(Ahmet’in anlatımıyla)
Kapıyı kapattım.
Kilitledim.
Sonra sırtımı kapıya yasladım.
Bir süre hiçbir şey yapmadım.
Sadece nefes aldım.
Ama nefes almak bile zordu.
Sınıfta söyledikleri hâlâ kulağımdaydı.
“Yetişemeyen.”
“Eksik kalan.”
“Onu da mı beceremedin?”
Gözlerimi kapattım.
“Yeter…”
Kendi kendime söyledim.
Ama susmadı.
Kafamın içindeki sesler susmadı.
Adem.
Baraka.
Göktuğ.
Cemre.
Hastane.
Yoğun bakım.
Cemre'nin bana baktığı o an.
“Adem oradaysa… sebebi sensin.”
Dişlerimi sıktım.
“Benim…”
Sesim titredi.
“Benim yüzümden.”
Bir adım attım.
Sonra bir adım daha.
Ama nereye gittiğimi bilmiyordum.
Lavaboların olduğu tarafa geçtim.
Aynaya baktım.
Karşımda kendimi gördüm.
Yorgun.
Solgun.
Gözleri dolmuş biri.
Elime baktım.
Sonra hemen gözlerimi kaçırdım.
“Ne yaptın sen?”
Fısıltıyla söyledim.
“Ne yaptın Ahmet?”
Cevap yoktu.
Çünkü cevabı biliyordum.
Her şeyi kendim halletmeye çalışmıştım.
Kimseye söylememiştim.
Yardım istememiştim.
Sonra herkes benim peşimden gelmişti.
Ve Adem…
hastaneye düşmüştü.
Cemre benden uzaklaşmıştı.
Eftel ağlamıştı.
Emirhan susmuştu.
Furkan beni ayakta tutmaya çalışıyordu.
Ben ise…
herkesi kendimle birlikte aşağı çekiyordum.
Gözümden bir damla yaş düştü.
Ardından bir tane daha.
Başımı eğdim.
“Özür dilerim…”
Kime söylediğimi bilmiyordum.
Adem'e mi?
Cemre'ye mi?
Furkan'a mı?
Hepsine mi?
“Özür dilerim…”
Sesim çatladı.
Bir anda dizlerimin bağı çözüldü.
Duvarın dibine oturdum.
Başımı dizlerime yasladım.
Ve o an…
tutamadım kendimi.
Hıçkırık çıktı ağzımdan.
Elimi yüzüme kapattım.
Ama durmadı.
Ağladım.
Sessizce değil.
İçimde ne varsa dışarı çıkarırcasına.
“Ben niye böyleyim?”
Nefesim kesik kesikti.
“Niye hep aynı şeyi yapıyorum?”
Gözyaşlarımı sildim.
Ama yenileri geldi.
“Niye kimseye güvenemiyorum?”
Başımı duvara yasladım.
Gözlerimi kapattım.
“Cemre haklı…”
Bu cümleyi söylemek bile canımı yaktı.
“Ben hep kaçıyorum.”
Bir hıçkırık daha.
“Sonra herkes benim arkamdan geliyor.”
“Ve biri zarar görüyor.”
Adem'in yüzü geldi gözümün önüne.
Hastane yatağında.
Sessiz.
Yorgun.
Bir an nefesimi tuttum.
“Ya ona bir şey olsaydı?”
Sesim tamamen kırıldı.
“Ya…”
Devam edemedim.
Başımı ellerimin arasına aldım.
“Ben bunu kaldıramazdım.”
Bir süre sadece ağladım.
Sonra Cemre geldi aklıma.
Koridorda bana bakışı.
“Sen sadece kendini cezalandırıyorsun.”
O zaman sinirlenmiştim.
Şimdi ise…
haklı olduğunu anlıyordum.
“Ben seni de kırdım…”
Fısıldadım.
“Çok kırdım.”
Gözlerimi sildim.
Ama yüzüm hâlâ ıslaktı.
“Sen yanımdaydın.”
“Ben görmedim.”
“Sen gelmek istedin.”
“Ben izin vermedim.”
Sesim yeniden titredi.
“Ve sonra sana…”
Cümleyi tamamlayamadım.
Çünkü söylediğim sözleri hatırladıkça içim daha da ağırlaşıyordu.
