İçeriğe geç

AŞKIN DOĞUSU

Bölüm 2 · 39 dk okuma

AŞKIN DOĞUSU

Bölüm 2

Doğu'dan Batı'ya

Telefonu masanın üzerindeydi. Ekranı kapalıydı ama sanki yine de bir şey bekliyormuş gibi duruyordu. Mehmet, bunu kendine itiraf etmese de son birkaç haftadır telefonuna daha sık bakıyordu. Bir bildirim beklentisi vardı. Nedensiz, açıklanamaz bir beklenti.

O beklentinin başladığı şey aslında çok basitti.

Bir fotoğraf.

Bir gün önce, internette gezinirken karşısına çıkmıştı. İzmir’de çekilmiş bir gün batımıydı. Gökyüzü turuncu ile mor arasında bir yerde sıkışmış, deniz ise bu renkleri sessizce yansıtıyordu. Fotoğrafın altında bir cümle vardı:

“Her şehir biraz insanına benzer. İzmir özgürlüğe benziyor.”

Mehmet o cümlede uzun süre takılı kalmıştı. Çünkü “özgürlük” kelimesi onun hayatında hep uzaktan bakılan bir şeydi. Yaklaşılması mümkün ama tam olarak içine girilemeyen bir kavram gibi.

Fotoğrafın sahibine baktığında ismi dikkatini çekmişti: Deniz.

O an uzun uzun düşünmedi. Normalde böyle bir durumda hiçbir şey yapmazdı. Ama o sabah, nedenini bilmediği bir şekilde, mesaj yazdı.

“Kendi şehrini böyle anlatabilmek güzel bir yetenek.”

Gönder tuşuna bastığında geri dönüp silmeyi düşünmedi bile. Sanki o mesaj artık ona ait değilmiş gibi hissetmişti.

Şimdi, ertesi sabah, Mehmet bunu hatırlarken kendine bir açıklama bulmaya çalışıyordu. Ama bulamıyordu.

Telefon bir an titreyecek gibi oldu.

Bakmadı.

Sonra yine.

Bu kez baktı.

Ve o anda, hikâyenin geri dönüşü olmayan yerinden bir şey başladı.

Çünkü bazı başlangıçlar, insanın fark etmediği anlarda olur.

Ve Mehmet, o sabah bunun henüz farkında değildi.

SAYFA 2

İzmir’de Deniz sabahları çoğu zaman aceleyle başlardı. Alarm çaldığında önce gözlerini açmak istemez, birkaç saniye tavanı izler, sonra günün ağırlığı yavaş yavaş üzerine çökerdi. Ama o sabah farklıydı. Telefonu, gece boyunca masanın üzerinde bırakmıştı ve sabah ilk yaptığı şey onu kontrol etmek oldu.

Ekran ışığı yüzüne vurduğunda, aslında özel bir şey beklemiyordu. İnsanlar genelde böyle düşünür: Bir mesaj bekliyorsan, gelmeyeceğini varsayarak beklersin. Böylece hayal kırıklığını önlediğini sanırsın. Ama bazen hayat, bu küçük savunma mekanizmalarını bile umursamaz.

Ekranda bir bildirim vardı.

Bilinmeyen bir isim değil ama tanımadığı bir hesap.

Mesajı açtı.

“Kendi şehrini böyle anlatabilmek güzel bir yetenek.”

Deniz birkaç saniye ekrana baktı.

Bu cümle basit görünüyordu. Ne fazla samimi ne de tamamen uzak. Ama garip bir şekilde dikkat çekiciydi. Çünkü çoğu insan onun fotoğrafına ya emoji atar ya da sıradan bir “güzel fotoğraf” yazardı. Bu ise farklıydı. Daha düşünülmüş, daha ağır, daha “yerli yerine oturtulmuş” bir cümleydi.

Telefonu elinde biraz daha sıkı tuttu.

Sonra profili açtı.

Van.

Bir an durdu.

Van kelimesi zihninde hızlıca bir şeyleri çağrıştırdı ama bu çağrışımlar net değildi. Uzak, soğuk, dağlar, göl… Belki de daha çok bilmediği bir yerdi. Ama tam olarak “bilinmeyen” de değildi. Sadece uzak bir ihtimaldi.

Deniz, masasına oturdu. Kahvesini içmeden önce mesajı tekrar okudu.

“Güzel bir yetenek.”

Bu cümle neden bu kadar dikkatini çekmişti?

Belki de insanlar uzun zamandır onun yazdıklarını gerçekten okumuyordu. Belki de ilk kez biri sadece fotoğrafı değil, onun bakışını fark etmişti.

Cevap yazmadan önce birkaç dakika düşündü. Bu onun alışkanlığıydı. Hızlı yazmazdı. Hızlı yaşardı belki ama hızlı yazmazdı.

Sonunda yazdı:

“Teşekkür ederim. Van’ı nasıl anlatırdın?”

Gönderdi.

Ve telefonu masaya bıraktı.

Ama bıraktığı şey telefon değildi aslında. Küçük bir kapı aralamıştı. Bunun farkında değildi.

📍 VAN – AYNI SABAH

Mehmet mesajı gönderdikten sonra işe hazırlanmıştı. Ama hazırlık dediğimiz şey onun için karmaşık bir ritüelden ibaretti. Kıyafet seçmek, çayı bitirmek, kapıyı kilitlemek… Hepsi sırayla yapılırdı ama zihni hiçbir zaman bu sıraya uymazdı.

O sabah da zihni dağınıktı.

Mesajı göndermişti.

Bunu neden yaptığını kendine açıklayamıyordu.

Sadece bir fotoğraf.

Sadece bir cümle.

Ama içinde küçük bir dürtü oluşmuştu. Sanki bir şey yanlış değil ama eksikmiş gibi.

“Van’ı nasıl anlatırdın?”

Bu soru geldiğinde Mehmet durdu.

Cevap basit değildi.

Çünkü Van, onun için bir şehir değil, bir alışkanlıktı. İnsan alıştığı şeyleri anlatmakta zorlanır. Çünkü onları tanımlamaz, yaşar.

Ama yine de yazdı:

“Van sabra benzer.”

Gönderdi.

Sonra durdu.

Bu cümleyi düşündü.

Sabır.

Belki de en doğru kelimeydi.

Ama Deniz bunu nasıl anlayacaktı?

Bilmiyordu.

Ve belki de ilk kez, bunu bilmemek onu rahatsız etmedi.

📍 İKİ ŞEHİR ARASINDA

O gün ikisi de kendi hayatına döndü.

Ama “tam olarak” dönemediler.

Deniz işine giderken telefonunu çantasından daha sık kontrol etmeye başladı. Normalde bunu fark etmezdi bile. Ama şimdi fark ediyordu. Bu fark etme hali bile yeni bir şeydi.

Mehmet ise gün içinde birkaç kez aynı şeyi yaptı: Mesajın gönderildiğini kontrol etmek. Sanki mesaj kaybolabilirmiş gibi.

İkisi de farkında olmadan aynı şeyi yapıyordu.

Bekliyordu.

Ama henüz bunu “beklemek” olarak adlandırmıyorlardı.

Sadece “ara sıra bakmak” sanıyorlardı.

Akşam olduğunda telefon yine titredi.

Ve bu kez, hikâyenin yönü biraz daha netleşti.

Çünkü bazı karşılaşmalar bir anda olmaz.

Yavaşça olur.

Ve en tehlikelisi de budur.

📖 DOĞUDAN BATIYA

SAYFA 3

Mehmet akşam eve döndüğünde dışarıdaki dünya sanki gün içinde biraz daha ağırlaşmıştı. Van’da akşamlar hep böyleydi; gündüzün sertliği yavaş yavaş çekilir, yerine daha derin bir sessizlik bırakırdı. Bu sessizlik huzurlu gibi görünürdü ama aslında insanın iç sesini daha çok duyduğu bir boşluktu.

Ayakkabılarını çıkarırken telefonuna baktı.

Ekranda bir bildirim vardı.

Deniz.

Mesajı açtı.

“Sabır neden?”

Mehmet bir an durdu.

Bu sorunun bu kadar hızlı gelmesini beklememişti. Aslında hiçbir şey beklememesi gerekiyordu. Çünkü bu bir tanışma değildi; daha çok bir tesadüf gibi başlamıştı. Ama tesadüfler bazen en ciddi şeylere dönüşürdü.

Cevap yazmadan önce mutfağa gitti. Çay koydu. Bu bir alışkanlıktan ziyade bir düşünme biçimiydi. Sıcak suyun kaynamasını izlemek, insanın düşüncelerini daha düzenli hale getirirdi.

“Sabır neden?”

Kafasında bu cümleyi çevirdi.

Sabır neden?

Basit bir soru gibi görünüyordu ama içinde bir sorgulama vardı. Hatta belki de bir itiraz. Mehmet bunu hissediyordu.

Çayı aldı, odasına döndü.

Telefonu eline aldı.

Yazdı:

“Çünkü Van’da her şey acele etmez.”

Durdu.

Cümle tamamlanmış gibiydi ama aslında değildi.

Bir süre ekrana baktı. Sonra devam etti:

“Burada bir şeyler ya olur, ya olmaz. Ama hiçbir şey hızlı olmaz.”

Gönder tuşuna bastı.

Sonra telefonu masaya bıraktı.

Ama bıraktığı anda bile aklında hâlâ o soru vardı.

Deniz ne düşünüyordu?

📍 İZMİR – AYNI SAATLER

Deniz mesajı okuduğunda bir süre ekrana bakmayı bırakamadı.

“Çünkü Van’da her şey acele etmez.”

İzmir’de bu cümle neredeyse anlaşılmazdı.

Burada her şey hareket halindeydi. İnsanlar yürürken bile bir yere yetişmeye çalışır, konuşmalar yarım kalır, planlar sürekli değişirdi. Ama Van… Bu cümle sanki başka bir zamandan gelmiş gibiydi.

