Ekrana pür dikkat cevap gelcekmi diye beklerken tırnaklarım bitmiş parmak eklemlerimi kemirmeye başlamıştım. Dayanamayıp üzerime dolaptaki, kimden geldiğini tahmin ettiğim kahve rengi yazlık hırkamı alıp son bir kısa mesaj atıp çıktım.
Mesaj: "görür görmez ara beni!"
Hastaneden ayrılmak üzereyken az önce odamdan çıkan hemşirenin ince zarif sesi duyuldu arkamdan. "Lütfen evrakları imzalayın" diye seslenmişti tatlı tatlı bir telaşla bana yetişmeye çalışırken. Durup soluklandım ona dönüp sol elimle kolunu tutup, sağ elimle sağ dizime yaslanarak iki büklüm olmuş şekilde, "dün gece-" boğazım kuruduğu için kelimelerimi tamamlayamayınca yutkunup tekrar etmek zorunda kaldım, ama bu sefer olduğum pozisyonda, yüzüme düşen iki tutam saçı geri almak için kafamı geri atarak hemşireye bakmıştım.
Ha-Yoon: "Dün gece beni acile getiren genç bir erkekti dediniz değil mi?" Diye sorumu tekrar ederken, nefesimi zar zor ciğerlerimden alıp dışarı aktara bilmiştim. "Evet" diye yanıtlamıştı hemşire. Tekrar soru sormadan önce yüzümdeki yamuk neye benzediğinden emin olmadığım ifademi hızla toparlayarak onunla aynı hizaya gelecek şekilde duruşumu düzelttim.
Hastaneye doğru dönerken tekrar sohbet etmeye, daha açık söylemek gerekirse ben sorarken o yanıtlamaya devam etti. Önce tarif etmesini istedim. Üstünde sıfır kol siyah bir atlet altında siyah bir pantolon olduğunu ve neredeyse benimle aynı yaşlarda gibi gösterdiğini söyledi. Tabii yaşlı olacak hali yok ya. (Dudağının kenarı kıvrılır, kendi saçma düşüncelerinden)
Hemşire: "Ayrıca tüm hastane masraflarınızı da halletti gitmeden önce" diye ekledi kadın tatlı bir gülümseme eşliğinde. O sırada varmıştık evrakların yanına, çıkış işlemlerim hazırlanmış, sadece çıktığıma dair belge mi kağıt mı ne imzalamalıydım. Doktor karşımda durmuş bana reçete uzatıyordu. İlaçları sıralarken bende kanayan kulaklarım yüzünden olsa gerek, dudaklarımı bir birine bastırmış sakince başımı aşağı yukarı salladım.
Son olarak teşekkür ettim ve evrakı imzalayıp aceleyle çıktım. İlk iş taksiye atladım. Adam suratıma bakıyor ben adama. Taksici: "abla nereye götüreyim" diye sorunca afallamıştım. İç dünya: (beyin) "Evime diyecek halim yok ya? E cidden ben nereye gideceğim şimdi? Kızım senin evin yok! Sanki paran varmış gibi de taksiye bindi ha?"
Kafamın içindeki ses adeta alay ediyordu benimle. Ama haklıydı da bir bakıma. Tekrar adama baktığımda benden bir cevap beklefiğini fark ettim. "Pardon" diyerek arabadan indim. Adam arkamdan "abla bir şey mi unuttun? Bekleyeyim mi?" Diye seslenirken ben karşı tarafa geçmiştim bile. Aceleyle elimi arkamda "hayır" anlamında salladım ve kafeye doğru koşmaya başladım. Baya bi koştuktan sonra, sanki önceden uyarsa ölürmüş gibi, beynim: "yolu tanıyor musun ki koşuyorsun?" diye alaycı bir şekilde eklemişti.
Durup etrafıma bakındım ve evet haklıydı bu boş boğaz. Sağ el avuç içimle alnıma toslarken telefonumdan bulabileceğimi hatırladım. Google haritaları açtığım gibi önce nereye gideceğine karar vermem gerektiğini fark ettim. "Kafe olmaz, zaten anahtarda üzerimde değil. Eve de gidemem." diye düşünürken bi baktım navigasyon evin yolunu ayarlamış. Yada dalgınlığı a gelmiş kendim de yapmış ola bilirdim tabii.
Beyin: "sokakta ı yatacaksın? Malmısın kızım, eşyalarını sana getireceğini falan mı sanıyorsun? Başkası olsa tamam da o bunu yapacak bir tip? İmmh hayır değil!" diye alaycı fısıltılarıyla beynim benle yine oyun oynuyor ama yine ve yine gerçeği söylüyordu. Ama onunla da konuşmalıy dım zaten. Navigasyonu takip ederek neredeyse 1 saat sonra evin oradaydım. Biraz durup düşündükten sonra sonunda yürek yemiştim, eve gitme kararı alarak.
