Odadaki sessizlik, konuşulmaktan vazgeçilmiş cümleler gibiydi.
Kimse gerçekten konuşmuyordu. Ahmet yanımda duruyordu ama bedeni bana dönüktü; sanki bir an sendeleyip düşersem yakalayacakmış gibi. Furkan pencerenin önünde, elleri cebinde, yüzü asık ama gözleri sürekli bana kayıyordu. Adem sandalyede öne eğilmişti, dirsekleri dizlerinde; nefesi düzensizdi. Emirhan kapıya yakın duruyordu, çıkacak ilk kötü habere karşı hazır bekler gibi.
Kapı açıldı.
Doktor içeri girdiğinde oda bir anda daraldı.
Hava ağırlaştı.
Nefes almak zorlaştı.
“Size bilgi vermem gerekiyor,” dedi.
Kalbim hızlandı. Ayağa kalkmaya çalıştım ama Ahmet refleksle kolumu tuttu.
“Dur,” dedi kısık bir sesle.
“Şu an dur.”
Doktor bir adım attı.
“Eftel’in kalbi,” dedi.
Durdu.
O bir saniyelik boşluk içimde her şeyi parçaladı.
“Az önce durdu.”
“Ne?” dedim.
Sesim boğazımda kaldı.
“Hayır!” diye bağırdı Adem.
“Olmaz… olamaz!”
Emirhan istemsizce güldü. Sinirle karışık, kontrolsüz bir gülüştü.
“Abi,” dedi Adem’e bakarak,
“kalbin durduğunu öğrenip ayağa fırlayan tek insan sensin.”
Furkan da dayanamadı.
“Gerçekten dramatik giriş,” dedi.
“Birazdan fonda müzik çalacak sandım.”
Adem gözlerini sildi, sinirle onlara baktı.
“Kesin,” dedi.
“İkiniz de kesin.”
Ben kolumdaki seruma baktım.
Sonra çektim.
Hiç düşünmeden.
İğne damarımdan çıkarken acı yoktu ama hemen ardından sıcaklık yayıldı. Kan kolumdan aşağı akmaya başladı.
“Cemre!” diye bağırdı Furkan.
Emirhan başını iki yana salladı.
“Bak bak,” dedi.
“Drama queen mod on.”
O an Ahmet patladı.
“Yeter!” dedi sertçe.
“Biriniz daha saçma bir şey söylerse yemin ederim dışarı atarım. Dalga geçilecek bir an değil bu.”
Bir an sessizlik oldu.
Kimse cevap vermedi.
Ama ben ayağa kalktım.
“Eftel,” dedim.
“Gitmem lazım.”
Koşmaya başladım.
Koridor uzundu, ışıklar fazlaydı, kalbim kulağımda atıyordu. Camın önüne vardığımda ellerimi cama dayadım.
“O benim,” dedim ağlayarak.
“O benim Eftel’im.”
“Gitme…”
Adem yanımda çöktü.
Gerçekten çöktü. Dizlerinin üstüne düştü.
“Onsuz yapamam…” dedi.
Furkan hemen yanına gitti.
“Tamam,” dedi.
“Nefes al. Şimdi yıkılma.”
Tam o anda doktor tekrar çıktı.
Bu sefer aceleyle.
“Kalp geri döndü,” dedi.
Bir an kimse nefes almadı.
“Ne?” dedim.
“Şu an çalışıyor,” dedi.
Bacaklarım titredi.
Mideme sert bir dalga girdi.
Dizlerim çözüldü.
Ahmet beni fark ettiği anda yanımda çöktü.
“Cemre,” dedi hızlıca.
“Bak bana. Buradayım.”
Cevap veremedim.
Kustum.
Kontrolsüzce.
Öne doğru eğildiğimde Ahmet hiç geri çekilmedi. Bir kısmı yere döküldü, bir kısmı da onun eşofmanına geldi.
Emirhan burnunu kırıştırdı.
“Abi…” dedi.
“Eşofman şehit düştü.”
Furkan güldü.
“Bunu anlatırken detay vermesek mi?”
Adem bile istemeden mırıldandı:
“Eftel uyanınca ilk bu sahne anlatılacak belli.”
Ahmet başını kaldırdı.
Bakışı sertti.
“Yeter,” dedi net bir sesle.
“Bir kelime daha edeni koridordan atarım.”
Sonra bana döndü.
Gözlerim doluydu.
“Özür dilerim…” dedim çok masum, çok küçük bir sesle.
“Gerçekten… özür dilerim.”
Ahmet eşofmanına baktı.
Sonra bana.
Gülümsedi.
“Birtanem,” dedi yumuşakça.
“Bir şey olmaz. Şu an bunun hesabı mı tutulur?”
Furkan koşarak peçete getirdi, Ahmet’e uzattı.
“Al,” dedi.
“Sen daha iyi bakarsın.”
Ahmet peçeteleri aldı, dizlerinin üzerinde bana biraz daha yaklaştı. Saçımı yüzümden çekti, ağzımı dikkatlice sildi.
“Derin nefes,” dedi.
“Aferin.”
Gözlerim kararmaya başladı.
Başım dönüyordu.
“Gidiyor,” dedi Furkan.
“Bak bak.”
Doktorlar yaklaştı.
“Sakinleştirici yapıyoruz,” dedi biri.
İğne yapılırken Ahmet elimi tuttu.
“Tamam,” dedi.
“Bırak kendini. Ben buradayım.”
İğneden sonra vücudum ağırlaştı.
Ahmet hiç beklemedi.
Beni kucağına aldı.
“Tamam,” dedi kulağıma doğru.
“Artık ben taşıyorum.”
Başımı göğsüne yasladım.
Sesler yavaş yavaş uzaklaştı.
Ama onun kalp atışı…
Hâlâ oradaydı.