Gözlerim ağır ağır aralandığında, başımda zonklayan bir ağrı ve yüzümde kurumuş kanın yapışkanlığı vardı. Karanlık bir odadaydım. Elleri ve ayakları bağlı bir hâlde, paslı bir sandalyeye oturtulmuştum. Loş ışığın altında, karşımdaki siluet yavaşça belli olmaya başladı: Ege.
Gözlerinde o tanıdık karanlık vardı — bir zamanlar bana “aşk” dediği o gözler, şimdi saf bir nefretle parlıyordu.
— Uyanmış prenses, dedi alayla.
— Ne istiyorsun benden? Yetti artık! Neden bana bunu yapıyorsun Ege?
Gülerek yaklaştı, yüzüme eğildi.
— Çünkü sen beni yarım bıraktın, Cemre. Beni bitirmeden gittin.
— Sen kendi kendini bitirdin, dedim dişlerimin arasından. — Ben seni sevdim ama sen…
Cümlem havada kaldı. Sert bir tokat sesi yankılandı odada. Burnumdan kan sızmaya başladı.
— Yeter konuşma, dedi Ege. — Şimdi sıra sende. Ahmet’in seni nasıl kurtarmaya geldiğini izlemek istiyorum.
Kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi. Her nefesimde burnumda kan kabukları, boğazımda yanma, göğsümde baskı vardı. İçimde bir korku ve öfke fırtınası kopuyordu.
— Ahmet… lütfen gel… diye düşündüm, sessizce.
Kapının ardında ayak sesleri yankılandı. Emirhan, Eftel ve Ahmet gelmişti. Kalbim aniden hızlandı.
— Ahmet! diye fısıldadım gözlerim dolu.
(Ahmet'in Anlatımıyla)
Daha önce karakolda otururken, Emirhan haritayı inceliyor, Eftel ise telefon sinyalimi takip ediyordu. Ahmet arabayı kullanırken nefesini tutuyordu:
— Cemre hâlâ orada, bağlanmış ve bantlı, dedi. — Ben gitmezsem…
— Dikkatli ol, dedi Emirhan. — Binayı sarmalıyız, polisler çevrede olacak. Kapıları ve pencereleri kontrol etmeliyiz.
Araba harabe bir binanın önünde durdu. Camlar kırık, duvarlar yosun tutmuştu. Karanlık ve soğuk, tüylerimizi diken diken ediyordu.
— İş bölümü yapalım, dedi Emirhan. — Ben arkadan gireceğim, sen Ahmet önden, Eftel yan tarafa bakacak.
— Tamam, dedim. Kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi.
Polisler çevreyi sardı ve tek tek binaya girdik. Her adımda kalbim biraz daha hızlı çarpıyordu.
(Ahmet'in Anlatımıyla)
Koridor boyunca yürürken nefesim hırıltılıydı. Kapıyı açtım… ve oradaydı. Sandalyeye bağlıydım, ağzımda bant vardı. Ege silahını bana doğrultmuştu.
— Ahmet! diye bağırdım.
O anda reflex olarak kollarımı öne attım, Ahmet üzerime atladı:
— Cemre, dayan!
Ege bir adım attı, silahı doğrulttu. Kalbim durmuş gibiydi.
— Şimdi yüzleşeceğiz, dedi.
— Neden? Neden ben? fısıldadım, gözlerim dolu.
— Çünkü seni seviyorum… ama kontrol bende olmalı. Ahmet buraya gelecek… ya da ölecek.
Her nefesimde sıcak kan akıyor, boğazım yanıyordu. Bantlı ağzımdan çıkan hırıltılı nefes, odadaki sessizliği derinleştiriyordu.
(Cemre'nin anlatımıyla)
Ege silahını doğrulttuğu anda kalbim duracak gibiydi. Ahmet reflex olarak üzerime atladı, beni kollarına aldı.
Bang! Bang!
Bir kurşun Ege’ye isabet etti, onu yere serdi. Ama diğer kurşun… karnımdan geçti. Sıcak kanın akışı dünyayı yavaşlatmıştı. Her nefesimde yanma, titreme ve korku vardı.
— Cemre! gözlerini aç! Dayan! diye bağırıyordu Ahmet.
Kollarımda kan, nefesim kesik ve titrek… ama hayattaydım. Eftel ve Emirhan hızla Ege’ye yaklaştılar, polislerden biri son bir kurşun daha ateşledi.
Bang!
Ege yere yığıldı. Sessizlik… sirenler, bağırışlar, kalbimin çarpıntısı… ve Ahmet hâlâ kollarımdaydı.
— Cemre… artık güvendesin… fısıldadı.
Titreyerek ama hayatta olduğumu bilerek onun kollarına sarıldım. Bandın açılması, kan, korku… hepsi geride kalmıştı.
Ahmet gözlerime bakarken, elleri hâlâ titriyordu. Kalbim hâlâ hızlı hızlı atıyordu ama artık korku değil, güven vardı.
— Ahmet… teşekkür ederim… diye fısıldadım. — Sen olmasaydın… bilmiyorum ne olacaktı.
O an Ahmet eğildi, alnını benimkine yasladı. Sonra gözlerimizi kapattık ve birbirimize sarılarak, uzun uzun öpüştük. Kan, korku ve acının ardından gelen bu öpücük, hayatımızın en değerli anı olmuştu. Her şeyin üzerinden gelen bir nefes, bir güven, bir aşk…
Ve o an, tüm dünya sadece ikimiz için durmuştu.