(Ahmet'in anlatımıyla)
Kantine girdiğimiz an şunu anladım:
Burası acının değil, dalga geçmenin kutsal alanıydı.
Furkan tezgâha doğru yürürken bana çarpıp duruyor, bilerek.
“Yavaş lan,” dedim.
“Bu kaş zaten travmalı.”
Furkan gözlerini devirdi.
“Kaşın değil oğlum,” dedi.
“Eşofmanın travmalı.”
“Bak,” dedim,
“o konu kapandı.”
Tezgahtaki adam bize baktı.
“Ne alırsınız?”
Furkan hiç düşünmeden:
“İki tost, iki ayran…
Bir de bu arkadaşa yeni bir eşofman.”
Adam anlamadı.
Ben utançtan öldüm.
“Furkan,” dedim dişlerimin arasından,
“hayatta kalmak istiyorsan sus.”
Ama Furkan susar mı?
“Elimde değil,” dedi.
“Bak hâlâ kokusu burnumda.”
“NE KOKUSU LAN?”
“Korku,” dedi.
“Saf korku.”
Sandalyeye oturdum.
“Ben o gün orada öldüm,” dedim.
“Beni şu an hologram olarak görüyorsun.”
Furkan gülmeye başladı.
Ama normal gülme değil.
Önce hafif hafif,
sonra nefesi kesildi,
sonra tezgâha tutundu.
“Oğlum,” dedi nefes nefese,
“kusmanın ciddi bir kısmı benim gözümün önünde senin eşofmana indi.”
“CİDDİ BİR KISMI NE DEMEK?” dedim.
“Yüzde mi var bunun?”
“Var,” dedi net.
“Yüzde kırk.”
“Lan!”
“Belki kırk beş.”
O an tost geldi.
Furkan tostunu aldı ama hâlâ gülüyor.
“Bak,” dedi,
“Eftel uyandı ya…”
Bir an sustuk.
Sonra ikimiz aynı anda:
“Her şeye değer.”
Gülümsemem düştü, sonra tekrar çıktı.
“Doğru,” dedim.
“Yeter ki iyi olsun.”
Tepsileri aldık, kantinden çıkmaya yöneldik.
Tam kapıya geldik…
Furkan durdu.
Bana baktı.
Sonra eşofmanıma baktı.
Sonra patladı.
Ama öyle böyle değil.
Gülmekten iki büklüm oldu,
elini dizine koydu,
sonra… PAT.
Yere çöktü.
Resmen yere oturdu.
“LAN KALK!” dedim.
“HASTANE BURASI!”
Ama Furkan konuşamıyor.
“Yüzde… kırk beş…” diye diye gülüyor.
O an olan oldu.
Koridordaki hemşireler durdu.
Bir doktor kaşını kaldırdı.
Ziyaretçiler bize baktı.
Bir teyze çantasını sıktı.
Herkes bize bakıyor.
Ben utançtan kafamı duvara sokacağım.
“Furkan,” dedim fısıltıyla,
“yemin ederim seni burada bırakırım.”
O sırada bir hemşire yaklaştı:
“İyi misiniz?”
Furkan yerde, gözlerinden yaş akıyor:
“İyiyim…
Ama bu çocuk değil…”
Parmağıyla beni gösterdi.
“Bu eşofman…
bir savaş gazisi.”
Bir saniyelik sessizlik oldu.
Sonra…
Ben de güldüm.
Tutamadım.
İkimiz de kantin kapısının önünde,
biri yerde, biri ayakta,
kahkaha atıyoruz.
Hemşire başını sallayıp gitti.
Furkan sonunda ayağa kalktı.
“Bak,” dedi omzuma vurup,
“biz gülmezsek bu iş yürümez.”
Başımı salladım.
“Doğru,” dedim.
“Ama bir daha eşofman konusu açılırsa…”
“Ne?”
“Yeni eşofman alırım.”
Furkan bir kez daha gülmeye başladı.
Ama bu sefer ayakta durarak.