İçeriğe geç

AŞKIN KOD SAHASI

Bölüm 1 · 26 dk okuma

AŞKIN KOD SAHASI

Bölüm 1

PLANLARIN OYUNBAZLIĞI

İnsanlar hayatlarını bir düzene koymak için fazla uğraşırlardı. Öyle ki daha yıllar önceden birçok kişi hayatını planlamış ve çoktan o planı uygulamaya koymuş olurdu. Ama ben uzun yıllar önce hayatın planlar dahilinde olmadığını ve hatta hayatın planlardan oldukça nefret ettiğini öğrenmiştim. Siz planlardınız ve hayat da planlarınızı mahvederdi. Düzen denilen şey kaosun sürekli düzen dediğimiz kavramı bozmasından oluşuyordu.

Hayat sizden her defasında ayağa yeniden kalkmanızı isterdi. Sen planla ben bozayım ama yine de kalk derdi. Yine de kalk ve savaş, işte o zaman kaybedişler anlamlı olur. İşte o zaman hayat anlamlı olur.

Ve işte...

Hayat bir kez daha tüm planlarım ve düzenlerimle alay etmişti. Oysaki ufak tefek planlarım, ufak tefek bir düzenim vardı. Ama yine de... Yine de... O düzen yeni baştan kaybolmuştu. Ufacıktı oysa. Gerçekten çok ufaktı!

Nefesimi verirken kafamı masaya koydum. Karşımdaki bilgisayar bana nefret ettiğim bilgiler sunuyordu. Ben her defasına büyümeye çalıştıkça...

Kendimce mülayim bir hayatım vardı. Çok büyük diyemeyeceğim bir siber saldırı karşıtı şirketim vardı. Uygulama sahipleri, bilgislerini korumak isteyen insanlar bize para veriyordu ve biz de onların bilgilerini güçlü ve kendine has yazılımlarla koruyorduk. Karşımdaki bilgisayar ise bana ablamın çalıştığı hastanedeki güvenlik görüntüleri ve hastaların özel bilgilerini korumakta yetersiz olduğunu söylüyordu. Hadi ama! O yazılımı defalarca kontrol etmiştim!

Kafamı yasladığım yerden kaldırdım. Yandaki sessizde olan telefon ekranda parlayan "Bidenem" yazısına baktım. Yanağımın içini kemirip gözlerimi kapatıp usul bir nefes çektim içime. Gözlerimi açıp boğazımı temizledikten sonra telefonu elime alıp açtım. "Alo?" dedim sakin ve çekingen bir sesle.

"Lidya?" diyen sesi sertti.

"Abla?" dedim çekingen bir tonla.

"Bana lütfen benim bir hatam yok de!" Sesi yükselmiş, öfkesini hissettirmişti. Benden size bir tavsiye; Sahra Yücel'e sinirliyken fazla yaklaşmayın..

"Benim bir hatam yok!" dedim anında. Tabii bu şu anlık bilgilerim dahilinde değildi.

"Kızım o zaman niye hastane kayıtları sosyal medyada?!" Muhtemelen hastanede bir odayı inleten sesi ile telefonu kulağımda uzaklaştırdım. Gözüm cam kapının ardında cama yaslanmış beni izleyen Arçın'a kaydı. Bir telefona bir bana bakıyordu. Yazıyı görmesiyle yüzünü buruşturdu. "Lidya hemen buraya gel yoksa ben gelirim! Ben gelirim ve sana... Gel!" Telefonun kapanma sesiyle bir anlık gözlerimi kapadım ve o an kapının açılma sesi duyuldu.

"Sence nasıl oldu?" diye sordu içeri giren Arçın.

Bilgisayarı hırsla kapatıp, "Bilmiyorum!" dedim. "Bu kadar atılgan bir hâldeyken bu... Bu önümüzdeki işleri keser!"

"Farkındayım." derken sakince başını salladı. Onun bu soğukkanlı tarafı bende de olsa da içimdeki hırs Arçın'ın içinde barındırdığı hırsı yerle bir ederdi. Bu şirketin güven kazanması yıllarımı almıştı. Çok fazla uğraşmıştım, çok fazla bağlantı kurmuştum. Yine de... "Kayıtlar sosyal medyaya sızmış." Başımı yavaşça sallarken yüzüm düşmüştü.

"Ablam haber verdi."

"Haberden daha çok başına çalmış gibi aslında." Başımı sallayarak onu onayladım.

"Sahra Yücel'den bahsediyoruz." derken boğazım kurumuştu. "Öylesine büyük bir hastenenin güvenlik işini onun sayesinde aldık. O bana güvenmişti, o güven ile o hastaneye bir temel atabilmiştik. O hastaneden sağladığımız parayla ekipmanları geliştirebildik. Tazminat davası açabilirler."

"Haksızlar diyebilir miyiz?" dedi tek kaşını havaya kaldırarak.

"Haklılar." dedim sessiz bir biçimde. "Onlarca kez hep beraber üzerinden geçtik. Biz test ettik. Test edilmesi için şirektler tuttuk. Yani... O kadar para harcamışken, o kadar çaba ve kontrol varken bu oldukça saçma!"

"Sosyal medyada dönen haberleri gördün mi?" Sesi toktu. Mavi gözlerinde soğukkanlılık vardı.

"Hayır." dedim keskin bir solukla ve ayağa jalktım. Oturduğum tekerlekli sandalye geriye doğru gitti. "Ablamın yanına gidip ilk önce ona hesap vereceğim, sonra da hastane başhekimiyle konuşup ona hesap vereceğim, sonra da kayıtları sızan kişiye hesap vereceğim."

Dudakları kıvrılmak için yer arıyordu. Ters bakışlarımla boğazını temizleyip başını büyük cam pencereme çevirdi. "Hesaplar..."

"Ayıptır be!" dedim suratımı iyice asarak. "Hep beraber yaptık bu işi!"

"Ben kimseye hesap vermek istemiyorum, Arçın. Kendi şirketimi kendim kuracağım. Yani, sana o kadar hisse vermem." Sesini kalınlaştırarak konuşmuştu. Sonda da kahkaha sesinin gelmesi kaçınılmaz olmuştu.

"Ama yine de şirkette hâlâ %32'lik bir hissen var!" dedim büyük cam masamda yana koydum siyah, omzuma asmalı küçük çantamı alarak. "Yani, batarsak hep beraber batıyoruz." Yüzündeki gülümseme ile hâlime baktı.