“Belki de…”
Yutkundum.
“Belki de beni gerçekten bırakmalısın.”
Bu düşünce bile içimi acıttı.
Ama başka ne diyebilirdim?
Ben insanları kendimden uzaklaştırıyordum.
Sonra da neden yalnız kaldığımı düşünüyordum.
Başımı duvara yasladım.
Gözlerimi kapattım.
“Ben yoruldum…”
İlk kez bunu yüksek sesle söyledim.
“Gerçekten yoruldum.”
Bir süre sonra ağlamam yavaşladı.
Ama gözyaşlarım hâlâ akıyordu.
Koridordan ayak sesleri geliyordu.
İnsanlar geçiyordu.
Kimse kapının arkasında ne olduğunu bilmiyordu.
Kimse benim burada…
duvarın dibinde çökmüş halde olduğumu bilmiyordu.
Ve belki de ilk kez…
bilmeleri gerekmiyordu.
Çünkü bu kez kaçmıyordum.
Sadece…
kendimle baş başa kalmıştım.
Başımı kaldırdım.
Aynaya tekrar baktım.
Gözlerim kıpkırmızıydı.
Kendime fısıldadım:
“Toparlan.”
Cevap gelmedi.
Bir kez daha söyledim.
“Toparlan Ahmet.”
Bu sefer sesim biraz daha netti.
Ama hâlâ ağlıyordum.
Çünkü bazı yaralar…
insan ayağa kalkmaya karar verse bile…
hemen geçmiyordu.
Zil çaldı.
Bir anda irkildim.
Ders bitmişti.
Koridordan öğrencilerin sesleri gelmeye başladı.
Ayağa kalkmak istemedim.
Ama burada daha fazla kalamazdım.
Yavaşça doğruldum.
Lavaboya gittim.
Musluğu açtım.
Ellerimi suyun altına tuttum.
Sonra yüzümü yıkadım.
Soğuk su yüzüme değdiğinde gözlerimi kapattım.
Biraz daha.
Biraz daha…
Derin bir nefes aldım.
Aynaya baktım.
Gözlerim hâlâ kızarıktı.
“Kimse anlamayacak.”
Kendi kendime fısıldadım.
Sesimi toparlamaya çalıştım.
Kapıya doğru yürüdüm.
Elimi kapı koluna uzattım.
Çevirdim.
Kapıyı açtım.
Ve…
karşımda Furkan vardı.
Yanında da Cemre.
İkisi de bir anda sustu.
Furkan bana baktı.
Sonra Cemre'ye.
Cemre'nin gözleri doğrudan yüzüme kaydı.
Bir saniye.
İki saniye.
Hiçbir şey söylemedi.
Ama anladı.
Gözlerimdeki kızarıklığı.
Yüzümdeki o yorgunluğu.
Ve belki de…
ağlamış olduğumu.
“Ahmet…”
Sesi titredi.
Başımı eğdim.
“İyiyim.”
Yalan.
İkimiz de biliyorduk.
Cemre'nin gözleri doldu.
“Sen…”
Sesi daha da kısıldı.
“Sen ağladın.”
Cevap vermedim.
Furkan bir adım yaklaştı.
“Ahmet…”
Başımı çevirdim.
“Bir şey yok.”
Ama sesim beni ele verdi.
Cemre'nin gözlerinden yaş süzüldü.
Bir anda yüzündeki bütün sertlik kayboldu.
Sanki karşısında kavga ettiği kişi değil…
yorgunluktan ayakta zor duran biri vardı.
“Ben…”
dedi.
Sonra sustu.
Bana bakarken gözleri daha çok doldu.
“Ben bunu istemedim.”
Boğazım düğümlendi.
Cevap vermeye çalıştım.
“Cemre…”
Ama sesim çıkmadı.
Gözlerim yeniden doldu.
Bir adım attım.
Sonra dizlerimin bağı çözüldü.
Duvarın dibine çöktüm.
Dizlerimin üzerine kapandım.
Başımı eğdim.
Ve o anda yeniden ağlamaya başladım.
Furkan hemen yanıma geldi.
Omzumdan tuttu.
“Tamam…”
Sesi sakindi.
“Buradayım.”
Cemre de önümde durdu.