Deniz sandalyesine yaslandı.

Telefonu elinde döndürdü.

“Hiç acele etmeyen bir yer nasıl bir yer olabilir?”

Bunu kendi kendine sordu.

Sonra fark etti: Aslında Van’ı düşünmüyordu.

Van’ı yazan kişiyi düşünüyordu.

Mehmet.

İsmini ilk kez zihninde net bir şekilde kurdu.

Ve bu bile tuhaftı.

Çünkü insanlar genelde tanımadıkları birinin ismini bu kadar hızlı içselleştirmezdi.

Deniz cevap yazdı:

“İzmir’de insanlar geç kalır mı peki?”

Gönderdi.

Ve kendi kendine hafifçe güldü.

Bu soru biraz oyun gibiydi. Ama aynı zamanda ciddi bir şeyin başlangıcıydı.

📍 VAN – GECEYE DOĞRU

Mehmet telefonun titremesiyle birlikte hemen ekrana baktı.

Mesaj.

Okudu.

Ve bu kez gülmedi.

Sadece düşündü.

“İzmir’de insanlar geç kalır mı?”

Bu soru basit değildi.

Bu soru, iki şehir arasında görünmeyen bir köprü kuruyordu.

Yazdı:

“İzmir’de insanlar geç kalmaz. Sadece hızlı yaşar.”

Durdu.

Sonra ekledi:

“Belki de bu yüzden bazen her şey aynı anda olur.”

Gönderdi.

Telefonu kapatmadı.

Bu kez bırakmadı.

Çünkü artık fark etmişti.

Bu konuşma, sıradan bir konuşma değildi.

Bir ritim kazanıyordu.

Ve o ritim, insanı içine çekiyordu.

📍 İKİ TARAFTA AYNI ANDA

Deniz mesajı okurken fark etmeden gülümsedi.

Mehmet mesajı gönderdikten sonra ekrana bakmaya devam etti.

İkisi de aynı anda, farklı şehirlerde, aynı şeyi hissetti:

Bir şey başlıyordu.

Ama adı yoktu.

Ve adı olmayan şeyler genelde en uzun sürenlerdi.

SAYFA 4

Deniz o gece uyumadan önce telefonunu uzun süre elinde tuttu. Normalde bu bir alışkanlık değildi; hatta kendine göre gereksiz bir davranıştı. Ama o gün farklıydı. Çünkü telefon artık sadece bir iletişim aracı gibi görünmüyordu. Daha çok, günün içinde açılan küçük bir pencere gibiydi.

Pencerenin öbür tarafında ise Van vardı.

Ve Mehmet.

Deniz bu ismi zihninde tekrar ettiğinde bunun neden bu kadar kolay olduğunu anlayamadı. İnsanlar genelde tanımadığı birinin adını bu kadar hızlı içselleştirmezdi. Ama Mehmet ismi sanki zaten bir yerden tanıdıkmış gibi duruyordu. Belki de tanıdıklık isimde değil, cümlelerin tonundaydı.

“İzmir’de insanlar geç kalmaz. Sadece hızlı yaşar.”

Bu cümle hâlâ aklındaydı.

Deniz tavana baktı.

“Ben hızlı mı yaşıyorum?”

Bu soruya hemen cevap veremedi.

Çünkü hız, fark edilmesi zor bir şeydi. İnsan çoğu zaman hızlı yaşadığını ancak durduğunda anlıyordu. Ama Deniz durmayı pek bilmezdi.

Telefonu tekrar açtı.

Mesajlara baktı.

Yeni bir şey yoktu.

Ama bu “yokluk” bile bir şey ifade etmeye başlamıştı artık.

📍 VAN – AYNI GECE

Mehmet evin ışığını kapattıktan sonra yatağa uzandı. Ama uyumak istemiyordu. Aslında istememek doğru kelime değildi; uyku gelmiyordu.

Tavanı izledi.

Van’da geceler sessizdi ama bu sessizlik her zaman aynı değildi. Bazı geceler insanı sakinleştirir, bazı geceler ise düşünceleri büyütürdü.

Bu gece ikinci türdendi.

Telefonu yanındaydı.

Ekrana bakmadı ama varlığını hissediyordu.

Sanki orada bir şey bekliyordu.

Mehmet bunu düşünmek istemedi.

Ama düşünmeden de edemedi.

Deniz.

Bu isim zihninde belirdiğinde garip bir şey oldu. Sanki bir yabancı değil de uzun zamandır konuşmadığı biriymiş gibi hissettirdi.

Bu hissi sevmedi.

Çünkü tanımadığı şeyler insanı kontrol ederdi.

Ve Mehmet kontrolü severdi.

Ama yine de telefonu eline aldı.

Ekranı açtı.

Mesaj yoktu.

Bu bile bir cevap gibi geldi.

📍 İKİ ŞEHİR – GÖRÜNMEYEN ALIŞKANLIK

Ertesi gün ikisi de aynı şeyi yaptı.

Hiç konuşmadan.

Hiç planlamadan.

Telefonu kontrol etti.

Deniz bunu işe giderken yaptı.

Mehmet bunu çay içerken yaptı.

Sonra gün içinde tekrar yaptılar.

Ve tekrar.

Ve tekrar.

Ama henüz bunu “beklemek” olarak tanımlamadılar.

Sadece “bakmak”tı.

Basit bir refleks gibi.

Ama refleksler bazen en güçlü alışkanlıklara dönüşürdü.

Akşam olduğunda Deniz ilk kez kendine bir şey itiraf etti.

Bu konuşma sadece merak değildi.

Bir şey hissediyordu.

Henüz adı olmayan ama yok sayılması da mümkün olmayan bir şey.

Telefonu eline aldı.

Ve yazdı:

“Bugün Van nasıl?”

Gönderdi.

Ve gönderdiği anda küçük bir boşluk hissetti.

Bu boşluk beklemekti.

Ama o bunu henüz bilmiyordu.

SAYFA 5

Mehmet telefonun titreşmesini aslında beklemediğini düşünüyordu. Kendine bunu söylemişti. “Ben böyle şeyleri beklemem.” Bu cümle onun iç disiplinine uygun, kendini koruyan bir cümleydi. Ama insanın kendine söylediği her şey doğru olmak zorunda değildi.

Telefon titredi.

Ekrana baktı.

Deniz.

“Bugün Van nasıl?”

Mehmet bir an durdu.

Bu soru basit görünüyordu. Ama içinde başka bir şey vardı. Sadece bir şehir sorusu değildi. Daha çok, “Sen nasılsın?” demenin dolaylı bir haliydi.

Mehmet bunu hemen anlamadı.

Ama hissetti.

Pencerenin önüne geçti. Van’a baktı. Şehir her zamanki gibiydi. Sessiz, ağır, değişmeyen. Ama o an ilk kez Van ona aynı görünmedi.

Sanki şehir de onun içindeki değişimi fark etmişti.

Yazmaya başladı:

“Bugün Van hep olduğu gibi.”

Durdu.

Cümle eksik geldi.

Devam etti:

“Burada günler birbirine benzer. Ama bazı günler bir şey değişmiş gibi hissedersin. Sebebini bilmezsin.”

Gönderdi.

Telefonu masaya bıraktı ama bu kez tamamen bırakamadı.

Çünkü beklemek artık onun tarafına geçmişti.

📍 İZMİR – AYNI ANDA

Deniz mesajı okuduğunda dışarıda güneş vardı. İzmir sabahları genelde böyle olurdu; ışık sert değil ama nettir. Her şeyi görünür yapar ama hiçbir şeyi gizlemez.

Deniz kahvesini eline aldı ama içmedi.

“Sebebini bilmezsin.”

Bu cümle ona dokundu.

Çünkü bazı şeyleri gerçekten bilmezdi. Hatta çoğu şeyi.

Ama ilk kez biri bunu açıkça söylüyordu.

Sanki “bilmemek” normal bir şeymiş gibi.

Deniz bunu düşündü.

Sonra fark etti:

O da sebebini bilmiyordu.

Neden bu konuşmayı önemsiyordu?

Neden bu mesajı bekliyordu?

Neden Van’ı hiç görmemişken Van’ı düşünüyordu?

Kendine cevap veremedi.

Ama bu kez kaçmadı.

Telefonu eline aldı.

Yazdı:

“Bazı günler değişmiş gibi hissetmek güzel mi, yoksa yorucu mu?”

Gönderdi.

Ve ilk kez bu soruyu bir oyunun parçası gibi değil, gerçekten merak ederek sordu.

📍 VAN – GÜNÜN ORTASI

Mehmet mesajı görünce uzun süre cevap yazmadı.

Bu gecikme bir düşünce gecikmesi değildi.

Bir hissin oturmasını bekliyordu.

“Güzel mi, yorucu mu?”

İkisi de olabilirdi.

Ama hangisi daha ağırdı?

Mehmet bunu düşündü.

Çay koydu.

Bu kez çayı sadece içmek için değil, düşünmek için de koydu.

Sonra yazdı:

“Yorucu.”

Durdu.

Sonra ekledi:

“Ama insanı canlı tutan şey de biraz bu olabilir.”

Gönderdi.

Ve o an fark etti:

Bu konuşma artık sadece iki şehir arasında değil, iki insanın iç dünyası arasında geçiyordu.

📍 İKİ ŞEHİR ARASINDAKİ ÇATLAK

Deniz mesajı okuduğunda bir şey hissetti.

Küçük ama net bir şey.

Bağ.

Ama bu bağ romantik bir şey gibi değildi.

Daha çok fark edilmeden büyüyen bir alışkanlık gibiydi.

Telefonunu kapatmadı.

Sadece ekrana baktı.

Ve ilk kez şunu düşündü:

“Ben bu insanı tanımıyorum.”

Ama hemen ardından ikinci bir düşünce geldi:

“Yine de tanıyormuşum gibi hissediyorum.”

Bu iki düşünce aynı anda var olamazdı.