"Ablan kızdığı için streslendin sadece, Lidya. Kendini bu kadar kötü bir duruma sokmazsın, sksan da kurtarırsındeyip göz kırptı. "Ben ortağıma güveniyorum, sen de güven. En çok da laf cambazlığına güveniyorum." Dudağımda minik bir gülümseme belirdi.

"Hâllederiz değil mi?"

"Her zaman." derken kaşları hafifçe çatılmıştı. Yüzümdeki gülümseme genişledi.

"İyi ki varım değil mi?!"

"Aynen. Ablan da aynısını düşünüyor şu an!"

"Şımarma diyorsun?" dedim suratımı asarak.

"Git ve sahaya topu fırlat diyorum." dedi kaşlarını kaldırıp indirerek. Kapıya doğru dudağomdaki hafif gülümseme ile ilerledim. "Hakem sensin ortak!" Kapıyı açop suratına baktım. Kumral teninde parlayan gözleri fazlası ile canlı ve arkadaş canlısıydı. "Yaparsın."

"Yaparım."

💫⚽💫

Taksiden indiğimde esen sert rüzgâr saçımı yüzüme savurdu. Elimi kaldırıp saçımı kulağım arkasına sıkıştırırken tint sürdüğüm ve üzerine gloss sürmediğim için şükrediyordu..

Tabii şükretmem gereken çok daha fazla şey de vardı.

Mesela birazdan ablam beni doğramazsa gidip şükür namazı kılmayı planlıyordum. Çoktan söz vermiştim, kılacaktım. Hem yüreğime dinginlik ve aklıma fikir verirdi Allah. Eminim, verirdi.

İçime derin bir nefes çektikten sonra gardımı alıp büyük hastane binasına yürümeye başladım. Binanın dışı büyük, yansıyan camlarla çevriliydi. Girişinde kocaman, "EMİNOL HASTENESİ - CERRAHİ BÖLÜM" yazıyordu. Biraz ilerisinde acil bölümü vardı. Ablam genel cerrah plduğu icin bu bölümdeydi.

Kalın topuklu ayakkabımın topuk sesi kulağıma ambulans sesi, insan sesi ve araba sesiyle beraber eşlik ediyordu. Gözüm hastane etrafındakia takım elbiseli iri adamlarda gezindi. Demek ki görüntüleri sızdırılan adam gerçekten de çok önemli biriydi. O kadar fazlahata üzerinde odaklanmıştım ki bukadar ünlü olan kişi kimdi ona dahi bakamamıştım. Görünüşe göre bu kişi oldukça zengindi ve benim de bu kadar zengin biriyle baş edebilecek gücüm yoktu. Ben daha araba alacaktım!

Hastane güvenliğinden geçtikten sonra danışmaya geçtim. "Naber Selin?" dedim kolumu danışma yazan masaya yaslayarak.

"İyidir. Senden..." dedi elindeki kahveyi ağzına götürürken. Sonra bir an duraksadı. "Diyeceğim ama çok saçma kaçacak." derken gözleri büyümüştü. Başımı hafifçe eğerek onu onayladım.

"Haber tüm hastaneye yayıldı mı?" Dudaklarıno birbirine bastırarak başını salladı. Elindeki kahve bardağını masanın üzerine bırakıp ayağa kalktı. Elini elimin üzerine koydu.

"Çok üzülme tamam mı?" Dudak büküp elimin üzerindeki eline baktım.

"Off!" diye sitem ederken ayağımı yere vurdum. "Şuraya çömsem olur mu?!" dedim onun arkasındaki yeri kaşlarımla işaret ederken. Kahkahası yankılandı.

"Deneyelim istersen?" derken eliyle arkasını işaret etmişti. Selin 30'lu yaşlarının başında esmer güzeli bir kızdı. Omzundan biraz aşağıda biten güzel dalgalara sahip bakımlı koyu kahve saçları vardı. Gözleri küçük ve çekik olsa da bu ona sevimli bir hava katıyordu. Hafif etine dolgun bir kızdı, kilolu diyemezdim ama zayıf da değildi. Yüz hatları sertti. Burnu hafif kemerli olsa da bence bu ona çokça yakışıyordu. Teninin pürüzsüzlüğü imrendirecek cinstendi. Kaşları biçimliydi ve kavisli iniyordu. Boyu uzun sayılmasa da vücut hatları oldukça güzeldi.

"Şu saatten sonra ablamın benim üzerimde deneyeceklerinden korktuğum için senin benim üzerimde deneyeceğin her şeye razıyım." derken boynumu bükmüş gözlerimi yere dikmiştim.

"Ah be boynu bükük kuş..." Danışmanlıktan çıkıp yanıma geldi. İki elini omzuma yerleştirdi. "Sen hâlledersin!"

"Aa!" deyip iki elimi kaldırıp bileklerinden ittirerek ellerini üzerimden çektim. "Ya hâlledemezsem?! O zaman ne diyeceksin?!"

"Her türlü hâlledersin!" derken elini havaya kaldırıp sallamıştı. Dudağıma çapkın bir gülümseme sıçradı. Dirseğimi danışmaya yasladım.

"Tabii ki de." deyip sahte bir şekilde burnumu çektim. "Bilirsin, hâlledecekse Lidya hâlleder gerisi yalan der."

Yavaşça göz kırptı. "Lidya?" diyen sese çevrildi gözlerim. Arkadaki kapıdan çıkan Can gözlerini kısmış bana bakıyordu. "Bu kadar mutlu olmanı işleri hâlletmene mi bağlamalıyız?" Tüm yüz ifadem düşerken bir yandan da ciddileştim. Şu an her şeyi dalgaya alarak kendimi yumuşatmaya çalışıyordum ama kalbim tüm yalanlarımı kanıtlarcasına hızını hiç azaltmıyordu.

"Hayır." dedim düşen modumla dirseğimi danışmadan çekerek. "Hem de hiç." Nefesimi verirken başımı çevirip insanların girip çıktığı hastaneye baktım. Danışmanın diğer çalışanları gelen hastalarla ilgileniyordu. Onları da tanısam da boş olan tek kişi Selin olduğu için sadece onunla konuşmuştum. Gözlerimi Selin ve Can arasında mekik dokudu. "Ben artık yukarıya çıkayım."

"Ablanın nerede olduğunu sormadın?"

"Anlamdan önce Hakan Bey ile konuşacağım." diye yanıtladım Selim'i.

