Sabahki çılgın dans faslından sonra herkes oturup nefesini toparlamaya çalışırken ben Eftel’e baktım.
“Bence kahvaltı yapalım. Ev belki biraz daha eski haline döner.”
Eftel hemen toparlandı:
“Ben varım! Hadi mutfağa!”
Beraber mutfağa geçtik. Dolabı açtım, göz ucuyla saydım: yumurtalar, peynir, zeytin, domates… her şey vardı.
Tavayı ocağa koyarken Eftel omzuma dürttü:
“Cemre, yumurtayı ben kırayım mı?”
Kaşımı kaldırdım.
“Eftel… en son kırdığında kabukları toplamamız bir saat sürdü.”
“Bu sefer düzgün kıracağım, söz!”
Elimdeki yumurtayı ona verdim.
Eftel tavaya eğildi… nefes aldı… konsantre oldu…
ÇAT!
Yumurta kırıldı.
Ama mucizevi bir şekilde hiç kabuk yoktu.
“Helal olsun kız!” dedim gülerek.
Beşinci yumurtayı ben kırdım, Adem masaya tabak koydu, Emirhan ekmekleri dilimledi, Furkan da çayı demlemeye çalıştı — ki bu kısım riskliydi ama mecburduk.
Ahmet battaniyeye sarılmış halde sandalyeye çökmüş bizi izliyordu.
“Şu evi sabah danslarıyla ayağa kaldırdınız, şimdi de kahvaltı maratonu… Vallahi yoruldum sizi izlerken.”
Ben göz devirdim.
“İyileş biraz, seni de çalıştıracağım.”
O an Ahmet battaniyenin altından bana dil çıkarıp karşılık verdi.
Ben de ona kaşımı kaldırdım ama gülmeden duramadım.
Her şey hazır olunca masaya oturduk.
Daha yerimize yeni yaslanmıştık ki… ben dayanamadım. Eftel’le göz göze geldik.
Kısık sesle mırıldanmaya başladık:
“Kaçma… kovalamam…”
“Senin gibisini çoook gördüm…”
Eftel kıkırdadı:
“Cemre hâlâ şarkı modunda.”
“Ben Zoktay’ım, Zoktaaay,” dedim gülerek.
Adem başını iki yana salladı:
“Sabahki performansla yetinmediler, bonus konser verdiler.”
Ahmet çayını karıştırıyordu, battaniye hâlâ omuzlarındaydı.
“Siz böyle devam ederseniz… grip değil, ruhum geçmeyecek.”
“Sus, güzel söylüyoruz.”
Derken…
Masada bir kahkaha patladı.
Emirhan, bizim şarkı mırıldanmamıza o kadar güldü ki sandalye geriye doğru kaydı.
“Yeter yeee— HAHAHA—”
CRAAAAAK!
Sandalye ikiye ayrıldı.
Emirhan havada kısa bir yolculuk yaptıktan sonra tak diye yere yapıştı.
Ben donup kaldım:
“Emirhan?!”
Eftel hemen eğildi:
“Abi… yaşıyor musun?”
Emirhan gözünü kırpıştırdı:
“Sanırım… sandalyeyle vedalaştım…”
Adem kırılmış sandalyeyi kaldırdı:
“Oğlum… sandalyeye ne yaptın? Bu kaç kilo baskı gördü?”
Furkan gülmekten ağladı:
“Dans ettin sandalyeyle de, değil mi?*
Biz hâlâ mırıldanmaya devam ediyorduk, kahvaltının ortasında:
“Affedemem hayııııır…”
Ahmet başını masaya koydu:
“Allah’ım… sabır ver.”
Kahvaltı bitmişti.
Sonunda hepimiz çaylarımızı içiyorduk.
Ben bardakla dudaklarım arasında şarkının nakaratını fısıldıyorum:
“Yok, yok, yok… bye-bye…”
O sırada Ahmet burnunu çekti.
Battaniyesini daha çok sardı, yüzünü buruşturdu.
“Bir dakika…” dedim.
Ama çok geçti.
Ahmet başını hafif kaldırdı…
Ve…
“HAAAAAPŞUUUUUUUUUUUUUUUUU!”
Ev titredi.
Masa sallandı.
Fincanlar zıpladı.
Bu… hapşuruk değil… depremdi.
10.0 büyüklüğünde Ahmet Depremi.
Furkan tam çayını ağzına götürmüştü.
Hapşurukla birlikte:
ÇAAAAT!
Çay Furkan’ın üzerine boca oldu.
Furkan:
“AĞĞĞĞĞĞH! SICAAA— OĞLUM YA SENİN HAPŞURUĞUN NEDİR?!”
Ahmet şaşkın, gözleri yaşlı:
“Ben… istemedim…”
Ben kahkahaya boğuldum:
“Ahmet, bu hapşuruğunla duvarı yaracağım diye korktum yemin ederim!”
Adem sandalyeden kalkıp Furkan’a baktı:
“Geç lan üstünü değiştir, saunada pişmiş gibisin.”
Emirhan hâlâ yerdeydi:
“Biri beni de kaldırabilir mi? Sandalyem öldü ben yaşıyorum…”
Ahmet burnunu tekrar çekti ve yüzünü battaniyeye gömdü.
Ben de masaya yaslandım, gözlerimden yaş gelene kadar güldüm.
Ev… yine kaos içindeydi.
Ama bu kaos… güzeldi.
Yaşayan bir ev gibiydi.