Ama vardı.

Mehmet ise o gece yatağa uzandığında artık farklı bir sessizlik içindeydi.

Van hâlâ sessizdi.

Ama içindeki sessizlik artık aynı değildi.

Çünkü artık bir yerde başka bir ses vardı.

Deniz’in sesi.

Henüz duyulmamış ama hissedilen bir ses.

Ve Mehmet bunu ilk kez fark etti:

Bazı insanlar konuşmadan da bir hayatın içine girerdi.

SAYFA 6

Deniz ertesi sabah uyandığında ilk yaptığı şey telefona bakmak değildi… ya da en azından kendine öyle söyledi. Ama ayağa kalkmadan önce elinin telefonuna gitmesi, bunun doğru olmadığını ele veriyordu.

Ekranı açtı.

Mesaj yoktu.

Bu yokluk, önceki günlere göre daha belirgindi artık. Sanki bir şey eksilmiş gibi değil de, normalde var olan bir şey geri çekilmiş gibi hissettiriyordu.

Deniz bunu fark ettiğinde içinden küçük bir rahatsızlık geçti.

“Bu ne?”

Soru basitti ama cevabı yoktu.

Kahve yaptı. Ama kahveyi içerken düşünmeye devam etti. Normalde sabahları zihni hızlı olurdu; yapılacaklar, planlar, geciken işler… Ama şimdi bunların arasında başka bir şey vardı.

Mehmet.

İsmi bile artık zihninde otomatikleşmişti.

Deniz kendine kızdı.

“Bir mesaj yüzünden mi?”

Ama içindeki ses cevap vermedi.

Çünkü mesele mesaj değildi.

Mesele, mesajın yarattığı boşluktu.

📍 VAN – AYNI SABAH

Mehmet o gün işe biraz geç kaldı. Aslında geç kalmak değil, yavaş kalmak daha doğruydu. Çünkü ayakları normal hızda hareket ederken zihni geride kalıyordu.

Dün gece yazdığı cümleleri düşündü.

“Yorucu ama canlı tutar.”

Bu cümle ona fazla dürüst gelmişti.

Çünkü aslında kendisi bile bunu bu kadar net düşünmemişti.

İş yerinde bilgisayar ekranına baktı ama odaklanamadı. Bir şey eksikti. Ama eksik olan şey somut değildi.

Telefonuna baktı.

Boştu.

Bu kez ilk defa “boş” kelimesi bir his yarattı.

📍 İKİ TARAF – AYNI GÜNÜN ORTA NOKTASI

Gün içinde ikisi de aynı şeyi yaptı.

Ama farklı zamanlarda.

Telefonu kontrol etmek.

Deniz bunu toplantı arasında yaptı.

Mehmet bunu çay molasında yaptı.

İkisi de bunu “alışkanlık” sanıyordu.

Ama alışkanlıklar genelde fark edilmezdi.

Bu ise fark ediliyordu.

Deniz akşamüstü dayanamadı.

Yazdı:

“Bugün neden yazmadın?”

Gönderdi.

Ve gönderdiği anda küçük bir pişmanlık hissetti.

Çünkü bu soru fazla doğrudandı.

Ama geri alamadı.

Mehmet mesajı gördüğünde durdu.

Uzun süre.

Bu soru onu şaşırtmadı.

Ama etkiledi.

Çünkü artık bir beklenti oluşmuştu.

Sessiz bir beklenti.

Yazdı:

“Bazen yazmamak da bir şey ifade eder mi?”

Durdu.

Sonra sildi.

Yeniden yazdı:

“Bugün yoğundum.”

Gönderdi.

Ama içinde asıl cümleyi sakladı.

“Bazen sen yazmayınca gün eksik kalıyor.”

Bunu göndermedi.

📍 DENİZ – AKŞAM

Deniz mesajı okudu.

“Bugün yoğundum.”

Basit.

Ama yeterli değildi.

Bunu hissetti.

Ve bu his onu şaşırttı.

Çünkü bir insanı tanımadan onun cümlesinin eksik olduğunu nasıl hissederdi?

Telefonu kapattı.

Ama kapatmak işe yaramadı.

Çünkü artık mesele telefon değildi.

📍 MEHMET – GECE

Mehmet yatağa uzandı.

Telefonu elinde değildi ama zihninde vardı.

İlk kez kendine dürüst oldu.

“Ben bu konuşmayı bekliyorum.”

Bu cümle onu rahatsız etti.

Çünkü beklemek, kontrolün kaybıydı.

Ama yine de doğruydu.

Ve bazen doğrular, insanı rahatsız ederdi.

O gece ikisi de aynı şeyi hissetti:

Bir bağ oluşuyordu.

Yavaş.

Sessiz.

Ama geri dönülmez.

DOĞUDAN BATIYA

SAYFA 7

Mehmet o sabah uyandığında ilk hissettiği şey uykusuzluk değildi. Alışılmış yorgunluk da değildi. Daha önce pek tanımadığı bir ağırlık vardı içinde. Sanki gece boyunca zihni dinlenmemiş, aksine daha fazla çalışmıştı.

Telefonuna baktı.

Deniz’den mesaj yoktu.

Ama bu kez “yokluk” farklı hissettirdi. Önceki günlerde bu sadece bir durumdu. Şimdi ise bir eksiklik gibi duruyordu.

Mehmet bunu hemen kabul etmedi.

Kendine basit bir açıklama yaptı:

“Alışkanlık oldu.”

Ama bu açıklama bile tam oturmadı.

Çünkü alışkanlıklar genelde fark edilmeden oluşurdu. Oysa bu… fark edilerek büyüyordu.

📍 İZMİR – AYNI SABAH

Deniz işe giderken otobüste cam kenarına oturdu. Şehir hareket halindeydi; insanlar, arabalar, ışıklar… İzmir her zamanki gibi canlıydı.

Ama Deniz’in içinde aynı canlılık yoktu.

Telefonunu açtı.

Mesaj yoktu.

Bir an durdu.

Sonra fark etti: bu yokluğu artık kontrol edemiyordu. Sadece fark etmekle kalmıyor, hissediyordu.

“Saçmalama,” dedi kendi kendine.

“Daha birkaç gün oldu.”

Ama zamanın uzunluğu önemli değildi. Bazı şeyler süreyle değil, yoğunlukla ölçülürdü.

📍 VAN – ÖĞLE VAKTİ

Mehmet çay içerken dışarı baktı.

Van’ın ışığı farklıydı. İzmir gibi keskin değil, daha dağılmıştı. Sanki her şey biraz daha yumuşak ama daha ağırdı.

Telefonunu açtı.

Bir şey yazmadı.

Sadece ekrana baktı.

Sonra fark etti: yazmak istemiyordu.

Çünkü yazarsa cevap bekleyecekti.

Ve beklemek artık sıradan bir şey değildi.

📍 İKİ ŞEHİR – AYNI DÜŞÜNCE

O gün ikisi de aynı kelimeyi düşünmeye başladı.

Fark etmeden.

Önce Deniz düşündü:

“Acaba merak ediyor mu?”

Sonra Mehmet düşündü:

“Acaba o da bakıyor mu?”

Ama ikisi de bu düşünceleri kendilerine itiraf etmedi.

Çünkü bu itiraf, bir şeyin başladığını kabul etmekti.

Ve kabul etmek, geri dönüşü olmayan bir şeydi.

📍 AKŞAM – İLK GERÇEK KIRILMA

Deniz akşam eve döndüğünde telefonu ilk kez bilinçli olarak eline aldı.

Bu kez rastgele bakmadı.

Bu kez beklediğini kabul ederek baktı.

Mesaj yoktu.

Ve bu kez yokluk canını sıktı.

Kendi kendine söyledi:

“Ben neden bunu önemsiyorum?”

Ama cevap vermedi.

Çünkü cevap artık duygunun içindeydi, düşüncenin dışında.

Aynı saatlerde Mehmet de telefonuna baktı.

Ve ilk kez kendine açıkça şunu söyledi:

“Ben onu merak ediyorum.”

Bu cümle basitti.

Ama ağırdı.

Çünkü merak, bağın başlangıcıydı.

📍 GECE – İLK “ÖZLEME” HİSSİ

Deniz yatağa uzandığında telefonunu eline aldı.

Mesaj yazmadı.

Ama ekranı açtı.

Bu bile yeterliydi.

Çünkü artık mesele iletişim değil, varlıktı.

Birinin varlığını bilmek.

Mehmet de aynı şeyi yaptı.

Ve o gece ikisi de ilk kez aynı kelimeyi hissetti:

Özlemek.

Ama henüz söylemediler.

Çünkü bazı kelimeler erken söylenirse kırılırdı.

SAYFA 8

Mehmet o sabah telefonu eline aldığında, aslında hiçbir şey yapmayacaktı. Bunu kendine net bir şekilde söylemişti. “Sürekli bakmayacağım.” İnsan kendi kendine verdiği bu tür sözlere çoğu zaman inanmak isterdi; çünkü inanmamak, kontrolü kaybettiğini kabul etmek demekti.

Ama yine de baktı.

Ekran kilidini açtı.

Hiçbir bildirim yoktu.

Bu “yokluk” artık sıradan bir boşluk gibi değil, küçük bir rahatsızlık gibi hissediliyordu. Sanki bir şey normalde orada olmalıydı da şimdi eksilmişti.

Mehmet telefonu kilitledi.

Bir süre sonra tekrar açtı.

Kendine kızdı.

“Ne yapıyorsun?”

Ama bu soru bir şeyi değiştirmedi.

Çünkü cevap davranıştaydı, düşüncede değil.

📍 İZMİR – AYNI SABAH

Deniz işe geç kalmıştı ama aslında geç kalmamıştı; sadece hazırlanması normalden uzun sürmüştü. Aynaya bakarken bile zihni başka yerdeydi.

Telefon çantasındaydı.

Ama varlığı hissediliyordu.

