(Adem'in anlatımıyla)
Ahmet’in başı yeniden sudan çıkmıştı. Nefesi titriyordu, göğsü hırıltıyla inip kalkıyordu. Ben bağlara öyle asılmıştım ki bileklerimden kan damlıyordu ama o ipler bir santim bile gevşemiyordu. Göktuğ bir kez daha Ahmet’in kafasını suya gömmek üzere eğilmişti ki bodrumun sessizliğini telefon titreşimi böldü.
Tit… tit… tit…
Ege cebine uzandı.
“Bu kim lan?” diye söylendi.
Ekrana bakınca yüzüne geniş bir gülümseme yerleşti.
“Ma Chérie arıyor!”
Ahmet’in gözleri kocaman açıldı. Benim kalbim yerinden fırlayacak gibiydi.
Ege kahkaha attı.
“Ulan Ahmet, sevgilini böyle mi kaydedersin? Ne romantik adamsın be.”
Sonra konuşmayı açtı.
“Efendim tatlım, Ahmet şu anda meşg—”
Cemre’nin sesi telefonu sarsacak kadar sert geldi.
“KONUM AT LAN O… Ç…!”
Ege dondu, sonra daha da büyük bir kahkaha attı.
“Cemre hanım çok ateşli. Peki, madem istiyorsun…”
Telefonu sallayıp konumu gönderdi.
“Dur, seni biriyle konuşturayım.”
Ahmet’in yanına çöktü. Telefonu zorla Ahmet’in ağzına yaklaştırdı.
“Hadi aşk böceği, sevgilinle konuş.”
Ahmet’in sesini duyunca içim parçalandı. O kadar kısık, o kadar boğuktu ki…
“Cemre…?”
Cemre’nin sesi titrek ama yumuşaktı.
“Ahmet… iyi misin? Nefesin kötü geliyor. Ne yaptılar sana?”
Ahmet gözlerini kapadı.
“Bir şey… yok. Merak… etme. Sen… korkma…”
“NASIL KORKMAYAYIM? Sesin bile titriyor! Ne yaptılar sana? Ahmet lütfen bir şey söyle!”
Ahmet acıyla yutkundu.
“Cemre… özür dilerim… seni koruyamadığım için.”
Ben bile duraksadım. Adamın sesi kırılmıştı.
Cemre ağlamaklı konuştu.
“Koruyamadığın hiçbir şey yok! Suç sende değil! Ne olursa olsun ben buradayım. Ahmet… dayan. Ne olur dayan.”
Ahmet’in gözünden bir damla yaş süzüldü, yanağından aşağı indi.
O an içim çöktü. Göğsümden ağır, efkârlı bir nefes verdim; sanki bodrum biraz daha daraldı.
“Sen… geldiğinde… her şey bitecek,” dedi Ahmet. “İnanıyorum.”
“Ben yanına geliyorum. Ne olursa olsun.”
O anda Ege sıkılıp telefonu çekti.
“Tamam yeter romantizm.”
Ahmet boşluğa bakıyordu. Sanki Cemre’nin sesi hâlâ kulağında çınlıyordu.
İçimden geçirdim: Cemre buraya gelirse hepinizin sonu olur.
Göktuğ Ahmet’in çenesinden tuttu.
“Sevgiliyle konuşunca enerji geldi ha? Bak hâlâ ölmedin.”
Ben bağlara asıldım.
“Yeter lan! Herifin nefesi yok! Ne istiyorsunuz daha?”
Ege omuz silkti.
“Ne istiyoruz biliyor musun? Kahramanlık oynayan bu ekibin ne kadar zavallı olduğunu görmek.”
Doğan kahkaha attı.
“Biriniz bağlı, biriniz yarı ölü, biriniz telefonda ağlıyor… komedi bildiğin.”
Göktuğ Ahmet’e eğildi.
“Cemre geliyormuş ya…”
Ahmet’in gözlerinde bir umut belirdi.
“Onu da alırız,” dedi Göktuğ. “Üçlü paket oluruz.”
Ahmet sandalyeyi yerinden kıracak gibi sarsıldı.
