İçeriğe geç

Aşkımla Başbaşa

Bölüm 6 · 12 dk okuma

Aşkımla Başbaşa

Bölüm 6

5. Bölüm: İlk Görev ve İyileşen İlişkiler

Ben bile evlenmenin ölüm olduğunu düşünüyordum artık. Ben bile çocuğumun olmasından korkuyordum. Küçükken oyuncaklarımı çocuklarımmış gibi düşünürdüm, bir tane ayım vardı. O benim kocam olurdu. Evlenirdik, nikah kıyardık üstüne çocuğumuz olurdu. Çok büyük hayallerim varmış. Peki ya düşündünüz mü hiç, o çocuğa evliliğin ölüm olduğunu ne düşündürüyor? O çocuğun çocuk yapmaktan korkmasının nedeni ne, diye? Hayır, çünkü siz insanlar için insanların sadece tepkileri ve düşünme şekilleri önemli. Hiç düşünmüyorsunuz, neden?

Evlenmenin ölüm olduğunu düşündüren şey babamdı. Annem ve babamın ilişkileriydi. Onları ayırmayı çok denedim ama babam kılını bile kıpırdatmadı. O kılını bile kıpırdatmadı ancak bir ailenin hayatı kırıldı.

Çocuk yapmaktan korkma sebebim de ailemdi. Büyüdükçe ailemden nefret ettim. Bu da her geçen gün çocuk yapma hevesimi kırdı ve çöplüğe yerleştirdi. Ya iyi bir anne olamazsam ve benim çocuğum da benden nefret ederse?

Çok düşündüm, en fazla ne olabilir? Çok şey olabilirmiş.

Çok küçükken babama dediklerimi hatırlıyorum. Baba, dedim. Neden böylesin sen? Başkalarının hayatını kırmadan anlat, neden baba?

Çok sorguladım. Neden böylesin sen? diye. Çok istedim, bizi de sev, diye. Çok yalvardım Tanrı’ya, başkalarına çok iyisin, neden bize böylesin baba?

Onlara iyiyken bize neden kötüsün?

Küçükken babamı başka bir kız veya erkek çocuğuna gülümserken ya da onları severken gördüğümde ağlamıştım veya başka bir kadınla keyifle. Bizi de sevsene baba, benim de başımı içtenlikle okşasana, demek istedim ona.

“Elzem,” endişeli bir sesle vücuduma gelen sarsıntı bir olmuştu. “İyi misin, turuncu?”

“off, amma abarttınız be.”

“Ne oluyor? Bilinci falan mı gitti?”

Gözlerimin önüme görüntü tekrar geldiğinde gülümsemeye çalıştım. “Efendim, bana mı seslendin baba?” dedim, karşımda duran az kişili insan topluluğuna.

“Baba?” dediler hep bir ağızdan. Anlamadım.

“Anlamadım? Ne demek istiyorsunuz?” dediğimde Gizem arkadan sıyrılarak önüme geldi ve ellerimi tutup kendine çekti. “Güzelim, az önce baba diye seslendin Erdem’e.” deyince şaşkınlıkla gözlerimi açtım. “Ne?” dedim. “Bu gerçekten olmuş olamaz değil mi?”

“Evet, oldu.” dedi Defne, kollarını birleştirmiş ifadesiz bir yüzle bana bakıyordu.

En çok endişelenen kişi Erdem ile Gizem gibi görünüyordu. Defne’den bahsetmiyorum bile. Karaca ortalıklarda yoktu zaten. Yağız’ı göremiyordum.

“Aa!” diye bir kadınsı çığlıklarla koşma sesi geldiğinde hepimizin gözleri sesin geldiği yöne çevrildi. Yağız’dı. Elleri iki yanda kadın edasıyla sallanırken biraz endişeli biraz da şakamatik bir tavırla yanıma geldi. “İyi misin, Mon sucre?” dedi daha önce benzerini duyduğum ama anlamlandıramadığım bir aksanla. Fransızca konuşmuştu.

“Şekerim?” anlamaz tınıyla konuşmuştum. Herkes bir Yağız’a bir bana bakıyordu.

