İçeriğe geç

Aşk büyüsü

Bölüm 2 · 5 dk okuma

Aşk büyüsü

Bölüm 2

DEMİR PARMAK

Sık binaların arasındaki mavi araba, tepeden aşağı camla kaplıydı; mavi cam. Lacivert koltukların üzerindeki zarif oyuntular cam fanusun içinde saklanan bir tarihi eseri andırıyordu. Koltuklardan birinde oturan yaşlı adam derin göz çukurlarının içinden fışkıran bakışlarını büyük binaya dikmiş, ayağını huzursuzca sallayarak bir şarkı mırıldanıyordu:

“Sana değmeyen sözde hikmet nasıl olsun

Seni yıkamayan bakış temiz nasıl olsun

Nasıl olsun sensiz; güzellik, yücelik, delilik

Sensiz binbir fikri büyüten akıl nasıl olsun”

Şarkının eski namelerini yaşlı sesiyle ağır ağır söylerken hep hissettiği gibi hissediyordu, coşkun ve mahzun. Yirmi yıl önce zihninin tozlu raflarına kalkmış bir anıydı bu onun için; sesini ithaf ettiği kadın gittikten sonra ar etmişti bir daha söylemeye. Mahrem bilmişti bu şarkıyı ayrılıktan bu yana. Şimdi ne olmuştu da söylüyordu, çıkarmaya tenezzül etmediği bu kirli bellek ne diye aşmıştı setleri bugün. Ah Mecnun, hep senin işin bu, dedi içinden. Güfteyi mırıldanması halihazırda sürüyor olacak ki yanına sokulmuş olan Mecnun’un “Yaşlı gözlerle bekleme beni; gelmeyeceğim, gelmeyeceğim…” diyerek kulağına doğru fısıldadığını yeni fark etti. Suratına alaylı bir gülüş yerleştirmişti, ihtiyar adamı ne zaman böyle dalmış görse ona takılırdı. Yaşlı adam beyaz sakalını eliyle ovdu, aksi bir tavırla “Mecnuun,” dedi tenkit dolu bir sesle ve huzursuzca kıpırdandı.

“Benimle alay mı geçiyorsun, dünkü çocuk.”

“Mecnun deme bana, yalnız değiliz Firuz.” Arabanın kapısının önünde dikilen adamı işaret etti. “Bana bir insan adını taktığını duysalar neler olur acaba?” Firuz, derin çizgilerin süslediği yüzünü ekşitti, kaşlarını kaldırarak dışarıyı süzdü. Sık binaların daralttığı bu sokak ne çok şey görmüştü. Önce robotlar gelmişti, her ev için birer tane. Dönemin hükümeti suyu bedava vermezken robotları dağıtmıştı. Sonra evlere bir tane yetmez olmuş, her vatandaşa özel robot verilmişti.

Demir derililer… Eski başkan Latife Leyli, öyle demişti onlar için; şiirlerinde öyle bahsetmişti robotlardan. Onların insan nüfusuyla eşitlendiği yıldan sonra çöküş başlamıştı. Bu sayı eşitliği çok süremezdi ya, insanlar ölür, doğar; robotlar yaşardı. Robotları hurdaya çeviren bir grup türemişti sonra ve savunmaya geçen bir robot konseyi intikam saldırıları yapmıştı. İşte bu sokak o savaşların en acımasız anılarını saklıyordu geçmişinde. Şimdi adına barış yolu denen bu ince sokak, gümüş parıltısındaki asfaltının altında sayısız insanın kanını saklıyordu.

Tam binaların başladığı yerin caddeye kalan kısmındaki büyük çiçek bahçesi, yüz insanın mezarıydı. Onların vahşice öldürüldüğü bu alan üzerine çiçekler dikilmiş bir anıta çevrilmişti. Bu toplu katliam sonrası sessiz bir gelenek başlamıştı insanlar arasında, Robotlara artık insan adı verilmiyordu. Savaş bitmiş, barış sağlanmış olsa bile bu hiç değişmemişti, hatta yeni düzenlenen yasaya bunun yasak olduğuna dair bir madde bile eklenmişti. Onların, yeni üretilenlerine çocuk denmeyecekti, eşit haklara sahip olsalar da onlar robottu, öyle kalacaklardı. Firuz, Mecnun’a bakarak gözleri dolu dolu Latife Leyli’nin dizelerini okudu:

“Koynuna sığınan al sularla büyüttün bir orman

Sen ey çocuk kan mı içtin, vicdanına sormadan”