Bana bakıyordu.
Ağlıyordu.
“Ahmet…”
Başımı kaldırdım.
Göz göze geldik.
Ve o bakışta…
öfke yoktu.
Kızgınlık yoktu.
Sadece pişmanlık vardı.
“Özür dilerim.”
Başımı salladım.
“Cemre…”
“Hayır.”
Sesini yavaşça kesti.
“Bırak söyleyeyim.”
Bir adım yaklaştı.
“Özür dilerim.”
Gözyaşlarını sildi.
“Ben sana çok ağır konuştum.”
Başımı eğdim.
“Sen zaten kendini yeterince suçluyordun.”
Sesi titredi.
“Ben daha da üstüne gittim.”
Furkan sessizce yanımızda duruyordu.
Cemre dizlerinin üzerine çöktü.
Benimle aynı hizaya geldi.
“Bana kızabilirsin.”
Bir an sustu.
“Benden nefret bile edebilirsin.”
Başımı kaldırdım.
“Ben senden nefret etmiyorum.”
Bu kez Cemre'nin gözlerinden daha fazla yaş aktı.
“Biliyorum…”
Fısıldadı.
“İşte bu yüzden daha çok üzülüyorum.”
Bir süre hiçbirimiz konuşmadık.
Sonra Cemre kollarını açtı.
“Gel…”
Tereddüt ettim.
Ama sonra ona doğru yaklaştım.
Cemre beni sıkıca sarıldı.
Ben de ona sarıldım.
Gözlerimi kapattım.
Ve yine ağladım.
Bu sefer yalnız değildim.
Furkan da yanımızda duruyor, omzuma destek oluyordu.
Cemre'nin sesi kulağımın yanında titredi:
“Bir daha her şeyi tek başına taşımaya çalışma.”
Gözlerimi kapattım.
“Deneyeceğim.”
“Denemek değil.”
Bir an sustu.
“Bize söyle.”
Yutkundum.
Sonra başımı hafifçe salladım.
“Tamam.”
Cemre sarılmayı bırakmadı.
Ben de bırakmadım.
Çünkü bazen insanın ihtiyacı olan şey…
bir çözüm değildi.
Sadece…
birinin gitmemesiydi.
Cemre hâlâ bana sarılıyordu.
Ben ise gözlerimi kapatmış, hiçbir şey söylemeden duruyordum.
Ama aklımdaki düşünce gitmiyordu.
“Cemre…”
Başını kaldırdı.
“Ne?”
Bir süre sustum.
Sonra zorla söyledim:
“Benden uzak durmalısın.”
Cemre'nin yüzü değişti.
“Ne?”
“Beni bırakmalısın.”
Bir anda omzuma sertçe vurdu.
“Saçmalama!”
Sesi ağlamaktan titriyordu.
“Ahmet, yeter artık!”
Başımı eğdim.
“Ben sana zarar veriyorum.”
“Hayır!”
“Veriyorum.”
“Hayır dedim!”
Gözlerinden yaşlar akıyordu.
“Sen anlamıyorsun!”
Bir kez daha omzuma vurdu.
“Ben sana Adem'e bir şey olacak diye kızdım!”
Sesi koridorda yankılandı.
“Çünkü sen hiçbir şey söylemedin!”
“Beni görmezden geldin!”
“Furkan'ı görmezden geldin!”
“Emirhan'ı, Eftel'i görmezden geldin!”
Nefesi kesildi.
“Biz senin yanında olmak istedik!”
Başımı kaldırdım.
Cemre gözyaşlarının arasından bana bakıyordu.
“Sen bizi dışarıda bıraktın diye kızdım.”
Sesi bu kez daha kırgındı.
“Çünkü korktum.”
Sustum.
“Adem'e bir şey olacak diye korktum.”
“Ya sana bir şey olsaydı?”
Cevap veremedim.
Cemre başını iki yana salladı.
“Ben sana kızarken senden nefret ettiğim için kızmadım.”
Bir an sustu.
“Tam tersine.”
Gözlerini sildi.
“Çünkü seni önemsiyorum.”
Bu cümleyle gözlerim yeniden doldu.
Ama başımı çevirdim.
“Yine de…”
“Hayır.”
Sözümü kesti.
“Yine de ne?”
