdu. Can gelmişti, masanın üzerinde ellerini birleştirmiş ve ellerinin üzerine de kafasını yaslamış bana bakıyordu. Önüme döndüm ve kahveye baktım. Kahvenin yanında bir not vardı, onu elime aldım ve okudum. Notta, "Bugün çok yorgunmuşsun, belki kahve biraz seni kendine getirir. Sizi böyle görmeye alışık değiliz, Leydim. :)" yazıyordu ve yanına bir gülücük işareti koymuştu.

Kahveyi ittirdim ve notu da yanına koydum. Hoca derse girdi ve yalnızca hocayı dinledim. Ders bittikten sonra denizi de arkamda bırakıp, sınıftan çıktım. Adımlarım çok hızlıydı. Çok hızlı bir şekilde yürüyordum ve dalgınlıkla birine çarptım. Kim olduğuna bakmak için kafamı kaldırdım ve şaşkınlıkla, karışık mutlulukla ne tepki vereceğimi bile bilemeden, sadece karşımdakine sıkıca sarıldım. Bu benim en yakın arkadaşım Zehra'ydı. Aslında Dokuz Eylül Üniversitesinin farklı bölümlerinde okuyan bir çok arkadaşım vardı ama Zehra ve ben aynı bölümdeydik. Bu sebeple hep aynı sınıfta olmuştuk. O da bana sımsıkı sarılıyordu. Beyaz teni, kahverengi saçları vardı. Bu hâliyle çok güzel görünüyordu.

Birbirimize baktık ve aynı anda. "Seni çok özledim, Bitchess." dedik ve ardından kıkırdamaya başladık. Bu kelime bize özeldi âdeta. Lisedeyken sınıftaki herkese bitchess diye seslenerek ortama enerji katardım ve artık bitchess kelimesi geçince akla gelen ilk kişi sınıfta ben oluyordum. Zehra ve ben de aynı kafada olduğumuzdan bu bizim özel lafımız olmuştu. Bir gün sınıfta kağıda tek bir kelime yazarak, arkadaşlarımızı tanıma oyunu oynuyorduk. Ben kağıdıma müzik yazmıştım. Zehra ise Bitchess yazmıştı. Hoca tek tek kağıtları seçerek sınıftakilere okuyor, sınıftakilerde kim olduğunu bilmeye çalışıyordu. Zehra'nın kağıdı çıktığında sınıftaki herkes "Bu Nehirin kağıdı." diye bağırmıştı ve o sırada ben ve Zehra gülme krizine girmiştik. Güzel şaşırtmacaydı.

"Neden bu kadar geç geldin?" diye sordum.

"Anlatacağım ama önce müdürün odasına gitmeliyim. Ben seni sonra ararım olur mu?" dedi ve aceleyle koşturdu.

"Yurda falan kayıt yaptıracaksan, beni ara bizim yurt odamızda bir boşluk var!" dedim ve Zehra koşarken elini tamam anlamında havaya kaldırdı. Yeniden çıkış kapısına doğru ilerliyordum ki, bir el kolumu tutarak beni durdurdu. Can sinirli bir şekilde, karşımda dikiliyordu. Kolumu kendime doğru çekerek, onun elinden kurtardım.

"Neden kahveyi içmedin?" dedi sinirli bir şekilde.

"Ben kendime kahve alabilirim." dedim sertçe. Histerik bir gülüş attı ve ardından bana doğru eğilerek, "Kızım ayakta duracak hâlin yok. İnatçılığın sırası mı?" dedi sertçe.

"Sanane oğlum! Rahat bırak beni." dedim ve onu iteledim. Ardından hayret dolu sesleri işittim ve merdivenlerin olduğu tarafa baktığımdaysa, Can'ın arkadaşlarını ve sınıftaki bir çok kişiyi gördüm. Bizi izliyorlardı. Şimdi herşeyi anlamaya başlamıştım. Yorgun olduğum için değil, Can istediği için bana iyi davranıyorlardı. Benim gözümde sınıfın yarısı normal, diğer yarısı anormaldi. Daha ilk günlerim olmasına rağmen, birçok arkadaş edinmiştim ama sınıftaki birçok kişi de, Can'ın arkadaşıydı ve onun yanındaydılar. Onlara gözlerimi devirip, kapıdan hızla çıktım ve koşar adım yürümeye başladım. Can, arkamdan bana doğru sesleniyor ve bana yetişmeye çalışıyordu. Bana yetişti ve yeniden kolumdan tuttu, ona doğru döndüm ve bende onun diğer kolunu tutarak, ona yaklaştım ve bacaklarının arasına diz kapağımla vurdum. O acıyla eğildi ve arkadaşları, hızla bize doğru koşturdular. "Ne yaptığını sanıyorsun, sen?" dedi kızıl saçlı, çilli, uzun boylu olan çocuk.

"Hakkediyor!" dedim ve bana yeniden yetişmemesi için bu sefer koştum.

Koştura koştura durağa gelip oturmuştum ki, siyah BMW durağın önünde durdu. Göz devirdim ve onu görmezlikten geldim. Gelip yanımda oturdu, "Biliyorum, bana kızgınsın ama sadece seni bir yere götürmek istiyorum." dedi sakince.

"Ama ben seninle gelmek istemiyorum." dedim sinirle.

"Söz veriyorum eğer sevmezsen yada orada bulunmak istemezsen, seni hemen istediğin yere bırakacağım. Lütfen, bu sefer bana güven." dedi samimi bir şekilde.