Kapının önünde süpürge sapı gibi dikilmiş elim havada duruyordum. "Çalsana kapıyı Allah'ın mal değneği!" diye bağıran beynime "Ya sen bi sussan!" Diye bağırdığım esnada kapı açılmıştı. Sütül gibi ortada kalmıştım. Rezil oldum adama. "Yine mi sen? Başıma daha ne kadar bela olmayı düşünüyorsun?" Diye nefret püskürüyor, burnundan soluyordu.
Ha-Yoon: "ha tabi çok meraklıyom ya sana! Eşyalarımı alıp gideceğim çekil!" Diyip elimin tersiyle sol omzundan ittirip içeri geçtim. Ona da ittirmek denirse tabii. Başım omuzuna kadarken pek omuzundan değil de dirseğinden ittirmiş olmuştum. Bu erkekler hep mi uzun olur ya? Biz neden kısa kakıyoruz? "Biz derken? Bak Seo-Yoon'a o kısa mı? Yok! Demekki sorun sende!" dedi yine çok akıllı, sanki kısa boylu olan benim, kafamın içinde değilmiş gibi havalı-havalı laf sokan beynim. "Affet arada senin içinde ayna tutacağım kafama söz veriyorum" diye mırıldandım kendi kendime.
O sırada ben deli danalar gibi oda salon, salon oda diye koştururken, bu kendini beğenmiş kibirli de ikinci kat merdivenlerinin duvarına yaslanmış elleri ceplerine gömülmüş beni izliyordu alaycı bakışlar eşliğinde. Kaşlarımı çatıp bi ona bi merdivenlere baktım. "Ne bakıyorsun domuz gibi ikinci katta işte eşyaların. Bazen utanıyorum senin beynin olduğum için. Benim gibi bir zeka senin bünyene zarar" yine başladık. "Hiç susmazmıs-" diye karşılık verecekken gözlerim onunkilerle kesişti. Ah rezil olmuştum yine, yine ve yeniden!
Ha-Yoon: "yukarıyada b-bakayım!" diye mırıldandım yere bakarken sol el işaret parmağımla merdivenleri gösterirken. Utancımdan yer yarılsa atlardım içine. Hiç bir tepki vermeden, soğuk koyu kahverengi gözleri bakıyordu yüzüme. Kurşun olsa delik deşik ederdi tenimi. Vücudumun nasıl karıncalandığını saç diplerime kadar hissetmiştim. Aceleyle elimi indirdim ve hızlı adımlarımın beni acilen yukarı götürmesi için zorladım kendimi.
İkinci katta sadece iki oda vardı birinci katın aksine bodrum katı gibi soğuk ve renksizdi. İçimdeki dünyayı yansıtıyordu resmen. Merdivenlerin sol tarafında lavabo olduğuna karar verdiğim ince uzun kapı duruyordu, onunla pararlel olacak şekilde karşı tarafta da başka bir kapı, onun oda olduğunu üzerindeki küçük yarısı silinmiş çiçek deseninden tahmin ede bilmiş tim. İçeri geçmek için kapı kolunu tuttuğum da, boynumu yakan sıcak nefes, karnımın içinde öküzlerin tepişmesine, kalbimin burnumda atmasına neden olmuştu.
Tüm vücudum buz kesmişti. Yavaşca arkamı döndüğümde geniş bir göğüse çarpmış ama geri sendeleyemeden kapıya yaslanıp kalmıştım. Aramızdaki mesafeyi sıfıra indiren kişinin kokusu ciğerlerimide delip geçmişti. "Ne- ne istiyorsun?" diye bilmiştim sadece, yüzünü göre bilmek için kafamı geri atarken. Kapıya çarpacakken elini hiss ettim başımın arkadında. Aradaki mesafe yoksunluğundan yüzümü yakan sıcak, acı rüzgar gibi gibi kokan nefesi ciğerlerime Yaban Mersini kokusunu postalıyordu.
Ha-Jun: "Hem sakar hem kekeme sin"
19:21
28.07.2024
Umarım yine çok güzel bir bölüm olmuştur. Ve yine okuyucularının kalbini kütletmeyi başarmışımdır.🫣🙃 Çünkü ben yazarken de bitirirken de aşırı mutlu oluyorum ve baya heyecanlanıyorum. Dilerim bu mutluluğumu ve heyecanımı sizlerde bu bölümde aktara bilmişimdir😍💙🫶🏻
Bölümü beğenmeyi ve ilgili görüşlerinizi yorumlarda belirtmeyi unutmayınız 🫶🏻 💙
Seviliyorsunuzkuzucuklarımm💙😍















