(Ahmet’in anlatımıyla)
Yoğun bakım kapısının önünde zaman hâlâ akmıyordu. Sadece biz yoruluyorduk. Eftel camın önünde hâlâ çökmüştü. Başını cama dayamıştı. Gözlerini kapatmıştı ama uyumuyordu. Sadece bekliyordu. Emirhan yanında oturuyordu. Omzunu tutuyordu. Ama o da tükenmişti. Cemre biraz gerideydi. Sessiz. Bakıyordu ama aslında hiçbir şeye bakmıyordu. Ben en arkadaydım. Koltukta. Başım eğikti. Ve bu sefer… Dayanamadım. Gözlerim doldu. Sessizce. Kimse fark etmedi. Başımı daha da eğdim. Omuzlarım titredi. Adem… Onu düşündüm. Adem. Camın arkasında mıydı? Uyuyor muydu? Yoksa… Nefes alamadım. Sessizce ağladım. Ses çıkarmadan. Sanki ağlamak bile fazla gürültülüydü. O an Furkan geldi. Yanıma oturdu. Hiç ses çıkarmadan. Bir süre sustu. Sonra kısık sesle:
“Bakıyor musun hâlâ?”
Başımı salladım.
“Bakmak yetmiyor.” dedi.
“Bazen sadece bakmak… hiçbir şeyi değiştirmiyor.”
Cevap vermedim. Furkan devam etti:
“Ahmet…”
“Seni hep koşarken görüyorum.”
“Bir şeye yetişmeye çalışıyorsun ama…”
Durdu.
“…hep geç kalıyorsun.”
O cümle… İçimi sıktı. Ama cevap veremedim. Tam o sırada ben fısıldadım:
“Eğer baştan söyleseydim…”
“Böyle olmazdı.”
Sessizlik oldu. Ama bu cümle… Cemre tarafından duyuldu. Bir anda döndü. Bana baktı. Sert.
“Ne dedin sen?” dedi.
Donup kaldım. Furkan hemen araya girdi:
“Cemre, dur…”
Ama Cemre dinlemedi. Ayağa kalktı. Bana doğru bir adım attı.
“Sen hâlâ bunu mu düşünüyorsun?” dedi.
“Şaka mı bu?”
Ben başımı kaldırmadım. Cemre sesi yükseldi:
“Her şeyi tek başına yapmaya çalışıyorsun!”
“Sonra da ‘keşke söyleseydim’ diyorsun!”
Yutkundum.
“Cemre…” dedim kısık sesle.
Ama bitiremedim. Cemre bir anda patladı:
“Sen sadece kendini düşünüyorsun!”
O cümle… Göğsüme çarptı. Başımı daha da eğdim. Ve ağladım. Daha çok. Sessizce. Furkan ayağa kalktı.
“Cemre yeter.” dedi.
Ama Cemre son kez bana baktı.
“Senin yüzünden Adem orada.” dedi.
O an… Hiçbir şey diyemedim. Sessizlik çöktü. Eftel o sırada başını kaldırdı.
“Lütfen…” dedi kısık sesle.
“Bağırmayın…”
Cemre yavaşladı. Bir an durdu. Sonra Eftel’e döndü. Yumuşadı. Ve hemen yanına gitti. Eftel’e sarıldı. Eftel ağlamaya devam etti. Ama artık yalnız değildi. Ben yerdeydim. Başım eğikti. Furkan tekrar yanıma oturdu. Bu sefer daha sessizdi.
“Bak…” dedi.
“Cemre sinirli.”
“Eftel kırık.”
“Emirhan tükenmiş.”
Durdu.
“Sen de kendini bitiriyorsun.”
Başımı salladım.
“Biliyorum.”
Furkan baktı.
“Peki neden durmuyorsun?”
Cevap veremedim. Sadece fısıldadım:
“Çünkü durursam…”
“…her şey gerçek olur.”
Furkan sustu. Ve o an… İkimiz de aynı şeyi anladık. Biz zaten içindeydik. Ama hiçbiri… Bizi dışarıdan kurtarmıyordu.
----
Koltukta oturuyordum. Ama “oturmak” bile fazla kelimeydi. Çünkü aslında… çökmüştüm. Başım ellerimin arasındaydı. Ve içimde bir ses hiç susmuyordu.
“Sen ne yaptın?”
“Bir kere bile doğruyu yapmadın.”
“Yetişemedin.”
“Yetemedin.”
Dişlerimi sıktım.
“Sus…” dedim kısık sesle.
