İçeriğe geç

Asil Kanın Çağrısı

Bölüm 7 · 4 dk okuma

Asil Kanın Çağrısı

Bölüm 7

MÜHÜR VE YENİ ÇAĞ

Minsung’un zincire vurulup zindanlara atılmasının ardından saray, şafak vaktiyle birlikte fırtına öncesi bir sessizliğe gömüldü. Güney Klanı’nın kalkıştığı hain darbe girişimi bastırılmış, kışla arşivinden çalınmaya çalışılan belgeler emniyete alınmıştı. Ancak sarayın koridorlarında dolaşan hava hâlâ gergindi.

Konsey üyeleri, güneş doğar doğmaz acil çağrıyla Büyük Salon’da toplandı. Minsung, muhafızların arasında zincirlenmiş bir halde masanın ortasına getirildiğinde, salondaki klan liderlerinin gözlerindeki öfke ve hayret açıkça okunuyordu.

Taehyung, tahtında bir heykel kadar heybetli ve soğuk oturuyordu. Üzerindeki zırhın ve kılıcının üzerindeki lekeler henüz temizlenmemişti; bu duruşu, Alfa’nın bu gece ne kadar kanlı bir zafer kazandığının en somut kanıtıydı.

Jungkook ise Taehyung’un tahtının hemen sağ yanında, resmi muhafız üniformasıyla duruyordu. Omzundaki yara sarılmış, duruşu bir taş kadar sertleşmişti. Yan yana duran bu iki figür, salondaki herkese tek bir mesaj veriyordu: Bu krallıkta artık tek bir güç odağı vardı.

"Lord Minsung," dedi Taehyung. Sesi salondaki taş duvarlarda yankılandı. "Hainlik, tahta kafa tutma ve saray muhafızlarına saldırı suçlarından yargılanıyorsun. Elimizdeki belgeler, gizli yazışmaların ve dünkü baskının talimatını bizzat verdiğini kanıtlıyor."

Minsung başını dik tutmaya çalıştı ama bakışlarındaki çaresizlik gizlenemiyordu. "Ben klan kanunlarını korumaya çalıştım! Bir Omeganın bu tahta yaklaşmasına, ordunun başına geçmesine izin verilemez!"

Taehyung yavaşça ayağa kalktı. Tahtın basamaklarını inerken feromon baskısını salona yaydı.

"Kanunlar benim," dedi Taehyung, Minsung’un önünde durarak. "Ve benim kanunlarım, bu krallığı korumak için canını ortaya koyan her ruhu baş tacı eder. Jeon Jungkook sadece bir komutan değil; benim yanımda bu krallığı yönetecek tek eştir. Onu kabul etmeyen, beni de karşısına alır."

Konsey üyeleri tek bir ağızdan başlarını eğdi. Minsung’un suçluluğu ve rütbelerinin sökülüp sürgüne gönderilmesi kararı oy birliğiyle kabul edildi. Güney Klanı’nın yönetimi ise sadık bir Betaya devredildi.

Öğleden sonra, sarayın teras odasında sessizlik hâkimdi. Güneş ışıkları ahşap zemini ısıtırken Jungkook, pencerelerin önünde durmuş dışarıyı izliyordu.

Arkasında beliren ayak sesleriyle birlikte o tanıdık, huzur veren acı sedir kokusu odayı kapladı. Taehyung, yavaş adımlarla gelip Jungkook’un tam arkasında durdu. Ellerini yavaşça genç adamın beline dolayarak sırtını kendi göğsüne yasladı.

Jungkook bu kez kaçmadı. Başını geriye düşürüp arkasındaki Alfa'nın sağlam göğsüne yaslandı.

"Savaş bitti," dedi Jungkook, alçak bir sesle.

"Bizim savaşımız bitti," dedi Taehyung, çenesini Jungkook’un omzuna koyarak. Dudakları gencin boyun kavisindeki o hassas noktaya dokundu. "Artık saklanmak yok. Bastırıcılar yok. Yalanlar yok."

Jungkook derin bir nefes aldı. Bedenini kaplayan o ıslak toprak ve gece orkidesi kokusu, Alfa'nın kokusuyla tamamen harmanlandı. İçindeki Omega, ilk kez tamamen özgür ve güvende hissediyordu.

"Beni mühürleyeceksin, değil mi?" diye sordu Jungkook, gözlerini kapatırken.

Taehyung, gencin belindeki tutuşunu sıkılaştırdı. "Yalnızca sen kabul edersen, Jeon. Seni zorla almayacağımı söylemiştim."

Jungkook yavaşça arkasını döndü. Bakışlarını Alfa'nın koyu, tutku dolu gözlerine dikti. Elini kaldırıp Taehyung’un yanağına yerleştirdi.