"Kolay gelsin." derken hafifçe gülümsemiş, gözlerini güven vermek amacıyla açıp kapamıştı. Ben de aynı şekilde karşılık verdikten sonra asansöre yöneldim. İnsanlarla beraber asansörü beklerken telefonu elime aldım. Sosyal medyaya girip girmemekte teredüt ederken yukarıdan gelen bildirim ile tereddütüm arka plana geçiş yaptı. O esnada asansör açılmış, biz bekleyenler ise asansöre akın etmiştik. İlk önce hastalara yer verdikten sonra ben bindim. İçeriye girdikten sonra kapattığı lm telefonu açıp ablamın mesajına girdim.

BİRDENEM:

Lidya gelme. Her şey daha kötü olacak. Ben konuşacağım.

Kaşlarım okuduğum mesajla çatıldı. Ablam bunu yazıyorsa kesinlikle çok kötü şeyler olmuş olması gerekiyordu. Ne kadar bana sinirlense de başıma kötü şeyler gelmesini istemezdi. Tırnağımı ağzıma götürüken bir an durup daha yeni törpülediğim düzgün şekilli tırnaklarıma baktım. Gerçekten güzel görünüyorlardı. Bu işi de becerebiliyordum!

Ah bir de gerçek işimi becerebilseydim!

Yutkunup ciddiyetle 5. katta indim. Gözlerim uzun koridorda gezinirken beyaz kapılara baktım. Ne kadar da garipti değil mi? Hastanın bile lüksü vardı.

İçime çöken ağırlıkla ilerlemeye başladım. Hakan Bey'in odasına doğru ilerlerken sola saptım. Danışmanlıkta duran Osman abiye başımla selam verdim. O ise tedirginlikle koridora baktı. Eliyle bana gel işareti yaptı. Bir koridora bir de Osman abiye baktım. Yanına gittim. "Ne oldu Osman abi?"

"Az önce çok fena sesler geliyordu." Bana acıyarak baktı. "Sen en iyisi bu işi ablana bırak kızım. Daha fazla batırma kendini." Endişeyle koridora baktım. Sondaki kapıya bakarken yanağımın içini dişledim. Ağzım açılıp kapanırken kapı açıldı.

"Bakın! Bu adama daha önce komplo düzenlendi! Bunun tam olarak siber saldırı olup olmadığını bilmiyoruz!"

"Hanımefendi, müvekkilimin her türlü kişisel bilgileri sızdırıldı. Güvenlik şirekti bunu sağlamıyorsa bu işin ne anlamı var?" Çıkan sarışın kadın tek kaşını kaldırıp ablama tehditkâr bir ses tonuyla sordu bunu. "Hastaneye tazminant davası açacağız, kardeşinize de. Ayrıca emin olabilirsiniz ki bu şirketin bir daha kimsenin kişisel hayatının güvenliğini tehdit edememesini sağlayacağız."

"Savunma dahi olmadı!" diyen ablamın sesi hiddetliydi.

"Müvekkilim bir savunma değil, bir sonuç istiyor." dedi sert bir sesle. Kalbim bir an dururken gözlerim neredeyse doluyordu. Bana güvenen onca insan... Ablam...

Tek bir hata.

Sadece tek bir hata.

Ve sonra tepetaklak olan onlarca dünya.

"Müvekkiliniz bu aptallıkla daha çok komploya mağdur olur!" dedi ablam yüksek bir sesle.

Kadın başını Hakan Bey'e çevirdi. "Kamera kayıtları var mı?"

"Evet." diye yanıtladı Hakan Bey gözlerini bir anlığına ablama çevirerek.

Kadın başını yeniden ablama çevirdi. "Size hakaret davası açıyorum." Ablamın şaşkınlıkla ağzı açıldı. Aynı akıbet benim için de vardı. İleri doğru atılırken Osman abi kolumu tuttu.

"Kızım yakma kendini. Kadın kim ne derse desin devam edecek. Geç bir yere saklan, işler daha da kötü olacak." Omuz silkio yeniden ileri atılacakken, "Bak bu kadın en zorlu avukatlardan biriymiş. Yapma etme. Seni dinlemez, parasına bakıyor. Geç git hadi."

"Ama..." derken kaşlarım çatılmış, çenem gerilmişti. Nefesimi sertçe üflerken Osman abinin haklı olduğunu biliyordum. Benim avukatla değil asıl muhatap ile konuşmam gerekecekti.

Avukat daha fazla söz beklemeden ilerlemeye başlarken ben hemen gerisin geriye gitmeye başladım. Gerçekten inanamıyordum! Şu an ciddi ciddi kaçıyordum! Bir de şurada hayatımın aşkıyla karşılaşsaydım tam olsaydı!

"Sizin gibiler yalnızca paraya bakarlar zaten!" diyen ablamın sesi koridoru inletirken ben hafif hafif dikkat çekmeden ilerliyordum. Alt dudağımı dişlerken kadının topuklu sesi yaklaşıyordu.

"Herkes gibi. Tıpkı müvekkilimin herkes gibi kişisel haklara sahip olması gibi!" Ben ne kadar normal ilerlesem de zannımca bu kadın havalı olmak için hızlı ilerliyordu. Siz şimdi soruyorsunuz tabii, bu kadın seni tanımıyor ki tipini nereden bilsin diye. Ben size cevap vereyim, bu tip avukatlar sizi annenizin karnından çıktıltan sonra ne kadar ağladınığını bulana kadar araştırırdı. Özellikle de aşağıdaki kadar korumayı tutabilecek paraya sahip insanların avukatları. Sen neden kaçıyorsun diyorsanız da, ben o tartışmaya girersem hiç insanca çıkamazdım. Özellikle de ablama bu tonla konuşan biriyle. Bir de üstüne böyle birinin eline düşmek... Tam anlamıyla kaçma noktasındayım.

Kadının topuklu sesi git gide yaklaşırken sola sapmam ile soldaki ilk kapıya girip kapıyo kapadım. Evet, ciddi ciddi kapattım. Evet, dizi izliyorum. Evet, bazı hayallerim var. Evet, çok saçma. Yine de bu yapmama engel olmadı. Niye mi? İnanın bilmiyorum.

Kadın önümdeki kadın nereye gitti bir anda diye hayli hayli düşünürdü.

Peki, ben bunu neden yaptım?

Umut fakirin ekmeğidir diyerek işten kurtulabilir miyim?

Eğer kadın içeri girmek için kapıyı zorlamazsa neden olmasın? Kurtulma şansım var bence.