“Lütfen sus…”
Ama ses susmadı.
“Onlar orada dağıldı.”
“Sen buradasın.”
“Bak sadece bakıyorsun.”
Bir an güldüm. Ama o gülmek değil… Çöküştü.
“Ben…” dedim kendi kendime.
“Ben hep geç kaldım.”
O sırada Furkan yanımda durdu. Uzun süre konuşmadı. Sadece baktı. Sonra çok kısık bir sesle:
“Sen kendine bunu yapıyorsun.” dedi.
Başımı kaldırmadım.
“Ne yapıyorum?” dedim.
Furkan yutkundu.
“Kendini bitiriyorsun.”
Bir an sustum.
“Ben zaten bittim.” dedim.
Furkan hemen cevap verdi. Hayır gibi değil… kırılmış gibi:
“Hayır.”
Sonra yavaşça:
“Sen yoruldun Ahmet.”
Başımı kaldırdım. Gözlerim doluydu.
“Fark ne?” dedim.
“Yorulmakla bitmek arasındaki fark ne?”
Furkan sustu. Çünkü cevabı vardı ama söylemek zorundaydı.
“Yorulan geri döner.” dedi.
“Biten… kendini bırakır.”
Sessizlik. Ben fısıldadım:
“Ben geri dönemiyorum Furkan…”
“Ne yaptığımı bile hatırlamıyorum bazen.”
Furkan bana daha yaklaştı. Sesi bu kez daha yumuşaktı:
“Hatırlıyorsun.”
“Çünkü hâlâ acıyor.”
O cümle… İçimi deldi.
“Adem içeride…” dedim.
Sesim titredi.
“Ben sustum diye.”
Furkan gözlerini kapattı.
“Bunu tek başına taşıma.”
“Taşımıyorum.” dedim.
“Eziliyorum.”
Furkan bir an durdu. Sonra çok kısık:
“Bunu söylemen bile…” dedi.
“…henüz bitmediğini gösterir.”
Sessizlik. Sonra ayağa kalktı.
“Gel.” dedi.
“Nereye?” dedim.
“Dışarı.” dedi.
“Bu kafanın içinde kalırsan boğulacaksın.”
Bahçeye çıktık. Soğuk yüzüme çarptı. Ama iyi geldi. Furkan sigara çıkardı. Bana uzattı.
“Al.” dedi.
“İçmiyorum.” dedim refleksle.
Furkan baktı.
“Bugün…” dedi.
“…alışkanlıklar konuşmaz.”
Sigara aldım. Çaktı. Ateş yaktı. İlk nefes… Öksürttü. Ama susturmadı. Furkan da yaktı. Yan yana durduk. Sessiz. Bir süre sonra ben konuştum.
“Ben…” dedim.
Durakladım.
“Ben her şeyi mahvettim Furkan.”
Furkan hemen cevap vermedi. Bu sefer dikkatliydi.
“Niye öyle diyorsun?” dedi.
“Çünkü doğru.” dedim.
Furkan başını salladı.
“Hayır.”
Ben baktım.
“Ne hayır?”
“Doğru olan bu değil.” dedi.
Sonra sesi kırıldı:
“Sen tek başına karar verdin.”
“Evet.”
“Ama tek başına mahvetmedin.”
Bir an sustum.
“Cemre benden nefret ediyor.” dedim.
Furkan bakmadı hemen. Sonra çok kısık:
“Hayır.”
“Eftel yıkıldı.”
“Emirhan bile bana bakmıyor gibi.”
Furkan sigarasını yere attı. Üzerine bastı.
“Bak.” dedi.
“Onlar sana düşman değil.”
“Ne peki?” dedim.
“Yorgun.” dedi.
Bir an sustu. Sonra daha ağır:
“Sen de yorgunsun.”
Başımı eğdim.
“Yorgunluk böyle bir şey değil Furkan…”
Furkan hemen kesti:
“Biliyorum.”
Sonra gözlerime baktı:
“Ama sen bunu bitmişlik sanıyorsun.”
Sessizlik. Ben fısıldadım:
“Aradaki farkı bilmiyorum artık…”
Furkan çok kısık sesle:
“Ben biliyorum.” dedi.
“Ve sen…”
Durdu.
“…şu an sadece kaybolmuşsun.”
O an… ilk defa sustum. Gerçekten. Çünkü Furkan bağırmıyordu. Hak vermiyordu. Sadece tutuyordu. Ve belki de ilk kez… biri beni düşerken değil, tam düşmeden yakalıyordu.