Yağız bir elini beline atıp diğer elini kaldırıp öne doğru atınca gözlerini alaylı bir cilveyle kapatıp, “Ne var be, hiç mi Fransızca konuşan birisini duymadınız?”

Herkesin gözleri bana döndüğünde, “Mon sucre Türkçe’de ‘şekerim’ demek.” diye çevirdim. Fransızcam iyiydi ama basit bir kelimeyi bilmek de beni profesör yapmazdı.

“Babanı falan mı hatırladın?” diyerek olduğu yerde dizlerinin üzerinde bana yaklaştı Defne. Beklenmedikti.

Ağzımdan laf mı almaya çalışıyordu yoksa gerçekten merak mı ediyordu? Fakat ona ne ailemi anlatmaya niyetliydim ne de hayatımı. “Ağız alışkanlığıdır.” diyerek geçiştirdiğimde anlamış gibi gözlerini kıstı. “Yeni tanıştığın insanlara hep ‘baba’ diye mi seslenirsin?” alay ettiği belliydi ama gülmüyordu. “Dedim ya ağız alışkanlığı, babamı çok özlediğimdendir 3 gündür konuşmuyoruz müsait olduğumda onu görüntülü arayıp özlem gidereceğim.” diye basit bir yalan salladım.

“Babasının prensesi.” arkadan Karaca’nın sesi duyulduğunda dişlerimi sıktım. Yine mi? Bir gitsene sen. “Babasını mı özlemiş, kıyamam.” dedi ağız dolusu.

“Karaca, kızın üzerine gitme.” Erdem’in sesini ayırt edebildim sonunda. “Kim babasının prensesi kim babasının aslanı ya da kim babasının kızı bilemezsin, Karaca.” ses bu kez Barın’dandı.

“Vay be koca adam birisini fazla düşünür olmuş.” Defne’ydi bu kez. Hiç imada bulunmaktan sıkılmıyor muydu? Sıkıl artık be kadın!

“Sıkıl artık be kadın!” diye bağırdım kontrolsüzce Defne’ye. “Barın’la aramızda bir şey olduğu yok, kafanda kurmasan belki Barın’la yakınlaşacaksın ama buna aklın ermiyor!” der demez kalkıp evden çıktım ama bu kez ağlayıp zırlamak için değildi.

Evin arkasındaki hamağa oturdum. Dirseklerimi dizlerime yaslayıp ellerimi saçlarıma daldırırken düşünüyordum. İnsanların benimle derdi ne?

“Off, of.” Sıkıl artık be kadın! Sıkıl artık benimle uğraşmaktan!

Ayak sesleri duymaya başlamıştım fakat çok geçmeden bir silüet yanıma kurulduğunda gözlerimi ona çevirme gereği duymadım. “Klasik Defne işte, sadece bazen fazla ön yargılı olabiliyor.” dedi. “Aldırış etme, güzelim.”

Yanımdaki silüeti görebilmek için kafamı yana çevirdiğimde gördüğüm kişi karşısında gülümsemeden edemedim. “Haklısın, Gizem. İnsanlar bazen fazla ön yargılı olabiliyorlar, aldırış etmemek lazım.” iç çektim ve saçlarımı serbest bıraktığımda vücudumu Gizem’e çevirdim.

“Sizi tanımak istiyorum ama izin vermiyorsunuz.” dediğimde heyecanla dudaklarını araladı, “Aslında…” merakla kaşlarımı çattım. “Bugün oldukça iyi tanıyabilirsin, grubumuzu, nasıl birileri olduğumuzu.” içten gülümsemesi beni içine çekiyordu. “Dinliyorum.” dedim anlatmasını istediğimi belirterek.

“Biz böyle hep gerektiğinde görevlere çıkan bir grubuz. Arkadaşız ama iş arkadaşı gibi de düşünebiliriz.” duraksadığında devam etmesi için çatılı kaşlarımla devam etmesi için başımı salladım. “Bugün de bir göreve çıkmamız gerekiyor.”