“Bir süre…”
Boğazım düğümlendi.
“Bir süre ara vermemiz lazım.”
Cemre dondu.
“Ne?”
“Birbirimizden uzak kalalım.”
“Ahmet…”
“Ben toparlanmadan kimseyi daha fazla sürüklemek istemiyorum.”
Furkan sessizce bizi izliyordu.
Cemre birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi.
Sonra başını salladı.
“Demek yine karar verdin.”
Sesinde kırgınlık vardı.
“Tek başına.”
Cevap veremedim.
“Yine bizim yerimize de karar verdin.”
“Cemre…”
“Hayır.”
Bir adım geri çekildi.
“Bu sefer söyleyecek bir şeyim yok.”
Gözyaşlarını sildi.
Ama sesi hâlâ titriyordu.
“Git o zaman.”
İçim acıdı.
Ama hiçbir şey söylemedim.
Furkan bana baktı.
Sanki durdurmamı bekliyordu.
Ben ise sadece başımı eğdim.
Sonra Cemre'ye son kez baktım.
“Özür dilerim.”
Ve yürüdüm.
Bir adım.
Sonra bir adım daha.
Arkamdan hiçbir ses gelmedi.
Kapının önüne geldiğimde durmadım.
Koridora çıktım.
Furkan da bir süre sonra arkamdan geldi.
Cemre ise…
olduğu yerde kalmıştı.
Kıpırdamıyordu.
Sanki söylediklerim onu bulunduğu yere çivilemişti.
Gözlerinden yaşlar akmaya devam ediyordu.
Ama bu kez peşimden gelmedi.
Sadece fısıldadı:
“Ben senden uzak durmak istemedim ki…”
Ve koridorda yalnız kaldı.
(Eftel’in anlatımıyla)
Hastane odası sessizdi.
Emirhan pencerenin yanında oturuyordu.
Ben ise Adem’in yatağının yanında durmuştum.
Kollarımı göğsümde birleştirmiş, ona bakıyordum.
Adem de bana bakıyordu.
Ama ikimiz de konuşmuyorduk.
Sonunda dayanamadım.
“Sen gerçekten akıllanmayacaksın, değil mi?”
Adem gözlerini kaçırdı.
“Eftel…”
“Hayır.”
Başımı salladım.
“Bana Eftel deme.”
Adem sustu.
“Sen bana söz verdin.”
Sesim titremeye başlamıştı.
“Bir daha tek başına hareket etmeyeceğim dedin.”
“Bana söz verdin.”
Adem başını eğdi.
“Biliyorum.”
“Bilmiyorsun!”
Gözlerim doldu.
“Bilseydin gitmezdin.”
Adem cevap vermedi.
“Ya sana bir şey olsaydı?”
Bu kez sesim kırıldı.
“Ben ne yapacaktım?”
Adem yavaşça bana baktı.
“Eftel…”
“Hayır, gerçekten soruyorum.”
Gözyaşlarımı sildim.
“Sen oraya tek başına gittin.”
“Kimseye haber vermedin.”
“Bana bile.”
Adem’in gözleri doldu.
“Çünkü seni tehlikeye atmak istemedim.”
“Beni tehlikeye atmak istemedin ama kendini attın.”
Bir an sustum.
“Bu daha mı iyi?”
Adem başını iki yana salladı.
“Değil.”
“Değil tabii.”
Artık gözyaşlarımı tutamıyordum.
“Ben seni kaybetmekten korktum.”
Adem’in yüzü değişti.
Ben devam ettim:
“Çok korktum.”
“Yoğun bakımın kapısında beklerken…”
Nefesim kesildi.
“Bir daha gözlerini açamayacağını düşündüm.”
Adem de ağlamaya başladı.
“Eftel…”
Bu kez sesi çok daha yumuşaktı.
“Yavrum…”
Başımı kaldırdım.
Adem gözyaşlarının arasından bana bakıyordu.
“Özür dilerim.”
Burnumu çektim.
“Bir daha yapmayacağım.”
“Gerçekten mi?”
“Gerçekten.”
“Bir daha tek başına gitmeyeceksin?”
Adem başını salladı.
“Gitmeyeceğim.”
“Bir şey olduğunda bize söyleyeceksin?”
“Evet.”