Bu hissin kendisini rahatsız ettiğini fark etti.

“Bu ne böyle?”

Kendi kendine söylendi.

Bir insanın gün içinde kaç kez bir telefonu düşünmesi normaldi?

Cevap vermedi.

Çünkü cevap korkutucuydu.

📍 VAN – ÖĞLE

Mehmet iş yerinde bilgisayar ekranına bakıyordu ama yazdığı kodları görmüyordu. Parmakları otomatik çalışıyordu ama zihni başka bir yerdeydi.

Deniz.

İsmi artık zihnine yerleşmişti.

Bir isimden fazlası olmuştu.

Bir ritim gibi.

Bir alışkanlık gibi.

Ve bu onu rahatsız ediyordu.

Çünkü alışkanlıklar fark edilmeden büyürdü.

📍 İLK DÜRTÜ

Öğle arasında Mehmet telefonu eline aldı.

Bu kez “bakmayacağım” demedi.

Çünkü artık bu sözün işe yaramadığını anlamıştı.

Ekranı açtı.

Mesaj yoktu.

Ve tam o anda, açıklayamadığı bir şey oldu.

Yazma isteği.

Kontrolsüz.

Düşünmeden gelen.

Parmakları hareket etti.

Ama yazmadı.

Sildi.

Tekrar yazdı.

Sildi.

Kendi kendine mırıldandı:

“Ne yazacağım ki?”

Ama aslında mesele ne yazacağı değildi.

Mesele yazmak istemesiydi.

📍 DENİZ – ÖĞLEDEN SONRA

Deniz otobüste giderken telefonuna baktı.

Hiç mesaj yoktu.

Ama bu kez “yokluk” daha keskin hissettirdi.

Sanki bir şey bekleniyordu da gerçekleşmemişti.

Kendini yakaladı.

“Ben neden bekliyorum?”

Bu soru artık kaçınılmazdı.

Ama cevap yoktu.

Sadece bir his vardı.

📍 İLK KÜÇÜK ÇATLAMA

Akşamüstü Deniz yazdı.

Bu kez uzun düşünmedi.

Sadece yazdı:

“Bugün neden yazmadın?”

Gönderdi.

Ve gönderdiği anda durdu.

Çünkü bu mesaj basit bir soru değildi.

Bir talepti.

Bir fark etme haliydi.

📍 MEHMET – AKŞAM

Mehmet mesajı gördüğünde telefonu elinde biraz daha uzun tuttu.

Okudu.

Bir kez daha okudu.

Ve ilk defa, karşı tarafın da beklediğini anladı.

Bu fark ediş onu şaşırttı.

Çünkü yalnız olmadığını anlamak, beklemekten daha ağırdı.

Yazdı:

“Düşündüm.”

Durdu.

Sonra devam etti:

“Bazen yazmamak daha doğru geliyor.”

Gönderdi.

Ama içinde asıl cümle vardı:

“Çünkü yazarsam daha çok bağlanacağım.”

📍 GECE – İLK FARKINDALIK

Deniz mesajı okudu.

Bir süre ekrana baktı.

Sonra telefonu kapattı.

Ama kapatmak çözüm olmadı.

Çünkü artık mesele mesaj değildi.

Mesele, hissedilen şeydi.

Ve o gece ilk kez bunu açıkça düşündü:

“Ben bu insanı bekliyorum.”

Ve Mehmet de aynı anda aynı şeyi düşündü:

“Ben onun yokluğunu fark ediyorum.”

SAYFA 9

Mehmet o sabah uyandığında ilk fark ettiği şey uykusu değil, eksiklik hissiydi. Bu hissi tanımlayamıyordu ama artık yabancı da değildi. Sanki zihninin bir köşesinde sürekli açık kalan bir pencere vardı ve gece boyunca o pencereden içeri soğuk bir hava dolmuştu.

Telefonuna baktı.

Deniz’den mesaj yoktu.

Normalde bu cümle hiçbir şey ifade etmemeliydi. Ama artık “yok” kelimesi bile ağırlık taşıyordu.

Mehmet kalktı, çay koydu. Su kaynarken mutfağın içindeki sesler ona eskiden olduğu gibi sıradan gelmedi. Her şey biraz daha yavaş, biraz daha fark edilir olmuştu.

Ve bu değişim onu rahatsız ediyordu.

📍 İZMİR – AYNI SABAH

Deniz aynaya bakarken kendini tam olarak hatırlayamadı. Bu garip bir histi. Sanki dünün “kendisi” ile bugünün “kendisi” arasında küçük bir fark oluşmuştu ama bu fark görünür değildi.

Sadece hissediliyordu.

Telefonunu kontrol etmedi.

Bunu bilinçli yaptı.

Ama bu bilinçli davranış bile bir şeyi değiştirmedi: zihni zaten kontrol ediyordu.

“Bugün yazmadı.”

Bu düşünce sabahın içine yerleşmişti.

📍 VAN – ÖĞLE

Mehmet bilgisayar başında çalışıyordu ama işine odaklanamıyordu. Kod satırları arasında gezinirken bile zihni başka bir yerdeydi.

Deniz.

Bu isim artık bir düşünce değil, bir refleks olmuştu.

Telefonu cebinde titreşti.

Hiç düşünmeden çıkardı.

Ama mesaj değildi.

Bir bildirim bile değildi.

Sadece boşluk.

Ve bu bile onu etkiledi.

Kendi kendine fark etti:

“Ben bunu bekliyorum.”

Ama bunu söylemek istemedi.

📍 İZMİR – ÖĞLEDEN SONRA

Deniz gün içinde birkaç kez telefona baktı.

Bunu fark ettiğinde durdu.

“Ben ne yapıyorum?”

Ama cevap basitti.

Bekliyordu.

Ama beklediğini kabul etmek istemiyordu.

Çünkü beklemek, bir bağın varlığını kabul etmekti.

Ve bağlar… insanı değiştirirdi.

📍 İLK GERÇEK KIRILMA

Akşamüstü Mehmet yazdı.

Bu kez uzun düşünmedi.

Sadece yazdı:

“Bugün yoğundum.”

Durdu.

Bu cümle eksikti.

Ama devam etmedi.

Gönderdi.

Ve gönderdiği anda içinde küçük bir rahatsızlık oluştu.

Çünkü bu bir açıklama değildi.

Bir saklama biçimiydi.

📍 DENİZ – AKŞAM

Deniz mesajı okuduğunda içindeki his netleşti.

Eksik.

Ama eksik olan mesaj değil, cevaptı.

Telefonu elinde tuttu.

Ve ilk kez açıkça düşündü:

“Ben onun hayatında ne kadar yerim?”

Bu soru onu rahatsız etti.

Çünkü cevabı bilmiyordu.

📍 GECE – İLK ÖZLEMİN ADI

Mehmet yatağa uzandığında telefonuna baktı.

Mesaj yoktu.

Ama bu kez yokluk farklıydı.

Daha net.

Daha keskin.

Ve ilk kez kendine dürüst oldu:

“Ben onu özlüyorum.”

Bu cümle zihninde yankılandı.

Ve ilk kez kaçmadı.

Deniz de aynı anda aynı şeyi düşündü.

Ama o bunu daha yüksek sesle hissetti:

“Ben bekliyorum.”

Ve bu bekleme artık rastlantı değildi.

SAYFA 10

Mehmet sabah uyandığında ilk yaptığı şey telefonu kontrol etmek olmadı. Ama bunu kendine söylemesi bile artık tam olarak doğru değildi; çünkü telefonun varlığı zaten zihninin bir köşesinde sürekli açıktı. Sanki ekran kilitli olsa bile düşünceler kilitlenmiyordu.

Yatağın kenarında oturdu.

Van sabahı yine sessizdi. Ama bu sessizlik artık eskisi gibi boş değildi. İçinde bir şey taşıyordu. Mehmet bunu adlandıramıyordu ama hissediyordu.

Eksiklik.

Ama neyin eksik olduğunu söyleyemiyordu.

Çay koydu.

Su kaynarken mutfağa yayılan ses bile farklı geliyordu. Her şey aynıydı ama hiçbir şey aynı hissettirmiyordu.

Telefonu masadaydı.

Bakmadı.

Ama bakmamak bile bir tür düşünmeye dönüşmüştü.

📍 İZMİR – AYNI SABAH

Deniz otobüs durağında beklerken rüzgâr yüzüne vuruyordu. İzmir’de rüzgâr genelde rahatsız etmezdi; daha çok hareketin bir parçası gibi hissedilirdi. Ama bugün farklıydı.

Zihni başka yerdeydi.

Telefonunu açmadı.

Ama açmayı düşündü.

Bu bile onu rahatsız etti.

“Ben neden bunu düşünüyorum?”

Cevap vermedi.

Çünkü cevap zaten içinde bir yerdeydi.

📍 VAN – ÖĞLE

Mehmet gün içinde birkaç kez yazmayı düşündü.

Sadece “ne yapıyorsun?”

Sadece “nasılsın?”

Ama her seferinde durdu.

Çünkü yazarsa bir şey başlayacaktı.

Ve başlamış olan şey artık durdurulamazdı.

Bunu hissediyordu.

Öğle arasında telefon titreşti.

Mehmet hemen aldı.

Deniz.

Mesaj:

“Bugün yazacak mısın?”

Mehmet bir süre ekrana baktı.

Bu soru basit değildi.

Bu bir beklentiydi.

Ve ilk kez Mehmet bunun farkına tam olarak vardı.

Yazdı:

“Yazmasam ne olur?”

Durdu.

Sonra gönderdi.

📍 İZMİR – ÖĞLEDEN SONRA

Deniz mesajı görünce bir an durdu.

“Yazmasam ne olur?”

Bu cümle onu beklediğinden daha çok etkiledi.

Çünkü bu bir oyun değildi artık.

Bir karşılıklı fark etme haliydi.

Cevap yazdı:

“Bir şey olmaz.”

Durdu.