"Kabul ediyorum," dedi Jungkook, sesi net ve pürüzsüzdü. "Kendi irademle... Seninkinin yanında durmayı kabul ediyorum." Dolunayın gümüşi ışığı, sarayın en yüksek kulesinde yer alan özel tapınağın taş zeminini aydınlatıyordu. Dışarıdaki rüzgârın uğultusu, içeride yakılan tütsülerin ve meşalelerin çıtırtısına karışıyordu. Ritüel alanı, yalnızca ikisine aitti; ne bir muhafız, ne de bir konsey üyesi bu kutsal anın sessizliğini bozabilirdi.

Jungkook, üzerindeki ağır muhafız zırhından tamamen arınmış, yalnızca beyaz, ince ipekten bir kutan giymişti. Ensesindeki ve boynundaki tüm hassas noktalar açıkta duruyordu. Artık ne bir bastırıcı ilacın sahte soğukluğu ne de saklanacak bir kimlik kalmıştı. Teninden süzülen ıslak toprak ve gece orkidesi kokusu, odayı adeta büyülü bir sis gibi sarmalamıştı.

Taehyung, siyah ve altın işlemeli krallık peleriniyle tapınağın merkezindeki taş platformda bekliyordu. Jungkook’un yavaş ve kararlı adımlarla kendisine yaklaştığını gördüğünde, Alfa’sının gözlerindeki o ham, yırtıcı ama son derece derin sevgi ışığı parıldadı.

Jungkook, Taehyung’un tam önünde durdu. Bakışları buluştuğunda, aylardır aralarında süren o kedi-fare oyunu, meydan okumalar ve savaşlar yerini sarsılmaz bir kabullenişe bıraktı.

"Geri dönüşü yok, Jeon," dedi Taehyung. Sesi alçak, pürüzlü ve bir yemin kadar ağırdı. Elini kaldırıp Jungkook’un yanağına koydu; başparmağıyla gencin elmacık kemiğini nazikçe okşadı. "Bu gece kanlarımız ve ruhlarımız birleşecek. Ömrünün sonuna kadar benimle, bu tahtın ve bu toprağın yükünü paylaşacaksın."

"Hiçbir zaman kaçmadım, Alfa," dedi Jungkook. Sesindeki o tanıdık, hırçın pırıltı hâlâ oradaydı ama bu kez teslimiyetle harmanlanmıştı. Elini Taehyung’un göğsüne koydu; Alfa’nın gümbürdeyen kalbinin ritmini parmaklarının altında hissetti. "Bundan sonra da kaçmayacağım."

Taehyung, Jungkook’u belinden tutarak kendine çekti. İki bedenin temasıyla birlikte, odadaki acı sedir ve gece orkidesi feromonları patlarcasına birbirine karıştı. Taehyung başını eğdi; dudakları Jungkook’un aralık kalan dudaklarını büyük bir tutkuyla kavradı. Bu buse, geçmişin tüm yaralarını ve dökülen kanları silip süpüren, uzun zamandır ertelenmiş bir yangındı.

Jungkook kollarını Alfa'nın geniş omuzlarına doladı. Bedenindeki Omega, sahibini bulmanın getirdiği o derin huzurla titriyordu.

Taehyung yavaşça geri çekildi ama dudakları Jungkook’un çene hattından aşağı kaymaya devam etti. Boyun kavisini geçti ve ensesindeki o en hassas, mühür noktasına geldi. Alfa’nın sıcak nefesi gence çarptıkça Jungkook’un göğsü hızla kalkıp iniyordu.

"Bana ait ol," diye fısıldadı Taehyung.

"Seninim..." dedi Jungkook, boynunu Alfa'ya tamamen açarak.

Taehyung, keskin dişlerini Jungkook’un ensesindeki mühür noktasına geçirdi.

O an, tapınağın içinde zaman durdu. Jungkook’un boğazından dökülen tutkulu ve hafif acı dolu inleme, Alfa’nın gürültülü hırıltısına karıştı. İki ruh, kanlarında akan feromon dalgasıyla birbirine mühürlendi. Ruhsal bağ kurulduğu an, Jungkook’un zihnine Taehyung’un tüm varlığı, koruma arzusu ve sevgisi akın etti. Alfa’nın gücü genç adamı ezmiyor, aksine onu tamamlayıp göklere çıkarıyordu.

Taehyung dişlerini geri çekerken, yarayı kapatmak için dudaklarını hırpalanan tenin üzerine bastırıp nazikçe öptü. Jungkook halsizlikle Alfa’nın göğsüne çöktü; Taehyung onu kollarıyla sıkıca sarıp kucağına aldı.

Pencerelerden süzülen ilk şafak ışıkları kuleyi aydınlatırken, krallık yeni bir güne uyanıyordu. Artık gizlenen bir Omega ya da yalnız bir Alfa yoktu. Tahtın üzerinde, omuz omuza duran iki sarsılmaz lider ve kırılması imkansız bir mühür vardı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.