Mecnun onun bu sokağa her baktığında, çiçekli anıtı her gördüğünde bir parça üzüldüğünü bilirdi. Bu olaya ithaf edilmiş şiirleri de mutlaka okur ve o yüz insanı anardı. Mecnun arkasına yaslandı, bir elini dizine koyup diğeriyle arabanın camını kapatırken konuştu: “Ne garip ama, ne garip… Baksana bize, farkımız var mı söyle. Şu elimi görmeseler beni senden ayırabilirler mi?” Sağ elinin demir serçe parmağını gösterdi. Bedeninde robot gibi görünen tek yer burasıydı. “Ten rengimiz bile aynı, senin de derin kırışıyor benim de. Bak şuna bir, kıskandığım ilk kişiyi bile not ettim buraya.” Cebinden çıkardığı küçük not defterini çıkarıp hevesle gösterdi. “Sen hep ‘kıskanmak bize özgü’ demez miydin? Tüm bunlar sorun değil, biz deri nakli olabiliriz, duygu yükletme ameliyatı olabiliriz, doğurmayı, ölmeyi bile seçebiliriz, hatta sizin başkanınız olabiliriz ama insan adımız olamaz; illa o garip, anlamsız harfleri ve sayıları kullanmamız lazım. Saçmalık… tam bir saçmalık!” Firuz, bu beyhude savunmaları ve o sondaki bağırışı sakince dinlese de konuşmaya başlayınca hiddetlenmişti. Mecnun’un sağ elini sertçe tuttu ve “Bu ne o zaman ha söyle bana, bak bakayım bende var mı bu demirden deri.” Elini bıraktı ama bakmaya devam etti. “İşte bu senin insan olmadığının kanıtı.” Duraksayıp birkaç kez derin nefes alarak devam etti. “Bu senin insan olamayacağının kanıtı.”

“Çok iyi biliyorsun Firuz, yasak olmasaydı bu demir de görünmezdi.”

“Neden yasak peki o,” diye bağırdı Firuz. Mecnun’un yakasını tutup başını kendine çevirmesini bekledi, istediği olunca devam etti. “Sen kendini bizden sanma… Biz seni bizden sanmayalım diye.” Gözleri dolmuştu, bu genç delikanlının tek istediği şey insan olmaktı, tıpkı diğer robotların da istediği gibi. Gerçekleşemeyecek bir düş, diye geçirdi içinden, Tanrının yaptığıyla aşık atılmaz.

Mecnun’un saman sarısına çalan saçlarının gölgelediği gözleri ıslanmıştı. Soğuk yaşlar, sıcak tenine buzdan yollar bırakarak akıyordu. Alt dudağını içeri doğru sıktı ve çenesinin titremesine mâni olmak için boynunu gererek başını yukarı kaldırdı. Firuz onun bu mahzun duruşuna hiç dayanamazdı, yakasını yavaşça bıraktı ve buruşturduğu mavi ceketi eliyle ütüledi. Mecnun’un gözlerine hiç bakmadan onun gövdesine birkaç kez vurdu, “Oğlum…” dedi şefkatle, “Biliyorsun ben huysuz bir adamım. Hoş gör beni.”

Bir süre sessizlik hâkim oldu arabaya, Mecnun ne Firuz’a baktı ne onu teskin edecek bir cümle söyledi. Biraz sonra camı açtı Mecnun ve arabanın dışında bekleyen adama “Gidiyoruz,” dedi. “İkinci meclise gidiyoruz.”

Adam arabanın ön koltuğuna oturup konumu girdi ve araba hızla hareket etti. Firuz az önce hiç tatsız bir sohbet etmemişler gibi heyecanla konuştu, “Başkanlık yeminini edeceksin oğlum.” Keyifle gülüp Mecnun’un dizine elini üç kere vurup kafasını aşağı yukarı sallayarak coşkuyla haykırdı, “Başkan MCN2, başkan MCN2!”

Mecnun zoraki gülümsedi ve hiç katılmadı bu yersiz coşkuya. Tamamen şeffaf arabanın camından dışarıyı izledi ve Firuz’un, kendince özür dileme şekli olan bu nidalarının bir an önce bitmesini umdu. Demiri görünen elini sıkıca yumruk yaptı, hızla geçtikleri caddeleri, sokakları düşündü, artık buradaki herkes onun halkıydı, onu seçmişler, ona güvenmişlerdi. İlk defa bir robota güvenmişlerdi.

Gözünden bir bir geçen o renk cümbüşü sokaklar ona Gizli krallığı hatırlattı. Nerede olduklarını bilmedikleri o sır krallığı. Kim bilir nasıl yaşıyorlar, diye düşündü. Kim bilir neredeler. Bizden haber alıyorlar mı, benim seçildiğimi duydular mı? Arabanın durmasıyla camın ardındaki harekette durdu. Firuz, kendi başkanlık yemini edecek gibi heyecanlıydı, o kırışık yüzünü gerecek kadar büyük bir gülümsemeyle Mecnun’u çağırdı. Mecnun başını sessizce salladı ve inmeden önce meclise baktı. Bu ihtişamlı sarı bina birazdan onun mülkü olacaktı. Mecnun az sonra başkan seçilecekti, insanların başkanı olacaktı…

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.