Sonra ekledi:

“Ama eksik olur.”

Gönderdi.

Ve gönderdiği anda bunu neden yazdığını düşündü.

📍 VAN – AKŞAM

Mehmet mesajı okudu.

“Eksik olur.”

Bu kelime zihninde kaldı.

Eksik.

İlk kez bu kadar net bir şey hissediyordu.

Telefonu masaya koydu.

Ama bu kez masaya koymak çözüm olmadı.

Çünkü eksiklik telefonda değildi.

İçindeydi.

📍 GECE – İLK GERÇEK İTİRAF

Mehmet ışığı kapattı.

Yatağa uzandı.

Ve uzun süre düşündü.

Sonra ilk kez kendine açıkça söyledi:

“Ben ona bağlanıyorum.”

Bu cümle korkutucuydu.

Ama kaçmadı.

Çünkü artık gerçekti.

Deniz de aynı anda yatağa uzanmıştı.

Telefonunu kapatmadı.

Sadece ekrana baktı.

Ve o gece ilk kez aynı kelime ikisinin zihninde netleşti:

Özlemek.

Ama bu kez sessiz değil, bilinçliydi.

SAYFA 11

Mehmet o sabah uyandığında ilk kez telefona bakmadan önce bir şeyi fark etti: bakmak istemediğini sanıyordu ama aslında geceden beri aklının bir köşesinde telefonun varlığı duruyordu. Bu artık bir alışkanlık değildi; daha çok, zihnin arka planında sürekli açık kalan bir düşünceydi.

Yatağın kenarında oturdu.

Van sabahı soğuktu. Pencerenin camında ince bir buğu vardı. Dışarıda dünya aynıydı; sokak, rüzgâr, uzak sesler… Ama içeride bir şey değişmişti.

Mehmet bunu kelimeye dökemiyordu.

Sadece hissediyordu:

Bir şey eksik.

📍 İZMİR – AYNI SABAH

Deniz kahvesini alırken telefonu masada ters çevirdi.

Bunu bilinçli yaptı.

Ama bilinçli olması, düşünmediği anlamına gelmiyordu.

“Yazacak mı?”

Bu soru sabahın içine sızmıştı.

Kendi kendine kızdı.

“Bu ne saçmalık.”

Ama saçmalık dediği şey, geçmiyordu.

📍 VAN – ÖĞLE

Mehmet öğle arasında telefonu birkaç kez eline aldı.

Yazmak istedi.

Sonra durdu.

Çünkü yazarsa cevap gelecekti.

Cevap gelirse beklemek başlayacaktı.

Ve beklemek artık basit bir şey değildi.

Tam o sırada telefon titreşti.

Mehmet hemen baktı.

Deniz.

Mesaj:

“Bugün daha önce yazsaydın, daha farklı olurdu sanki.”

Mehmet bir süre ekrana baktı.

Bu cümle basit değildi.

İçinde bir kırılma vardı.

Sanki “neden yazmadın?” demiyordu.

Sanki “ben bekledim” diyordu.

📍 İZMİR – ÖĞLEDEN SONRA

Deniz mesajı gönderdikten sonra pişman oldu.

Ama geri çekmedi.

Çünkü ilk kez bir şeyi saklamamıştı.

Beklediğini söylemişti.

Ve bu onu rahatsız etmişti.

Çünkü beklemek, zayıflık gibi hissettiriyordu.

Ama aynı zamanda gerçekti.

📍 VAN – AKŞAM

Mehmet cevap yazmadı.

Bir süre.

Uzun süre.

Sonra yazdı:

“Bunu bilmiyordum.”

Durdu.

Sonra ekledi:

“Beklediğini.”

Gönderdi.

Ve gönderdiği anda içi sıkıştı.

Çünkü bu bir itiraftı.

📍 GECE – İLK GERÇEK ÇATLAK

Deniz mesajı okuduğunda nefesini tuttu.

“Beklediğini bilmiyordum.”

Bu cümle ikisini de aynı yere getirdi:

Gerçekliğe.

Artık oyun yoktu.

Sadece iki insan vardı.

Bekleyen ve fark eden.

Deniz yazdı:

“Bundan sonra daha çok yaz.”

Gönderdi.

Ve bu bir rica değildi.

Bir ihtiyaçtı.

Mehmet uzun süre ekrana baktı.

Sonra ilk kez şunu düşündü:

“Bu iş artık geri dönmez.”

Ve bundan korkmadı.

SAYFA 12

Mehmet o sabah uyanırken ilk hissettiği şey yorgunluk değildi. Daha önce tanımadığı bir tür “düşünce devamlılığı”ydı. Sanki gece uyumuş ama zihni hiç kapanmamıştı; sadece arka planda çalışmaya devam etmişti.

Telefonuna baktı.

Bildirim yoktu.

Ama bu kez yokluk eskisi gibi boş değildi. Daha netti. Daha “bilinçli” hissediliyordu.

Mehmet kendine kahve yaptı. Suyu koyarken bile aklı başka yerdeydi.

Deniz.

Bu isim artık zihninde bir düşünce gibi değil, bir varlık gibi duruyordu. Somut değil ama etkili.

📍 İZMİR – AYNI SABAH

Deniz otobüste cam kenarına oturduğunda dışarıya bakmak yerine telefonuna baktı. Bunu fark ettiğinde içinden küçük bir rahatsızlık geçti.

“Ben ne yapıyorum?”

Ama cevap yoktu.

Çünkü artık soru davranıştaydı.

Deniz mesaj kutusunu açmadı. Ama açmamak bile bir tür kontrol çabasıydı.

📍 VAN – ÖĞLE

Mehmet gün içinde yazmayı düşündü.

Sadece kısa bir şey.

“Günaydın.”

Ama yazmadı.

Çünkü “günaydın” artık basit bir kelime gibi gelmiyordu. Eğer yazarsa, bunun bir anlamı olacaktı.

Ve anlam, bağ demekti.

Öğle arasında telefon titreşti.

Mehmet hemen baktı.

Deniz.

Mesaj:

“Bugün kimlerle konuşuyorsun?”

Mehmet durdu.

Bu soru basit değildi.

Bu bir merak değil, bir yön değişimiydi.

Ve Mehmet bunu hissetti:

Bu ilk kıskançlık kırıntısıydı.

📍 İZMİR – ÖĞLEDEN SONRA

Deniz mesajı gönderdiğinde aslında ne sorduğunu tam bilmiyordu.

Ama hissettiği şey netti:

“Onun hayatında ben neredeyim?”

Bu soru doğrudan sorulamazdı.

O yüzden dolaylı sormuştu.

Ama şimdi beklediği cevap onu daha da tedirgin ediyordu.

📍 VAN – AKŞAM

Mehmet uzun süre cevap yazmadı.

Çünkü ilk kez bir şeyi düşündü:

“Ben neden açıklama yapıyorum?”

Bu düşünce onu rahatsız etti.

Ama aynı zamanda gerçekti.

Sonunda yazdı:

“İşimdeydim. İnsanlarla.”

Durdu.

Sonra ekledi:

“Sen?”

Gönderdi.

📍 GECE – GERİLİMİN İLK ÇİZGİSİ

Deniz mesajı okudu.

“Sen?”

Bu kelime basitti ama içinde bir şey vardı.

Sorgu değil.

Denge.

İki taraflılık.

Deniz bunu hissedince içi biraz rahatladı.

Ama tamamen değil.

Çünkü ilk kez şunu düşündü:

“Ben onu paylaşmak istiyorum.”

Ve bu düşünce onu şaşırttı.

Mehmet ise o gece yatağa uzandığında ilk kez açıkça düşündü:

“Ben onu kaybetmek istemiyorum.”

Ve bu cümle artık geri alınamazdı.

SAYFA 13

Mehmet sabah uyandığında telefonunu eline almakta tereddüt etmedi ama bu kez acele de etmedi. Aradaki fark küçüktü, hatta dışarıdan bakınca hiç fark edilmeyebilirdi. Ama onun içinde bu küçük fark büyüktü.

Ekranı açtı.

Deniz’den mesaj yoktu.

Bu cümle artık sıradan bir bilgi değildi. Daha çok günün nasıl başlayacağını belirleyen bir işaret gibiydi.

Mehmet çay koydu. Su kaynarken mutfakta dolaştı. Ama bu hareketlerin hiçbiri otomatik değildi artık. Her şeyin içinde bir düşünce vardı.

Deniz.

📍 İZMİR – AYNI SABAH

Deniz sabah işe giderken ilk kez telefonunu çantasının en altına koydu.

Bunu bilinçli yaptı.

Ama çantanın içinde olduğunu bilmek bile yeterliydi. Bu bile bir “bağ” hissiydi.

Otobüste camdan dışarı baktı.

İzmir hareketliydi.

Ama Deniz’in içi daha sessizdi.

“Ben neden bekliyorum?”

Bu soru artık kaçınamadığı bir şey olmuştu.

📍 VAN – ÖĞLE

Mehmet öğle arasında telefonunu açtı.

Yazmak istedi.

Ama bu kez neden yazmak istediğini sorguladı.

“Günaydın mı?”

“Ne yapıyorsun mu?”

Bunlar artık basit değildi.

Çünkü her mesaj bir bağ kuruyordu.

Ve bağ kurmak, sorumluluk getiriyordu.

Telefon titreşti.

Mehmet hemen baktı.

Deniz.

Mesaj:

“Seninle konuşmak garip bir şekilde günümün parçası oldu.”

Mehmet uzun süre ekrana baktı.

Bu cümle ne bir soru ne bir sitemdi.

Bir itiraftı.

📍 İZMİR – ÖĞLEDEN SONRA

Deniz mesajı gönderdikten sonra derin bir nefes aldı.

İlk kez açıkça söylemişti.

Bekliyorum.

Bu onu hem rahatlattı hem de korkuttu.

Çünkü artık gizlenemiyordu.

📍 VAN – AKŞAM

Mehmet cevap yazmadı.