İyi niyetli bir görev mi kötü niyetli mi? “Nasıl bir görev bu?” diye sordum. Dolaylı yoldan hırsız mısınız diyordum. “Gittiğimizde öğreneceksin, tek yapmamız gereken bizimkileri ikna etmek.” alayla gülerken gözlerimi devirdim. “O zaman bu oldukça zor olacak.” sonra dank etti kafama. “Bir dakika ya, kabul edeceğimi nerden biliyorsun, neden kendilerini tanımama izin bile vermeyen birileriyle ne yapacakları belli olmayan bir göreve bilmediğim bir yere gideyim?” diye sordum. Benim açımdan oldukça mantıklı bir soruydu.

Mantıklı olmasa sormazdım zaten, gerizekâlı.

“Senin de bizim gibi biri olduğunu düşünüyorum. Hem zaten sen kabul etmesen de ben seni ikna ederdim ya da bizimkileri ikna edip zorla götürürdüm.” sonra şakayla karışık ‘tatlı’ bir gülümseme yaptı. Yaptı ne ya? Bir şekilde gülümsedi denir ona, Elzem.

“Off, of.” sıkıntıyla iç çekişime tepki vermedi. “Akşam gideceğiz ve zaten biz görevi yaparken çoktan sabah olur.”

🪽

Akşam olduğunda Gizem elimden tutup beni hızla salona götürmüş üstüne bir de salonda eksik olan kişileri çağırmıştı.

Herkes önümüzde dikilirken Gizem tartışmanın sıkıntısıyla kollarını birleştirmiş huysuz bir tavırla ona söylenenleri dinliyordu. Bense kendimi hiç olmadığım kadar masum hissederken kollarımı vücudumun iki yanına sarkıtmış sanki hiçbir şeyden haberim yokmuşcasına tartışmalarını dinliyordum.

“Ne yani sırf kızı sevmediğiniz için onu dışlayacak mısınız?” Gizem’in sesinden pes etmeyeceği belli oluyordu. Ancak Erdem ona aldırış etmeden kaşları çatılı bir biçimde karşı çıktı. “Onu sevmediğimiz falan,“ Erdem’in sözünü kesen Defne, Erdem’e kinle bakıyordu. “Evet, var.”

Erdem’in gözleri bir anlığına konuşan Defne’ye kaysa da hemen Gizem’e geri döndü. “Bak, onu sevmediğimiz falan yok, sadece aramıza yeni katıldı anladın mı?” Gizem bıkkınlıkla gözlerini devirdi ve ardından kollarını çözüp kollarını iki yanına açarak çatılı kaşları, gittikçe daha da açılan gözleri ile öfkeyle bedenini Erdem’e doğru eğdi. “Lan kızı getiren sensin!”

Şimdi de benden memnun değillermiş gibi konuşuyorlardı ama bunu şu an dile getirmeyecektim. Ancak herhangi bir tartışma olursa yüzlerine çarpabilirdim.

“Biliyorum!” dedi son iki harfi uzatarak, Erdem. “Elzem göreve bizimle gelmeyecek!” Bu kez heceliyordu. İlkokul çocuğu gibi konuşmayı bırakacak mısın artık, Erdem? “Ne o? Şimdi de göreve sizinle gelmemem için ilkokul çocuğuna mı dönüşmeye karar verdin?” Kahretsin ki yine çenemi tutamamıştım! Herkesin gözleri bana çevrildiğinde gözlerim sırayla bana bakan kişileri taradı.

“Elzem, lütfen.” diyen Barın’ın sesi uyaran bir tondaydı. Sanki ortalığı daha da kızıştırmamamı istiyormuş gibi. “Elzem gelmiyorsa ben de gelmem, görevi bensiz yapamayacağınızı biliyorsunuz ne de olsa.” Gizem kendinden eminliğinden ödün vermiyordu.

“Ne bu isteğin?” Erdem dayanamamış gibiydi. “Beni buraya getiren sensin ama bakıyorum da biraz olsun güvenini ortaya koymuyorsun, Erdem.” sesim iğneleyiciydi.