Kapım odaya dönüktü. Kulağım dışarıdaki topuk sesinde ve ablamın sesindeydi. "Kim o?" diyen erkek sesi ile dudaklarımı birbirine bastırıp bir an gözlerimi kapadım.

Arkama dönüp içeriye baktım. Odanın girişinde kışa bir koridor vardı ve koridorun sağ kolundaki duvarda da kahverengi bir kapı mevcuttu. Tahminen tuvalet olsa gerekti. Görüş açımda bir yatağın en sonu, sondaki yerde sarılı bir bacak vardı. Yatağın karşısında benim evdeki televizyonu ikiye katlayan bir televizyon. Televizyon sağ köşesinde bir kitaplık vardı. Televizyonun altındaki masanın üzerinde de ilaçlar ve bir sürü çiçek vardı.

Ay, iyi ki beni görmüyordu!

Acaba nefesimi tutsam gittiğimi sanar mıydı?

Gözüm kapının kilidindeki anahtara kaydı. Bu riski alır mıydım? Hiç tanımadığım bir adamla aynı alanda baş başa... Neyse ki sokak dövüşü eğitimin vardı. Hiç acımaz tekte indiririm adamı.

Bir de adamın ayağı cerrahi müdahaleye girmişti. Çok da... Geçmiş olsun.

Kilidi hızla çevirdim. "Kim var içeride?!" diyen gür ses sertti. Yutkunurken topuk sesinin uzaklaşmasını bekledim ama...

"Kim olduğunu sanıyorsun bilmiyorum ama senin karşında çocuk yok. Müvekkilin istediği kadar zengin olabilir ama anlaşılan bir insan ile karşılıklı konuşmanın ne demek olduğunu tıpkı senin gibi bilmiyor." Ablam sesinin ayarını sonunda tutturabilmişti.

"Kim var dedim?!" diyen ses gücünü artırdığında yüzümü buruşturdum. Neden? Ben neden kendimi daha da kötü durumlara sokuyorum?

İçeriye doğru yürürken topuklularım çok ses çıkarmasın diye yavaş yavaş yürüyordum. Yatakta dikelmiş bir pozisyonda oturan adamla göz göze geldim. Düşündüm de..

İşin sonunda hayatımın aşkını neden bulamayayım ki?

Adamın yeşil gözleri yandan vuran gün ışığı ile daha belirgindi. Düz kaşları gözünün üstüne inmiş, çok da büyük olmayan yeşil gözlerine tehditkâr bir hava katmıştı. Yandan vuran ışık buğday tenindeki kabuk bağlamış yaraları daha belirgin hâle getiriyordu. Orta uzunluktaki alnına dökülen kahve saçları vuran ışıkla parlıyordu. Düz inen bir burnu vardı. Yanaklarında yeni yeni çıkan sakalların izi vardı. Sert yüz hatları sakalla daha büyük bir kontrast elde ediyordu. Dudakları fazla dolgun sayılmasa da bir dolgunluğu vardı. Gözlerim adamın havaya kaldırdığı koluna çevrildi. Giydiği tişörtten kol kaslarının şişkinliği belli oluyordu. Elinde bir vazo vardı.

Elimi sakinleştirmek için kaldırdığımda adam beni daha da sertleşen bir ifadeyle izliyordum. "Zarar vermek için gelmedim!" dedim hızla. Kaşları daha da içe göçtü.

"Kimsiniz?" derken oldukça sinirli gözüküyordu.

Başım kapıya doğru çevrilip gerisin geri önüne döndü. Kaşlarım hafifçe havalandı. "Ne yapacaksınız?" Adını cebinde saklayacak Lidya! Ne biçim soru bu?! "Yani..." diye geveledim ağzımın içinde. Allah'ım çok utanıyorum şu an!

"Odadan derhâl çıkın!" derken elindeki vazoyu kenara koymuş yandaki telefonu almıştı. Bir kulağım aralarına Hakan Bey'in de katıldığı konuşmalardaydı. "Haberci olmanız özel hayatıma saygısızlık edebileceğiniz anlamına gelmiyor!"

"Pardon?" dedim şaşkınlıkla kirpiklerini kırpıştırarak. "Ben haberci değilim." Bu sefer kaşlarım çatılırken adamı alıcı gözle bir süzdüm. Ünlü müydü ki bu adam? "Siz kimsiniz ki?"

"Gerçekten mi?" derken bana boş bakışlar atıyordu. "Çıkmıyorsanız güvenliği arıyorum."

Ona doğru birkaç adım atarken panikle, "Hayır!" diye sesimi yükseltmiştim.

"Hayran dahi olsanız bu şekilde odama giremezsiniz!" Telefonu açmış geziniyordu bile.

"Sadece çok acil bir odaya girmem gerekiyordu. Lütfen." derken bir adım atıp atmamak arasında gidip geliyordum. "Vallahi sadece şurada kıvrılıp dururum!" Gözlerini bana kaldırıp telefonu kapattı. "Yemin ediyorum kim olduğunuzu bilmiyorum!"

"Ve ben de bunu yiyeceğim, öyle mi?"

"Tamamen sizin kararınızda." dedim iki elimi havaya kaldırarak. "Sadece biraz burada durmam gerekiyor. Biliyorum odanıza girip kapıyı üzerimize kitleyip şuraya kıvrılmak istemem çok absürt ama emin olun art niyetim yok." Başını eğip gözlerini kısarak bana baktı. Sanki ne dediğimin farkında varmamı bekliyordu. Emin olabilirdi ki oldukça farkındaydım! Ne yazık ki!

"Dediklerinizin ne kadar ironik olduğunu fark ettiniz mi?" derken kaşları hafifçe havalanmıştı. "Beni mi aptal sanıyorsunuz?"

"Kim olduğunuzu bilseydim belki." Kaşları daha da havaya kalktı. "Yani öyle... Bakın gerçekten kim olduğunuzu bilmiyorum."

"Gerçekten beni tanımıyor musun?" Sesindeki şüphe şelale olup beni baştan aşağı yıkadı.

"Hayır." derken baştan aşağı onu süzmüştüm. "Tanımam mı gerekiyordu?"

"Siz kimsiniz?"

"Beni tanımıyor musunuz?" diye sordum ben de onun gibi. Kötü bir şöhretim olmuştu. Belki benim de fotoğraflarım boy boy sosyal medyada geziyordur. Ünlü olma ihtimalim bir uçtan vardı sonuçta.