“Bana özellikle söyleyeceksin?”
Adem hafifçe gülümsedi.
“Özellikle sana.”
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım.
“Tamam.”
Adem elini bana doğru uzattı.
Elini tuttum.
“Bir daha beni böyle korkutma.”
“Tamam, yavrum.”
Bu kez ben de ağlayarak güldüm.
“Çok kızgınım sana.”
“Biliyorum.”
“Daha bitmedi.”
Adem hafifçe başını salladı.
“Tamam.”
Bir süre birbirimize baktık.
Sonra Adem elini kaldırıp yanağımı hafifçe sıktı.
“Sen de kendini bu kadar üzme.”
Kaşlarımı çattım.
“Sen önce sözünü tut.”
Adem güldü.
“Tamam.”
Elini indirdi.
Ben de gözlerimi silip ona baktım.
“Bak, söz verdin.”
“Verdim.”
“Unutma.”
“Unutmam.”
Emirhan uzaktan bize bakıp hafifçe gülümsedi.
Ben ise Adem’in elini bırakmadım.
Çünkü bazen bir söz…
sadece bir söz değildi.
Bazen insanın karşısındaki kişiye,
“Bir daha seni böyle korkutmayacağım.”
deme şekliydi.
(Cemre’nin anlatımıyla)
Arabada kimse konuşmuyordu.
Furkan önde oturuyordu.
Ahmet cam kenarındaydı.
Ben ise arka koltukta tek başıma oturuyordum.
Dışarıyı izliyordum.
Binalar geçiyordu.
Sokaklar…
İnsanlar…
Her şey normal görünüyordu.
Ama benim için hiçbir şey normal değildi.
Az önce bana “bir süre ara verelim” dedi.
Gözlerimi kapattım.
Bunu gerçekten söyledi.
Boğazım düğümlendi.
Ve ben hiçbir şey yapamadım.
Başımı cama yasladım.
Ahmet'e bakmak istemiyordum.
Ama gözlerim istemsizce ona kaydı.
Başını cama yaslamıştı.
O da konuşmuyordu.
O da üzülüyor.
Biliyorum.
Ama neden her şeyi tek başına çözmeye çalışıyor?
Furkan dikiz aynasından ikimize baktı.
Bir şey söylemedi.
Ben de söylemedim.
Bir süre sonra hastanenin tabelası göründü.
Kalbim hızlandı.
Adem.
Arabayı park ettiler.
Hepimiz indik.
Kapıya doğru yürüdük.
Ahmet yanımdan geçti.
Bir an ona bakakaldım.
Biraz önce sarıldığım kişi şimdi benden uzak duruyor.
İçim acıdı.
Ama peşinden gitmedim.
Furkan yanıma geldi.
“İyi misin?”
Başımı salladım.
“İyiyim.”
Yalan söylediğimi ikimiz de biliyorduk.
Hastanenin kapısından girdik.
Koridorlar yine aynıydı.
Beyaz duvarlar.
Sessiz bekleme alanları.
İnsanların telaşlı adımları.
Buraya her geldiğimde kötü bir haber alacakmışım gibi hissediyorum.
Adımlarımı hızlandırdım.
Ama bu sefer Adem iyi.
Öyle olmak zorunda.
Asansörün önüne geldik.
Kapılar açıldı.
Hepimiz içeri girdik.
Ahmet karşı köşede duruyordu.
Gözlerimiz bir an buluştu.
İkimiz de hemen başka tarafa baktık.
Ne kadar saçma…
Birbirimize bu kadar yakınken şimdi göz göze gelmek bile zor.
Asansör durdu.
Kapılar açıldı.
Koridora çıktık.
Adem’in odasına doğru yürüdük.
Kapının önüne geldiğimizde durdum.
İçeriden Eftel’in sesi geliyordu.
Bir an gözlerimi kapattım.
Adem yaşıyor.
Eftel yanında.
Hepimiz buradayız.
Belki her şey hemen düzelmeyecek.
Belki Ahmet’le aramızdaki şey de hemen düzelmeyecek.
Ama yine de…
En azından bugün kimseyi kaybetmedik.
Kapıyı yavaşça açtım.
İçeri girdim.
Ve ilk baktığım kişi Adem oldu.
Gözleri açıktı.
Bana baktı.