“Konu gü-“ diyeceği sırada sözünü kestim. “Evet, konu güven.” dedim. “Çünkü birisine güvenmezsen senin yaptığın işlerde yanında olmasını istemezsin. Ancak burada biraz sevgi de geçiyor, sevdiğin birisinin her zaman yanında olmasını istersin.” Kollarımı birleştirdiğimde gözlerimi kısmıştım. Defne kaşlarını çattı. Barın’ın gözlerinde gururu görüyordum. Erdem şaşkındı. Yağız yorumsuz elmasından son ısırığını aldıktan sonra Defne’ye fırlatınca Defne öfkeyle hareket etmeden başını arkaya çevirdi . “Külkedisi, âşık olduğu adamın sevmediği kızla gurur duyuşuna sinirleniyor full HD izle.” Kelimeler Yağız’ın ağzından keyifle dökülürken Yağız sırıtıyordu. “Yağız!” dediler hep bir ağızdan.

“Ne var, kaosun ortasında alakasız şakalar yapmaktan beslenmek suç mu?” Hâlâ alaycıydı. “Yağız.” dediler bu kez bıkkınlıkla.

Barın yanıma geçip elini omzuma koydu. “Elzem bizimle geliyor.” Yüzümdeki huysuz ifadenin yerini keyifli bir tebessüm aldı. “Vay be, partnerinin Civciv olduğunu sanıyordum.” Yağız’ın sesiyle beraber zihnimde sorular çökmüştü.

Ne partneri? Civciv kim?

“Külkedisi Defne’yse, Civciv kim?” Sesimde bile soru işaretleri uçuşuyordu. Kaşlarım hâlâ çatıktı. “O da Defne.” dedi Yağız, dalga geçer gibi.

Kafamı sen akıllanmazsın der gibi iki yana sallarken kafamı eğmiş gülüyordum. “İyi,” dedi Erdem. “Bizimle geliyor.”

“Abi Elzem ya.” diyerek mutlulukla bana sarılan Gizem’e sarılarak karşılık verdim.

Sarılmamız bittiğinde Barın’ın bana sarılmak için izin alırcasına olan bakışlarını görür görmez kollarımı iki yana açtım. Kollarımı açtığım gibi bana sarılıp sırtımı sıvazladı.

Barın’dan ayrılır ayrılmaz yüzümdeki tebessüm Defne’nin bana olan bakışlarını görür görmez silindi.

O bakışları nerde görsem tanırım. O bakışlarda bir şey vardı. Adı kıskançlık. Kıskançlıkla dolup taşıyordu gözleri.

Sonra gözünden bir yaş aktı. Tek bir yaş. O gözyaşının içinde kıskançlık vardı. İçindeki öfkeyi gözünden akan o tek bir yaş hüzüne çevirdi. Gözünden akan yaşı eliyle yana savurur savurmaz koşar adımlarla yukarı çıktı. Yine ağlayacaktı. Benim yüzümden, Barın için. Ağlayacaktı. Yine birisi benim yüzümden üzülmüştü. Ama olsun, hayat böyle de devam eder.

Parmak uçlarıma çıkıp ellerimle Barın’ı aşağıya eğerken kulağına fısıldadım. “Ondaki kıskançlık, git konuş. Bu iş pişmanlıkla olmaz.” gözlerime pişmanlıkla baktı yine de. “Ne demeliyim? Pişman olduğumu söylesem?” Hayal kırıklığına uğrar gibi başımı salladım. “Bazı şeyler pişmanlığını dile getirerek geçmez, telafi etmelisin. Olmayan bir şey için ‘pişmanım’ diyerek değil, ona onu sevdiğini hissettirerek.” dediğimde bana minnettar olduğunu gözleriyle hissettirdiğinde başımı peşinden gitmesi için başımı salladım

Koşarak merdivenlerden yukarı çıktı.

Kollarımı birleştirmiş merdivenlere buruk bir tebessümle bakıyordum.

Gizem elimi tutup hızla beni alt kattaki bir odaya çekti. “Ne oluyor?” diye sordum aval aval bakarken. “Göreve gideceğiz ya aptal!”

