Hafta sonu bitmişti ama üzerimde bıraktığı ağırlık hâlâ duruyordu.
Yorgundum. Sinirliydim.
Ve içimde, adını koyamadığım bir mutsuzluk vardı.
Okula girerken başımdaki dikişleri hissediyordum. Adımlarımı istemsizce yavaş atıyordum; sanki biri omuzlarımdan bastırıyormuş gibi.
Sınıfa girdiğim an Damla beni gördü.
“Cemre,” dedi ve hiç düşünmeden yanıma geldi.
Sarılırken kolları sıkıydı.
“Nasıl oldun?” diye sordu.
“Çok merak ettim.”
“İyiyim,” dedim.
Ama sesim, söylediğime inanmıyordu.
Damla yüzüme baktı.
“Hiç iyi gibi durmuyorsun.”
Bir şey demedim.
Yerime geçtim.
En ön sıradaydım. Yanımda Ahmet oturuyordu. Sessizce bana yaklaştı. Bir eli bacağıma hafifçe dokundu, sonra saçlarımı okşamaya başladı. Hiç konuşmadı. Ama o dokunuş, konuşulabilecek her şeyden daha çoktu.
Arkamızda Adem ve Emirhan, onların arkasında Furkan vardı.
Damla arka sıraya geçerken eğilip fısıldadı:
“Eftel nasıl?”
“İyi,” dedim kısa bir sesle.
“Uyuyor.”
Ahmet saçlarımı okşamaya devam etti.
Sınıfın kapısı açıldı.
Ege, Emir ve Göktuğ içeri girdi.
Bakışları bana kaydı.
Ege sırıtıyordu.
“Vay,” dedi.
“Yine başrol.”
Emir lafa girdi.
“Bir de en ön sıraya kurulmuş,” dedi.
“Herkes baksın diye mi?”
Göktuğ güldü.
“İlgi bayağı hoşuna gitmiş olmalı.”
İçimde bir şey koptu.
Elimi sıraya sertçe vurdum.
Ses sınıfta yankılandı.
Arkamda Furkan irkilip sandalyeden kaydı.
“Bismillahirrahmanirrahim,” dedi istemsizce.
Ayağa kalktım.
Koluma ani bir ağrı saplandı; seruma takılan yerden yukarı doğru yayıldı. Ama umurumda olmadı.
Emir’e baktım.
Konuşmak istedim ama sesim kırıldı.
“Sen…” dedim.
Gözlerim doldu.
“Sen birini kaybetme korkusu yaşamadın,” dedim ağlayarak.
Sesim titriyordu.
“Ben yaşadım,” dedim.
“Hem de iki kişiyi birden.”
Gözyaşlarım aktı.
“Eftel’i kaybediyordum,” dedim.
“Ahmet’i kaybediyordum.”
Sınıf sessizdi.
“Ben o korkuyu yaşarken kustum,” dedim.
“Fenalık geçirdim. Ayakta duramıyordum.”
Nefesim düzensizleşti.
“Bana sakinleştirici verdiler,” dedim.
“Çünkü vücudum da, kalbim de bunu kaldıramıyordu.”
“Bunun adı ilgi değil,” dedim hıçkırarak.
“Bu korku.”
“Ve bu,” dedim Emir’e bakarak,
“senin dalga geçeceğin bir şey değil.”
Bacaklarım titredi.
Yavaşça yerime oturdum.
Ahmet hemen elimi tuttu.
“Tamam,” dedi kısık ama net bir sesle.
“Buradayım.”
Saçlarımı okşadı, yanağıma küçük bir öpücük kondurdu.
Ege, Emir ve Göktuğ yerlerine geçerken Emir başını yana çevirip, alçak ama herkesin duyacağı bir sesle konuştu:
“Komada olanla dram kasan birbirini bulmuş,” dedi.
“Biri uyanmıyor, diğeri ayakta duramıyor. Tam uyum.”
İçimde bir şey koptu.
Sandalyem geriye doğru sürtündü.
Ayağa kalktım.
Ahmet kolumu tuttu ama bakışımı görünce bıraktı.
Bir iki adım attım.
Sınıf nefesini tuttu.
Emir’in önünde durdum.
Gözleri hâlâ alaycıydı.
Bir şey söylemedim.
Söyleyecek gücüm yoktu zaten.
Elim kalktı.
Kısa bir ses çıktı.
Net.
Emir’in başı yana döndü.
Sınıfta kimse konuşmadı.
Ben titriyordum.
“Bir daha,” dedim.
Sesim kısık ama keskindi.
“Onların adını ağzına alırsan—”
Cümleyi bitiremedim.
Boğazım düğümlendi.
Arkamdan Adem ayağa kalktı.
Furkan da.
Emirhan sessizce yanımda durdu.
Ahmet geldi. Önüme geçti.
“Tamam,” dedi sakin ama tartışmasız bir tonla.
“Yeter.”
Nefesim hızlandı.
Geri çekildim.
Yerime oturduğumda dizlerim hâlâ titriyordu.
Ahmet elimi tuttu.
Sıkıca.
Emirhan arkamdan konuştu.
“Bu konu kapandı.”
Adem başını salladı.
“Evet.”
Furkan ekledi:
“Bir daha uzamasın.”
Tam o anda öğretmen sınıfa girdi.
Herkes sustu.
Ben hâlâ Ahmet’in tuttuğu eldeydim.
Ve içimdeki kırgınlık…
Bu sefer yorgunluktan çok,
canımı yakan bir sessizliğe dönüştü.