Ona doğru döndüm, "Sadece senden kurtulmak için kabul ediyorum. Yol boyunca konuşmayacaksın!" diye uyarımı yaptım ve onunla birlikte arabaya bindik.

Arabaya bindik ve arabayı yavaş sürdüğünü, fark ettim. Normalde çok hızlı sürerdi. En azından, benim gördüğüm kadarıyla.

Aradan biraz zaman geçtikten sonra, Can arabayı güzel bir yere park etti ve elinde iki poşetle beraber, beni gideceğimiz yere doğru yönlendiriyordu. Bir kaç kayalığın arasında düzensiz bir şekilde dizilmiş ve merdiven şeklinde sabitlenmiş taşlar vardı. Onların arasından geçtik ve denizi gördüm. Buranın etrafı çok büyük kayalıklarla kaplanmıştı ve kayalıkların iki ucu da denizin içine doğru giderek kısalıyordu. Uzun, geniş ve oldukça yaşlı bir ağaç vardı. Ağacın dallarının arasında ise kocaman bir ağaç ev vardı ama bir merdiveni yoktu. Burası çok güzeldi, huzurluydu ve bir hayal gibiydi.

"Rüya gibi, öyle değil mi?" dedi Can kulağıma doğru fısıldayarak.

"Evet, çok güzelmiş." dedim sakince. Can elindeki poşetleri bana verdi ve gidip bir kayalığın altında dizilmiş küçük taşları kaldırdı. Orada bir merdiven, saklamıştı. Merdiveni çıkardı ve ağaca dayadı, ardından yukarı çıktı ve yanına gitmemi istedi. Ben de söylediğini yapıp çıktım. Ağaç evin içi büyüktü ve oldukça düzenliydi. Hiç odası yoktu, bir balkonu vardı, evin bir kenarını mutfak kaplıyordu, bir tarafında kitaplık ve bir dolap vardı, bir tarafında koltuk, bir tarafında ise uzunca bir yatak vardı. Bir de koltuğun hemen yanında, duvara yapışık masa ve bir sandalyesi vardı. Elime bir örtü verdi ve benden gidip, onu istediğim bir yere sermemi istedi. Bende söylediğini yaptım ve gidip denizin kenarında bir yere serdim. Bir kaç dakikanın ardından, elinde bir tepsiyle geldi ve tepsiyi, örtünün üzerine bıraktı. Güneşin batmasına çok az kalmıştı, Can yanıma oturdu ve bana baktı.

"Beni neden buraya getirdin?" dedim soğuk bir tavırla.

"Geçen gün yaptığın, tüm planı berbat ettiğim için ve biraz da kendimi affettirebilmek için." dedi samimiyetle. "Birazdan güneş batacak ve buradan daha iyi bir manzara bulamazsın." dedi ve arkasından bir fotoğraf makinesi çıkardı. "Bu anı ölümsüzleştirmek istersin, diye düşündüm." dedi gülümseyerek ve ardından çapkınca göz kırptı.

Ona gülümseyerek baktım ve ona karşı biraz yumuşadığımı hissettim. "Teşekkür ederim, Can." dedim samimiyetle.

"Asıl ben özür dilerim, leydim. Bazen yakışıklı olduğum kadar, odun da olabiliyorum." dedi çapkınca göz kırparak ve bana tabağımı uzattı. Çıtır çıtır ve sıcacık döner almıştı, yanında ise ayran almıştı. Poşette hâlâ birşeyler olduğunu fark edince merakıma yenik düşüp, baktım. Sütlaç da almıştı.

Yemeğimizi yerken denize düşen, yakamoz ışığını izliyorduk. Can anı ölümsüzleştirmek için fotoğraf çekti, ardından ikimizi birlikte çekti ve sonra yakamoz ışığının önünde beni çekti ve arkamda ki gün batımı da oldukça güzel çıkmıştı. Bana bu fotoğrafları çıkartacağını söyledi ve yemeklerimizi bitirdikten sonra tatlılarımızı yedik. Gökyüzünde ki yıldızlar çok büyüleyici görünüyordu. Bu sebeple örtünün üzerine uzandım ve Can da benim yaptığımı yaptı. Birlikte yıldızları sayıyor ve sohbet ediyorduk. Can'a doğru döndüm ve samimiyetle baktım. O da çapkınca gözlerini, benimkilere kilitlemişti. "Bütün bunlar için çok teşekkür ederim ama artık gitmeliyim." dedim ve kalktım.

Beni anlayışla karşıladı ve arabasıyla beni yurdun kapısına getirdi. "Leydim, yarın o tiyatro salonunu yak olur mu. Eminim ki, sendeki yeteneği fark edecekler." dedi ve elime nazik bir öpücük kondurdu. Tam arabadan inecektim ki, aklıma gelen şeyle durdum. "Bende bir video var." dedim. "Belki ihtiyacın olur. Sana göndermemi ister misin?" diye sordum.

"Olur." diyip telefonumu aldı ve numarasını yazıp çaldırdı. Numarasını kaydettim ve çektiğim videoyu ona gönderdim.

"İyi geceler." dedim.

"Bu gece, en güzel gecemdi." dedi çapkınca.

Tam arabadan inecektim ki, "Bu arada ne zaman kafa dinlemek istersen, oraya gidebilirsin, leydim ve emin ol yakamoz ışığı bile, senin gözlerinin yanında sönük kalıyor." dedi.

Bölüm sonu

3 yorum