Hafifçe gülümsedi.
Ben de gülümsedim.
Ama içimdeki düğüm hâlâ duruyordu.
Çünkü Adem iyileşiyordu.
Ben ise…
hâlâ Ahmet’in söylediği cümlenin içinde kalmıştım.
“Bir süre ara vermemiz lazım.”
Ve o cümle…
hastanenin bütün sessizliğinden daha ağırdı.
Kapıyı kapattığımda odadaki herkes bize döndü.
Eftel hemen ayağa kalktı.
“Geldiniz.”
Furkan başını salladı.
“Nasıl?”
Eftel gülümsedi.
“İyi.”
Adem hemen araya girdi.
“Ben buradayım, hakkımda konuşmayın.”
Furkan güldü.
“Sen sus, hasta sensin.”
Adem kaşlarını kaldırdı.
“Hasta olduğumu her beş dakikada bir hatırlatmasanız keşke.”
Emirhan koltuğundan kalktı.
“İyi görünüyorsun.”
Adem ona baktı.
“İyi görünmek zorundayım. Eftel başımda bekliyor.”
Eftel hemen:
“Ne demek o?”
Adem gülmeye başladı.
“Hiçbir şey.”
Cemre olarak ben de hafifçe gülümsedim.
Ama sonra gözüm odanın köşesine kaydı.
Ahmet.
Sessizce orada duruyordu.
Kimseye bir şey söylemiyordu.
Ellerini cebine koymuştu.
Başını hafifçe eğmişti.
Sanki odada yokmuş gibi davranıyordu.
Adem de onu fark etti.
Bir süre baktı.
Sonra:
“Ahmet?”
Ahmet başını kaldırdı.
“Efendim?”
“Niye köşede duruyorsun?”
Ahmet omuz silkti.
“Öyle.”
Adem kaşlarını çattı.
“Gel otur.”
“Buradayım zaten.”
“Ahmet.”
“Ne?”
“Gel.”
Ahmet birkaç saniye sustu.
Sonra ağır adımlarla yaklaşıp boş sandalyeye oturdu.
Adem ona baktı.
“Daha iyi misin?”
Ahmet başını salladı.
“İyiyim.”
Furkan araya girdi.
“Senin ‘iyiyim’ demene artık kimse inanmıyor.”
Ahmet cevap vermedi.
Eftel ona baktı.
“Gerçekten iyi misin?”
Ahmet kısa bir süre düşündü.
“İyiyim.”
Emirhan:
“Tamam, bugünlük bunu kabul edelim.”
Adem hafifçe güldü.
“Bence hiç iyi değil.”
Ahmet ona baktı.
“Sen doktor musun?”
“Hayır.”
“E o zaman?”
Adem gülümsedi.
“Arkadaşını tanımak için doktor olmaya gerek yok.”
Oda bir anda sessizleşti.
Ahmet gözlerini kaçırdı.
Ben de konuşmadım.
Eftel ise Adem’e döndü.
“Sen de çok konuşma.”
Adem şaşırdı.
“Niye?”
“Çünkü bugün seni yeterince dinledim.”
“Ben ne yaptım?”
“Tek başına gittin.”
Adem iç çekti.
“Eftel…”
“Hayır, tekrar başlatmayacağım.”
Furkan güldü.
“İyi ki başlamadın.”
Emirhan da:
“Beş dakika sonra yine başlarsınız.”
Eftel ona döndü.
“Sen sus.”
Emirhan ellerini kaldırdı.
“Tamam.”
Adem gülerek:
“Bence hepiniz çok sinirlisiniz.”
Furkan:
“Biraz.”
“Niye?”
Furkan Adem'e baktı.
“Çünkü bizi korkuttun.”
Adem'in yüzündeki gülümseme azaldı.
“Özür dilerim.”
Eftel hemen:
“Bir daha yapmayacak.”
Adem başını salladı.
“Yapmayacağım.”
Emirhan:
“Bak, söz verdi.”
Furkan:
“Bunu kayda alalım.”
Adem güldü.
“Abartmayın.”
Sonra gözleri tekrar Ahmet'e kaydı.
Ahmet sessizce yere bakıyordu.
Adem:
“Ahmet.”
Ahmet başını kaldırdı.
“Ne?”