"Tanımam mı gerekiyordu?" dedi benim gibi.

Yüzüme bilmiş bir gülümseme ekledim. Yandaki deri koltuklara doğru ilerledim. Gözlerini üzerimde hissedebiliyordum. Her hareketini analiz ediyordu. Koltuğa oturup bacak bacak üstüne attım. Saçımı geriye doğru attım. "Evet."

"O hâlde kimsin?"

"Seni hiç alakadar etmez." Başını geriye atarak kahkaha attı.

"Hanımefendi benimle dalga mı geçiyorsunuz?" dedi yeniden size bağlayarak. Hayır, Beyefendi. Battı balık yan gider misaline bağlıyorum. Telefonu tekrar elinize almamanız için dikkatinizi dağıtıyorum.

"Kesinlikle hayır." dedim ciddiyetle kaşlarımı çatarak. "Beni tanımayan birine kim olduğumu anlatmayacağım." Trip atarak başımı çevirsem de televizyonun yansımasından telefona uzanıp uzanmadıfına bakıyordum. Konuşmaları da dinleyemiyordum! Ne anladım ben bu işten?!

"Hast"Hastanede ruh hastalıkları bölümü olduğunu bilmiyordum." diyen adam ciddi ciddi beni o gözle süzüyordu. Şok olmuş bir şekilde başımı yeniden adama çevirdim.

"Kim olduğumu sormayacak mısınız?" Dudakları "o" şeklini alırken muhakkak dediklerinin gerçek olduğunu düşünüyordu.

"Su ister misin?" derken bana acıyan gözlerle bakıyordu. Oturup ağlayabilirdim! Ayağı kırık adam bana yardım etmeyi teklif ediyordu!

"Sen kimsin?" diye sordum sorusunu hiç takmadan. Deli gibi görünmek şu an akıllı gibi görünmekten daha mantıklıydı. Ama yani... Şimdi bu kadar yakışıklı bir adama rezil olmak zorunda mıydım?! "Seni hiç televizyonda görmedim."

Kaşları havalandı. "Hiç mi?"

Dudaklarımı birbirine bastırıp başımı iki yana salladım. "Hiç."

"Hafızan iyi mi peki?" derken gerçekten merak ediyor gibiydi. Kahkaha ata ata ağlamak istiyorum!

"Hafızlar iyidir. Neden iyi olmasınlar? Adamlar iman peşindeler." Ağzı yine aynı ifadeyi aldı. Kaşlarım çatılırken başımı omzuma doğru hafifçe eğdim. "Siz beni tanımıyor musunuz?"

"Bir telefon numarası hatırlıyor musun?"

"Benim kendi telefonum var!" diye yükseldim gözlerimi belerterek telefona bakarak. Dışarıda hâlâ sesler vardı. "Sen ben kimim biliyor musun?"

"Hayır. Deli taklidi yapıyor ihtimalin kaç acaba?" derken tek gözünü kırpıp başını iki yana sallayarak.

Dudaklarımı büktüm. "Hangimiz deli değiliz ki?"

"Çocukla mı oynuyorsun sen?" dedi aynı sert ifadeyi alarak. Ben de bir an inandı sanmıştım oysa.

"Oyuncu musunuz?" diye sordum dirseğimi dizime yaslayıp yüzümü avucunun içine alarak. "Bir an gerçekten inandınız sandım."

"Bence siz az önce içinizden geldiği gibi davrandınız." Kısaca bana delisin, yakında alınmam uzak değil diyordu.

"Yalan yok, öyleydi." Kaşları git gide içe göçtü.

"Beni gerçekten tanımıyorsun." Sesinde biraz olsa da şüphe vardı.

"Evet."

"O zaman odama niye girdiniz?" Bu adam da bir hitap şeklini seçememişti!

"Açıkladım ya!"

"Sapıksınız yani?" Dikelirken şokla baktım.

"Ne münasebet canım!"

"Odama izinsizce girip ben bu durumdayken kapıyı kilitlediniz! Yanlış anladıysam kusura bakmayın!"

"Anlattım!"

"Çocuk kandırdığınızı sandınız diyelim!" Sesi git gide sertleşiyordu.

"Beyefendi ne gibi bir çıkarım olabilir sizden?! Sapık değilim ya!"

"Kesin diyemem!" Elimi kaldırıp uzatarak dur ihtarı yaptım. Bir an gözümü kapatıp dışarıdaki sesleri dinledim. Sadece Hakan Bey ve ablamın sesi geliyordu. İçime biraz su serpilse de Hakan Bey'in gitmesini de bekleyecektim. Ne güzel muhabbet ediyorduk sonuçta!

Gözlerimi açıp gözlerimi kısarak elindeki telefona baktım. "Beyefendi sapık olsaydım elinizdeki telefonu alır televizyonu son ses açar kameraları hackler görüntüleri silerdim. Ayrıca sapık olsam geniş çaplı bir sapık olurdum."

"Çok teşekkür ederim!" derken boynu kızarmıştı. "Tebrik mi etmeliydim şu an?!"

"Hayır." derken dirseklerimi dizlerime yaslayıp ellerimi saçıma geçirdim. Çok boktan bir durumdaydım! Sadece bu odadan çıkıp bir daha hiçbir erkek görmek istemiyordum. Resmen sapık ilan edilmiştim!

Bir an gözlerim doldu. Tüm kariyerimin tehlikede olması yetmezmiş gibi bir de ablamın kariyeriyle de oynuyordum. İnsanların güveni yerle birdi. Ne yapacağımı bilmiyordum çünkü daha ne olduğunu dahi anlayamamıştım. Bir anda... Son bir saat. Sadece son bir saat içinde bu kadar sallantıya girmek çok sarsıcıydı. Ama şaşırmamam gerekiyordu. Sonuçta insanların hayatı dakikalar içinde mahvolabiliyordu.

Nefeslenip gözlerimi kapadım. Biraz nefeslendikten sonra gözlerimi açıp kafamı kaldırıp karşımdaki adama baktım. "Özür dilerim. Sizi rahatsız etmek istememiştim. Sadece zor bir durumdaydım ve bir yere saklanmam gerekti. Bu talihsiz kişi de siz oldunuz." dedim utanarak.

"Kesinlikle." dedi anında. Tüm yüz ifadem bozulurken yüzümde ayıplayan bir ifade belirdi. Tam şu anda teselli edici şeyler söylemesi gerekiyordu.

"Siz de pek kibar değilsiniz yalnız!"

