Pencereden sızan o inatçı ışık hüzmeleri, yine Edibe’nin gözlerini tırmalayarak onu uykunun huzurlu kollarından çekip aldı. Gözlerini her açışında aynı soluk, bej rengi odada uyanmak bir kabusa dönüşmüştü.
— Edibe, sonunda uyandın.
Baş ucunda bekleyen tanıdık silüeti görünce korkuyla yataktan fırladı:
— Sen kimsin?
— Bak, her şey sana çok karmaşık gelse de senin nişanlın olduğumu söylememin tek nedeni, hayatını korumak.
Edibe, Ebabil’in açıklamalarını dinlemeden, can havliyle ayağa kalkmaya yeltendi. Ancak henüz tamamen iyileşmemiş olan zayıf kolu, Ebabil’in güçlü parmakları tarafından nazikçe ama sıkıca tutuldu.
— Bırak beni! diye çıkıştı Edibe, gözlerinde şimşekler çakarak.
— Bırakmazsam ne olurmuş? dedi Ebabil, sesindeki meydan okuyan ama korumacı tonu koruyarak.
— Güney Kore ajanı olarak seni şikayet etmeme gerek kalmadan, kapının önünde fark edilip tutuklanırsın!
— Ne dedin sen? Ne ajanı, ben burada ne arıyorum zaten? Niye buradayım, sen kimsin?
Ebabil derin bir nefes alarak genç kızın gözlerinin içine baktı. Gerçekleri artık saklamanın bir manası yoktu:
— Altı ay önce uçağın Pyongyang açıklarında düştü. Ve sen tam altı aydır komadasın. Başına bir iş gelmemesi için yetkililere 'o benim nişanlım' dedim; çünkü burada kurallar çok serttir. Eğer senin bir Türk olduğun ortaya çıksaydı, Pyongyang'da Türkiye Konsolosluğu bile olmadığı için sonsuza kadar ülkene iade edilmeyebilirdin. Senin adına sahte belgelerle vatandaşlık aldım. Artık resmen bir Kuzey Kore vatandaşısın.
Edibe duydukları karşısında donakaldı. Beyni bu bilgileri işlemekte zorlanıyordu.
— Anlamadım kar tanesi?! Ne demek Kuzey Kore vatandaşıyım? Ben bir daha buradan nasıl gideceğim? Ayrıca burası Kuzey Kore ise sen nasıl böyle akıcı bir şekilde Türkçe biliyorsun?
— Ben Kürdüm, dedi Ebabil sakince. "Üvey babam ise bir Türk. Senin bu ülkede vatandaşlık alabilmeni de tamamen onun buradaki nüfuzuna borçlusun."
— Ne alaka? Niye ona borçlu olacakmışım ki?
— Eve gidince anlarsın.
— He, bir de sizin evinize mi geleceğim?
— E yani... Başka kalacak yerin mi var?
— Peki, Kuzey Kore’de nasıl bir Kürt ve Türk barınabiliyor?
— Bu çok uzun bir konu, daha sonra detaylıca anlatırım. Nasıl olsa önümüzde bolca zamanımız olacak.
— Hayır, olmayacak! Ben en kısa sürede Türkiye’ye geri döneceğim.
— Dönemezsin... Kuzey Kore makamları tarafından senin çoktan öldüğün ilan edildi bile.
Edibe’nin başından aşağı kaynar sular döküldü:
— Ne demek öldüğüm ilan edildi? Herkes beni öldü mü sanıyor yani?
— Evet. Kazadan hemen sonra hem televizyonlarda hem de Twitter’da ismin ölenler listesinde yayınlandı.
— Ama ölmedim! Yaşıyorum işte! Konsolosluğa gideceğim, illaki bir çıkış yolu olmalı.
— Az önce de söyledim Edibe... Kuzey Kore’de Türk Konsolosluğu yok.
Edibe çaresizce hafızasını zorladı, bir çıkış yolu bulmalıydı:
— Dedemin babaannesi Bulgar vatandaşıydı. Ben de Bulgarca biliyorum; çok sevdiğim Bulgar bir şarkıcı vardı, Dara, onun şarkılarını anlayabilmek için öğrenmiştim. Bulgaristan Konsolosluğuna başvururum o zaman?
— Başvursan bile bir şey değişmez. Sen artık resmi kayıtlarda bir Kuzey Korelisin.
Genç kızın sinirleri en sonunda laçka oldu ve Kayseri sokaklarından kalma o meşhur öfkesi patlayıverdi:
— Ya amk malı! Sen neden bana sormadan, kafana göre bana vatandaşlık çıkartıyorsun kapçık ağızlı?!
Ebabil kaşlarını kaldırdı, kelimeye yabancı kalmıştı:
— Kapçık ağızlı ne demek?
— Bazı şeyleri Türkiye’de yaşamadan bilemezsin bebeğim...
— Senin yüzünden yaşamak istiyor—
Sözünü tamamlayamadan Edibe’nin ameliyatlı bölgesine ani, saplanan bir ağrı girdi. Genç kız acıyla inledi:
— Ah!
— Ne oldu, iyi misin?! Çabuk, doktor gelsin! diye panikle bağırdı Ebabil, anında üzerine titreyerek.
— Ebabil abartma, iyiyim...
— Emin misin?
— Evet, eminim.
— Peki o zaman, ben gidip doktorunla çıkış işlemlerini konuşacağım. Sen burada bekle, tamam mı?
— Okey.
— Okey mokey... Ne biçim laflar kızım bunlar? Bana bak, toparla kendini.
Edibe gözlerini devirerek sırıttı:
— Sen şaka yapıyorsun! Yaprak Dökümü mü izledin sen?
— E herhalde... Babamın en sevdiği dizidir.
Yaprak Dökümü’nden konu bir kez açılınca, Ebabil odadan hiç çıkmadı. İkili saatler boyunca Türkiye, Türk dizileri, müzikler ve kişisel zevkleri hakkında derin bir sohbete daldı. Edibe resmen kendi zevksel ikizini bu uzak topraklarda bulmuştu. Bu sert ve sıra dışı şartlara rağmen; karşısında Yaprak Dökümü hayranı olan, Blackpink dinleyen, Vardiyo Kuşları okuyan, devasa cüsseli ama yumuşak kalpli bir Kuzey Koreli Kürt kurtarıcısı duruyordu.
Uzun süren ve kahkahalarla bölünen konuşmaların ardından gece devrilmiş, gün yavaş yavaş ağarmaya başlamıştı. Odadaki tek refakatçi koltuğunun rahatsızlığını gören Edibe mahcup oldu:
— Gerçekten yerde yatmam sorun değil, seni daha fazla rahatsız edemem.
— Ya Allah aşkına gel yat yanıma, ne olacak? Yerde üşütürsün diyorum. Gelmezsen oradan kalkmak nasip olmasın btw.
— Deme öyle şeyler, tamam geliyorum.
Ebabil, o büyük bicepsli kollarıyla dar hastane yatağına zorlukla sığıştı. En sonunda Edibe’yi şefkatle kendine doğru çekerek ona sarıldı. İki yabancı ruh, Pyongyang’ın soğuk bir hastane odasında, birbirlerinin sıcaklığına sığınarak derin bir uykuya daldı.