“Sen neden hiç konuşmuyorsun?”
“Konuşuyorum.”
“Hayır.”
“Konuşuyorum.”
“İki kelime söyledin.”
Ahmet hafifçe gülümsedi.
“Yeter.”
Adem başını iki yana salladı.
“Değil.”
Ahmet sustu.
Adem bu kez daha yumuşak konuştu.
“Burada olman yeterli.”
Ahmet'in bakışları değişti.
“Biliyorum.”
“Öyleyse neden kendini dışarıda tutuyorsun?”
Ahmet cevap vermedi.
Eftel sessizce Adem'e baktı.
Furkan da hiçbir şey söylemedi.
Emirhan derin bir nefes aldı.
Ben ise Ahmet'e baktım.
O da bana baktı.
Sadece bir saniye.
Sonra gözlerini kaçırdı.
Adem bunu da fark etti.
Ama bu kez hiçbir şey söylemedi.
Sadece arkasına yaslandı.
“Tamam.”
Furkan:
“Ne tamam?”
Adem hafifçe gülümsedi.
“Şimdilik herkes burada.”
Eftel elini tuttu.
“Evet.”
Emirhan:
“Buradayız.”
Furkan:
“Buradayız.”
Adem sonra Ahmet'e baktı.
Ahmet birkaç saniye sustu.
Sonra çok kısık bir sesle:
“Ben de.”
Adem gülümsedi.
“İşte.”
Odanın havası ilk kez biraz olsun yumuşadı.
Ama kimse konuşmasa bile hepimiz biliyorduk.
Bazı şeyler hâlâ çözülmemişti.
Yine de…
o an kimse birbirinden gitmedi.
(Ahmet’in anlatımıyla)
Akşam olduğunda hastaneden çıktık.
Arabada yine fazla konuşmadık.
Furkan önde oturuyordu.
Emirhan yanındaydı.
Cemre arka tarafta, camdan dışarı bakıyordu.
Ben ise hiçbir şey söylemeden oturuyordum.
Eve geldiğimizde herkes yorgundu.
Kapı açıldı.
İçeri girdik.
Furkan ayakkabılarını çıkardı.
“Ben mutfağa geçiyorum.”
Emirhan başını salladı.
“Ben de.”
Cemre hiçbir şey söylemeden merdivenlere yöneldi.
Ben de arkasından bakmadım.
Doğrudan odama çıktım.
Kapıyı kapattım.
Üstümü değiştirdim.
Sonra yatağın kenarına oturdum.
Bir süre öylece kaldım.
Ve yine başladım.
Ağlamaya.
Bu sefer kendimi tutmaya çalışmadım.
Yüzümü ellerimin arasına aldım.
Omuzlarım titredi.
“Ne yapıyorum ben…”
Sesim odada kayboldu.
Bir süre sonra kapı çalındı.
Cevap vermedim.
Kapı aralandı.
Furkan.
Arkasında Emirhan vardı.
Furkan içeri girdi.
“Ahmet?”
Başımı kaldırmadım.
Emirhan kapıyı kapattı.
İkisi de birkaç saniye sustu.
Furkan yatağın kenarına oturdu.
“Yine mi ağlıyorsun?”
Gözlerimi sildim.
“Yok.”
Emirhan kaşlarını kaldırdı.
“Gözlerin ne o zaman?”
Cevap vermedim.
Furkan hafifçe iç çekti.
“Gel buraya.”
Başımı kaldırdım.
“Ne var?”
“Konuşacağız.”
“Konuşacak bir şey yok.”
Emirhan hemen:
“Var.”
Sustu.
Sonra daha yumuşak konuştu.
“Bayağı var.”
Başımı eğdim.
Bir süre kimse konuşmadı.
Sonunda ben söyledim:
“Ben gitmek istiyorum.”
Furkan'ın yüzü değişti.
“Nereye?”
“Çanakkale'ye.”
Emirhan hemen doğruldu.
“Ne?”
“Memlekete.”
Furkan birkaç saniye bana baktı.
“Ne kadar?”
“Bir hafta.”
Emirhan başını iki yana salladı.
“Ahmet…”
“Uzun süre değil.”
“Niye şimdi?”
Gözlerimi yere indirdim.
“Biraz uzaklaşmam lazım.”