"Kahve ikram edemediğim için özür dilerim," Başıyla kapının olduğu tarafı işaret etti. "kapı kilitli de."

"Ben size diyeyim, bu gerginlikle siz cildinizi mahvedersiniz. Saçlar erkenden dökülür. Çabucak yaşlanırsınız, bu cakanızı da çok arasınız."

"Arayacak olan benim, yaşlanacak olan benim Hanımefendi!" Elimi yine kaldırıp bekledim tekrar. Sesler gitmiş yerini insan yürüme sesleri almıştı. Gitme vakti çoktan gelmişti.

Saçımı attırarak ayağa kalktım. "Size iyi yaşlanmalar Beyefendi. Kırış kırış olduğunuzda televizyon yıldızı olsanız da tanınmazsınız." dedim nispet edercesine ona bakmadan. Kısa koridorun girişinde, tuvaletin kapısından birkaç adım uzakta durup omzumun üzerine ona baktığımda kaşlarının alayla havalandığını gördüm. "Her şey için teşekkürler." dedim imalı bir sesle.

Ardından kapıya gidip kilitli çevirip odadan çıktım. Saçlarımı düzeltip dik bir şekilde yürümeye başladım. Gözlerim Osman abiyi arasa da bulamadım. Ablam ise yüksek ihtimalle akşam eve gelecekti. Beni çetrefilli bir akşam bekliyordu. Hayat oyununu oynamış ve bir kez daha kaosu düzeni hâline getirmişti.

Peki bu kimin kaosu, kimin düzeniydi?

💫⚽💫

“Herhangi bir giriş izi yok.” diyen Dila’yı başımı sallayarak onayladım. “Yazılımda bir hata yok, en azından bariz bir hata. Girişi yapan kişi çok profesyonel olmalı.”

“Güvenlik girişi hata vermemiş.” diyen Mehmet diz üstü bilgisayarını bana doğru çevirmişti. Başıyla Helin’e işaret verdi. Helin bilgisayarda hızla kod yazmaya başladı. Bilgisayardaki kod kendini yeniden yazmaya başladı. Gözüm telefonuma kaydı. Telefonuma hemen bildirim gelmişti. Ama güvenlik girişi ihlal edildiğinde bana herhangi bir bildirim gelmemişti.

“Bu birinin bilgi sızdırdığı anlamına gelmez mi?” diyen Ayla ablaya baktım. Şirketin avukatlığı ondaydı ve ablamın en yakın arkadaşıydı. Avukatlığımızı ücretsiz yapıyordu. Kendi sunduğu bu fikre ne kadar karşı çıksam da hisselerimiz borsa yeterince yükselmediği taktirde bizden para almayı reddetmişti.

“Evet.” dedi yanımda oturan Arçın. Gözlerimiz birleştiğinde kaşları havalandı. “Tabii biz yazdığımız koddan çok eminsek.” İki ucu da başka bir çıkmaza giriyorduk.

Gözüm toplantı masasının iki yanında dizilen beraber çalıştığım arkadaşlarıma kaydı. Herkesin üzerine bir gerginlik sıçramıştı. Kimseden ses çıkmıyordu, biz gerektiği yerde iyi arkadaşlar gerektiği yerde sıkı çalışanlardık. Buradaki herkese güvenirdim ama konu yazılım olduğunda tam anlamıyla değil. En ufak hata, tek bir harf dahi her şeyi değiştirebilirdi.

“Size ne kadar güvendiğimi bilirsiniz,” derken arkama yaslanmış rahatça, soğukkanlı bir tavırla konuştum. “ama konu yazılım olduğunda hepimiz biliyoruz ki en ufak hata buna sebebiyet verebilir.”

“Ama eminiz.” dedi Leyla arkadaşlarına ve bana bakarak. “Tamam, batırdığımız birkaç iş olmuş olabilir ama biz bu iş için en ufak hataya yer vermedik.”

“Bu durumda güzelim, bu şirketteki biri bize ihanet etmiş oluyor.” dedi Ayla abla siyah, dalgalandırdığı saçlarını omzundan geriye atıp kollarını göğsünde buluşturup.

“Mesele birine açıkça her şeyi anlatmak olmayabilir.” dedim Ayla ablanın sertliğine karşılık. “Karşınızdaki kişi sizin kadar zekiyse eğer bu iş hakkında konuşuyorsanız bu işi çözmüş olabilir. Sektörün hepimiz farkındayız. Bunu Arçın ve ben bile yapmış olabiliriz.”

“Ya mesele biz değilsek?” diyen Hülya kızıl kaşlarını çatmış bilgisayarı sertçe kapatmıştı. “Belli ki tüm mesele Efken Akel.”

“Mesele biz olmayabiliriz ama bu iş bizim hatamız yüzünden öldü.” dedi sertçe Arçın.

“İster ünlü olsun ister olmasın biz birinin kariyeriyle oynadık. Birinin hakkına girdik.” dedim göğsümde oluşan aynı ağırlıkla.

Arçın görüntüleri sosyal medyaya dökülen kişinin milli futbol takımının oyuncusu olan Efken Akel olduğunu söylemişti. Adamın transeferi ünlü bilmem ney takımına olacakken telefonundaki doğru olup olmadığı bilinmeyen bilgiler sosyal medyaya dökülmüştü. Mesajlar ise takım arkadaşının karısı ile olan müstehcen mesajlardı. Dahası adama başka siber saldırılar da olmuştu. Transfer olacağı takımla ilgili yine bazı uygun olmayan konuşmalar sosyal medyaya dökülmüştü. Hastanedeki yayılan görüntüler ise arkadaşının karısı ile görüşmesiydi. Transfer olacağı takım teklifi geri çekmişti. Milli futbol takımında ilk 11’den alınmıştı. Takım guruplaşmıştı ve son yayılan görüntüler ile milli takımdan atılıp ayrılmayacağı mevzuya alınmıştı. Kısaca adamın hayatı kaymıştı. Sosyal medyanın linci ise cabasıydı. Ve bizim de bunda payımız vardı. Zira son yayılan görüntüler her şeyi onaylar cinstendi.

Vicdan ağrısı çekiyordum. Gerçek olup olmadığı umurumda değildi, o hastanedeki tüm bilgileri biz koruyorduk.

Tabii adam bir de üstüne motor kazası geçirmişti. Neresi yaralıydı sormamıştım çünkü...

Aklıma gelen ihtimali şiddetle reddediyorum.