“Onu bende biliyorum?” dedim. “Görev için kıyafet ayarlayacağız sana.” diye kısa bir açıklamada bulundu Gizem. Ofladım.

🪽

Yaklaşık yarım saat süren kıyafet serüvenimizin ardından sonunda bana bir elbise bulabilmiştik. Koyu kırmızı ve vücuda oturan straplez, eteği yerlere kadar uzanan bir elbise, ayaklarımdaki sivri uçlu siyah rugan stilettolarım, beyaz uzun eldivenler ve omuzlarımdaki beyaz, tüylü kürküm ile baştan çıkarıcı bir görünümdeydim.

“Tüm bunların ne için olduğunu bana artık anlatacak mısın?” diye sorduğumda Gizem, çekmeceden bir saç maşası çıkardı. “Saçını yapalım önce.” dedi. “Benim saçım zaten dalgalı.” diye çıkıştığımda cevabını yüzüme yapıştırdı. “Daha da dalgalı olması için uğraşıyoruz herhalde, gerizekâlı.” gözlerini devirdi ve beni arkamdaki makyaj masasının önündeki sandalyeye oturttu.

Aradan birkaç dakika belki de saat geçtikten sonra saçıma sabitleyiciyi boşalttıktan sonra öksürük tuttu. “Bu kadar özenmeye ne gerek vardı?” diye söylendim öksürüklerimin arasından. “Göreve gidince anlarsın.” Göz devirdim.

Sabitleyiciyi makyaj masasının üzerine koyduktan sonra nereden geldiğini bilmediğim bir çift halka küpe ve bir adet küçük bir Meryem Ana figürüne sahip maksimum 40 cm uzunluğunda bir kolye çıkardı. “Hristiyan konulu kolye, seni bozar mı?” diye sordu yarı alaylı. “Bozmaz, tak gitsin.” cevabım netti.

Aksesuarları da taktıktan sonra vanilyalı bir kokuyu üzerime boşalttığında sandalyemi babylade gibi döndürüp coşkuyla bağırdı. “Bitti, bitti, bitti, bitti!” Kulak zarımın patladığını hissediyordum. “Çok güzel oldun!” Sıkıntıyla gözlerimi devirdim.

“Güzel olduğum konusunda haklısın ama sen yapınca hiç güzel diyesim gelmiyor.” Gözlerini belertip, kaşlarını çattı. ‘Hiih’ gibi bir ses çıkardıktan sonra, “Sikik seni!” dedi son harfi uzatarak. Tepkisine kahkaha attım. O da gülerek karşılık verdi.

🪽

Salona gittiğimizde herkes hazırlanmıştı ve bir değişiklik vardı. Defne bana ilk kez düşman gibi bakmıyordu.

Ve Barın, Defnenin yanında, eli Defne’nin sağ omzundan tutuyor ve okşuyordu. Gülümsüyorlardı.

Defne ile Barın sarılıyordu!

Defne ve Barın!

Mutluluktan çığlık atmak istiyordum artık.

Barın’ın üzerinde koyu mavi bir gömlek, altında ise siyah bir kumaş pantolon ve bir çift siyah ayakkabı vardı. Defne ise bembeyaz mini elbisesi, sade bir üst kesime sahipken etek kısmında hacimli ve heykelsi kumaş katlarıyla kabarık bir etek görünümü veriyordu, ince topuklu sivri burun ayakkabıları ve bileğindeki taş detayları görünümünü daha feminen hâle getirmişti, onun da bukle bukle olan saçlarıyla adeta açmış bir gül gibi görünüyordu şimdi.

Erdem, beyaz bir gömlek ve siyah bir kravatın üzerine siyah blazer ceket giymeyi ihmal etmemiş, bir çift de siyah ayakkabı giymişti. Yağız’ın üzerinde pezevenk gömleği dediğimiz o çiçekli su yeşili gömleklerden vardı, altında ise siyah bir şort vardı. Gizem ise üzerine bebek mavisi, straplez ve pileli bir mini elbise giymişti. Beyaz zincirli ucu açık topuklularıyla baş döndürüyordu. Saçları aynı benimki gibi bukle bukleydi.