Furkan sessiz kaldı.
Emirhan da konuşmadı.
Sonra Furkan:
“Cemre yüzünden mi?”
Bir süre cevap vermedim.
Sonra başımı salladım.
“Biraz.”
Emirhan:
“Aranızdaki şeyi bitirmek için mi?”
Hemen başımı kaldırdım.
“Hayır.”
Sesim netti.
“Ben Cemre'yi seviyorum.”
İkisi de sustu.
“Çok seviyorum.”
Nefes aldım.
“Bunu inkâr etmiyorum.”
Gözlerim yeniden doldu.
“Ben ona…”
Cümleyi tamamlamakta zorlandım.
“Ben ona âşığım.”
Furkan'ın yüzü yumuşadı.
Ama hiçbir şey söylemedi.
Ben devam ettim:
“Tam da bu yüzden biraz uzaklaşmam lazım.”
Emirhan kaşlarını çattı.
“Nasıl yani?”
“Şu an yan yana durduğumuzda ikimiz de daha çok kırılıyoruz.”
“Ben toparlanamıyorum.”
“Cemre de toparlanamıyor.”
Başımı eğdim.
“Bir hafta…”
“Belki kafamı toplarım.”
Furkan:
“Cemre'nin haberi olacak mı?”
Başımı iki yana salladım.
“Şimdilik hayır.”
Emirhan hemen:
“Bence doğru değil.”
“Biliyorum.”
“Peki niye bizden istiyorsun bunu?”
“Çünkü size güveniyorum.”
İkisi de sustu.
“Adem'in de haberi olmasın.”
Furkan'ın kaşları çatıldı.
“Adem'e söylemeyecek miyiz?”
“Hayır.”
“Ahmet…”
“Bir hafta sadece.”
“Sonra döneceğim.”
Emirhan yatağın karşısındaki sandalyeye oturdu.
“Bunu gerçekten düşündün mü?”
Başımı salladım.
“Evet.”
Furkan derin bir nefes aldı.
“Ben gitmeni istemiyorum.”
“Biliyorum.”
“Ama seni burada böyle görmek de istemiyorum.”
Gözlerimi kapattım.
Emirhan yavaşça konuştu:
“Bir hafta.”
Başımı kaldırdım.
“Evet.”
“Sonra geri dönüyorsun.”
“Döneceğim.”
“Ve kimseye haber vermeden ortadan kaybolmak yok.”
İlk kez hafifçe gülümsedim.
“Tamam.”
Furkan da başını salladı.
“Peki.”
Sonra bana baktı.
“Ama bir şartım var.”
“Ne?”
“Orada da içine kapanıp herkesten uzaklaşmayacaksın.”
Başımı salladım.
“Tamam.”
Emirhan ayağa kalktı.
“Cemre seni sorarsa ne diyeceğiz?”
Sustum.
Sonra kısık sesle:
“Biraz zamana ihtiyacım olduğunu söyleyin.”
Furkan:
“Bunu kendin söylemen daha doğru.”
Gözlerimi kapattım.
“Şimdi söyleyemem.”
Emirhan başını salladı.
“Tamam.”
Kapıya doğru yürüdü.
Furkan da arkasından gitti.
Kapının önünde durdu.
Bana döndü.
“Ahmet.”
“Efendim?”
“Ne kadar seviyor olursan ol…”
Bir an sustu.
“Bazen uzaklaşmak kaçmak değildir.”
Gözlerim doldu.
“Biliyorum.”
Furkan başını salladı.
“İyi.”
Kapı kapandı.
Odada yine yalnız kaldım.
Yatağa uzandım.
Tavana baktım.
Cemre'nin yüzü geldi aklıma.
Gözyaşları.
Sesi.
Bana sarılışı.
Sonra söylediğim cümle:
Bir süre ara verelim.
Gözlerimi kapattım.
“Ben seni bırakmak istemiyorum…”
Sesim titredi.
“Yalnızca…”
Derin bir nefes aldım.
“Biraz nefes almamız gerekiyor.”
Ve o gece…
Çanakkale'ye gitme kararını kesinleştirdim.
Sadece bir hafta.
Sadece biraz mesafe.
Belki döndüğümde…
kendimle biraz daha barışmış olurdum.