Hemen değil.

Önce düşündü.

Sonra yazdı:

“Ben de günün içinde seni fark ediyorum.”

Durdu.

Bu cümle fazla açıktı.

Ama geri silmedi.

Gönderdi.

Ve gönderdiği anda içi sıkıştı.

Çünkü bu bir kabuldu.

📍 GECE – DUYGUNUN ADI

Deniz mesajı okudu.

Bir süre ekrana baktı.

Sonra kendine sessizce söyledi:

“Ben onu özlüyorum.”

Bu kez kaçmadı.

Çünkü artık kelime yerini bulmuştu.

Mehmet de aynı anda aynı şeyi düşündü:

“Bu artık alışkanlık değil.”

Ama adını koymadı.

Çünkü ad koymak, gerçek yapardı.

SAYFA 14

Mehmet o sabah erken uyandı ama bu “erken uyanma” bir seçim gibi değildi; daha çok zihninin onu uyandırmasıydı. Sanki uyku tamamlanmamış, yarım kalmış bir düşünce gibi gece boyunca sürmüştü.

Telefonuna baktı.

Deniz’den mesaj yoktu.

Ama bu yokluk artık düz bir boşluk değildi. İçinde bir ağırlık taşıyordu. Mehmet bunu adlandıramıyordu ama tanıyordu: beklemenin sessiz baskısı.

Yatağın kenarına oturdu.

Van sabahı dışarıda aynıydı. Dağlar yerindeydi, rüzgâr aynı yönden esiyordu. Ama onun içinde bir şey yer değiştirmişti.

📍 İZMİR – AYNI SABAH

Deniz işe giderken otobüste ayakta kalmıştı. Kalabalık her zamanki gibiydi ama o kalabalığın içinde kendini daha farklı hissediyordu.

Sanki herkes yerli yerindeydi, o ise biraz dışarıda kalmıştı.

Telefonunu çantasından çıkarmadı.

Ama varlığını hissetti.

Bu bile yeterliydi.

“Ben neden böyle hissediyorum?”

Cevap yoktu.

Çünkü cevap artık dışarıda değil, içindeydi.

📍 VAN – ÖĞLE

Mehmet öğle arasında çayını içerken telefonu masaya koydu.

Bakmadı.

Bu kez bilinçli olarak bakmadı.

Ama bu bile bir tür düşünmeydi.

“Yazsam mı?”

Soru basitti.

Ama cevabı karmaşıktı.

Çünkü yazmak artık sadece yazmak değildi.

Bir bağ kurmaktı.

Telefon titreşti.

Mehmet hemen aldı.

Deniz.

Mesaj:

“Bazen seni merak ediyorum ama bunun nedenini bilmiyorum.”

Mehmet ekrana baktı.

Uzun süre.

Bu cümle bir açıklama değildi.

Bir teslimiyet gibi hissettirdi.

📍 İZMİR – ÖĞLEDEN SONRA

Deniz mesajı gönderdikten sonra kendini garip hissetti.

Çünkü ilk kez “bilmiyorum” demişti.

Kontrol yoktu.

Sadece his vardı.

Ve bu onu rahatsız etti.

Ama geri alamadı.

📍 VAN – AKŞAM

Mehmet cevap yazmadı.

Bir süre.

Uzun süre.

Sonra yazdı:

“Ben de bilmiyorum.”

Durdu.

Sonra ekledi:

“Ama her gün biraz daha artıyor.”

Gönderdi.

Ve gönderdiği anda fark etti:

Bu artık sıradan bir konuşma değildi.

📍 GECE – EŞİK

Deniz mesajı okudu.

“Artıyor.”

Bu kelime onu yerinden etti.

Çünkü bu bir başlangıç değildi artık.

Bir büyüme idi.

Kontrolsüz.

Sessiz.

Kaçınılmaz.

Deniz ilk kez açıkça düşündü:

“Ben onun hayatına giriyorum.”

Mehmet de aynı anda düşündü:

“Ben ondan çıkamıyorum.”

SAYFA 15

Mehmet o sabah uyandığında, önceki günlerin aksine telefonuna uzanmakta bir an duraksadı. Bu duraksama küçük bir şeydi; dışarıdan bakıldığında fark edilmezdi bile. Ama onun içinde bu an, bir düşüncenin karar vermeden önceki sessizliği gibiydi.

Sonunda telefonu aldı.

Ekran açıldı.

Deniz’den mesaj yoktu.

Bu yokluk artık alışılmış bir durum gibi değil, daha çok “varlığı beklenen bir şeyin geri çekilmesi” gibiydi. Mehmet bunu düşündüğünde kendini rahatsız hissetti.

Çünkü artık beklediğini inkâr edemiyordu.

📍 İZMİR – AYNI SABAH

Deniz aynanın karşısında saçını toplarken kendi yüzüne uzun süre baktı. Sanki kendini değil de, son günlerde değişen bir versiyonunu inceliyordu.

Telefonu masadaydı.

Ama onu almamayı seçmişti.

Bu seçim bile zihnini rahatlatmıyordu.

“Ben neden bunu düşünüyorum?”

Cevap yine yoktu.

Ama artık soru bile alışkanlık olmuştu.

📍 VAN – ÖĞLE

Mehmet öğle arasında dışarı çıktı.

Soğuk hava yüzüne çarptı.

Bir an durdu.

Telefonunu cebinden çıkardı.

Bakmadı.

Ama elinde tuttu.

Bu bile bir bekleyişti.

Tam o sırada telefon titreşti.

Mehmet anında baktı.

Deniz.

Mesaj:

“Buluşsak mı?”

Mehmet uzun süre ekrana baktı.

Bu soru, önceki hiçbir şeye benzemiyordu.

Çünkü artık yazı değil, gerçekti.

📍 İZMİR – AYNI ANDA

Deniz mesajı gönderdikten sonra kalbinin hızlandığını fark etti.

Bu bir karar değildi.

Bir dürtüydü.

Ama geri alınamazdı.

Çünkü yazmıştı.

📍 VAN – AKŞAM

Mehmet cevap yazmadı.

Hemen değil.

Yürüdü.

Uzun süre.

Sonra durdu.

Telefonu açtı.

Yazdı:

“Nerede?”

Durdu.

Bu soru basitti ama kader belirleyiciydi.

📍 İKİ ŞEHİR ARASINDA

Deniz cevap verdi:

“Orta bir yer.”

Mehmet bunu okudu.

Ve ilk kez net bir şey düşündü:

“Bu gerçek oluyor.”

SAYFA 16

Mehmet o gece neredeyse hiç uyumadı.

“Orta bir yer.”

Bu cümle zihninde dönüp duruyordu. Sadece bir şehir önerisi değildi bu; iki ayrı hayatın aynı noktada kesişme ihtimaliydi.

Yatağa uzandı ama uyku gelmedi. Gelse bile kabul etmeyecekti sanki.

Telefonunu eline aldı.

Ekranı açtı.

Deniz’den yeni mesaj yoktu.

Ama bu kez yokluk onu geri çekmedi, ileri itti. Çünkü artık bir şey netleşmişti: konuşma bir yere gidiyordu.

Ve o yer gerçekti.

📍 İZMİR – AYNI GECE

Deniz de uyuyamıyordu.

Pencereyi açtı. İzmir’in gece havası içeriyi doldurdu. Şehir uzaktan sakin görünüyordu ama yakından bambaşka bir ritmi vardı.

Telefonu yatağın kenarında duruyordu.

Bakmadı.

Ama bakmamak bile zorlaştı.

Çünkü artık sadece bir mesajlaşma yoktu.

Bir buluşma vardı.

Ve bu, her şeyi değiştirecek bir şeydi.

📍 VAN – SABAH

Mehmet sabah erkenden kalktı.

Gözleri yorgundu ama zihni daha uyanıktı.

İşe gitmedi.

Bu önemli değildi.

Önemli olan başka bir şeydi:

Gideceği yer.

Telefonunu açtı.

Deniz yazmıştı:

“Ankara olsun mu?”

Mehmet durdu.

Uzun süre.

Ankara.

Ne Van’dı ne İzmir.

Ama tam ortadaydı.

📍 İZMİR – AYNI SABAH

Deniz kahvaltı yapmadı.

Sadece oturdu.

Telefonuna baktı.

Bekledi.

Bu kez beklemek pasif değildi.

Karar bekliyordu.

📍 VAN – ÖĞLE

Mehmet yazdı:

“Olur.”

Durdu.

Sonra ekledi:

“Ne zaman?”

Gönderdi.

Ve gönderdiği anda içi sıkıştı.

Çünkü artık geri dönüş yoktu.

📍 İZMİR – ÖĞLE

Deniz mesajı gördüğünde nefesini tuttu.

“Ne zaman?”

Bu soru basitti ama ağırlığı vardı.

Yazdı:

“Yarın değil. Ama çok da uzak değil.”

Durdu.

Sonra ekledi:

“Hazır hissettiğimizde.”

Gönderdi.

📍 GECE – İLK GERÇEK GERGİNLİK

Mehmet o gece uzun süre tavana baktı.

Hazır hissetmek.

Bu ne demekti?

Hazır olmak mümkün müydü?

Telefonunu kapattı.

Ama zihni kapanmadı.

Çünkü artık mesele mesaj değil, karşılaşmaydı.

Ve karşılaşma, insanı değiştirirdi.

Deniz de aynı anda aynı şeyi düşündü:

“Ya farklıysa?”

Ama hemen ardından başka bir düşünce geldi:

“Ya daha gerçekse?”

Mehmet sabah erkenden kalktı ama bu kez uyanmak bir rutin değildi. Daha çok, bir yere yetişme hissiyle gelen bir farkındalıktı. Saatine baktı. Gün henüz tam başlamamıştı ama onun içinde çoktan hareket başlamıştı.

Ankara’ya gidecekti.