“DOKUNMAYIN ONA!”
Ege güldü.
“Daha kendini kurtaramıyorsun, kızı mı koruyacaksın?”
Ahmet’in sesi kopuk kopuktu.
“Cemre gelmesin… ona bir şey yaparsanız… dayanamam…”
Dişlerimi sıktım.
“Kardeşim… o kız seni bırakmaz. Seni bu hâlde görse dünyayı yakar.”
Ahmet gözlerini bana çevirdi.
“Onun böyle şeyler yaşamasını istemiyorum…”
O anda Emir içeri girdi.
“Bitmedi mi hâlâ? Ölmedi mi bu?”
Göktuğ sırıtarak,
“Şimdi bitiriyoruz,” dedi.
Ahmet’i suya bastırmak için öne eğildi.
Tam o sırada koridordan ağır adımlar duyuldu.
Tak… tak… tak…
Herkes durdu.
Doğan homurdandı.
“Kim lan bu saatte?”
Ahmet titrek bir nefes verdi.
“Cemre…?”
Ege “Saçmalama oğlum,” demeye kalmadan—
Kapı gürültüyle yerinden söküldü. Demir kapı uçarak duvara çarptı ve yere devrildi.
Tozların arasından biri göründü.
Cemre.
Saçları dağılmıştı ama hâlâ yaptığı sleek bun bozulmamıştı. Üzerinde baggy bir tişört, altında eşofman vardı. Nefesi kesikti, öfkeden yanıyordu.
Kolunda Ahmet’in aldığı İtalyan charmlı bileklik vardı; yanında Eftel’le olan couple bileklikler… Hepsi birlikte karanlıkta bile fark ediliyordu.
Ege’nin sırıtması dondu.
Şahin fısıldadı:
“Lan… bu kız gerçekten gelmiş.”
İçimden yine o efkârla nefes verdim.
“Ne sandın ya***m,” dedim dişlerimin arasından.
Cemre bir an bana baktı. O öfkenin içinde dudaklarının kenarı istemsizce kıpırdadı.
Ahmet de gördü. Gözlerinden hâlâ yaş akarken, morarmış dudaklarının arasından küçücük bir gülümseme geçti.
Bir saniyelikti.
Ama bodrumun ortasında, herkese inat, onlara aitti.
Cemre ağır bir adım attı. Ayak sesleri bile öfkeli yankılanıyordu.
Gözleri hemen Ahmet’e kaydı.
Ahmet sırılsıklamdı, saçından su damlıyordu, dudakları morarmıştı, nefesi yarımdı.
Cemre’nin nefesi koptu.
“Ahmet…?”
Ahmet başını kaldırdı.
“Gelme… demiştim…”
Cemre’nin sesi çatladı.
“Seni bırakır mıyım?”
Cemre Ahmet’e doğru koşmaya kalktı ama Doğan sağından, Şahin solundan tutup geri çekti.
“Hop hop nereye güzelim?”
“DOKUNMA LAN! AH-MET!”
Ahmet sandalyeyi sarsacak kadar güç topladı.
“ELLERİNİ ÇEKİN ONA!”
Göktuğ alayla güldü.
“Film gibi ha?”
Cemre bağırıyordu.
“Ahmet! Nefes alıyor musun?!”
“Dayanıyorum… sen… sakın—”
Ege araya girdi.
“Önce kendine bak bacım. Bizimle sohbet edeceksin.”
Cemre titriyordu.
“Seni canlı canlı gömerim!”
Doğan Cemre’nin ağzını kapatmaya çalıştı ama Cemre kafa atıp burnunu patlattı.
“AHH! Bu ne lan?!”
“Ahmet’e dokunanın soyunu kuruturum!”
Göktuğ kahkaha attı.
“Belki önce seni bağlamak gerekir.”
Ahmet son gücüyle bağlara asıldı.
“Cemre… kaç…”
Cemre ona baktı.
“Ben seni bırakmam.”
Ve hepimiz o an biliyorduk.
Bir sonraki anda savaş başlayacaktı.