“Olan şeyin gerçekliğini bilmiyoruz.” dedi Dila kaşlarını kaldırarak.

“Gerçek olup olmaması da fark etmez. Yüz üstü bıraktığımız çok insan var.” dedi Arçın kınayan bir sesle. “Sahra ablaya bir söz verdik, Hakan Bey’e bir söz verdik ve dahası o hastaneye güvenle giden herkese bir sözümüz var.”

“Dahası da bir sözleşmemiz var.” diyen Ayla ablanın gözleri bana çevrildi. “Resmi olarak borcunuz var. Ablanın dediğine göre avukat insanlıktan pek anlamıyor. Müvekkili de bizimle iletişime geçmeyi reddediyor.”

“Bu hatayı düzeltmemizin bir yolu yok.” dedi Mehmet endişeyle bize bakarak. “O parayı ödememizin bir yolu da yok.”

Arçın’ın eli masanın altındaki elimi buldu. Gözlerimi ona çevirdim. Lütfen babadan zengin olanlar bir adım geriye çekilebilir mi? Kaşları kalktı. “Hayır.” dedim anında.

“Ben de bu şirkette çalışıyorum, ki ayrıca hissem var. Hissemin batmasını istemiyorum.”

“Oldu paşam, sonra da adımız babadan zengin şirket olsun!”

“Batacağımıza olsun!”

“İstemiyorum yahu! Hani hâllederdim ben?!”

“Ciddi bir tazminat davası olacak.” Başını iki yana salladı. “Anlaşmak istemiyorlar!”

“Ben baba parası yemek istemiyorum!”

“Sen yemeyeceksin zaten, onlar yiyecek!”

“Bu işi ben düzelteceğim!”

“Şirketteki hisse payımı niye bu kadar küçümsüyorsun ulan sen?! Bu şirkette benim de payım var!”

“Beni deli etme!” dedim sesimi tıpkı onun gibi yükselterek. “Bu şirket parayı kullanarak kendini ne koruyacak ne de yükselecek! Burada alanında oldukça başarılı insanlar varken hayır! Bu bizim kendi kariyerinize leke sürmemiz olur!”

“Uyan Lidya Yücel! Hayatın kodu para!”

“Herkes kendi hayatının kodunu yazar Arçın Solaker! Bu şirket de aynısını yapacak! Para hiçbir zaman giriş ücreti olmadı, olmayacak da. Para ile tazminat ödememiz hakkına girdiğimiz insanların hakkını telafi etmez.”

“İnadın yüzünden şirket batacak!”

“Ben hâllederim dediysem hâllederim, Arçın.” Gözlerim toplantı salonundaki arkadaşlarıma kaydı. “Bugünlük bu kadar yeter. Geç oldu zaten. Herkes evine geçsin. Bir yolunu bulacağım.” Ayağa kalkarken çantamı aldım. Arçın’a kısaca bakıp kapıya yöneldim. Daha yüzleşmem gereken bir anlam vardı.

💫⚽💫

Evin kapısından içeriyi girdiğimde içeriden gelen ayaklanma sesini duydum. Gözlerim hemen doldu. Ablamı beklemeden kendimi banyoya attım. İçeriye girdiğimde ablamın terlik sesini kapının önünde duydum.

Ellerimi lavaboya yaslayıp aynadaki hâlime baktım. Bütün gün ağlamadan durabilmiştim. Neyse ki ağlasam da akmayacak bir maskaraya sahiptim. Gözlerim bugün düzleştirici uçlarına maşa vurduğum açık kahve saçlarıma gezindi. Dolabı açıp saç tokası kutusundan bir toka alarak hızla saçımı at kuyruğu yaptım. Göz kapağıma yaptığım kahve tonlardaki far açı kahve gözlerimi daha güzel gösteriyordu. Burnunun ucuna sürdüğüm parlatıcı ne yazık ki uçmuştu. Yanağımda allığa çok gerek olmasa da yine de uyguladığım soğuk şeftali tonu hâlâ duruyordu. Dolgun dudaklarımada gün içinde tazelediğim nude pembe tondaki dudak yağı duruyordu. Yüz hatlarımı daha fazla keskinleştirmek için kullandığım kontör hakimiyetini kaybetmişti. Yüzüm çok keskin hatlara sahip değildi, yanaklarımdaki dolgunluk da barizdi. Burnumdaki hafif kemerin daha belirgin olması da cabasıydı tabii.

Kapıdan gelen tıklama sesiyle gözlerimi aynadan lavabonun içine çevirdim. “Bu konuşmadan kaçamazsın.” diyen ablamın sesi sertti.

“Kaçmak gibi bir niyetim yok.” dedim sertçe. “İzin verirsen biraz kendi derdimi yaşamak istiyorum.” Zira benim şirketim batacak gibiydi.

“Yaşa bakalım. Sonra da benimkilerle yüzleşeceksin ama.” Benim konuşmama izin vermeden terlik sesi duyuldu. Dolabın kapağını açıp içinden makyaj temizleme gereçlerimi ve bakım malzemelerini çıkardım. İlk önce gidecek ve namazımı kılacaktım sonra da yüz bakımımı yapacaktım. En sona ablamı saklıyordum. En azından olabildiğince huzurlu ve açık bir zihinle konuşmak istiyordum.

Makyajımı temizleyip namazımı kıldıktan sonra olabildiğince keyifle yüz bakımımı yaptım. Batacaksam bile iyi bir ciltle batabilirdim.

Televizyonun başında dizi izleyen ablamın karşısındaki tekli koltuğu bağdaş kurarak oturdum. Bana ela gözleriyle yandan bir bakış atıp televizyonun sesini kapadı. Ardından yattığı yerde bacak bacak üstüne atarak beni süzdü. “Pek de bir rahatsın.” dedi buz gibi sesle. “Gerçi doğru, o kadar lafı ben yemeseydim ben de rahat olurdum.”

“Sen mesajı attığında ben çoktan hastaneye gelmiştim.” dedim kollarımı göğsümde buluşturarak. “Sizi tartışırken gördüm, o kadın ve Hakan Bey ile.”

Dudaklarında alaycı bir gülümseme oluştu. “O hâlde ne kadar zor bir duruma düştüğümü de gördün.” Yutkunup başımı salladım. “Kadının bana hakaret davası açacağını biliyor musun?” Başımı yavaşça salladım. “Peki bu konu hakkında ne hissediyorsun, Lidya?”

“Huzursuz ve suçlu.” Başını onaylayarak salladı.