Bu cümle zihninde sade durmuyordu. Çünkü “gidecekti” kelimesi bile artık sıradan bir eylem değildi. Bir şeyin içine doğru ilerlemekti.

Telefonunu aldı.

Deniz’den mesaj vardı.

“Bugün yola çıkıyorum.”

Mehmet ekrana uzun süre baktı.

Sonra sadece tek bir şey yazdı:

“Ben de.”

Gönderdi.

Ve bu iki kelime, iki farklı şehirde aynı anda bir şeyi başlattı: geri dönüşü olmayan bir hareketi.

📍 İZMİR – AYNI SABAH

Deniz bavulunu kapattığında odanın içinde garip bir sessizlik oluştu. Sanki bir şey eksilmemişti, tam tersine bir şey fazla gelmişti. O fazla gelen şey düşünceydi.

Aynaya baktı.

Kendini tanıyordu ama aynı zamanda tanımıyordu.

Telefonu çaldı.

Mesaj yoktu.

Ama artık mesajların yokluğu bile anlamlıydı.

📍 VAN – YOL ÖNCESİ

Mehmet dışarı çıktığında hava soğuktu.

Otobüs bileti cebindeydi.

Elini cebine soktuğunda bile bileti hissetmek garip bir güven veriyordu. Sanki geri dönmek zorunda olduğu bir hayat vardı ama şimdi ondan uzaklaşıyordu.

Ankara.

Orta yer.

Ama aslında hiçbir şeyin ortası değildi artık.

Her şeyin başlangıcıydı.

📍 İZMİR – OTOBÜS

Deniz otobüste cam kenarına oturdu.

Kulaklık takmadı.

Müzik dinlemedi.

Sadece dışarı baktı.

Ve ilk kez şunu düşündü:

“Ben ne yapıyorum?”

Ama cevap yoktu.

Çünkü artık yaptığı şey bir düşünce değil, bir hareketti.

📍 VAN – OTOBÜS TERMİNALİ

Mehmet otobüse bindiğinde koltuğuna oturdu ama hemen rahatlamadı.

Çünkü rahatlamak artık mümkün değildi.

Telefonunu eline aldı.

Deniz yazdı:

“Yolda mısın?”

Mehmet cevap verdi:

“Evet.”

Durdu.

Sonra ekledi:

“Sen?”

Gönderdi.

Ve o an yol başladı.

📍 YOLDA – İKİ AYRI CAM

İki farklı otobüs.

İki farklı rota.

Ama aynı düşünce:

“Ya farklıysa?”

Bu soru ikisinin de içinde büyüyordu.

Ama ikisi de bunu yüksek sesle söylemiyordu.

Deniz camdan dışarı bakarken içinden şunu geçirdi:

“Onu hiç görmedim.”

Mehmet de aynı anda şunu düşündü:

“Ben onu tanıyorum mu gerçekten?”

Ankara otogarı kalabalıktı ama bu kalabalık bile garip bir şekilde uzak geliyordu. Mehmet otobüsten indiğinde ilk hissettiği şey soğuk değildi, yönsüzlüktü. Sanki herkes bir yere gidiyordu ama o nereye gideceğini biliyor gibi görünmesine rağmen aslında bilmiyordu.

Telefonunu eline aldı.

Ekran açıldı.

Deniz:

“Ben geldim.”

Mehmet bir an durdu.

Sonra yazdı:

“Ben de.”

Ve bu iki kelime, aynı şehirde iki ayrı insanı aynı ana yaklaştırdı.

📍 İZMİR → ANKARA

Deniz terminalden çıktığında etrafına baktı.

Ankara farklıydı.

İzmir gibi açık değil, daha kapalıydı. Daha ağır bir gökyüzü vardı. Sanki şehir konuşmuyordu, sadece dinliyordu.

Telefonu elindeydi.

Mesaj yoktu.

Ama artık mesaj beklemek bile farklıydı.

Çünkü artık aynı şehirdeydiler.

📍 ANKARA – İLK YAKINLIK

Mehmet kalabalığın içinde yürüdü.

Bir an durdu.

Sonra Deniz’i gördü.

Ve o an zaman çok garip bir şekilde yavaşladı.

Deniz de onu gördü.

Hiçbir şey olmadı.

Hiçbir dramatik hareket, koşma, sarılma yoktu.

Sadece bakış.

Uzun.

Sessiz.

Ağır.

Mehmet bir adım attı.

Deniz de.

Sonra durdular.

Aralarındaki mesafe birkaç metreydi ama bu mesafe fiziksel değildi artık.

Zihinseldi.

📍 SESSİZLİK

İkisi de konuşmadı.

Çünkü konuşmak fazla hızlı olurdu.

Bakışlar devam etti.

Mehmet ilk kez düşündü:

“Bu gerçek.”

Deniz de aynı anda düşündü:

“Ben bunu beklemiyordum.”

Ama ikisi de kaçmadı.

📍 İLK CÜMLE

Mehmet sonunda konuştu:

“Uzun sürdü yol.”

Deniz başını hafifçe salladı.

“Evet.”

Başka hiçbir şey yoktu.

Ama o “evet” içinde çok şey vardı.

📍 İÇ ÇÖKÜŞ

İkisi yürümeye başladı.

Yan yana.

Ama yakın değil.

Birbirlerine alışmaya çalışan iki yabancı gibi.

Mehmet düşündü:

“Bu his ne?”

Deniz düşündü:

“Ben neden geriliyorum?”

Ama cevap yoktu.

Sadece varlık vardı.

SAYFA 19

Ankara’nın akşamı, gündüzden daha ağırdı. Şehir sanki gün içinde taşıdığı kalabalığı bırakmamış, hepsini gökyüzüne değil yere biriktirmişti. Mehmet ve Deniz yürürken bu ağırlık ikisinin arasında da hissediliyordu; konuşulmasa bile var olan bir gerilim gibi.

Bir süre hiçbir şey söylemediler.

Yan yana yürümek, düşündüklerinden daha farklıydı. Mesafe yoktu ama yakınlık da yoktu. İkisinin de zihni aynı anda çalışıyordu: “Şimdi ne olmalı?”

Ama hiçbir cevap gelmiyordu.

Deniz bir süre sonra başını hafifçe çevirdi.

Mehmet’e baktı.

Bu bakış kısa değildi ama uzun da sayılmazdı. Yine de içinde bir şey vardı: ölçme.

Mehmet bunu hissetti.

“Gerçekten buradasın,” dedi içinden.

Ama bunu söylemedi.

📍 İLK KIRILGANLIK

Bir kafe buldular.

İçeri girdiklerinde sıcak hava yüzlerine çarptı. Bu sıcaklık rahatlatıcı değil, daha çok “fark ettirici”ydi. Dışarıdaki mesafeyi içeri taşıyordu.

Oturduklarında ikisi de aynı anda menüye baktı ama aslında menüye bakmıyorlardı.

Bir şey bekliyorlardı.

Ama ne olduğunu bilmiyorlardı.

Mehmet sonunda konuştu:

“Garip değil mi?”

Deniz bakmadan cevap verdi:

“Evet.”

Sonra ekledi:

“Daha farklı olur sanmıştım.”

Bu cümle havada asılı kaldı.

Mehmet başını hafifçe kaldırdı.

“Ben de.”

📍 GERÇEKLİK ÇARPIŞMASI

İkisi de aynı şeyi hissetti ama farklı yorumladı.

Deniz için bu, hayal edilenle gerçek arasındaki boşluktu.

Mehmet içinse, gerçekliğin beklenenden ağır olmasıydı.

Ama ikisi de bunu söylemedi.

Çünkü söylemek, bir şeyi bozabilirdi.

Kahveler geldi.

Kimse ilk yudumu hızlı almadı.

Sanki içmek bile bir karar gerektiriyordu.

📍 İLK TEMASIN GECİKMESİ

Deniz ellerini masaya koydu.

Mehmet bunu fark etti.

Ama bakmadı.

Çünkü bakarsa bir şey değişecekti.

Ve o değişim henüz hazır değildi.

Deniz sordu:

“Böyle mi devam edecek?”

Mehmet bir an durdu.

“Nasıl?”

Deniz kısa bir nefes aldı.

“Bilmiyorum.”

Ve bu “bilmiyorum” ikisi için de en dürüst cümle oldu.

📍 İÇE DÖNÜŞ

Mehmet düşündü:

“Ben onu tanıyorum mu?”

Deniz düşündü:

“Ben neden bu kadar gerildim?”

Ama cevap yoktu.

Sadece varlık vardı.

Gerçek, filtrelenmemiş, ham bir varlık.

Ve o anda ikisi de şunu fark etti:

Mesajlaşmak başka bir şeydi.

Aynı havayı paylaşmak başka.

SAYFA 20

Kafenin içi sessizdi ama bu sessizlik rahatlatıcı değildi. Daha çok, konuşulmamış şeylerin biriktiği bir alan gibiydi. Mehmet ve Deniz aynı masada oturuyor, aynı havayı paylaşıyor ama aynı ritme girmekte zorlanıyorlardı.

Mehmet kahvesinden bir yudum aldı.

Normalde bu küçük hareket hiçbir şey ifade etmezdi. Ama şimdi her hareketin farkı vardı. Çünkü artık izleniyordu; karşılıklı değil, varlık olarak.

Deniz ellerini bardağın etrafında gezdirdi.

Bakışlarını kısa kısa kaçırıyordu. Ama bu kaçışlar bile bir şey anlatıyordu: alışma çabası.

📍 İLK GERÇEK SESSİZLİK

Mehmet konuşmayı başlattı:

“Daha kolay olur sanmıştım.”

Deniz başını hafifçe salladı.

“Ben de.”

Sonra durdu.

Ve ekledi:

“Mesajda daha… güvenliydi.”

Bu cümle masanın üstünde asılı kaldı.

Mehmet bunu düşündü.

“Güvenli.”

Evet, doğru kelime buydu.

Çünkü mesafede risk yoktu.