Kızlar olarak hepimizin saçları bukle bukleydi. Ama birisi eksikti. Karaca.

Dayanamayıp soracakken Barın benden önce davranıp, “Karaca nerede?” diye sordu. “O gelmeyecek.” Gizem’in cevabı netti. “Ne demek gelmeyecek lan? Kız kardeşim o benim!” diye yükseldiğinde Erdem, ikisine de uyarıcı bakışlar atıyordu. “Bir görevi daha batırmasına izin vermeyeceğim.” dediğinde Barın anlamaz gibi bakıyordu. “Ne mahvetmesi ya? Katılım sağladığı hiçbir görevi batırmadı.” diye üsteledi. “Canım,” dedi Gizem, sesi alaylıydı. “Sen hastaneye kaldırıldığın sıralarda Karaca zorla göreve katılmak istedi. Biz de kıramadık, geldi. Görevi patronun asistanının sevgilisi olmak olduğu hâlde gitti asistanın kafasına sıktı. Tabii, bunu sana söylememizi istemedi biliyor çünkü abisinin nasıl tepki vereceğini.” Gizem’in kolları birleşmişti. Sözlerini bitirdiğinde göz devirdi. Defne araya girdi, “Kıramadık değil de zorla geldi desen daha doğru olurdu.” Barın’ın gözleri bir an Defne’ye çevrildi ama sonra Gizem’e geri döndü. “Yine de bunu bana söylemeniz gerekirdi!” diye cırladı Barın.

“Of, söyledim be işte!” Gizem’in sabrı taşıyordu. Erdem araya girdi, “Sakin olun, bugün partnersiniz, aranızı bozmayın çünkü birbirinizle gün boyu muhattap olmak zorunda kalacaksınız.” dediğinde Defne, Erdem’e kitlenmişti. “Gerçekten bu kez Erdem haklı ama sen de maşallah insanları görev ayağına birbiriyle yapmaya çalışıyor gibisin, Erdem.” Erdem gözlerini devirdi. “Başka zaman olsa böyle olmazdı ama ben ayarlamadım, Defne. Cırlama sende bana.” dudaklarını yaladı. “Of, ben senin gay olmana bir şey diyor muyum? Sen de benim çıkışmama bir şey demeyeceksin.” diye çıkıştı Defne.

Hep bir kavga. Bir durun da!

“Bir kere de kavga başlatma sen de o zaman Defne.” Erdem’in sesi iğneleyiciydi. “Of, bir sussana sen soktuğumun gayı.” deyince gülmemek için kendimi zor tutarak başımı eğdim. Kollarımı birleştirmiştim.

Bu iyiydi!

Yağız araya girdi, “Hop, burada gay olan benim yalnız.” alaycı bir sırıtıştı. Gizem göz devirdi. “Hadi, gidelim artık.”

“Nereye?” diye sordu Yağız, alık alık. “Sen de bir aklını toplarla, görevi konuşuyorlar bir saattir nereye gidebiliriz?” dedim Yağız’a şakayla karışık çıkışarak. ‘çok ayıp’ der gibi bir ifade yaptı ama umrumda değildi.

Gizem kapıyı açıp ilk benim geçmemi isteyerek başını bana salladı. Bende şakamatik bir tavırla eteklerimi parmak uçlarımla kaldırıp başımı öne eğdim. Gizem de elini bana uzattığında avucuna elimi koydum ve dışarıdaki siyah Audi A6’ya doğru ilerledik. “Ben bu arabaya boşalırım aga.” diyen Barın’ın sesinden sonra bir yumruk atma ve öksürme sesi geldi. “Barın,” Defne’nin uyarıcı sesiydi. “İğrençsin.”

Arabaya bindiğimizde sürücü koltuğuna yerleşen Erdem’in yanına kuruldum. Arka koltuğa da Gizem, Barın ve Defne yerleşmişti. Öndeki koltukların arasındaki küçük yere de Yağız’ı atmışlardı. Erdem arabayı hareket ettirdiğinde telefonuma bir mesaj geldi. “+90549…”

Beşinci Bölüm Sonu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.