“Güzel.” Gözlerim yerdeki halıda oyalandı. “O hâlde bu duyguları aynen ölçülü bir hırsa çeviriyorsun Lidya Yücel.” Gözlerimi ablama kaldırdığımda kaşlarım havalandı. “Bence bu işte bir iş var. Efken’in üzerine oynanan bir oyun olduğunu düşünüyorum.”

“Sen çok mu sinir oldum o kadına?”

“Hem de nasıl...” derken gözleri kısılmıştı. “Ayrıca böylesine büyük bir organizasyonda tek suçlu olarak ortaya çıkamazsın.”

“Ama suçluyum?”

“Evet, suçlusun ve aynı zamanda çaresizsin. Bunu...”

“Hem düzeltip hem avantaja çevirebilirim, biliyorum.” dedim bilmiş bir tavırla. “Ama adam bizimle görüşmek dahi istemiyor.”

“İstemeyebilir, bu görüşeceğimiz gerçeğini değiştirmiyor.” Bu kadın benim idolüm ya! “Sosyal medyadakiler gerçek olsun veya olmasın o adam şu anda ciddi bir siber saldırı altında. Üstelik kimliğini belirleyemedikleri oldukça güçlü bir hacker var ortada. Bize istedikleri kadar dava açsınlar, tüm özel hayatı sosyal medyaya aktarılma potansiyeline sahip.”

“Onlara iyi bir hacker gerekiyor?” dedim kısa yoldan dediklerini aktararak. Elbette bu dediklerini ben de düşünmüştüm ama ben onların yerinde olsam güvenlik önlemleri aşılabilen birine iş vermezdim. “Ben onlara yalvarsam dahi beni bu iş için tutmazlar.”

“Tutmayabilirler ama sonuçta sen Lidya’sın.”

“Hakları var üzerimde.” dedim yüzümü aşarak. “Her türlü bu işe bulaşacağım. Ya haram ederlerse? Ya bela okurlarsa?” Başımı şiddetle iki yana salladım.

“Çoktan okumuşlardır.” dedi omuz silkerek. “Hellalik alman gerekecek. Başımı üzgünce salladım. “Onlara şirketlerin neden senin peşinde olduğunu göstermen gerekecek.” Evet, bir ara koşmuşlardı. “Yarın geliyorsun ve adamla konuşuyorsun. Avukatını ben oyalayacağım. Ailesini de odadan çıkarılmasını sağlarım. Sen bir şekilde onu ikna edeceksin.”

“Ya hakkını helal etmezse?”

“Üçlü komboyu yapmak da sana düşüyor.”

“Ee, herhâlde.” dedim yüzüme bilmiş bir gülümseme kondurarak. “Bilirsin, hâllederse Lidya hâlleder gerisi yalan eder.”

“Göster o hâlde. Çünkü bu diğer işler e hiç benzemeyecek. Tüm suçu senin omzuna yıktılar. Seni piyasadan silmeyi planlıyorlar. Hastanenin vakıf gücünü sakın hafife alma, silmek isterlerse silerler.”

“O biraz sıkar.” dedim kaşlarımı çatarak. “Ben de boşuna Lidya Yücel değilim ya?” Biraz uzunca bana baktı.

Yanağının içini dişlerken, “Sen adamı hiç tanmıyorsun değil mi?” dedi. Kaşlarını hafifçe kaldırarak.

“Evet.” dedim anında.

“Bari sosyal medyada neler dönüyor neler dönmüyor bak. Neyle karşılaşacağın öğren. Sen şimdi neler yaptığına dair olan korkun yüzünden girip bakamamışsındır.” Dudaklarımı birbirine bastırıp başımı salladım. Ablamla aramızda üç yaş vardı. Ona karşı kardeş olmaya bayılıyordum. Öyle olmasaydı kardeş olmanın ne mânâsı kalırdı ki?

“Doğrudur.”

“Bir de...” diye mırıldandım sessiz bir şekilde gözlerim yeniden halı deseninde oyalanırken. Ne de güzel seçmişim halıyı! Dur dur izle!

“Ne oldu?!” Sesi yükselmiş, oturduğu yerde dikelmişti.

“Şey...” diye mırıldandım yine. Ağzım birkaç defa açılıp kapandı. “Ben bugün sizi görünce saklanmak zorunda kaldım.”

“İyi yapmışsın.” dedi gözlerini kısıp beni dikkatle izlerken. Gözlerimi yeniden halıya çevirdim.

“Girdiğim odada bir beyefendi vardı.”.

“Ne hoş.” derken sesi sertti.

“Kendisinin ayağı sarılıydı.”

“Ne de güzel!”

“İyi anlaşabildiğimiz söylenemez.”

“Aç ve telefona bak. Bana gerçeği söyle.” Sessizce dediğini yaptım. Telefonu açıp Instagram’a girdim. Keşfete girip arama bölümüne Efken Akel yazdım. Bir saniyenin ardından tüm sonuç önümdeydi. Bir adam vardı... O nasıl bir adamdı?

Bana dolu dolu eyvah dedirten bir adamdı...

Boğazımı temizleyip gözlerimi ablama çıkardım. “Sen bana ünlüler geliyor deyince ben adamı pek...” Sesim git gide kısıldı. “Zengin birini yaşlı hayal...” Yine sustum. “Adama deli taklidi yapıp yakalanmasaydım iyiydi tabii...”

“Efendim?” dedi kaşlarını yavaşça kaldırarak.

“Yani biraz kötüydü. Ama yine de bir sempati oluşmuştur...”

“Lidya!”

Ben Lidya Yücel. Yazılım mezunuyum. Siber saldırılara karşı güvenlik oluşturan bir şirketim var. Çok büyük bir şirket sayılmaz ama yine de bugüne kadar büyümeye devam ediyordu. Küçüklüğümden itibaren bilgisayara karşı olan ilgimi geliştirmiş ve daha liseydeyken ünlü bir bloggerı hacklemiştim. Üniversiteye dereceyle girip ikinci olarak mezun olmuştum. Özgeçmişim bir harikaydı zira üniversitesi hayatım boyunca sürekli projeler ür

etmiştim. Mezuniyette iş teklifleri gelmişti. Ama ben her zaman kendi işimin patronu olmak için çalışmıştım. Ve şimdi dört yıllık emeğim heba edilebilirdi.

Ve Lidya Yücel kaybetmesini iyi bilse de kazanmayı da sever.

Tabii, her bakımdan.

Bölüm sonu

3 yorum