Maçın ardından Phoenix’in salonu hâlâ alkışlarla yankılanıyordu. Takım arkadaşlarımız Damla, Selen, Mina ve Elisa birbirine sarılıyor, küçük zaferimizi kutluyordu. Kısa bir mola verdik; herkes yorgundu ama bir rahatlama vardı.
— Hadi artık eve dönelim, dedi Elisa, — Bu kadar coşku yeter, bir şeyler yiyip dinlenmeliyiz.
Arabaya bindik. Yolda sessizlik vardı, ama bu sessizlik rahatlatıcı değildi; daha çok herkesin maçın yorgunluğunu ve yaşanan gerilimi sindirdiği bir sessizlikti. Ben, Damla, Selen, Mina ve Elisa yan yana oturuyorduk. Ahmet ve Emirhan önde oturuyordu, direksiyon Eftel’in kontrolündeydi.
Yol boyunca kimse fazla konuşmadı. Sadece arada bir hafif nefes alışlar, araba tekerleklerinin ritmi ve rüzgârın camdan içeri sızan sesi vardı. Herkes düşüncelerine dalmıştı.
— Cemre… dedi Damla, sessizce, — Burnun… iyi misin hâlâ?
— Evet… biraz kan var ama… sorun değil, dedim, sesim hâlâ biraz hırıltılı.
Selen başını salladı:
— İyi, çünkü Phoenix’in geri kalanı sana güveniyor.
Arabadan indik. Eve adım attığımızda akşam güneşi yavaşça battığı için salon hafif loş bir ışıkla aydınlanıyordu. İçeri girer girmez herkes biraz çöktü, sandalyelere oturdu, nefeslerini topladı.
O sırada telefonlar bir anda titreşti. Hepimiz şaşırdık. Ben ilk mesajı gördüm; ekranımda Ege’den gelen kırmızı bir uyarı mesajı yanıyordu:
“Bu daha başlangıç, seni bulacağım, Cemre.”
Herkes bir anda sessizleşti. Damla, Selen, Mina ve Elisa birbirine baktı; yüzlerinde endişe vardı ama panik yoktu. Ahmet mesajı görüp sadece sessizce başını salladı, gözleri kararlıydı. Emirhan ve Eftel birbirlerine baktılar, sessizce ellerini tuttular.
— Hepimiz buradayız… dedim kendi kendime. — Kimse yalnız değil.
Ahmet yanımda diz çökerek burnuma ve koluma pansuman yapmaya başladı. Sessizlik hâlâ odada dolaşıyordu, sadece makasın sesi ve bandın kağıda sürtünmesi duyuluyordu. Ben, Ahmet’in dikkatli ve sakin ellerine odaklandım; bu sessizlik içinde güven vardı.
Emirhan yavaşça Eftel’in yanına eğildi. Önce sadece ellerini tuttular, sonra Eftel başını hafifçe kaldırıp Emirhan’a baktı. Öpüşmeleri uzun, sakin ve yoğun bir şekilde ilerledi; her saniye anlamlıydı. Parmaklar saçlarda, eller sırtlarda; öpüşmeleri maç kadar tutkulu ama tamamen sakin bir bağ kuruyordu.
Damla, Selin, Mina ve Elif yanımızda otururken birbirlerine bakıyor, sessizce gülümsüyorlardı. Herkesin yüzünde bir yorgunluk ve rahatlama karışımı vardı.
Ahmet pansumanı bitirip başını kaldırdı; gözlerimiz buluştu. Sanki her şey tekrar yoluna girmiş gibiydi. Dudaklarıma hafifçe dokundu; sessiz bir öpücük. Ama bu öpücük sadece bir güven işaretiydi, zaferin veya övmenin değil.
Herkes bir süre sessizce oturdu, sadece nefeslerimizi ve kalp atışlarımızı dinledik. Telefon mesajları hâlâ ekranlarda yanıyordu ama artık korku değil, bir uyarı gibiydi. Hep birlikte, birbirimize sarılarak o anın güvenini hissettik.