📍 YAKINLIĞIN AĞIRLIĞI

Deniz gözlerini kaldırdı.

Mehmet’e baktı.

Bu bakış bu kez kaçmadı.

Ama içinde bir soru vardı.

“Şimdi ne olacak?”

Mehmet bu soruyu hissetti ama cevap vermedi.

Çünkü cevap yoktu.

Sadece an vardı.

📍 İLK ÇATLAK

Deniz hafifçe gülümsedi ama bu bir rahatlık gülümsemesi değildi.

“Garip bir şekilde… seni daha farklı hayal etmiştim.”

Mehmet bunu duyduğunda kısa bir sessizlik oldu.

Sonra sordu:

“Nasıl?”

Deniz omuz silkti.

“Daha yakın. Ya da daha uzak. Bilmiyorum.”

Bu “bilmiyorum” yine geldi.

Ama bu kez farklıydı.

Mehmet içinden düşündü:

“Ben de onu farklı hayal etmiştim.”

Ama söylemedi.

Çünkü söylemek, kırılmayı başlatabilirdi.

📍 İLK GERÇEK TEMAS

Bir süre sonra garson masaya tekrar geldi.

İkisi de aynı anda teşekkür etti.

Küçük bir temas.

Basit.

Ama ikisi de bunu fark etti.

Ve bu fark ediş bile gerilim yarattı.

Deniz sonunda sessizliği bozdu:

“Şimdi ne yapacağız?”

Mehmet baktı.

Uzun süre.

Sonra en dürüst cümleyi söyledi:

“Bilmiyorum.”

Ve ilk kez bu “bilmiyorum” kaçış değil, gerçekti.

📍 DUYGUNUN GERÇEK HALİ

O an ikisi de aynı şeyi fark etti:

Mesajlardaki yakınlık, gerçek hayattaki yakınlıkla aynı değildi.

Ama bu bir yokluk değildi.

Bir dönüşümdü.

Mehmet düşündü:

“Ben onu özlüyorum ama o yanımda.”

Deniz düşündü:

“Ben ona yakınım ama uzak hissediyorum.”

Ve bu çelişki yeni bir şey başlattı.

SAYFA 21

Kafeden çıktıktan sonra Ankara’nın soğuğu ikisini de aynı anda karşıladı. Ama bu soğuk artık dışarıda kalmıyordu; içeri de sızıyordu. Yürürken aralarındaki mesafe azalmıştı ama bu yakınlık bir rahatlama getirmemişti, aksine daha fazla farkındalık yaratmıştı.

Mehmet ellerini cebine koydu.

Deniz bir an ona baktı.

Bu bakış artık kaçış değildi. Ama hâlâ tam bir yerleşme de değildi.

İkisi de aynı şeyi hissediyordu: “Buradayız.”

Ama “burada olmak” ne demekti, kimse bilmiyordu.

📍 İLK GERÇEK YAKINLIK

Yürümeye devam ederken Deniz konuştu:

“Mesajlaşırken daha kolaydı.”

Mehmet başını salladı.

“Evet.”

Bir süre sustular.

Sonra Mehmet ekledi:

“Çünkü orada boşluk dolduruyorduk.”

Deniz ona baktı.

“Burada boşluk yok.”

Mehmet kısa bir nefes verdi.

“Var. Sadece daha görünür.”

📍 ÇATIŞMA DEĞİL, ÇÖZÜLME

Deniz yavaşladı.

“Ben seni daha… net hissederim sanmıştım.”

Mehmet durdu.

“Ben de.”

Bu kelime ikisini de aynı yere getirdi.

Beklentinin kırıldığı yere.

Ama bu kırılma sert değildi.

Daha çok yumuşak bir çözülmeydi.

📍 İLK SAHİPLENME HİSSİ

Mehmet yürürken düşündü:

“Ben onu kaybetmek istemiyorum.”

Ama bu düşünce artık mesajlarla ilgili değildi.

Gerçekti.

Deniz de aynı anda düşündü:

“Onu başkası gibi düşünmek istemiyorum.”

Ve bu ilk kez bir sahiplenme hissiydi.

Ama kimse bunu söylemedi.

📍 GECEYE DOĞRU

Otele gittiklerinde konuşma azaldı.

Ama sessizlik önceki gibi boş değildi.

Dolu bir sessizlikti.

İkisi de bunu hissediyordu.

Deniz yatağın kenarına oturdu.

Mehmet pencerenin önünde durdu.

Şehir ışıkları aşağıda hareket ediyordu.

Ama içlerindeki hareket daha yoğundu.

Mehmet sessizce söyledi:

“Bu beklediğim şey değildi.”

Deniz cevap verdi:

“Ama gerçek bu.”

Ve o an ikisi de aynı şeyi fark etti:

Başlangıç sandıkları şey, aslında en zor kısım değildi.

Gerçek kısım yeni başlıyordu.

SAYFA 22

Ankara’daki ikinci gün, ilkinden daha sessiz başladı. Ama bu sessizlik artık yabancı değildi; tam tersine, tanıdık bir gerginlik taşıyordu. Mehmet ve Deniz aynı şehirde olduklarını biliyorlardı ama bu bilgi bile aralarındaki mesafeyi otomatik olarak azaltmıyordu.

Otelin kahvaltı salonunda yan yana oturdular.

Konuşmadılar.

Çünkü konuşmak artık kolay bir çözüm gibi gelmiyordu. Her kelime, yanlış bir anlam yaratma riski taşıyordu.

📍 YAKINLIK DENEMESİ

Deniz sonunda sordu:

“Dün gece uyuyabildin mi?”

Mehmet kısa bir an düşündü.

“Hayır.”

Deniz başını salladı.

“Ben de.”

Sonra yine sessizlik.

Ama bu kez daha yumuşaktı.

Mehmet ona baktı.

İlk kez dikkatle.

Deniz de fark etti ama kaçmadı.

Bu bakış bir şey başlatmadı.

Sadece var olanı görünür yaptı.

📍 DUYGUNUN YAVAŞ ÇÖZÜLMESİ

Gün içinde birlikte yürüdüler.

Ankara sokakları sıradan görünüyordu ama onlar için sıradan değildi.

Çünkü artık her şey “birlikte” yaşanıyordu.

Ve birlikte yaşanan şeyler, tek başına yaşananlardan daha ağırdı.

Deniz bir an durdu.

“Garip bir şekilde… seni hâlâ mesajdaki gibi düşünüyorum.”

Mehmet bunu duyduğunda gülümsedi.

“Ben de seni.”

Ama bu gülümseme rahatlatmadı.

Sadece bir farkı kabul etti.

📖 SAYFA 23

Gün ilerledikçe aralarındaki gerginlik çözülmedi, sadece şekil değiştirdi. Konuşmalar daha kısa, bakışlar daha uzun oldu. Mehmet ilk kez Deniz’in yanında susmanın da bir iletişim olduğunu fark etti. Deniz ise Mehmet’in sessizliğinde düşündüğünden daha fazla şey olduğunu hissetti.

Akşamüstü, otelin lobisinde otururken Deniz telefonu eline aldı ama bakmadı.

Mehmet fark etti.

“Mesaj mı bekliyorsun?”

Deniz kısa bir nefes aldı.

“Hayır.”

Ama bu cevap doğru değildi.

Mehmet kendi telefonuna baktı.

Bir mesaj yoktu.

Ama artık mesaj yokluğu bile bir bağın parçasıydı.

📖 SAYFA 24

O gece dışarı çıktılar.

Ankara’nın ışıkları daha sertti.

Deniz yürürken aniden konuştu:

“Bazen seni kıskandığımı düşünüyorum.”

Mehmet durdu.

“Beni mi?”

Deniz başını salladı.

“Evet. Ama nedenini bilmiyorum.”

Mehmet bu kez kaçmadı.

“Ben de aynı şeyi hissediyorum.”

Ve bu ilk gerçek itiraf oldu.

📖 SAYFA 25

Gecenin sonunda otelin önünde durdular.

Aralarındaki mesafe bu kez neredeyse yoktu.

Ama yine de bir adım atılmadı.

Çünkü o adım, her şeyi değiştirebilirdi.

Deniz sessizce söyledi:

“Bizi ne yapıyor bu?”

Mehmet cevap verdi:

“Bilmiyorum.”

Ama bu kez “bilmiyorum” korkudan değil, kabulden geliyordu.

📖 SAYFA 26

Ankara’dan ayrılmadan önce sabah erken kalktılar.

Kimse uzun konuşmadı.

Çünkü söylenen her şey zaten fazlaydı.

Tren istasyonunda Deniz valizini tuttu.

Mehmet ona baktı.

“Bitti mi?”

Deniz durdu.

“Hayır.”

Ve bu tek kelime her şeyi açık bıraktı.

📖 SAYFA 27

Yol ayrımında vedalaşmadılar.

Sadece baktılar.

Uzun.

Sessiz.

Ve ağır.

Mehmet trenin uzaklaşmasını izlediğinde içinden tek bir şey geçti:

“Bu daha yeni başlıyor.”

📖 SAYFA 28

İstanbul’a dönüş yolunda Deniz telefonuna baktı.

Mesaj yoktu.

Ama bu kez yokluk onu rahatsız etmedi.

Çünkü artık bağ fiziksel değildi.

Zihinseldi.

📖 SAYFA 29

Mehmet Van’a döndüğünde ilk yaptığı şey çay koymak oldu.

Ama bu kez yalnızlık aynı değildi.

Çünkü artık biri vardı.

Uzakta.

Ama gerçekti.

Deniz gece mesaj yazdı.

“Bu neydi?”

Mehmet uzun süre düşündü.

Sonra yazdı:

“Bizdik.”

Durdu.

Sonra ekledi:

“Ve bitmedi.”

Gönderdi.

Ve o gece ikisi de aynı şeyi anladı:

Bu bir hikâyenin sonu değil.

Başka bir şeyin başlangıcıydı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.